["","","","","","","","","<p>83- Sana Zulkarneyn’i soruyorlar.<i> De ki:</i><i>“Size ondan öğüt alınacak bir haber okuyacağım.”</i>                  84- Gerçekten biz, ona yeryüzünde iktidar ve <i>(ihtiyaç duyduğu)</i> her şeye                  ulaştıracak bir sebep/yol vermiştik.                  85- O da bir sebebi/yolu takip etti.                  86- Nihâyet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batarken gördü. O pınarın                  yanında da bir kavim buldu.<i> Dedik ki:</i><i>“Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın ya da güzel bir muamelede bulunursun.”</i>                  87-<i> Dedi ki:</i><i>“Kim zulmederse onu cezalandırırız. Sonra o Rabbine döndürülür, Rabbi de onu feci bir azaba uğratır.”</i>                  88- “Fakat kim iman edip de salih amel işlerse, onun için mükâfaat olarak en güzeli vardır.                  Ayrıca ona buyruğumuzdan kolay olanları söyleyeceğiz.</p><div>                  83. Kitab ehli yahut müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Zulkarneyn kıssası                  hakkında soru sormuşlardı.<i> Yüce Allah da ona:</i><i>“Size ondan öğüt alınacak bir haber okuyacağım”</i>                  diye cevap vermesini emretmiştir. Onun kıssasında faydalı bir haber ve hayret verici bir öğüt                  vardır. Yani ben, sizlere onun halleri arasından ibret olacak ve öğüt alınacak şeyler                  okuyacağım. Bunun dışındaki hallerini ise onlara okumamıştır.                </div><div>                  84-85. <i>“Gerçekten biz ona yeryüzünde iktidar… vermiştik.”</i> Yüce Allah ona                  mülk vermiş, yeryüzünün pek çok yerine hakim olma imkânı vermiş ve yeryüzü halkının ona itaat                  etmesini sağlamıştı. <i>“ve <span>(ihtiyaç duyduğu)</i> her şeye ulaştıracak bir sebep/yol vermiştik.”</span>                  Yani Yüce Allah, ülkeleri egemenliği altına almak ve yeryüzünün bayındır haldeki en uzak                  yerlerine kadar kolaylıkla ulaşabilme hususunda kendisine yardımcı olacak ve ulaştığı noktaya                  varmasını sağlayacak sebepleri kendisine ihsan etmişti. O da Yüce Allah’ın kendisine vermiş                  olduğu bu sebepler gereğince amel etmişti. Yani onları uygun ve kullanılmaları gereken şekilde                  kullanmıştı. Herkes, sahip olduğu sebepleri kullanmadığı gibi, herkes de bu gibi sebeplere güç                  yetiremeyebilir. İşte gerçek sebebe sahip olmak ile gereğince amel etmek bir arada bulunduğu                  takdirde maksat hasıl olur. Her ikisi ya da birisi bulunmayacak olursa maksat gerçekleşmez. Yüce                  Allah, Zulkarneyn’e verdiğini belirttiği bu sebepleri bize haber vermediği gibi Rasûlü de bize                  bunları bildirmemiştir. İlim ifade edecek şekilde de bu konuda haberler bize ulaşmamıştır. Bu                  yüzden bizim burada bu hususta susmaktan, İsrailiyat ve benzeri haberleri nakledenlerin                  söylediklerine iltifat etmemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktur. Ancak biz genel olarak                  bunların gerek dahili gerek harici, güçlü ve çok sayıda sebepler olduğunu biliyoruz. Bunlar                  sayesinde o, sayısı da teçhizatı da düzeni de bulunan büyük bir ordu sahibi olmuştu. Bu ordusu                  sayesinde de düşmanlarını alt edebilme imkânını elde etmiş, yeryüzünün doğusuna, batısına ve pek                  çok yerine kolaylıkla ulaşabilmişti.                </div><div>                  86. Allah, ona güneşin battığı yere ulaşıncaya kadar gitme imkânını vermişti. Nihâyet o, güneşin                  çamurlu yani siyah bir suya batıyor gibi göründüğü bir yere kadar vardı. Kişi ile güneşin batıda                  battığı ufuk arasında eğer su varsa genelde bu manzara ortaya çıkar. Kişi güneşi -son derece                  yüksek olmakla birlikte- o suya batar gibi görür. İşte güneşin batışının bu şekilde göründüğü                  yerde yani güneşin batış yerinde bir kavim gördü. <i>“Dedik ki: Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın ya da güzel bir muamelede bulunursun.”</i>                  Yani ya onları öldürmek, dövmek yahut esir almak vb. bir yolla cezalandırırsın yahut da iyilikte                  bulunursun. Böylelikle Zulkarneyn bu iki işten birisini yapmakta serbest bırakılmıştı. Çünkü                  görüldüğü kadarıyla bu kavim kâfir yahut da fasık kimselerdi. Ya da bu kabilden kötü bir                  özellikleri vardı. Zira bunlar, fasık değil de mü’min kimseler olsalardı, onların                  cezalandırılması hususunda ona müsaade edilmezdi.                </div><div>                  87. Zülkarneyn, şer’i siyaseti <i>(şer’i yönetim politikasını)</i> övülmeye hak                  edecek kadar iyi bilen birisi idi. Çünkü bu konuda Yüce Allah, ona başarı ihsan etmişti. Bu                  nedenle o, bu kavmi iki kısma ayıracağını söylemişti. <i>“Kim” küfre sapmak suretiyle “zulmederse onu cezalandırırız. Sonra o Rabbine döndürülür, Rabbi de onu feci bir azaba uğratır.”</i>                  Böylelikle o kimse dünyada da âhirette de ceza görür.                </div><div>                  88. <i>“Fakat kim iman edip de salih amel işlerse onun için mükâfaat olarak en güzeli vardır.”</i>                  Yani böylesine kıyamet gününde mükâfaat olarak cennet ve Allah nezdinde güzel bir konum                  verilecektir. <i>“Ayrıca ona buyruğumuzdan kolay olanları söyleyeceğiz.”</i>                  Biz onlara iyilikte bulunacak, ona yumuşak söz söyleyecek ve kolayına gelecek muamelede                  bulunacağız. Bu, Zulkarneyn’in Yüce Allah’ın dostu, salih, adalet sahibi ve alim hükümdarlardan                  biri olduğunu göstermektedir. Çünkü o, herkese kendi durumuna uygun şekilde davranmakla Allah’ın                  rızasına uygun bir politika izlemiş oluyordu.                </div>","","","","","","<p>89- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti.                  90- Nihâyet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onu, kendileri için güneşe karşı <i>(koruyacak)</i> hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü.                  91- İşte böyle. Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık.                  92- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti.                  93- Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman bu dağların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir                  kavim buldu.                  94-<i> Dediler ki:</i><i>“Ey Zulkarneyn! Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen!                    95-<span> Dedi ki:</i> “Rabbimin bana verdiği imkânlar <i>(sizin vereceğiniz maldan)</i> daha hayırlıdır. O nedenle siz bana <i>(bedeni)</i> güçle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.”</span>                  96- <i>“Bana demir kütleleri getirin.”</i> Nihâyet dağların iki yanını <i>(demir kütleleriyle doldurtup)</i> denkleştirdiği vakit: <i>“Körükleyin!”</i>                  dedi.<i> Nihâyet demirleri ateş haline getirince:</i><i>“Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim”</i>                  dedi.                  97- Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler.                  98-<i> Zulkarneyn:</i><i>“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.”</i>                  dedi.</p><p>                  89. Zülkarneyn, batıya ulaştıktan sonra bu sefer Yüce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu                  sebeplere/yollara tâbi olarak güneşin doğduğu yere doğru döndü.                </p><div>                  90. Doğuya ulaşınca bu sefer <i>“onu” yani güneşi “kendileri için güneşe karşı hiçbir örtü/siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü.”</i>                  Yani güneşin, ona karşı kendilerini örtecek bir şeyleri bulunmayan insanlar üzerinde doğduğunu                  gördü. Bu ise ya son derece ilkel ve uygarlıktan uzak olmalarından ötürü meskenlerinin                  bulunmaması dolayısıyla yahut da güneşin tam olarak batmayıp devamlı görünmesi dolayısıyla idi.                  Nitekim Afrika’nın güney doğusunda böyledir. Böylece o, insanların bedenen ulaşmaları şöyle                  dursunhakkında bilgi sahibi dahi olmadıkları bir yere kadar varmış oldu.                </div><div>                  91. Bununla birlikte bütün bunlar, Yüce Allah’ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık.”</i>                  Yani biz, onun sahip olduğu muaazam sebeplerin/yolların ve hayırların ne olduğunu biliyorduk ve                  biz, Zulkarneyn nereye yönelip giderse bilgimizle onun yanındaydık.                </div><div>                  92-93. <i>“Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman...”</i>                  buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle der: O, doğudan kuzeye doğru yola koyuldu ve iki dağ                  arasına ulaştı. Bu iki dağ o dönemde bilinen meşhur yerlerdi. Burası denize ulaşıncaya kadar                  sağdan da soldan da zincirleme/sıra dağlar şeklinde idi. Bu sıra dağlar, Ye’cüc ve Me’cüc ile                  insanlar arasında bir set teşkil ediyordu. O, iki dağın beri tarafında da dillerinin                  yabancılığı, zihin ve kalplerinin de kavrayışsızlığı dolayısıyla hemen hemen hiçbir söz                  anlayamayan bir kavim buldu.                </div><div>                  94. Yüce Allah, Zülkarneyn’e bu kavmin dillerini anlayabilecek, onlarla karşılıklı konuşup fikir                  alış-verişinde bulunabilecek kabilden ilmi sebepler ihsan etmişti. Onlar da Zulkarneyn’e Ye’cüc                  ile Me’cüc’ün verdiği zarardan yakındılar. Ye’cüc ile Me’cüc, Ademoğullarından iki büyük                  kavimdir.<i> O kavim şöyle dedi:</i><i>“Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede”</i>                  adam öldürmek, haksızca malları almak ve başka yollarla <i>“bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen!”</i>                  Bu, onların böyle bir seddi yapabilecek güce sahip olmadıklarını, Zulkarneyn’in de bunu                  yapabileceğini bildiklerini göstermektedir. O bakımdan bunu yapabilmesi için ona bir ücret                  teklif ettiler ve buna gerekçe olan sebebi de zikrettiler ki bu sebep, Ye’cüc ile Me’cüc’ün                  yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları idi.                </div><div>                  95. Zulkarneyn, tamahkâr ve dünyaya rağbet eden bir kimse olmadığı gibi yönetimi altında                  bulundurduğu kimselerin hallerini düzene sokmayı ihmal eden bir kişi değildi. Aksine onun                  maksadı ıslah idi. Bundan dolayı maslahat ihtiva ettiği için onların bu taleplerini kabul etti.                  Onlardan herhangi bir ücret de almadı.<i> Rabbine vermiş olduğu bu güç ve iktidarı dolayısıyla şükrederek:</i><i>“Rabbimin bana verdiği imkânlar”</i> sizin bana vereceğiniz şeylerden <i>“daha hayırlıdır.”</i> Ama ben sizden emek gücünüzle bana yardımcı olmanızı                  istiyorum. Böylelikle <i>“sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.”</i>                  Onların üzerinden aşıp da sizin bulunduğunuz yere gelmelerini engellesin.                </div><div>                  96. <i>“Bana demir kütleleri getirin”</i> dedi. Onlar da bu demir parçalarını                  getirip verdiler. <i>“Nihâyet” aralarında seddi bina ettiği “dağların iki yanını <span>(demir kütleleriyle doldurtup)</i> denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!”</span>                  dedi.” Çok büyük bir ateş yaktılar ve içinde bakırı eritmek maksadı ile ateşin daha da                  alevlenmesi için körükler kullandılar. Demir kütlelerinin birbirine kaynaşmasını için                  hazırladığı bakır eridikten sonra da <i>“Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi.”</i>                  Böylelikle demirin üzerine erimiş bakırı döktü ve bu suretle set müthiş bir sağlamlığa kavuştu.                  Böylece onun öte tarafında bulunan insanlar Ye’cüc ile Me’cüc’den gelecek zararlara karşı                  korunmuş oldular.                </div><div>                  97. <i>“Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler.”</i>                  Seddin yüksekliğinden ötürü üzerine çıkabilme güçleri olmadığı gibi son derece muhkem ve güçlü                  olduğundan dolayı onu delecek imkânları da olmadı.                </div><div>                  98.<i> Zülkarneyn bu güzel işi ve bu mükemmel eseri yaptıktan sonra nimeti gerçek sahibine izafe ederek:</i><i>“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir.”</i> Yani Rabbimin bana lütuf ve                  ihsanındandır. İşte salihlerle gerçek halifelerin durumu budur. Allah onlara üstün nimetleri                  lütfetti mi onların şükürleri, bu nimetleri ikrarları ve Allah’ın nimetlerini itirafları daha da                  artar.<i> Nitekim Süleyman aleyhisselam da huzuruna Sebe’ melikesinin tahtının oldukça uzak bir mesafeden getirilmesi üzerine şunları söylemişti:</i><i>“Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir”</i><i>(en-Neml, 27/40)</i> Oysa zorba ve kibirli kimselerle yeryüzünde yücelik                  taslayanların sahip oldukları büyük nimetler, onların azgınlıklarını ve şımarıklıklarını                  arttırır. Nitekim Karun,<i> Allah’ın kendisine verdiği ve sadece anahtarlarını taşımak bile güç kuvvet sahibi bir topluluğa ağır gelen hazineler hakkında:</i><i>“Bu, bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.”</i><i>(el-Kasas, 28/78)</i> demişti.                  <i>“Rabbimin vaadi”</i> yani Ye’cüc ile Me’cüc’ün çıkışı için belirlediği süre                  gelince <i>“onu” yani bu son derece sağlam yapılmış seddi “yerle bir eder.”</i>                  Onu yıkıp dümdüz eder ve yerle bir olur. <i>“Rabbimin vaadi haktır.”</i><br></div>","","","","","","","","","","<p>100- O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.                  101- O kafirler ki gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi ve <i>(nefretlerinden onu)</i>                  dinleyemiyorlardı bile.</p><div>                  100. <i>“O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.”</i> Yüce Allah bir                  başka yerde: <i>“Cehennem daha da kızıştırıldığı zaman”</i><i>(et-Tekvîr, 81/12)</i>                  buyurmaktadır. Yani cehennem onların barınakları ve konakları olsun, cehennemdeki zincirlerle,                  bukağılarla, alevli ateşle, kaynar sularla ve zemherirle hemhal olsunlar; kalpleri hiçbir şey                  söyleyemez hale getiren, kulakları da sağırlaştıran o cezayı tatsınlar diye onlara arz edilecek                  ve gösterilecektir.                </div><div>                  101. Bu, amellerinin bir sonucu ve yaptıklarının cezasıdır. Çünkü dünya hayatında onların <i>“gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi.”</i> Hikmet dolu ilâhi öğütten yani                  Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren kimselerdi.<i> Onlar:</i><i>“Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir”</i><i>(Fusillet, 41/5)</i> demişlerdi. Gözleri üzerinde de Allah’ın kendilerine                  fayda sağlayacak âyetlerini görmelerine engel teşkil edecek perdeler vardır.<i> Nitekim Yüce Allah:</i><i>“Gözleri üzerinde de perdeler vardır”</i><i>(el-Bakara, 2/7)</i> buyurmaktadır. <i>“ve <span>(onu nefretlerinden)</i> dinleyemiyorlardı bile.”</span>                  Yani onlar, Kur’an’a ve Rasûl’e olan nefretlerinden dolayı kendilerini imana ulaştıracak olan                  Allah’ın âyetlerini işitmeye tahammül edemezlerdi. Çünkü nefret eden bir kimse, nefret ettiği                  kimsenin sözünü dinlemez, ona kulak veremez. İşte ilim ve hayır yolları onlar için perdelenince                  artık bunların ne gözleri, ne kulakları ne fayda verecek akılları kalmamıştır. Onlar Allah’ı                  inkar etmiş, âyetlerini bile bile reddetmiş ve peygamberlerini de yalanlamışlar, ve böylece de                  cehennemi hak etmişlerdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!                </div>","","","<p>102- Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi kâfirlere                  bir konak olarak hazırladık.</p><div>                  102. Bu, Peygamberleri ve velileri Allah’a ortak koşarak onlara ibadet eden; bunların                  kendilerinin dost ve yardımcıları olacaklarını, böylece Allah’ın azabından kendilerini kurtarıp                  Allah’ın mükâfatına nail olmalarını sağlayacaklarını ileri süren müşriklerin ve kâfirlerin                  iddialarının batıl olduğuna dair açık bir delil ve beyandır. Zira bunlar esasen Allah’ı ve                  Rasûlünü inkar etmiş kimselerdir. Yüce Allah,<i> onlara aklın da batıl olduğunu açıkça kabul ettiği bir şekilde yaptıklarını reddetmek üzere şunu sormaktadır:</i><i>“Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar?”</i> Yani                  böyle bir şey asla olmayacaktır. Allah’ın gerçek dostu olan bir kimse asla Allah’a düşman olmaz.                  Çünkü gerçek veliler; sevgisinde, rızasında ve öfkesinde Yüce Allah’a muvafakat ederler. Bu                  anlamıyla buyruk,<i> Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:</i><i>“O günde onların hepsini haşredecek,<span> sonra da meleklere şöyle diyecek:</i> Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz seni, bizim velimiz onlar değil, sensin.”</span><i>(Sebe’, 34/40-41)</i> O halde her kim, kendisi Allah’a düşmanlık etmekte                  olduğu halde Allah’ın velisi/dostu olan kimseleri kedine dost edindiğini iddia ederse bu                  iddiasında yalancıdır.<i>                    u buyruğun daha kuvvetli görünen şu manada olma ihtimali de vardır:</i> Allah’ı inkar eden ve peygamberlerine karşı                  çıkan kimseler, Allah’tan başka kendilerine yardım edecek, fayda sağlayacak ve onlara gelecek                  zararları önleyecek dostlar edinebileceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir kanaat batıldır,                  tutarsızdır. Çünkü hiçbir yaratılmışların elinden herhangi bir fayda ve zarar gelmez. Bu manaya                  göre bu ayet,<i> Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzer:</i><i>“De ki: “Allah'ın yanı sıra <span>(ilah olduğunu)</i> iddia ettiklerinize yalvarın bakalım! Ama onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”</span><i>(el-İsra, 17/56)</i>; <i>“Onun yanı sıra yalvarıp yakardıkları kimselerin şefaat etme imkânları yoktur.”</i><i>(ez-Zuhruf, 43/86)</i> Buna benzer Yüce Allah’ın, kendisinden başka dostlar                  edinip de bu dostların, kendilerine yardım edeceklerini, onları himaye edip koruyacaklarını                  sananların, sapık olduğunu, bu maksatlarının bir bölümünü dahi gerçekleştiremeyeceklerini ve                  umutlarının boşa çıkacağını bildirdiği diğer âyetler de bu türdendir. <i>“Biz cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.”</i>                  Yani orası onlar için bir ziyafet ve bir ikram yeri olacaktır. Onların bu konak ve ziyafetleri                  ne kötüdür! Ziyafet yurdu olarak cehennem onlar için ne kötüdür!                </div>","<p>103-<i> De ki:</i><i>“Amel bakımından <span>(ahirette)</i> en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?”</span>                  104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi                  işler yaptıklarını zanneden kimselerdir.                  105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri                  boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.                  106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası                  cehennemdir.</p><div>                  103. Yani ey Muhammed,<i> uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki:</i>                  İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim                  mi?                </div><div>                  104. <i>“Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan”</i> Ne kadar                  amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler                  yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık                  olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?                </div><div>                  105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde                  kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır-<i> bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:</i><i>“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.”</i>                  Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine,                  peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve                  gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. <i>“Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.”</i>                  Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan                  hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı                  taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır.<i> Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, <span>(mükâfaatının)</i> eksiltilmesinden de.”</span><i>(Tâhâ, 20/112)</i>                  Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul                  ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden                  ötürü azaba uğrarlar.<i> İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  106. <i>“İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.”</i>                  Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın                  âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan                  ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı                  takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve                  buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini                  yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır.                  Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.                </div><div>                  üce Allah,<i> kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","<p>107- İman edip salih ameller işleyenlere gelince oların konakları Firdevs cennetleridir.                  108- Onlar orada ebediyen kalırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.</p><div>                  107. Kalpleriyle <i>“iman edip” azalarıyla “salih ameller işleyenler”</i>... Bu                  vasıf, akidesiyle, zahir ve batın amelleriyle, itikat ve ahkam ile dinin tümünü kapsar. Bunlara                  -iman ve salih amelleri itibariyle farklı tabakalarda olmakla birlikte- Firdevs cennetleri                  vardır. Firdevs cennetlerinden kastın cennetin en yükseği, tam ortası ve en faziletlisi olma                  ihtimali vardır. Bu mükâfat, iman ve salih ameli kemal derecesinde olanlar içindir. Bunlar ise                  peygamberler ve mukarreb kimselerdir. Firdevs cennetleriyle bütün cennet konakları kastedilmiş                  de olabilir. O takdirde bu mükâfat, ister mukarreblerden olsun, ister ebrar/iyilerden olsun,                  isterse de orta halli amelde bulunanlar olsun çeşitli tabakalarıyla bütün iman ehlini kapsar.                  Hepsi de kendi durumuna göre cennette mükâfatını görecektir. Bu sonuncusu mana kapsamlılığı,                  cennetin Firdevs’e çoğul olarak izafe edilmesi ve “Firdevs” kelimesinin üzüm bağları yahut                  birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçları ihtiva eden bahçeler demek olduğundan -ki bu bütün cennet                  hakkında doğru ve uygun bir tabirdir- dolayı iki anlamdan daha uygun görünenidir. Buna göre                  Firdevs cenneti iman ehli ve salih amel işleyenler için bir konaklama ve ikram yeridir.                  Kalplerin, ruhların ve bedenler için her türlü nimet ve lezzeti ihtiva eden, içinde canların                  çektiği, gözlerin zevk aldığı, oldukça mükemmel konaklar, göz alıcı bahçeler, meyvesi bol                  ağaçlar, insanı coşturan sesleri olan kuşlar, lezzetli yiyecekler, canların çektiği içecekler,                  güzel kadınlar, hizmetçiler, çocuklar, bol akan nehirler, parlak manzaralar, maddi ve manevi                  güzellikler, daimi nimetler bulunan bu ziyafet ve ikramdan daha büyük, daha muazzam, daha                  değerli bir ikram ve ziyafet olabilir mi? Bütün bunlardan daha üstün, daha yüce ve daha değerli                  bir lütuf olarak da Rahman olan Allah’a yakın ve O’nun rızasına nail olma nimeti vardır ki bu                  nimet cennetlerdeki bütün nimetlerin en büyüğüdür. O’nun kerim cemalini görmek, son derece                  şefkatli ve merhametli olanın sözünü işitmek… Allah’a andolsun ki böyle bir ziyafet ve ikramdan                  daha üstün, daha güzel, daha kalıcı, daha mükemmel bir ziyafet ve ikram olamaz! Bu ziyafet ve                  ikram, hiçbir yaratılmışın vasfedemeyeceği ve akılların tasavvur edemeyeceği kadar muazzamdır.                  Eğer kullar bu nimetlerin bir bölümünü dahi gerçek anlamda bilecek olsalardı ve bu bilgi                  kalplerinde yer etseydi, şüphesiz bu nimetlere duyacakları şevk ile kalpler yerlerinden uçup                  giderdi, bu nimetlerden ayrı kalmanın acısı ile ruhları darmadğın olur, kafileler halinde olsun,                  tek tek olsun bu nimetlere doğru yola koyulurlardı. Fani dünyayı, kaybolup giden ve hevesi                  kursakta bırakan zevkleri bu nimetlere tercih etmezlerdi. Her bir lahzası binlerce yıllık                  nimetlere dönüştürülebilecek zamanlarını boşa geçirmezler ve zarara uğramamaya çalışırlardı.                  Ancak gaflet, her tarafı kuşatmış, iman zayıflamış, ilim azalmış ve irade gevşemiş bulunuyor. Bu                  nedenle de olanlar oldu. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-azim.                </div><div>                  108. <i>“Onlar orada ebediyen kalırlar.”</i> İşte nimetin kemal derecesi budur.                  Orada eksiksiz nimetler vardır ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu da kemalindendir. <i>“Oradan ayrılmak da istemezler.”</i> Başka bir yere geçsinler, taşınsınlar                  istemezler. Çünkü onlar orada beğendikleri, gözlerini kamaştıracak, kendilerini sevince gark                  edecek şeylerden başkalarını görmeyecekleri gibi içinde bulundukları nimetlerden daha üstün                  nimetlerin olduğu kanaatinde de olmayacaklardır.                </div>","","<p>109-<i> De ki:</i> “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsaydı, üstelik                  ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler                  tükenirdi.</p><div>                  109. Yani sen, onlara Yaratıcının azametini, sıfatlarının sonsuzluğunu ve kulların bunları                  kısmen dahi olsun bilemeyeceklerini haber vermek üzere <i>“de ki: Rabbimin sözleri için denizler”</i>                  yani şu dünyada var olan bütün denizler <i>“mürekkep olsaydı”</i> ve başından                  sonuna kadar karalarda ve denizlerde bulunan bütün ağaçlar da kalem olsaydı, <i>“üstelik ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.”</i>                  kalemler de kırılıp biterdi. Bu, hiçbir kimsenin kuşatamayacağı kadar çok muazzam bir şeydir.                  Bir başka âyet-<i>i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Eğer yeryüzünde olan bütün ağaçlar kalem olsaydı ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Azizdir, Hakimdir.”</i><i>(Lokman, 31/27)</i> Bu ifade, anlatılmak istenen mananın zihinlerde daha iyi                  canlandırılması için kullanılmıştır. Çünkü bu gibi şeyler yaratılmıştır. Bütün yaratılmışlar ise                  biter, sona erer. Allah’ın sözleri ise O’nun sıfatlarına dahildir. Sıfatları ise yaratılmış                  değildir ve onların sınırları, son noktaları yoktur. Kalplerin tasarlayabileceği genişlik ve                  büyüklük ne kadar çok olursa olsun Allah’ın azameti ondan daha üstündür. Yüce Allah’ın ilim,                  hikmet, kudret, rahmet vb. gibi diğer sıfatları da böyledir. Göklerde ve yerde bulunan,                  öncekileriyle sonrakileriyle bütün yaratılmışların bilgisi bir araya getirilse hiç şüphesiz                  bunlar, Allah’ın o büyük ilmine nispetle denizin kıyısına konup da gagası ile denizden bir damla                  alan kuşun bu aldığı damlanın denize ve denizin büyüklüğüne oranı gibi bile değildir. Çünkü                  Allah’ın oldukça kâmil, geniş ve muazzam sıfatları vardır. Hiç şüphesiz en nihai kemal ancak                  Rabbimize aittir.                </div>","<p>110-<i> De ki:</i><i>“Ben, ancak sizin gibi bir beşerim.<span> Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor:</i> Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır. O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”</span></p><div>                  110. Ey Muhammed, kâfirlere ve diğerlerine <i>“de ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim.”</i>                  Ben bir ilâh değilim. Benim Allah’ın mülkünde hiçbir ortaklığım yok. Gaybı bilmem, Allah’ın                  hazineleri de yanımda değil. Ben sizin gibi bir insanım, Rabbimin kullarından bir kulum. <i>“Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor: Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır.”</i>                  Yani benim size üstünlüğüm bana gelen vahiy iledir. Bu vahyin de en üstünü size ilâhınızın bir                  tek ilâh olduğuna dair verdiğim haberlerdir. Yani O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ondan başka hiç                  kimse zerre ağırlığınca dahi ibadete hak kazanamaz. Sizi O’na yakınlaştıracak ameller işlemeye,                  mükâfaata nail olmanızı sağlayacak ve cezasını sizden uzaklaştıracak işleri yapmaya çağırıyorum.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin.”</i>                  Salih amel ise farz ya da müstehab olsun Allah’ın şeriatına uygun olan ameldir. <i>“ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”</i> Amellerinde riyakârlık                  yapmasın. Aksine amelini yalnızca Yüce Allah için ihlâsla yapsın. İşte bu şekilde ihlâsı ve                  Peygambere tâbi olmayı bir arada gerçekleştiren kişi, umduğuna nail olur ve istediğini elde                  eder. Bunun dışındakiler ise dünyada da âhirette de hüsrandadırlar. Rabbine yakın olmak ve O’nun                  rızasını elde etmek fırsatını da elden kaçırmış olurlar.                </div><p>                  ehf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd yalnız Allah’ındır.                </p><p>                  ***                </p>","<p>1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.                2- <i>(Bu)</i>, Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.                 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen<i>(ip niyaz)</i>mişti.                 4-<i> Demişti ki:</i><i>“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.”</i>                5- <i>“Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı <span>(oğul)</i> bağışla!”</span>                6- <i>“Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”</i></p><div><i>(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                2. Bu, <i>“Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.”</i> Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.                </div><div>                3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel,<i> en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:</i><i>“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.”</i> Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. <i>“Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.”</i> Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. <i>“Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.”</i> Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.                </div><div>                5. <i>“Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.”</i> Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. <i>“Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli <span>(oğul)</i> bağışla!”</span> Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır.<i> Onun için duasını şöyle sürdürdü:</i><br></div><div>                6. <i>“Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”</i> Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir.<i> Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:</i><br></div>","","","","","","<p>7- <i>“Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.”</i>                8-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?”</i>                9-<i> Dedi ki:</i><i>“Öyledir,<span> Rabbin buyurdu ki:</i> Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken <i>(yoktan)</i> yaratmıştım.”</span>                10- <i>“Rabbim, bana bir alamet ver”</i> dedi. <i>“Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç <span>(gün üç)</i> gece konuşamamandır.”</span> buyurdu.                 11-<i> Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:</i><i>“Sabah-akşam tesbih edin”</i> diye işaret etti.</p><div>                7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. <i>“Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.”</i> Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur.<i> Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır:</i> Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh <i>(hepsine selâm olsun)</i> ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.                </div><div>                8.<i> İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:</i><i>“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?”</i> Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.                </div><div>                9.<i> Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:</i><i>“Öyledir,<span> Rabbin buyurdu ki:</i> Bu, benim için pek kolaydır.”</span> Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.                </div><div>                10. <i>“Rabbim, bana bir alamet ver, dedi”</i> ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-<i>Halil’in şu talebine benzemektedir:</i><i>“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu.<span> O da:</i> Elbette <i>(inandım)</i>, ama kalbimin mutmain olması için <i>(istiyorum)</i>, demişti.”</span><i>(el-Bakara, 2/260)</i> Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. <i>“Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç <span>(gün üç)</i> gece konuşamamandır, buyurdu.”</span> Diğer bir âyet-i kerimede ise <i>“İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”</i><i>(Âl-i İmrân, 3/41)</i> buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için <i>(Arapçada)</i> kimi zaman <i>“gece”, kimi zaman da “gün”</i> tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-<i>i kerimede şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”</i><i>(Al-i İmran, 3/41)</i><br></div><div>                11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi.<i> Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:</i><i>“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.”</i> Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.                </div>","","","","","<p>12- <i>“Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!”</i><i>(dedik ve)</i> daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik.                 13- Katımızdan bir kalp inceliği ve bir arınmışlık da verdik. O, takvâ sahibi bir kimse idi.                14- Ana-babasına karşı itaatkârdı. Zorba ve isyankâr değildi.                15- Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde selâm onun üzerinedir!</p><div>                12. Bundan önceki ayetler, Yahya’nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine dairdir. Yahya hitabı kavrayabilecek bir çağa ulaşınca Allah ona tam bir kuvvet ile Kitaba sarılmasını emretmişti. Yüce Allah’ın Kitab’a sımsıkı sarılma emri, onun lafızlarını bellemek, anlamlarını iyice kavramak, emir ve yasakları gereğince amel etmekle olur. İşte tam manasıyla Kitab’a sımsıkı sarılmak budur. O da Rabbinin emrine uydu, Kitab’a yöneldi, onu belledi ve kavradı. Allah, ona başkasında bulunmayacak türden bir zekâ ve kavrayış kabiliyeti ihsan etmişti.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik”</i> buyurmaktadır. Yani kçükyaşta bir çocuk iken Allah'ın hükümlerini bilme ve onlarla hükmetme imkanı vermiştik.                </div><div>                13. Yine Biz ona, <i>“Katımızdan bir kalp inceliği”</i> rahmet ve şefkat verdik ki bununla işleri kolaylaştı, hali ıslah oldu ve fiilleri istikamet buldu. <i>“ve bir arınmışlık da verdik.”</i> Çeşitli afetlerden ve günahlardan onu arındırdık. O bakımdan kalbi tertemiz, aklı arı-duru idi. Bu da ondan yerilmeyi gerektiren sıfatların ve kötü huyların uzak olmasını, güzel ahlâkın ve övülmeye değer sıfatların ileri derece olmasını gerektirir.<i> Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, takvâ sahibi bir kimse idi.”</i> Emrolunduğu şeyleri yapan, yasak kılınan şeyleri de terk eden bir kimse idi. Takvâ sahibi mü’min olan bir kimse ise Allah’ın gerçek dostu olur. Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cennetin varislerinden olur ve Yüce Allah’ın takvâ dolayısıyla ihsan edeceğini belirttiği dünyevi ve uhrevi mükâfatları elde eder.                </div><div>                14.<i> Aynı şekilde o:</i><i>“Ana-babasına karşı itaatkârdı.”</i> Anne-babasına kötülük yapan, onlara karşı gelen bir kimse değildi. Aksine söz ve davranışlarıyla onlara iyilikte bulunan bir kişi idi. <i>“Zorba ve isyankâr değildi.”</i> Allah’a ibadete karşı büyüklenen, Allah’ın kullarına karşı, anne-babasına karşı büyüklük taslayan bir kişi değildi. Aksine mütevazı, itaatkar ve sürekli Allah'a yönelen biri idi. Böylelikle hem Allah’ın hakkını, hem de kullarının hakkını bir arada yerine getirirdi. Bundan dolayı başından sonuna bütün hallerinde Allah’tan yana esenliğe kavuşturulmuştu.<i> Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                15. <i>“Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde ona selâm olsun.”</i> Bu da bu üç halde ve bu üç halin arasındaki bütün hallerde şeytandan, kötülükten ve cezadan yana esenlikte olmasını, cehennem ateşinden ve dehşetli hallerden yana esenliğe kavuşturulmuş olmasını ve selamet/esenlik yurdu olan cennetin ehlinden olmasını gerektirmektedir. Allah’ın salât ve selâmları ona, onun babasına ve diğer bütün peygamberlere olsun. Allah bizleri onlara uyanlardan kılsın. Şüphesiz ki O, pek cömert ve lütufkârdır.                </div>","","","","<p>16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti.                17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu <i>(Cebrail’i)</i> gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü.                18- <i>“Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen <span>(benden uzak dur)</i>, dedi.                  19-<i> O da dedi ki:</i> “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.”</span>                20-<i> Dedi ki:</i><i>“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?”</i>                21-<i> Dedi ki:</i><i>“Öyledir,<span> Rabbin buyurdu ki:</i> Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”</span></p><div>                16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile-<i> geçerek şöyle buyurmaktadır:</i> Kerim olan o <i>“Kitapta Meryem’i”</i> -selâm olsun ona- <i>“de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”</i><br></div><div>                17. <i>“Onlarla kendi arasına bir perde germişti.”</i> Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması,<i> Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:</i><i>“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”</i><i>(Âli İmran, 3/42-43)</i><i>“Derken biz ona ruhumuzu”</i> bu, Cebrail aleyhisselam’dır <i>“gönderdik de o, ona kusursuz bir insan”</i> yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek <i>“suretinde göründü.”</i> Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.                </div><div>                18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i <i>(bir erkek suretinde)</i> görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu.<i> Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:</i><i>“Senden Rahmân’a sığınırım”</i> yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. <i>“Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen <span>(benden uzak dur)</i>”</span> yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah,<i> kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”</i><i>(et-Tahrîm, 66/12)</i>; <i>“Irzını koruyan o <span>(Meryem’i)</i> de <i>(an)</i>. Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet <i>(ibret ve delil)</i> kıldık.”</span><i>(el-Enbiya, 21/91)</i> İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.                </div><div>                19.<i> Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:</i><i>“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.”</i> Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. <i>“Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.”</i> Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.                </div><div>                20.<i> Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:</i><i>“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?”</i> Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.                </div><div>                21. <i>“Dedi ki: Öyledir,<span> Rabbin buyurdu ki:</i> Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için”</span> Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek <i>“bir âyet… kılacağız.”</i> Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. <i>“ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız”</i> Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi <i>(ulu’l-azm)</i> peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. <i>“Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.”</i> ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.                </div>","","","","","","<p>22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.                 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine <i>(dayanmaya)</i> sevketti. <i>“Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.”</i> dedi.                24- <i>(Cebrail)</i> ona alt tarafından şöyle seslendi: <i>“Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.”</i>                25- <i>“Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.”</i>                26- <i>“Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen <span>(işaret diliyle)</i> de ki: “Ben Rahmân’a <i>(susma)</i> orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”</span></p><div>                22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak <i>“uzak bir yere çekildi.”</i><br></div><p>                23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.                </p><div>                24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor.<i> Melek ona:</i><i>“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında”</i> su içebileceğin <i>“bir su arkı yarattı.”</i><br></div><div>                25. <i>“Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış”</i> lezzetli ve faydalı <i>“taze hurmalar dökülsün.”</i><br></div><div>                26. <i>“Artık” o hurmadan “ye”</i> ve o arktan su <i>“iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.”</i> Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi.<i> İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:</i><i>“Ben Rahmân’a <span>(susma)</i> orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”</span> Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük <i>(bebek)</i> olan İsa’nın konuşmasıdır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","<p>27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. <i>(Ona)</i> dediler ki: <i>“Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!”</i>                28- <i>“Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.”</i>                29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti.<i> Onlar da:</i><i>“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!”</i> dediler.                 30- <i>(İsa)</i> dedi ki: <i>“Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.”</i>                31- <i>“Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”</i>                32- <i>“Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.”</i>                33- <i>“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”</i></p><div>                27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir.<i> Ona:</i><i>“Ey Meryem, gerçekten sen vahim”</i> son derece büyük ve kötü <i>“bir iş yaptın!”</i> dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.                </div><div>                28. <i>“Ey Hârûn’un kızkardeşi!”</i> İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. <i>“Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.”</i> Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi.<i> Bu sözden maksatları da şuydu:</i> Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.                </div><div>                29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona,<i> insanlara:</i><i>“Ben Rahmân’a <span>(susma)</i> orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım”</span> demesi emredilmişti.<i> İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:</i><i>“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.”</i> Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.                </div><div>                30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah,<i> İsa’ya uyduklarını iddia edip de:</i><i>“Ben, Allah’ın kuluyum”</i> sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. <i>“O, bana Kitap verdi”</i> Kitap vermeyi hükmetti <i>“ve beni peygamber yaptı.”</i> Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.                </div><div>                31.<i> Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:</i><i>“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.”</i> Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. <i>“Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”</i> Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.                </div><div>                32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. <i>“Beni zorba”</i> Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri <i>“ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.”</i> Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.                </div><div>                33.<i> İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:</i><i>“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”</i> Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.                </div>","","","","","","","<p>34- İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur.                 35- Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. O, bir işe hükmettiğinde ona yalnızca <i>“Ol” der, o da hemen oluverir.                   36- “Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”</i></p><div>                34. Yani işte bu sıfatlara sahip olan, hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak Meryem oğlu İsa’dır. Kendisinden daha doğru ve daha güzel söz asla bulunmayan Allah’ın hak kelâmına, doğru sözüne göre o, böyle biridir. İsa aleyhisselam hakkındaki kesin haber budur, onun hakkında buna muhalif olarak söylenen bütün sözler de kesin olarak batıldır. Bu sözler, en fazla o sözü söyleyenlerin bilgisi söz konusu olmaksızın şüphe ile söylenmiş bir söz olabilir. İşte bu nedenle <i>“hakkında şüpheye düştükleri…”</i> buyrulmuştur. Yani şüpheye düşüp de bu şüpheleri dolayısıyla tartışmaya koyuldukları ve zanlarına göre çekiştikleri, demektir. Çünkü kimisi <i>“O, Allah’tır”</i> yahut <i>“Allah’ın oğludur”</i> derken kimisi de <i>“O, üç ilâhın üçüncüsüdür”</i>, der. Şanı Yüce Allah, onların uydurduklarından ve iftiralarından alabildiğine yüce ve münezzehtir.                 35. <i>“Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.”</i> Yani böyle bir şey, Allah’a yaraşmaz ve yakışmaz. Çünkü bu, Allah hakkında imkânsız şeylerdendir. Zira O, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir. Her türlü övgüye layık olan Hamid, ve her şeyin mutlak sahibi olan Maliktir. Nasıl olur da kulları arasından ve mülkü olan varlıklardan evlât edinebilir ki? <i>“O, bundan münezzehtir.”</i> Çocuk sahibi olmaktan ve eksiklikten münezzehtir, çok yücedir. Küçük, büyük herhangi <i>“bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol”</i> der” O işi yapmak O’nun için imkânsız değildir ve O’na zor gelmez, <i>“o da hemen oluverir.”</i> Ulvi alemde de süfli alemde de onun kaderi ve meşîeti/dilemesi geçerli olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir? O, bir şey dilediği vakit ona <i>“Ol der, o da hemen oluverir.”</i> O halde İsa’nın babasız olarak var edilmesi nasıl uzak bir ihtimal olarak görülebilir?                </div><div>                36. Onun için İsa,<i> Allah’ın diğer varlıklar gibi kendisinin de Rabbi olduğunu haber vererek şunları söylemişti:</i><i>“Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.”</i> Bizi yaratan, bize suret verip şekillendiren, hüküm ve takdiri bize egemen olan O’dur. <i>“O halde O’na ibadet edin.”</i> İbadeti O’na ihlâsla yapın, O’na ortak koşmayın. Bütün gayretinizle O’na yönelin. Bu ifadelerle rubûbiyet ve uluhiyet tevhidi ortaya konmakta ve birincisi, ikincisine delil olarak gösterilmektedir.<i> İşte bundan dolayı:</i><i>“Dosdoğru yol işte budur”</i> buyrulmaktadır. Yani dengeli ve Allah’a ulaştıran yol budur. Çünkü bu, peygamberlerin ve onlara uyanların yoludur. Bunun dışındaki yollar ise sapıklık ve azgınlık yollarıdır.                </div>","","","<p>37- <i>(Ehl-i kitaptan)</i> birtakım gruplar, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. O büyük günde hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerin haline!                38- Bize gelecekleri gün <i>(gerçekleri)</i> ne iyi işitir, ne iyi görürler! Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.</p><div>                37. Yüce Allah hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı Meryem oğlu İsa’nın durumunu açıkladıktan sonra yahudi, hristiyan ve diğerlerinden oluşan çeşitli sapık fırkaların, aralarındaki farklılıklar çerçevesinde İsa aleyhisselam hakkında da ihtilâfa düştüklerini haber vermektedir. Bu konuda kimisi aşırıya kaçmıştır, kimisi de oldukça kusurludur. Aralarından kimisi, <i>“O Allah’tır”</i> derken, kimisi <i>“Allah’ın oğludur”</i>, kimisi <i>“Üçün üçüncüsüdür”</i>, demiştir. Kimileri de -yahudiler gibi- İsa’yı peygamber bile kabul etmemiş aksine onun -haşa- bir veled-i zina olduğu iftirasında dahi bulunmuştur. Bütün bunların sözleri batıldır, görüşleri tutarsızdır, şüphe ve inada dayalıdır. Çürük bahaneler ile anlamsız şüphelerdir ve bütün bu iddia sahipleri oldukça ağır bir tehdidi hak eden kimselerdir.<i> Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O” öncekilerin de sonrakilerin de göktekilerin de yerdekilerin de yaratanın da yaratılanın da tanık olacağı “büyük günde”</i> kıyamet gününde <i>“hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerine haline!”</i> Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkar edenlerin vay haline! Bunların kapsamına İsa hakkında küfrü gerektiren sözler söyleyen yahudiler ve hristiyanlar da girmektedir. İşte o gün büyük sarsıntılarla ve dehşetlerle dolup taşacaktır. O günde amellerin karşılığı verilecektir. İşte o vakit neyi gizlemiş, neyi açıklamış idilerse, neyi örtüp saklamaya çalıştılarsa hepsi ortaya çıkacaktır.                </div><div>                38. <i>“Bize gelecekleri gün <span>(gerçekleri)</i> ne iyi işitir, ne iyi görürler!”</span> Küfürlerini,<i> şirklerini ve söyledikleri sözleri bizzat kendileri ikrar ve itiraf edecekler ve:</i><i>“Rabbimiz, gördük ve işittik artık bizi dünyaya geri döndür de salih amel işleyelim, gerçekten biz kesin olarak inandık.”</i><i>(es-Secde, 32/12)</i> diyeceklerdir. İşte kıyamet gününde dünyada iken tuttukları yolun gerçek mahiyetinin ne olduğunu kesin olarak bilmiş olacaklardır. <i>“Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.”</i> Ve bu konuda onların herhangi bir mazeretleri olmayacaktır. Çünkü onlar, ya hakkı bilen ama inat edip haktan bile bile sapan ve ondan yan çizen kimselerdirler yahut da hakkı ve doğruyu bilme imkânına sahip olmakla birlikte hak yoldan sapan, sapıklığına ve kötü amellerine razı olan, hakkı batıldan ayırt etmek için de hiçbir çaba göstermeyen kimselerdir.<i>                  urada Yüce Allah’ın:</i><i>“<span>(Ehl-i kitaptan)</i> birtakım gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler”</span> buyruğundan sonra: <i>“Vay o kâfirlerin haline!”</i> buyurularak <i>“vay onların haline”</i> buyrulmadığı üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü <i>“onlar” denilecek olsa zamir “gruplar”</i>a ait olur. Oysa anlaşmazlığa düşen bu gruplar arasında doğruyu isabet ettiren bir kesim de vardır. Bunlar hakka uygun kanaata sahiptirler ve İsa’nın Allah’ın kulu ve rasûlü olduğunu söyleyip ona iman etmiş ve ona uymuşlardır. Bunlar mü’mindirler ve bu tehdidin kapsamına girmezler. Bundan dolayı Yüce Allah da tehdidi sadece kâfirlere tahsis etmiştir.                </div>","","<p>39- Sen, onları <i>(hesabın görülüp)</i> işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günü ile uyar. Zira onlar gaflet içindedirler ve iman etmiyorlar.                 40- Yeryüzüne ve üzerindekilere ancak biz mirasçı olacağız ve onlar yalnız bize döndürüleceklerdir.</p><p>                39-40. İnzâr/uyarı, korkulu bir şeyi uyarı amacıyla bildirmek ve onun niteliklerini sakındırma amaçlı haber vermektir. Kulların uyarılıp sakındırılmasına en layık olan şey, işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günüdür. O gün ki öncekiler de sonrakiler de aynı yerde durdurulacaklar ve amelleri hakkında sorguya çekileceklerdir. Allah’a iman edip peygamberlerine uyan kimse, bir daha bedbahtlık söz konusu olmaksızın mutlu ve bahtiyar olacaktır. Allah’a iman etmeyip peygamberlerine uymayan kimseler ise bir daha mutluluk yüzü görmeksizin ebediyen bedbaht olacaklar, hem kendileri hem de aile halklarını ziyana uğratmış olacaklardır. İşte o vakit pişmanlık duyacak ve üzülecekledir. Öyle ki bu keden ve pişmanlıktan dolayı kalpler parçalanacaktır. Yeniden amelde bulunabilmek için geri dönme imkânı ve dünyaya dönüp durumunu değiştirme fırsatı bulunmayacak bir şekilde Allah’ın rızasını ve cennetini elden kaçırıp O’nun gazabını ve cehennem ateşini hak etmekten daha büyük pişmanlık sebebi olabilir mi? İşte onları bekleyen son, budur. Ancak onlar, bu dünya hayatında hatırlarına bile getirmedikleri bu büyük işten gaflettedirler. Hatırlarına gelecek olsa dahi gaflet içerisinde kalmaya devam ederler. Çünkü gaflet, onları büsbütün kuşatmış, sarhoşlukları her yanlarını kaplamıştır. Onlar, ne Allah’a iman ederler, ne peygamberlerine uyarlar. Dünyaları onları oyalayıp durmakta, fani ve geçici arzuları iman etmelerine engel olmaktadır. Başından sonuna kadar içindeki her şeyle birlikte dünya, dünyada yaşayanların elinden çıkacaktır. Onlar da bu dünyayı bırakıp gidecektir. Yüce Allah, yeryüzüne ve onun üzerindekilere mirasçı olacak, onları kendi huzuruna döndürecek ve dünyada iken yaptıkları amellerinin karşılığını onlara verecektir. Neyi kaybetmişler yahut neyi kazanmışlarsa onu göreceklerdir. Bundan dolayı hayır amel işleyen kimse, Yüce Allah’a hamdetsin. Bundan başka şeylerle karşılaşanlar ise kendilerinden başka kimseyi kınamasınlar.                </p><div>                Kitapların en üstünü, en faziletlisi, en yücesi bu Kitâb-ı mubîn, bu hikmet dolu Zikirdir. Eğer bu kitapta birtakım haberler zikredilmiş ise hiç şüphesiz haberlerin en doğru, en gerçek ve en faydalıları onlardır. Eğer bu kitapta emir ve yasak söz konusu edilmiş ise elbetteki bunlar emir ve yasakların en yüceleri, en dengelileri ve en adaletlileridir. Eğer bu kitapta ceza, vaat ve tehditler söz konusu edilmiş ise şüphesiz bunlar bilgilerin en doğrusu, en gerçeği, hikmete, adalete ve fazilete en ileri derecede yol gösterici olanlarıdır. Eğer bu kitapta nebiler ve rasûller söz konusu edilmiş ise elbetteki bu kitapta kendilerinden söz edilenler, başkalarından daha kâmil ve daha faziletlidir. İşte bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’de başkalarına üstün kılınmış, kadirleri yüksek tutulmuş, şanları yüceltilmiş peygamberlerin kıssaları tekrar tekrar zikredilmektedir. Buna sebep de onların Allah’a karşı ifa ettikleri ibadet, O’na olan sevgileri, yönelişleri, O’nun haklarını yerine getirmeleri, kullarının haklarını ifa etmeleri, bütün insanları Allah’a davet edip bu hususta sabır göstermeleri, üstün makam ve yüce mevkilerde sebatlarını sürdürmeleridir. İşte Yüce Allah bu sûrede, birtakım peygamberleri söz konusu etmektedir ve Rasûlüne de onları anmasını emretmektedir. Çünkü onları anmak suretiyle Yüce Allah’a hamd-ü sena edilmiş, o peygamberler övülmüş, Allah’ın o peygamberlere yapmış olduğu lütuf ve ihsanlar açıklanmış olur. Ayrıca bu yolla onlara iman, onları sevmek, onlara uymak da teşvik edilmiş olur.<i> O yüzden bu buyruğunda Yüce Allah:</i><br></div>","","<p>41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi.                 42-<i> Bir vakit babasına şöyle demişti:</i><i>“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?”</i>                43- <i>“Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.”</i>                44- <i>“Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.”</i>                45- <i>“Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.”</i>                46-<i> Dedi ki:</i><i>“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!”</i>                47-<i> Dedi ki:</i><i>“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.”</i>                48- <i>“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.”</i>                49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık.                50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.</p><div>                41.  <i>“Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi”</i> buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.                </div><div>                42. Yüce Allah, İbrahim’in,<i> babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bir vakit babasına”</i> putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere <i>“şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?”</i> Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir.<i> İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir:</i> Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.                </div><div>                43. <i>“Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.”</i> Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor.<i> Bu sözlerinden maksadı ise şudur:</i><i>“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.”</i> Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir.<i> Şöyle ki o:</i><i>“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin”</i> demediği gibi <i>“Sen hiçbir şey bilmiyorsun”</i> da dememiştir.<i> Bunun yerine:</i> Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.                </div><div>                44. <i>“Babacığım, şeytana ibadet etme!”</i> Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”</i><i>(Yâsin, 36/60)</i><i>“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.”</i> Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır.<i> Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                45. <i>“Babacığım, doğrusu ben”</i> küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle <i>“Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece”</i> dünyada ve âhirette <i>“şeytanın dostu”</i> arkadaşı <i>“olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.”</i> Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.                </div><div>                46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı.<i> Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:</i><i>“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?”</i> Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. <i>“Eğer bundan”</i> ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten <i>“vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.”</i> Taşlayarak öldürürüm. <i>“Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!”</i> Uzun bir süre benimle konuşma.                </div><div>                47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti.<i> Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:</i><i>“Selâm olsun sana.”</i> Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. <i>“Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.”</i> Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. <i>“Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.”</i> Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.                </div><div>                48.<i> İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:</i><i>“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da”</i> hem sizi, hem putlarınızı <i>“terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.”</i> Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. <i>“Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.”</i> Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.                </div><div>                49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir.<i> İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:</i><i>“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de”</i> İshak’ı da, Yakub’u da <i>“peygamber yaptık.”</i> Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.                </div><div>                50. <i>“Hepsine de”</i> yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a <i>“rahmetimizden bağışladık.”</i> Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. <i>“ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.”</i> Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.                </div>","","","","","","","","","","<p>51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.                52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.                 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber <i>(ve destekçi)</i> olarak bağışladık.</p><div>                51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. <i>“O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin”</i> Ayetteki <i>“مُخۡلَصٗا  ”</i> kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak <i>“muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis”</i> şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. <i>“Bir rasûl ve bir nebi idi.”</i> Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.                </div><div>                52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.”</i> Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da  (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen <i>“ٱلۡأَيۡمَنِ  ”</i>) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir.<i> Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:</i><i>“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”</i><i>(el-Neml, 27/8)</i> buyruğu delildir. <i>“ve gizli bir şekilde konuşmak <span>(münacat)</i> üzere onu kendimize yaklaştırdık.”</span> Bu buyrukta yer alan <i>“münacât” ile “nidâ”</i> arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.                </div><div>                53. <i>“Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber <span>(ve destekçi)</i> olarak bağışladık.”</span> Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.                </div>","","","<p>54- Kitapta İsmail’i de an. O, sözünde duran bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.                55- O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.</p><div>                54. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de Âdemoğullarının efendisinin aralarından geldiği ve Arap kavminin atası olan bu yüce peygamberi de an. <i>“O, sözünde duran”</i> söz verdi mi mutlaka yerine getiren <i>“bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.”</i> Onun sözünde durması hem Allah’a, hem de kullara verdiği sözleri kapsıyordu. Onun içindir ki İsmail,<i> babasının kendisini boğazlamasına karşılık sabredeceği vaadinde bulunup:</i><i>“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”</i><i>(es-Saffat, 37/102)</i> demiş ve babasına verdiği bu sözü eksiksiz yerine getirmiş, babasının kendisini boğazlamasına -ki bu insanın başına gelebilecek en büyük musibettir- imkân tanımıştı. Daha sonra Allah, onu Allah’ın en büyük lütfu olan, insanlar arasında en yüce mertebeye çıkmak demek olan risalet ve nübüvvet ile nitelendirmektedir.                </div><div>                55. <i>“O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.”</i> Yüce Allah’ın emrini aile halkına uygular, onlara yegane mabud olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti ihtiva eden namazı ve kullara ihsanı ihtiva eden zekâtı emrederdi. Böylelikle hem kendisi kemale ermiş, hem de başkalarının kemale ermesine yardımcı olmuştur. Özellikle de onun için insanların en yakınları olan aile halkına karşı bu görevi ifa etmiştir. Çünkü başkalarına göre davetine daha layık olanlar onlardır. <i>“Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.”</i> Bu onun, Rabbini razı eden şeyleri yerine getirmesinden, bu hususlarda bütün gayreti ile çalışmasından ötürü idi. Bu yüzden Allah ondan razı olmuş, onu gerçek kullarının en haslarından ve yakınlaştırılmış dostlarından kılmıştı. Allah ondan razı olmuş, o da Rabbinden razı olmuştu.                </div>","","<p>56- Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.                57- Biz, onu yüce bir makama yükselttik.</p><div>                56. Yani Kitapta tazim ile ve kemal sıfatlarıyla nitelendirerek <i>“İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.”</i> Yüce Allah ona hem tam anlamıyla tasdiki, kâmil ilmi, sağlam yakini ve salih ameli ihtiva eden “sıddık”lığı vermiş hem de vahiy bildirmek ve risaletini vermek üzere onu seçme ihsanında bulunmuştu.                </div><div>                57. <i>“Biz, onu yüce bir makama yükselttik.”</i> Yüce Allah, âlemler arasında onun şanını yükselttiği gibi onun, yakınlaştırılmış kimseler arasındaki mevkii de yüksektir. O bakımdan İdris’in şanı da makamı da yüksektir.                </div>","","<p>58- İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte <i>(kurtarıp gemide)</i> taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen, hidayete ilettiğimiz ve seçtiğimiz kimseler arasında yer alan, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir. Onlar, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.</p><div>                58. Yüce Allah,<i> bu şerefli peygamberleri ve bu has rasûlleri söz konusu edip onların fazilet ve mertebelerini dile getirdikten sonra şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte bunlar… Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir.”</i> Yani Yüce Allah, onlara nübüvvet ve risalet gibi erişilemez bir nimet, daha ilerisi olmayan bir lütuf ihsan etmiştir. Yüce Allah’tan kendilerine nimet ihsan ettiği ve <i>(Fatiha suresindeki duada)</i> bizi yollarına iletmesi için Allah’a dua etmemiz emrolunan kimseler bunlardır. Yine Yüce Allah’a itaat eden bir kimse de <i>“Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedir.”</i><i>(en-Nisa, 4/69)</i> Bu peygamberlerin bazısı <i>“Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen.”</i> kimselerdir. Bunlar, dünyada gelip geçmiş ailelerin en hayırlılarıdır. Allah bunları seçmiş ve bunları insanlar arasında özel bir lütfa mazhar kılmıştır. Gaybe dair haberleri, gaybı bilen Yüce Rabbin sıfatlarını, âhiret gününe dair haberleri, vaatleri ve tehditleri içeren Rahmân’ın o âyetleri, onlara okunduğu vakit <i>“ağlayarak secdeye kapanırlardı.”</i> Yüce Allah’ın âyetleri karşısında tevazu ve itaatle boyun eğerlerdi. Bu âyetler, sahip oldukları iman, Allah’ın mükâfaatını arzulamaları ve azabından korkmaları dolayısıyla onları etkiler ve bunun sonucu olarak ağlarlar, Allah’a yönelirler, Rablerinin önünde secdeye kapanırlardı. Onlar,<i> Allah’ın âyetlerini işittiklerinde:</i><i>“Bunlara karşı sağır ve kör kimseler kesilmezlerdi.”</i><i>(el-Furkan, 25/73)</i> Âyetlerin Allah’ın Rahmân ismine izafe edilmesi, O’nun âyetlerinin, kullarına olan rahmet ve ihsanının bir tecellisi olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah, bu âyetleri ile kullarını hakka iletmiş, kör gözlerini açmış, onları sapıklıktan kurtarmış ve cahilken bilgi sahibi kılmıştır.                </div>","<p>59- Onların ardından öyle <i>(kötü)</i> bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.                 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır.                61- <i>(Girecekleri o cennet)</i> Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.                62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.                 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.</p><div>                59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri <i>“azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.”</i> Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.                </div><div>                60. Daha sonra Yüce Allah,<i> bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir:</i> Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden <i>“tevbe eden”</i> bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe <i>“iman eden ve salih amel işleyenler”</i> Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar <i>“hariç. İşte onlar”</i> yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden <i>“cennete girecek ve hiçbir şekilde”</i> amelleri hususunda <i>“zulme uğramayacaklardır.”</i> Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.                </div><div>                61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin,<i> diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“<span>(Girecekleri o cennet)</i>… Adn cennetleridir.”</span> herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. <i>“Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği”</i> yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların <i>“Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten,<span> rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır:</i> “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”</span><i>(Al-i İmran, 3/107)</i> Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir.                u âyet-i kerimede sözü edilen <i>“kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları”</i> buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında <i>“kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. <span>(Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.)</i>                  “Gıyaben”</span> buyruğunun <i>“Rahmân’ın... vaat ettiği”</i> buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır.<i> Bu takdirde anlam şöyle olur:</i> Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. <i>“Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu.<span> Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır:</i> Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar <i>(gayb)</i> arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk,<i> Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer:</i> “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”</span><i>(es-Secde, 32/17)</i> Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur.<i> Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:</i><i>“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.”</i> Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.                </div><div>                62. <i>“Orada boş sözler işitmezler.”</i> Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. <i>“Ancak “selâm”</i> sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak <i>(selametli)</i> sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik <i>(selâmet)</i> yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten <i>(selâmdan)</i> başka hiçbir şey yoktur. <i>“Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.”</i> Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. <i>“Sabah-akşam”</i> rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.                </div><div>                63. <i>“İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.”</i> Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”</i><i>(Âli İmran, 3/133)</i><br></div>","","","","","<p>64- <i>(Biz melekler)</i> Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir.                 65- O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster. Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?</p><div>                64.<i> Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir seferinde Cebrail aleyhisselam’ın inişinin geciktiğini gördü ve:</i><i>“Keşke bize daha çok gelsen”</i> diye ona olan şevkini, ondan ayrılmanın verdiği yalnızlık duygusunu dile getirdi ve onun daha çok gelmesi suretiyle kalbinin daha bir yatışmasını istedi. Bunun üzerine Yüce Allah,<i> Cebrail’in dilinden şu buyrukları indirdi:</i><i>“<span>(Biz melekler)</i> Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.”</span> Yani bizim bu hususta hiçbir yetkimiz yoktur. Allah bize bir emir verrse hemen onu yerine getiririz ve O’nun hiçbir emrine karşı gelmeyiz. Nitekim Yüce Allah,<i> melekler hakkında şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”</i><i>(et-Tahrîm, 66/6)</i> O nedenle biz, emir alan kullarız. <i>“Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur.”</i> Geçmiş, gelecek ve hal-i hazırdaki her şey, bütün zaman ve mekânlarda yalnız O’nundur. Bütün emir, yalnız Allah’ın olduğu için ve bizim de işleri idare olunan kullar olduğumuz açıkça ortaya çıktığına göre geriye sadece ilâhi hikmetin o işi gerektirip gerektirmediği kalmaktadır. Eğer hikmeti onu gerektirirse onu yerine getirir, gerektirmezse erteleyip yerine getirmez.<i> Bundan dolayı devamla:</i><i>“Rabbin unutkan değildir”</i> buyrulmaktadır. Yani bu <i>(bizim inişimizin gecikmesi)</i> Rabbinin seni unuttuğundan veya ihmal ettiğinden dolayı değildir.<i> Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.”</i><i>(ed-Duha, 93/3)</i> Aksine Yüce Allah, seninle ilgili hususlara itina göstermekte, sana en güzel bağışlarını ve oldukça üstün ve değerli ilâhi tedbirlerini ihsan edip buyurmaktadır. Yani bizim inişimiz, mutad vaktinden sonraya kalıp gecikecek olursa bu, seni üzmesin, tasalandırmasın. Çünkü bu husustaki bir hikmeti dolayısıyla bunu dileyen Allah’tır. O’nun için böyle olur.                </div><div>                65. Daha sonra Yüce Allah ilminin kuşatıcılığını ve hiçbir şeyi unutmayışını şu buyruklarıyla gerekçelendirmektedir. <i>“O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”</i> O’nun rubûbiyeti gökleri ve yeri kuşatır. Onların en güzel düzen ve en mükemmel sisteme sahip olmaları, onlarda herhangi bir gaflet, ihmal, başıboşluk ve yanlışın bulunmayışı, Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminin kat’i delilidir. Onun için bunu düşünme, kafana takma, aksine sen sana fayda sağlayacak ve sana yarayacak şeylerle meşgul ol. Bu ise Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir. <i>“O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster.”</i> Yani nefsinin ibadete sabır/sebat etmesini sağla, nefsine karşı bu hususta mücadele ver. İbadeti, gücün oranında en mükemmel ve en eksiksiz şekilde yerine getir. Allah’a ibadet ile meşgul olmak, kula arzu ve meyil duyulan şeylere karşı teselli verir. Nitekim Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme... Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et.”</i><i>(Tâ-Hâ, 20/131-132)</i><i>“Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?”</i> Sen yaratıklar arasında O’na adaş, O’na denk ve O’na benzeyen bir kimse olduğunu biliyor musun? Bu, aklen bilinen bir gerçeğe dair olumsuz anlamlı bir sorudur. Yani sen O’na denk, O’na adaş bir kimse bilmiyorsun. Çünkü sadece O Rabdır ve O’nun dışındaki her şey, o Rabbin yarattığı brer varlıktır. Yaratan O’dur, başkası yaratılmıştır. Bütün yönleriyle hiçbir şeye muhtaç olmayan O’dur. O’nun dışındakiler ise her yönüyle ve bizzat muhtaçtırlar. O, bütün yönleriyle mutlak kemal sahibidir, kâmildir. O’nun dışındaki her bir varlık ise eksiktir, kemal sahibi değildir. Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiklerinden başka bir şeye sahip değildir. İşte bu, Allah’ın tek başına ibadet olunmaya layık olduğuna, O’na ibadetin hak olduğuna, O’ndan başkasına ibadetin ise batıl olduğuna dair açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı yalnızca kendisine ibadeti ve bu ibadeti sabırla sürdürmeyi emretmiş, buna gerekçe olarak da tek başına kemale, azamete ve en güzel isimlere sahip oluşunu göstermiştir.                </div>","","<p>66-<i> İnsan:</i><i>“Ben öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?”</i> der.                 67- İnsan, daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini <i>(yoktan)</i> yarattığımızı hatırlamaz mı?</p><div>                66. Burada <i>“insan” ile kastedilen, öldükten sonra dirilişi inkâr eden, bu dirilişin gerçekleşme ihtimalini uzak gören herkestir. İşte böyle bir kimse, bu dirilişin imkânını kabul etmeyerek,<span> inat ve küfrünü ortaya koymak maksadıyla:</i> “Ben, öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?”</span> der. Yani ölümden sonra ve çürüyüp toz toprak haline geldikten sonra Allah beni nasıl olur da diriltebilir? Böyle bir şey olamaz, düşünülemez. Bu, onun yanlış çalışan aklı, kötü maksadı, Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına karşı olan dikkafalılığı doğrultusunda sorduğu bir sorudur. Asgari bir şekilde ibret nazarıyla baksa, asgari seviyede düşünse hiç şüphesiz öldükten sonra dirilişi uzak görmesinin son derece gülünç olduğunu görecektir. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna dair herkesin bildiği kat’i ve açık bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                67. <i>“İnsan daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini <span>(yoktan)</i> yarattığımızı hatırlamaz mı?”</span> Yani hiç dikkat nazarlarını toplayarak ilk halini hatırlamaz ve Allah’ın, hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiş olduğunu aklına getirmez mi? Söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan onu yaratmaya kadir olan, darmadağın olduktan sonra onu bir araya getirmeye,<i> dağılıp un ufak olduktan sonra onu yeniden yaratmaya kadir değil midir? Bu da Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:</i><i>“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden ve sonra da bunu tekrarlayacak <span>(diriltecek)</i> olan, O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”</span><i>(er-Rum, 30/27)</i>                Yüce Allah’ın: <i>“İnsan... hatırlamaz mı?”</i> buyruğunda insan, nazik ve münasip bir hitap ile bu akli delili düşünmeye çağırılmaktadır. Aynı şekilde inkâr edenlerin bu inkârlarının, dünyaya geldikleri ilk hallerinden gafil olmalarına dayalı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yoksa insan, bu ilk yaratılışını hatırlayıp bunu aklından çıkarmayacak olursa elbette ki öldükten sonra dirilişi inkâr etmeyecektir.                </div>","","<p>68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka <i>(diriltip)</i> mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.                 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.                 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.</p><div>                68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. <i>“Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.”</i> Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                69. <i>“Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.”</i> Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler,<i> önden gönderilmiş olanlar hakkında:</i><i>“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler...<span> Öncekileri de sonrakilere:</i> Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”</span><i>(el-A’raf, 7/38-39)</i> Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir.<i> İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                70. <i>“Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.”</i> Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.                </div>","","","<p>71- <i>(Ey insanlar!)</i> Şüphe yok ki aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür.                 72- Sonra korkup sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.</p><div>                71. Bu hitap, iyileriyle, kötüleriyle, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün insanlara yöneliktir. Onlardan cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi kesinlikle üzerine aldığı ve bu yolla kullarını korkutup uyardığı bir hükümdür. Bu hükmün yerine gelmesi kaçınılmazdır, bunun meydana gelmesinden başka yol yoktur. Buradaki uğramanın <i>(الورود)</i> manası hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, bütün insanların dehşete düşmelerine yol açacak şekilde cehennemin yakınına kadar gelmeleridir. Bundan sonra ise Yüce Allah takvâ sahiplerini kurtaracaktır. Bir diğer görüşe göre uğramaktan kasıt, oraya girmek ve orada hazır bulunmaktır. Bu takdirde orası mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise uğramak cehennem üzerinde bulunan Sırattan geçmektir. İnsanlar, amellerine göre oradan geçecekler, kimisi göz açıp kaparcasına, kimisi rüzgar gibi, kimisi asil atlar gibi, kimisi hızlı koşan develer gibi süratle geçecektir. Kimisi hızlıca koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir, kimisi de yakalanıp ateşe atılacaktır. Kısacası herkes takvâsı oranında oradan geçecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-<i>i kerimede şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                72. <i>“Sonra” emrolundukları işleri yapmak ve yasak kılınanlardan uzak durmak suretiyle Allah’tan “korkup sakınanları kurtarırız.”</i> Küfür ve masiyetler işlemek suretiyle kendisine zulmeden <i>“zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.”</i> Bu, onların zulüm ve küfürlerinden ötürüdür. Onların ebediyen cehennemde kalmaları ve azaba uğramaları hak olmuştur. Artık kurtuluşun bütün çareleri onlar için tükenmiş olacaktır.                </div>","","<p>73- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler,<i> mü’minlere:</i><i>“Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel <span>(biz mi siz mi)</i>?”</span> dediler                74- Halbuki biz, onlardan önce hem mal hem de görünüş itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.</p><div>                73. Yani bu kâfirlere Allah’ın vahdâniyetine ve peygamberlerinin doğruluğuna apaçık delil teşkil eden ayetlerimiz okunduğunda -bunlar dinleyenlerin imanı kabul etmelerini ve sağlam bir şekilde inanmalarını gerektirdiği halde- onlar gerekenin tam aksi şekilde âyetlere karşılık verdiler; hem âyetlerle hem de onlara iman edenlerle alay ettiler. Dünyadaki güzel durumlarını,<i> mü’minlerden daha iyi oluşlarına delil göstererek hakka karşı çıkan bir tavır ile:</i><i>“Şu iki topluluktan”</i> biz ve mü’minlerden <i>“hangisinin durumu”</i> dünyadaki makamı, mal ve evlât çokluğu, arzularının daha çok gerçekleşmesi açısından <i>“daha iyi ve meclisi daha güzel? dediler.”</i> Onlar doğru olmayan böyle bir önermeden, böyle bir sonuca ulaştılar. Müminlerden daha hayırlı oluşa gösterdikleri sebep, mallarının ve evlâtlarının daha çok olması, dünyadaki isteklerine daha çok nail olmaları, kendi meclislerinin, oturup kalktıkları toplantı yerlerinin allı pullu ve süslü olması idi. Mü’minler ise bunlara sahip değildir, o halde kendileri mü’minlerden daha hayırlıdırlar. Bu, son derece yanlış ve tutarsız bir delildir. Böyle bir delil gerçekleri tersyüz etme kabilindendir. Yoksa mal ve evladın çokluğu, görünüşün güzelliği çoğu kere bunlara sahip olan kimsenin helak ve bedbaht olmasına, kötülüklerle karşı karşıya kalmasına sebep olmaktadır.<i> Bu nedenledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                74. <i>“Halbuki biz onlardan önce hem mal”</i> kullandıkları kaplar, kacaklar, yataklar, döşekler, evler, süsler vs. <i>“hem de görünüş”</i> geçimlerinin rahatlığından, aldıkları zevklerin verdiği sevinçten ve suretlerinin güzelliğinden dolayı görünümlerinin daha iyi olması <i>“itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.”</i> Daha önceden helâk edilmiş olan bu kimseler gerek malları, gerekse görünüşleri itibariyle bunlardan daha iyi idiler. Ama böyle olmaları ilâhi azabın tepelerine inmesine engel olmadı. Peki, bunlar onlardan sayıca daha az ve daha güçsüz olduklarına göre ilâhi azaptan kendilerini nasıl koruyacaklar? <i>“Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mı yoksa kitaplarda sizin için bir beraat <span>(azaptan kurtuluş belgesi)</i> mi var?”</span><i>(el-Kamer, 54/43)</i> Böylelikle dünyada sahip olunan iyi halin âhiretteki iyi hale delil gösterilmesinin en tutarsız delillerden ve kâfirlerin tutturdukları yollardan birisi olduğu ortaya çıkmaktadır.                </div>","","<p>75-<i> De ki:</i><i>“Kim sapıklık içinde olursa Rahmân, ona <span>(dünyada)</i> elbet mühlet verecektir. Nihâyet onlar kendilerine vaat edileni; ya azabı ya da kıyameti gördükleri vakit, makamı daha kötü ve ordusu daha zayıf olan kimmiş bilecekler!”</span></p><div>                75. Yüce Allah, inatlarının aşırılığına, sapıklıklarının ileri derece olduğuna delalet eden son derece batıl ve tutarsız delillerini söz konusu ettikten sonra burada da kendisi için sapıklığı tercih etmek ve bu yolda çalışmak suretiyle sapıklık içinde olan kimsenin bu sapıklığını sürdüreceğini ve sapıklığını ona daha çok sevdireceğini haber vermektedir. Bu, onun sapıklığı hidâyete tercih etmesinin bir cezasıdır. Nitekim Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı”</i><i>(es-Saf, 61/5)</i>; <i>“İlk defa ona iman etmedikleri gibi, biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz ve azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bırakırız.”</i><i>(el-En’am, 6/110)</i><i>“Nihâyet onlar”</i> yani <i>“Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel <span>(biz mi siz mi)</i>?”</span>, diyenler <i>“kendilerine vaat edileni; ya”</i> öldürülmek yahut başka suretle dünyadaki <i>“azabı ya da”</i> amellere verilecek karşılıkların kapısı olan <i>“kıyameti gördükleri vakit, makamı daha kötü ve ordusu daha zayıf olan kimmiş bilecekler!”</i> Yani o vakit bu iddialarının ne kadar batıl, ne kadar çürük olduğunu açıkça görecekler ve kendilerinin şer ehli ve taraftarca zayıf kimseler olduklarını kesin olarak anlayacaklardır. Ancak bunun kendilerine bir faydası olmayacaktır. Zira dünyaya geri dönüp de ilk amellerinden farklı ameller işleme imkânları olmayacaktır.                </div>","<p>76- Allah, hidâyete erenlerin hidâyetini artırır. Kalıcı olan salih ameller, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de âkıbetçe daha hayırlıdır.</p><div>                76. Yüce Allah, zalimlere sapıklıklarında uzunca mühlet vereceğini söz konusu ettikten sonra hidâyet bulan kimselerin de -onlara olan lütuf ve rahmeti dolayısıyla- hidâyetlerini artıracağını belirtmektedir. Hidâyet, hem faydalı bilgiyi hem de salih ameli kapsar. İlim, iman ile salih amel yolunda doğruyu izleyen herkesin bu hidâyetini Allah daha da arttırır, bu yolu ona kolaylaştırır. Kendisinin elde edebileceği sınırlar içerisinde olmayan daha başka hususları ona bağışlar. İşte bu buyruk, selef-i salihin de dediği gibi imanın artıp eksilişine delildir.<i> Buna ayrıca Yüce Allah’ın şu buyrukları da delildir:</i><i>“İman edenlerin de imanı artsın diye…”</i><i>(el-Müddessir, 74/31)</i>; <i>“Onlara ayetleri okunduğu zaman <span>(bu ayetler)</i> onların imanını arttırır.”</span><i>(el-Enfal, 8/2)</i> Yine vakıa da buna delildir. Çünkü iman, kalbin ve dilin söylediği söz ile kalbin, dilin ve azaların amelidir. Mü’minler ise bu gibi hususlarda birbirinden alabildiğine farklı seviyelerdedirler.<i>                  aha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kalıcı olan salih ameller”</i> yani başkaları kesintiye uğradığı halde kendileri kesilmeyen, yok olmayan, kalıcı ameller ancak salih olanlarıdır. Namaz, zekât, oruç, hac, umre, kıraat, tesbih, tekbir, tahmid, yaratılmışlara iyilik, kalbi ve bedeni ameller vb. gibi. İşte bu ameller <i>“Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de âkıbetçe daha hayırlıdır.”</i> Bu amellerin sahiplerine sağlayacağı faydaları ve getirileri pek çoktur, Allah nezdindeki mükâfaatları da daha hayırlıdır. Buradaki <i>“daha hayırlı”</i> ifadesi, kıyas içeren normal anlamında kullanılmamıştır. Çünkü kalıcı salih ameller dışında kişiye fayda sağlayacak ve o ameli işleyene mükâfaatı baki kalacak başka hiçbir amel yoktur. Burada kalıcı salih amellerin söz konusu edilmesinin münasebeti de -doğrusunu en iyi Allah bilir ama-<i> şudur:</i> Yüce Allah, zalimlerin dünyadaki mal, evlât, güzel makam vb. dünyevi halleri, bu hallere sahip olanın âhirette de iyi halde olacağına delil kabul etmeleri dolayısıyla burada durumun hiç de zannettikleri gibi olmadığını haber vermektedir. Aksine mutluluğun adresi ve kurtuluşun belgesi, ancak Allah’ın sevip razı olduğu amelleri yapmaktır.                </div>","<p>77-<i> Ayetlerimizi inkar edip de:</i><i>“Bana <span>(ahirette)</i> kesinlikle mal ve evlât verilecek”</span> diyen kimseyi gördün mü?!                78- Acaba o, gayba mı muttali olmuş yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış?                79- Asla! Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.                80- O söylediklerini de ondan miras alacağız ve o, bize tek başına gelecek.</p><div>                77. Yani sen, şu Allah’ın âyetlerini inkar eden, sonra da ahirette kendisine mutlaka mal ve evlât verilecektir, yani cennet ehlinden olacaktır diye büyük bir iddiada bulunan kâfirin durumuna hayret etmez misin? Gerçekten bu en hayret edilecek işlerdendir. Eğer o Allah’a iman eden bir kimse olup da böyle bir iddiada bulunmuş olsaydı, iş kolaydı. Bu âyet-i kerime her ne kadar belirli bir kâfir hakkında inmiş ise de aslında hak üzere olduğunu ve cennet ehlinden olacağını ileri süren bütün kâfirleri kapsamına alır. Allah,<i> böyle bir kimseyi azarlamak ve yalanlamak üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                78. <i>“Acaba o, gayba mı muttali olmuş?”</i> Yani onun bilgisi gaybı kuşatmış da ileride ne olacağını ve kıyamet gününde kendisine mal ve evlât verileceğini bilecek hale mi gelmiş? <i>“Yoksa” bu söylediklerine nail olacağına dair “Rahmân’dan bir söz mü almış?”</i> ki öyle bir şey yoktur. Böylelikle onun, bu iddiayı kendiliğinden uydurduğu ve bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde kısım kısım konunun ele alınması ve tekrar tekrar söz konusu edilmesi, gerçekten en ileri derecede susturucu delilleri ihtiva etmekte ve onlara karşı hakkın delilini ortaya koymaktadır. Şöyle ki ahiret gününde Allah nezdinde bir hayır elde edeceğini iddia eden kimse ya bu sözlerini gelecekteki gaybe dair bilgisine istinaden söylemektedir. Oysa gaybe dair bilginin yalnızca Allah’a ait olduğu bilinen bir husustur. Hiç kimse gelecekteki gaybi hususlara dair bir şey bilemez. Bundan Yüce Allah’ın peygamberlerini muttali kıldığı bazı şeyler müstesnadır. Böyle bir iddiada bulunan kişi, ikinci ihtimal olarak da Allah'tan bu konuda bir söz almış olabilir. Bu da ancak Allah’a imanla ve peygamberlerine tâbi olmakla olabilir. Çünkü Allah, böyle yapan söz sahiplerine ahirette kurtulacaklarını ve umduklarını elde edeceklerini bildirmiş ve taahhüd etmiştir. Bu iki husus da söz konusu olmadığına göre böyle bir iddianın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır.<i> Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                79. <i>“Asla!” Durum, onun iddia ettiği gibi değildir. Bu iddiada bulunan kimsenin gaybı bilmiş olması söz konusu değildir. Çünkü o, kâfirdir ve peygamberlerin getirdikleri risalet bilgisine kısmen de olsa sahip değildir. Küfrü ve imansızlığı sebebiyle Rahmân olan Allah nezdinden bir söz alma imkanı da yoktur. Aksine o, iddiasının tam zıddını hak etmiştir. Onun bu söylediği sözler de cezalarını görmesi, bunun karşılığını alması için yazılmaktadır.<span> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i> “Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.”</span> Yani sapıklığı ve azgınlığı arttığı gibi çeşitli azaplarını da arttırağız.                </div><div>                80. <i>“O söylediklerini de ondan miras alacağız.”</i> Malını da evlâtlarını da miras alacağız, dünyadan ahirete tek başına malsız, evlâtsız, yardımcısız ve ona destek verecek kimsesi olmaksızın intikal edecektir. <i>“Ve o, bize tek başına gelecek.”</i> Ve oldukça vahim bir azap görecektir ki bu, onun gibi zalimlerin cezasıdır.                </div>","","","","<p>81- Kendilerine izzet ve kuvvet sağlasınlar diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler.                 82- Asla! O ilahları <i>(kıyamette)</i> onların ibadetlerini inkar edecek ve onlara karşı olacaklardır.                 83- Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları <i>(isyana)</i> alabildiğine teşvik ederler.                 84- Sen onların aleyhlerinde acele etme. Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.</p><div><br><i>[81-82. Müşrikler, Allah'ın dışında birtakım ilahlar edinip onlara ibadet ediyorlar ve bunu da o ilahlar kendilerine yardım etsin diye ve onlar sayesinde izzete kavuşmak için yapıyorlar. Ama durum iddia ettikleri gibi değildir. O ilahlar onlar için güç ve izzet sebebi olmayacaktır. Aksine bu ilahlar ahirette onların ibadetlerini inkar edeceklerdir ve düşündüklerinin aksine onlara düşmanlık edip onları yalanlayan hasımlar olacaklardır.]</i>                83. <i>“Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları <span>(isyana)</i> alabildiğine teşvik ederler.”</span> Bu, Yüce Allah’ın kâfirlere olan bir cezasıdır. Çünkü onlar Allah’ın yoluna bağlanmadılar, Allah’ın ipine tutunmadılar; aksine O’na ortak koştular ve O’nun düşmanları olan şeytanları dost edindiler. Allah da bu şeytanları onlara musallat kıldı ve onların arkadaşları yaptı. Şeytanlar onları isyana doğru sürükler, küfre doğru hızlıca götürürler. Onlara vesveseler verip telkinlerde bulunur, batılı süslü, hakkı da çirkin gösterirler. Böylelikle kalplerine batıl sevgisi yerleşir ve bu sevgi kalplerine işler. Böylece bu kimseler, tıpkı hak sahibinin hakkı uğrunda çalışıp da bütün gayretiyle onu zafere ulaştırması gibi batılları uğrunda çalışırlar ve batıl yolunda hak ehline karşı mücadele verirler. Bütün bunlar ise onların gerçek dosttan yüz çevirmelerinin ve kendisine düşman olanı dost edinmelerinin bir cezasıdır. Bu nedenle de Allah, o düşmanı onun üzerinde musallat ve otorite sahibi kılmıştır. Yoksa bir kimse Allah’a iman edip O’na tevekkül edecek olursa hiçbir zaman şeytanın onun üzerinde bir tasallutu ve otoritesi olamaz.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Doğrusu iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”</i><i>(el-Nahl, 16/99-100)</i><br></div><div>                84. Yani şu azabı çabucak isteyen kâfirler için acele etme! <i>“Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.”</i> Yani onların sayılı günleri vardır. Ne bu günlerden öne geçebilirler, ne de sonraya kalabilirler. Onlara mühlet veririz. Allah’ın emrine dönsünler diye bir süre onlara ceza göndermeyiz. Ancak bu verilen süre onlara fayda sağlamayacak olursa onları aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalarız.                </div>","","","","<p>85- O gün takva sahiplerini <i>(konuk)</i> heyet halinde Rahman’ın huzuruna toplarız.                 86- Günahkarları da susuz olarak cehenneme süreriz.                 87- Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası <i>(o gün)</i> şefaat hakkına sahip olamaz.</p><div>                85. Şanı Yüce Allah,<i> muttakiler ile günahkârlardan oluşan iki kesim arasındaki farkı bildirmektedir:</i> Allah, kendi uğruna şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden sakınanlar kıyamette şerefli kılınmış ve tazime mazhar olmuş olarak mahşere getirecektir. Onların sonunda huzuruna varacakları ve varmayı istedikleri zat, lütufkâr ve Rahmân olan Allah’tır. O’nun huzuruna heyetler halinde varacaklardır. Birisinin yanına heyet halinde giden kimsenin kalbinde ise mutlaka belli bir umut, yanına gittiği kimse hakkında bilinen şekilde bir hüsn-ü zan bulunur. İşte takvâ sahipleri de Rahmân olan Allah’ın huzuruna rahmetini, herkesi kuşatan ihsanını ve rıza yurdu olan cennette O’nun bağışlarına nail olmayı umarak gideceklerdir. Buna sebep ise O’na olan takvaları ve dünyada iken işledikleri O’nu razı edecek amellerdir. Zira Yüce Allah, bu amellere karşılık peygamberleri aracılığıyla onları mükâfatlandıracağına söz vermişti. Onlar da bu sözün verdiği kalp huzuru ile ve O’nun lütfuna güvenerek Rablerine yönelirler.                </div><div>                86. Günahkârlar ise cehenneme susuz olarak sürüleceklerdir. Bu ise en büyük zindan, en ağır ve dehşetli ceza olan cehenneme, en zelil ve en hakir halde sürüleceklerini, en korkunç şekilde oraya götürüleceklerini ifade eder. Susamış, yorgun ve bitkin olacaklardır. İmdat ve yardım isteyecekler, yardımlarına cevap verilmeyecektir. Dua edecekler, duaları kabul olunmayacaktır. Kendilerine şefaat edilmesini isteyecekler, onlara şefaat olunmayacaktır.<i> Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                87. <i>“Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası <span>(o gün)</i> şefaat hakkına sahip olamaz.”</span> Yani şefaat veya onun bir bölümü onlardan hiçbirisinin elinde ve imkânında değildir.<i> Şefaat yalnızca Yüce Allah’ın elindedir:</i><i>“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”</i><i>(ez-Zümer, 39/44)</i> Allah, onlara şefaat edeceklerin şefaatinin fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Çünkü onlar Allah nezdinde O’na ve peygamberlerine iman etmek suretiyle herhangi bir söz almış değillerdir. Aksi takdirde Allah nezdinde bir söz alıp da O’na ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerine tâbi olan kimseler,<i> Allah’ın kendilerinden razı olacağı ve şu ayette olduğu gibi şefaate nail olacak kimselerden olabileceklerdir:</i><i>“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”</i><i>(el-Enbiya 21/28)</i> Yüce Allah kendisine iman edip de peygamberlerine uymayı “söz” diye adlandırmıştır. Çünkü O, kitaplarında ve peygamberleri vasıtasıyla peygamberlerine uyan kimselere güzel mükâfatlar vereceğine dair söz vermiştir.                </div>","","","<p>88- <i>“Rahmân, çocuk edindi”</i> dediler.                 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız.                 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak.                91- <i>(Evet,)</i> Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…                92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz.                 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.                 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.                 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.</p><div>                88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir.<i> Hristiyanların:</i> Mesih Allah’ın oğludur,<i> yahudilerin:</i> Üzeyir Allah’ın oğludur,<i> müşriklerin:</i> Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.                </div><div>                89-90. <i>“Andolsun ki siz çok çirkin”</i> son derece büyük ve vahim <i>“bir iddia ortaya attınız”</i> ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla <i>“neredeyse gökler”</i> bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen <i>“çatlayacak”</i> yer de bu iddiadan dolayı <i>“yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.”</i> Yani ufalanıp yok olacak.                91. <i>“<span>(Evet,)</i> Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…”</span> Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.                </div><div>                92. <i>“Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.”</i> Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.                </div><div>                93. <i>“Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.”</i> Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?                </div><div>                94. <i>“Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.”</i> Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.                </div><div>                95. <i>“Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna”</i> evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın <i>“yalnız başına gelecektir.”</i> Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek,<i> hesabını eksiksiz görecektir:</i> hayırsa hayır, şerse şer.<i> Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”</i><i>(el-En’âm, 6/94)</i><br></div>","","","","","","","","<p>96- İman edip salih amel işleyenlere gelince Rahmân onlar için bir sevgi var edecektir.</p><div>                96. Bu, Yüce Allah’ın imanı ve salih ameli birlikte gerçekleştiren kullarına gerçekleştirmeyi vaat ettiği bir nimetidir. Şöyle ki Allah onlara bir sevgi var edecektir. Dostlarının kalplerinde, sema ve arz ehlinin içinde onlara karşı bir sevgi, bir muhabbet uyandıracaktır. Kalplerde onlara karşı bir sevgi oldu mu da pek çok işleri onlar için kolaylaşacaktır. Çeşitli hayırlara, dualara, irşadlara, kabullere, önderliklere ve bu kabilden husule gelen nimetlere nail olacaklardır.<i> Bundan dolayıdır ki sahih bir hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu varid olmuştur:</i><i>“Şüphesiz Allah,<span> bir kulu sevdi mi Cebrail’e:</i> Ben filanı seviyorum, sen de onu sev, diye nidâ eder. Cebrail de onu sever.<i> Daha sonra Cebrail semâ ehli arasında:</i> Şüphesiz Allah filan kimseyi sever, siz de o kimseyi sevin, diye nidâ eder. Bunun üzerine semâdakiler de onu sever. Sonra o kişi yeryüzünde de kabul görüp takdir edilir.”</span> Yüce Allah’ın bunlara bir sevgi var etmesinin sebebi, onların da Allah’ı sevmeleridir. O da onları kendi dostlarına ve sevdiklerine sevdirmiştir.                </div>","<p>97- Biz o <i>(Kur'ân’ı)</i>, ancak kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle <i>(Arapça indirerek)</i> kolaylaştırdık.                 98- Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?</p><div>                97. Yüce Allah, nimetinin bir eseri olarak bu Kur’ân’ı Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle kolaylaştırmış olduğunu haber vermektedir. Bu Yüce Kitab’ın lafızlarını da anlamlarını da kolay kılmıştır. Ondan gözetilen maksat gerçekleşsin ve ondan yararlanmak kolay olsun diye böyle yapmıştır. <i>“Kendisiyle takva sahiplerini”</i> müjdesi verilen dünyevi ve uhrevi mükâfaatları haber vererek ve müjdelenmeyi gerektiren sebeplere teşvik etmek suretiyle <i>“müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle <span>(Arapça indirerek)</i> kolaylaştırdık.”</span> Batıllarında ısrarlı, küfürlerinde katı kimseleri de uyarıp korkutasın, böylelikle onlara karşı delil ortaya konmuş ve gerekli şekilde açıklanmış olsun diye. Bunun sonucunda da helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olur, hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalır.                </div><div>                98. Yüce Allah,<i> kendilerinden önceki yalanlayan kavimlerin helâk edildiklerini belirterek onları şöylece korkutmaktadır:</i><i>“Onlardan önce”</i> Nûh’un kavmini, Âd’ı, Semûd’u, Firavun’u ve diğer yalanlayan <i>“nice nesilleri helâk ettik.”</i> Bunlar azgınlıklarını sürdürüp gidince Allah da onları helak etti. Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı. <i>“Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?”</i> Yani onlardan geriye ne varlıkları ne de gözle görülür bir izleri kalmamıştır. Sadece ibret alanlar için ibret, öğüt alanlar için de öğüt olmak üzere birtakım bilgiler kalmıştır.                </div><p>                eryem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun.                </p><p>                ***                </p>","","<p>1- Tâ, hâ.                2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.                 3- Ancak <i>(Allah'tan)</i> korkanlara bir öğüt olsun diye <i>(indirdik)</i>.                 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir.                5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.                6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur.                7- Sen sözü açığa vursan <i>(da gizlesen de)</i> gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.                 8- Allah; O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)</i></div><div>                1. <i>“Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir.                   2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.”</i> Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                3. <i>“Ancak <span>(Allah'tan)</i> korkanlara bir öğüt olsun diye.”</span> Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e <i>“تَذۡكِرَةٗ    = hatırlatıcı öğüt”</i> adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle <i>“<span>(Allah'tan)</i> korkanlara”</span> has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen,<i> kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:</i><i>“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”</i><i>(el-A’lâ, 87/10-12)</i><br></div><div>                4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-<i>i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:</i><i>“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”</i><i>(el-A’raf, 7/54)</i>; <i>“Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”</i><i>(et-Talâk, 65/12)</i> Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.                </div><div>                5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden,<i> emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rahmân Arş’a”</i> ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir <i>“istivâ etmiştir.”</i> Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.                </div><div>                6. <i>“Göklerde, yerde, bunların arasında”</i> melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar <i>“ve nemli toprağın altında”</i> yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.                </div><div>                7. <i>“Sen sözü açığa vursan <span>(da gizlesen de)</i> gerçek şu ki O, gizliyi”</span> gizli sözleri <i>“ve gizlinin gizlisini”</i> yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de <i>“bilir.” Yahut “gizli”</i> akıldan geçenler <i>“gizlinin gizlisi”</i> de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.                </div><div>                8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi,<i> egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur:</i> İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır.<i> Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah; O’ndan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur”</span> yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. <i>“En güzel isimler yalnız O’nundur.”</i> Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever.<i> Onun için Allah:</i><i>“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”</i><i>(el-A’râf, 7/180)</i> buyurmaktadır.                </div>","","","","","","","","<p>9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?                10- Hani o,<i> bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:</i><i>“Siz <span>(burada)</i> durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. <i>(Gideyim de)</i> belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.”</span>                11- Ateşin yanına vardığında <i>(Allah tarafından)</i>: <i>“Ey Mûsâ!” diye nida edildi.                   12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.”</i>                13- <i>“Ben seni <span>(peygamber olarak)</i> seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!”</span>                14- <i>“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.”</span>                15- <i>“Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse <span>(kendimden bile)</i> gizli tutarım.”</span></p><div>                9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında <i>“Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?”</i> buyurmaktadır.                10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. <i>“Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme”</i> Tûr’un sağ tarafında <i>“bir ateş ilişti. Belki size ondan”</i> kendisi ile ısınacağınız <i>“bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek”</i> bana yolu tarif edecek <i>“birini bulurum.”</i> Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.                </div><div>                11. Uzaktan gördüğü <i>“o ateşin yanına vardığında”</i> bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi.<i> Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:</i><i>“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi <span>(görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları)</i> yakardı.”</span> Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah,<i> ona seslendi:</i><i>“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”</i><i>(Meryem, 19/52)</i><br></div><div>                12. <i>“Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.”</i> O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi.<i> Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:</i><i>“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.”</i> Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div><div>                13. <i>“Ben seni <span>(peygamber olarak)</i> seçtim.”</span> İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O halde sana vahyolunanı dinle!”</i> Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir.<i> Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:</i><br></div><div>                14. <i>“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span> Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. <i>“O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.”</i> Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. <i>“Beni anmak için”</i> buyruğundaki <i>“için” anlamına gelen “lâm”</i> harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”</i><i>(el-Ankebut, 29/45)</i> Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.                </div><div>                15. <i>“Kıyamet muhakkak gelecektir.”</i> Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. <i>“onun vaktini neredeyse <span>(kendimden bile)</i> gizli tutarım.”</span> Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, <i>“kendi nefsimde bile gizli tutarım”</i> anlamındadır.<i> Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:</i><i>“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar.<span> De ki:</i> Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”</span><i>(el-A’raf, 7/187)</i>; <i>“Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”</i><i>(Lokman, 31/34)</i> Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise <i>“her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını”</i> görmesidir. Kıyamet,<i> amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:</i><i>“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”</i><i>(en-Necm, 53/31)</i><br></div>","","","","","","","<p>16- <i>“O halde ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.”</i></p><div>                16. <i>“O halde ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.”</i> Yani kıyameti inkâr edip onun gerçekleşeceğine iman etmeyen, hakkında şüpheler uyandırmaya ve tereddütler yaymaya çalışarak batıl bir görüş ileri süren, bu hususta tartışan ve gücünün yettiği kadar şüphe saçan ve bundaki maksadı da hakka ulaşmak değil hevasına uymak olan kimseler, sakın seni kıyamete ve amellerin karşılığının görüleceğine iman etmekten ve bunun için amelde bulunmaktan alıkoymasın. Sakın bu durumda olan herhangi bir kimseye kulak vermeyesin yahut onun kıyamete imandan ve onun için gereği gibi çalışmaktan alıkoyan söz ve fiillerinden herhangi birisini kabule kalkışmayasın.<i> Yüce Allah’ın böyle kimselerden sakındırmasının sebebi şudur:</i> Böyle bir kimse, vesvese yoluyla ve hakkı batılla karıştırma suretiyle mü’mine zarar vermesinden en çok endişe edilen kişidir. Nefisler ise başkasına benzemek ve kendi türünden olan kimselere uymak gibi bir nitelikte yaratılmıştır. Bu buyruk, farz olan imandan yahut imanın kemaline ulaşmaktan alıkoyan  ya da kalpte şüpheler uyandıran ve batıla davet eden herkese karşı dikkatli ve uyanık olmak gereğine dair bir işarettir. Aynı şekilde bu türden engellemeleri ve şüpheleri içeren kitaplara karşı da bir uyarı mahiyetindedir.                u buyruklarda Yüce Allah, kendisine iman etmekten, ibadet etmekten ve âhiret gününe iman etmekten söz etmektedir. Çünkü bu üç husus, imanın esası ve dinin temelidir. Bunlar eksiksiz olarak gerçekleştirilecek olursa din tamam olur. Dinin eksikliği yahut yokluğu da bunların olmaması veya bunlardan birisinin bulunmaması halinde söz konusu olur.<i> Bu buyruk Yüce Allah’ın kendilerine kitap verilmiş olan çeşitli fırkaların mutluluk ya da bedbahtlıklarına dair ölçünün ne olduğunu haber veren şu buyruğa benzemektedir:</i><i>“İman edenlerle yahudiler, sâbiîler ve hristiyanlar; <span>(bunlardan)</i> her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip salih amellerde bulunursa, onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.”</span><i>(el-Maide, 5/69)</i><i>“Yoksa helâk olursun.”</i> Eğer kıyamete iman etmekten alıkoyan bu kimsenin yoluna uyacak olursan, helâk ve bedbaht olursun.                </div>","<p>17- <i>“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?”</i>                18- <i>“O, asamdır; ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka şekillerde de yararlanırım”</i> dedi.                19-<i> Buyurdu ki:</i><i>“At onu, ey Mûsâ!”</i>                20- O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden <i>(büyük)</i> bir yılan olmuş.                21-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Al onu ve korkma! Biz, onu ilk şekline döndüreceğiz.”</i>                22- <i>“Elini kolunun altına sok da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.”</i>                23- <i>“<span>(Bu,)</i> sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”</span></p><div>                17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi.<i> Bunun üzerine:</i><i>“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?”</i> buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.                </div><div>                18.<i> Mûsâ da şu cevabı verdi:</i><i>“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.”</i> Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. <i>“Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.”</i> Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.                </div><div>                19-20.<i> Bunun üzerine Yüce Allah:</i><i>“Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden <span>(büyük)</i> bir yılan olmuş.”</span> Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın <i>“hızla hareket eden”</i> diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.                </div><div>                21.<i> Yüce Allah ona:</i><i>“buyurdu ki: Al onu ve korkma!”</i> Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. <i>“Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.”</i> İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.                </div><div>                22.<i> Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir:</i><i>“Elini kolunun altına sok”</i> Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy <i>“da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.”</i> Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir.<i> Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”</i><i>(el-Kasas, 28/32)</i><br></div><div>                23. <i>“<span>(Bu)</i> sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”</span> Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.                </div>","","","","","","","<p>24- <i>“Firavun’a git! Çünkü o, azdı.”</i>                25-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim, göğsüme genişlik ver”</i>                26- <i>“İşimi kolaylaştır”</i>                27- <i>“Dilimden bağı çöz”</i>                28- <i>“Ki sözümü anlasınlar.”</i>                29- <i>“Bana ailemden bir yardımcı ver.”</i>                30- <i>“Kardeşim Hârûn’u…”</i>                31- <i>“Onunla sırtımı pekiştir”</i>                32- <i>“Ve onu işimde bana ortak yap!”</i>                33- <i>“Tâ ki seni çok tesbih edelim.”</i>                34- <i>“Seni çok analım.”</i>                35- <i>“Şüphe yok ki sen bizi hakkıyla görensin.”</i>                36-<i> Buyurdu ki:</i><i>“İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!”</i></p><div>                24. Yüce Allah, Mûsâ’ya vahyedip ona peygamberlik verdikten,<i> göz kamaştırıcı mucizeleri gösterdikten sonra onu Mısır kralı Firavun’a elçi olarak görevlendirip şöyle buyurdu:</i><i>“Firavun’a git. Çünkü o, azdı.”</i> Küfür ve fesatta, yeryüzünde büyüklük taslamada, zayıfları kahr-u perişan etmede haddi aşmış ve azgınlaşmıştır. O kadar ki kahrolasıca rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bile bulunmuştur. Onun bu azgınlaşması da helakine sebep olmuştur. Yüce Allah’ın rahmeti, hikmeti ve adaletinin bir tecellisi olarak O, peygamberlerle delillerini ortaya koymadan kimseye azap etmez.                </div><div>                25. Mısır’da hiçbir kimsenin karşı çıkamadığı, o inatçı ve zorbaya peygamber olarak gönderildiğini öğrenince Mûsâ, çok büyük bir vazife yüklenmiş olduğunu anladı. Zira o, tek başınaydı. Ayrıca onun başından bir adam öldürme hadisesi de geçmişti. Buna rağmen Mûsâ, Rabbinin emrine uydu ve onu gönül huzuruyla kabul etti.<i> Davetinin kemale ermesi için yardımını ve sebepleri kolaylaştırmasını dileyip şöyle dedi:</i><i>“Rabbim, göğsüme genişlik ver.”</i> Sözlü ve fiilî eziyetlere katlanabileyim. Bundan dolayı kalbim kederlenmesin, göğsüm daralmasın. Çünkü insanın kalbi daraldı mı insanları hidâyete çağırmaya ve hakka davet etmeye takati kalmaz. Nitekim Allah,<i> peygamberi Muhammed’e de şöyle hitap etmektedir:</i><i>“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba ve katı kalpli birisi olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı.”</i><i>(Âli İmran, 3/159)</i> İnsanların hakkı kabul etmesi yumuşaklıkla, geniş kalplilikle ve onlara gösterilen müsamahakârlıkla beklenebilir.                </div><div>                26. <i>“İşimi kolaylaştır.”</i> Senin uğrunda izlediğim her yolu, yapacağım her bir işi bana kolaylaştır. İleride karşı karşıya kalacağım sıkıntılarımı hafiflet! Davetçinin, bütün işleri usülüne uygun yerine getirmesi, herkese uygun şekilde hitap edip sözünü kabule ulaştırabilecek en yakın yol hangisi ise onunla davet etmesi de işin kolaylaştırılması kapsamı içerisindedir.                </div><div>                27-28. <i>“Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.”</i> Mûsâ’nın dilinde -müfessirlerin de dediği gibi- söyledikleri zor anlaşılacak şekilde bir ağırlık vardı. Nitekim Allah,<i> onun şöyle dua ettiğini bize zikretmektedir:</i><i>“Kardeşim Hârûn’un dili benden daha düzgündür.”</i><i>(el-Kasas 28/34)</i> Onun için Mûsâ, Yüce Allah’tan söylediklerini iyice anlasınlar ve böylelikle karşılıklı konuşmalardan, sorup cevaplardan ve yapacağı açıklamalardan maksadın tam hasıl olabilmesi için dilindeki bağı çözmesini istemişti.                </div><div>                29. <i>“Bana ailemden bir yardımcı ver.”</i> Bana yardımcı olacak, beni destekleyecek ve beni kendilerine peygamber olarak gönderdiklerine karşı bana yardımcı olacak birisini ihsan et. Bu yardımcının ailesi halkından olmasını istedi. Çünkü bu, bir iyiliktir ve kişinin iyiliğine yakın akrabaları daha layıktır.                30-31.<i> Daha sonra da bu kişiyi tayin ederek:</i><i>“Kardeşim Hârûn’u…”</i> dedi. <i>“Onunla sırtımı pekiştir”</i> Yani Sen, onunla benim gücümü artır ve gücüme güç kat.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki…”</i><i>(el-Kasas, 28/35)</i><br></div><div>                32. <i>“Ve onu işimde bana ortak yap!”</i> Beni peygamber ve rasûl kıldığın gibi onu da peygamber ve rasûl kılarak nübüvvette onu benim ortağım yap!                </div><div>                33-34.<i> Daha sonra Mûsâ bundan umduğu faydayı söz konusu ederek şunları söyledi:</i><i>“Tâ ki seni çok tesbih edelim, seni çok analım.”</i> Mûsâ aleyhisselam bütün ibadetlerin temelinin ve dinin etrafında dönüp durduğu odak noktanın Allah’ı anmak olduğunu bildiğinden Yüce Allah’tan kardeşini kendisiyle birlikte iyilik ve takvâ hususunda birbirleriyle yardımlaştıkları bir destek kılmasını ve böylelikle her ikisinin de tesbih, tehlil ve bunun dışındaki çeşitli ibadetlerle Allah’ı çokça zikretme imkanına kavuşmalarını istedi.                </div><div>                35. <i>“Şüphe yok ki sen bizi hakkıyla görensin.”</i> Bizim halimizi, zayıflığımızı, acizliğimizi ve bütün hususlarda sana muhtaç olduğumuzu bilirsin. Sen bizi bizzat kendimizden daha iyi görürsün, bize bizzat kendimizden daha çok merhametlisin. Bu istediğimizi bize lütfet ve sana yaptığımız bu duamızı kabul buyur!                </div><div>                36.<i> Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:</i><i>“İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!”</i> Yani bütün isteklerini sana bağışladık. Senin göğsüne genişlik vereceğiz, işini kolaylaştıracağız ve dilindeki bağı çözeceğiz ki seni iyice anlasınlar. Ayrıca kardeşin Hârûn ile de gücüne güç katacağız. <i>“...Ve size öyle bir güç vereceğiz ki âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galip geleceksiniz.”</i><i>(el-Kasas, 28/35)</i>                Mûsâ’nın bu dileklerde bulunması, Yüce Allah’ı kemal derecesinde tanıdığına, ileri derecede zeki ve kavrayışlı olduğuna, işleri bildiğine ve son derece samimi olduğuna delildir. Çünkü Allah’a davet edip insanlara yol gösteren biri özellikle de davet olunacak kişi inatçı, kibirli ve azgın birisi ise ondan gelecek eziyetlere ve musibetlere karşı geniş bir kalbe, tam bir tahammülkârlığa, ne demek istediğini ve maksadını açıkça ifade edebilmek için akıcı bir dile ihtiyaç duyar. Hatta bu konumdaki birisinin anlaşılır ve akıcı bir dile sahip olması, en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Çünkü davetçi ile davet ettiği kimseler arasında karşılıklı söz alış-verişi ve tartışmalar olacaktır. Davetçi de hakkın güzelliğini ortaya koymak ve onu gücü yettiği kadar güzelce açıklamak durumundadır ki hakkı nefislere sevdirebilsin ve batıldan nefret duyulmasını sağlasın. Bununla beraber davetçinin işinin kolaylaştırılmasına da ihtiyacı vardır. Tâ ki her bir işi usulüne göre yapsın, Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet etsin, en güzel yol hangisiyse onunla mücadele edebilsin. İnsanlarla herkese haline uygun muamelede davranabilsin. Bunun tamamlanması ve gerçekleşebilmesi için de bu niteliklere sahip olan kimsenin maksadını gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacak destekçilerinin de olması gerekir. Çünkü belli bir hususta yükselecek sesler çoğalacak olursa onun etkili olması kaçınılmazdır. İşte bundan dolayı Mûsâ, bütün bu hususları Allah’tan diledi ve bu istekleri de ona verildi.                nsanlara gönderilmiş olan peygamberlerin durumuna dikkatle bakacak olursak onların kendi durumları ile orantılı olarak bu özelliklere sahip olduklarını görürüz. Özellikle de onların sonuncuları ve en faziletleri olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem için bu böyledir. O, bütün kemal sıfatlarında en yüksek zirveye çıkarılmıştır. Kalbin genişliği, işin kolaylaştırılması, dilinin fesahati, güzel bir şekilde maksadını açıklayıp beyan etmesi, ashab ve onlardan sonrakiler gibi hak üzere -ondan başkasına nasip olmamış- yardımcılara sahip olması O’na verilenlerden bazılarıdır.                </div>","","","","","","","","","","","","","<p>37- <i>“Andolsun ki sana başka bir sefer de lütufta bulunmuştuk.”</i>                38- <i>“O vakit annene şunları ilham etmiştik:…”</i>                39- <i>“Onu sandığın içine koy ve nehre bırak. Nehir onu sahile atacak ve hem benim düşmanım hem de onun düşmanı <span>(olan Firavun)</i> onu alacak. Gözümün önünde yetiştirilesin diye de üzerine tarafımdan bir sevgi/sevimlilik koydum.”</span>                40- <i>“O vakit kız kardeşin de <span>(senin peşinden)</i> gidip: “Ona bakacak birini size göstereyim mi?”</span> demişti. Böylece gözleri aydın olsun da üzülmesin diye seni annene kavuşturmuştuk. Ayrıca  sen <i>(yanlışlıkla)</i> birini öldürmüştün de seni onun sıkıntısından kurtarmış ve seni daha başka imtihanlarla da denemiştik. Ardından Medyen halkı arasında senelerce kaldın. Sonra da bir takdir gereği <i>(buraya)</i> geldin, ey Mûsâ!”                41- <i>“Seni kendim için seçtim.”</i></p><div>                37-38. Yüce Allah, kulu ve rasûlü İmrân oğlu Mûsâ’ya din, vahiy,<i> risalet ve dileklerini kabul etmek suretiyle ihsan ettiği lütuflarını söz konusu ettikten sonra onun yetişmesi ve hayatının çeşitli aşamalarındaki nimetlerini de zikrederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Andolsun ki sana başka bir sefer de”</i> henüz süt emdiğin yaşlarda iken Firavun’dan korkan annene, seni sandığa koymasını ilham ettiğimizde de <i>“lütufta bulunmuştuk.”</i> Zira Firavun İsrailoğullarının çocuklarının boğazlanmasını emretmişti. Annesi de onu saklamış ve boğazlanacağından çok korkmuştu. Daha sonra onu sandığa bırakmış, bu sandığı da Mısır’daki Nil nehrine atmıştı. Yüce Allah, suya o sandığı kıyıya bırakmasını emretmişti. Allah’ın ve Mûsâ’nın en ileri derecedeki düşmanının onu almasını ve onun çocukları arasında beslenip büyümesini takdir edip şartlarını hazırlamıştı.                39. Ayrıca onu görenin gözdesi olmasını da sağlamıştı.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Üzerine tarafımdan bir sevgi/sevimlilik koydum.”</i> O nedenle onu gören herkes mutlaka severdi. <i>“Gözümün önünde yetiştirilesin diye…”</i> Yani benim nezaretim, korumam ve himayem altında terbiye edilip büyütülesin diye. Son derece şefkat ve merhamet sahibi, kulunun menfaatlerini gerçekleştirmeye ve ona gelecek her türlü zararı def etmeye kadir olanın himayesinden daha üstün bir himaye ve daha mükemmel bir gözetim olabilir mi? Mûsâ, bir halden başka bir hale geçti mi mutlaka Yüce Allah, bu hali onun menfaatine yönlendirirmiştir. Yüce Allah’ın Mûsâ’nın işlerini,<i> onun faydasına yönlendirmesinin güzel örneklerinden birisi de şudur:</i><br></div><div>                40. Mûsâ, düşmanının eline düşünce annesi son derece endişelendi. Yüreği onun tasasıyla dolu halde sabahı etti. Eğer Yüce Allah, ona sebat verip de kalbini pekiştirmemiş olsaydı mutlaka onun durumunu bildiriverecekti. İşte böyle bir durumda Yüce Allah, Mûsâ’ya hiçbir sütanneyi kabul ettirmedi. Hiçbir kadının memesini asla kabul etmiyordu. Bu sonunda annesine dönsün, annesi de onu emzirsin, annesinin yanında kalsın, böylelikle annesin gözü aydın olsun, huzur ve sükûn bulsun diyeydi. Onun için Mûsâ’ya süt anneler getiriliyor, fakat o hiçbirisinin memesini kabul etmiyordu.<i> Bunun üzerine Mûsâ’nın kızkardeşi gelip onlara şöyle demişti:</i><i>“Sizin için hem ona bakacak, hem de iyi davranacak bir aile göstereyim mi?”</i><i>(el-Kasas 28/12)</i><i>“Böylece gözleri aydın olsun da üzülmesin diye seni annene kavuşturmuştuk.”</i><i>“Ayrıca  sen <span>(yanlışlıkla)</i> birini öldürmüştün”</span> Bu, Mûsâ’nın, halkının bir şeyden habersiz olduğu bir sırada şehre geldiği sırada olmuştı. O, birisi kendi kavminden,<i> diğeri ise kıpti düşmanlarından olan iki kişinin kavga etmekte olduğunu görmüş ve bu sırada onu kazara öldürmüştü:</i><i>“Kavminden olan kişi, düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Mûsâ da ona bir yumruk attı ve onu öldürdü.”</i><i>(el-Kasas, 28/15)</i> Bunun üzerine Mûsâ, Yüce Allah’a dua edip mağfiret dilemişti. Allah da onu bağışlamıştı. Sonra Mûsâ, ileri gelenlerin onu öldürmek maksadı ile yakalamak istediklerini haber alınca onlardan kaçmıştı. <i>“seni onun sıkıntısından”</i> o günahın cezasından ve öldürülmekten <i>“kurtarmış ve seni daha başka imtihanlarla da denemiştik.”</i> Seni sınadık, imtihan ettik ve bütün hallerinde dosdoğru biri olduğunu ortaya çıkardık. Yahut da sen şu ulaştığın hale gelinceye kadar seni halden hale, aşamadan aşamaya aktarıp durduk. <i>“Ardından Medyen halkı arasında senelerce kaldın”</i> Mûsâ, kendisini öldürmek isteyen Firavun’dan ve ileri gelenlerinden kaçınca Medyen’e doğru yola çıktı, oraya vardı. Orada evlendi ve orada sekiz ya da on yıl kaldı. <i>“Sonra da bir takdir gereği <span>(buraya)</i> geldin, ey Mûsâ!”</span> Senin bu gelişin maksatsız, bizim idaremiz dışında rastgele bir geliş değildir. Aksine bu, bizim kaderimiz ve lütfumuz iledir. Bu, Yüce Allah’ın, kelîmi Mûsâ aleyhisselam’a ne kadar mükemmel derecede önem verdiğinin delilidir.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                41. <i>“Seni kendim için seçtim.”</i> Bu yaptıklarımı senin için yaptım, nimetlerimi ve güzel bağışlarımı sana ihsan ettim. Tâ ki benim çok sevdiğim has bir kulum olasın, bu hususta oldukça nadir insanlar dışında hiç kimsenin nail olamayacağı bir konuma yükselesin. Seven kimse, yaratılmışlar içinden sevdiğini ortaya çıkarmak ve onu ulaşabileceği en yüksek kemale ulaştırmak isterse bunun için bütün gayretini ortaya koyar ve imkanlarının son noktasına kadar çalışıp çabalar. Peki, her şeye kadir ve keremi sonsuz Rabbin yarattıkları arasından kendisi için seçtiği kimseye bu maksatla yapaca lütuf ve ihsanlarını tasavvur etmek mümkün müdür?                </div>","","","","","<p>42- <i>“Sen ve kardeşin âyetlerimle/mucizelerimle gidin ve Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”</i>                43- <i>“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”</i>                44- <i>“Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünüp öğüt alır yahut korkar.”</i>                45-<i> Dediler ki:</i><i>“Ey Rabbimiz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını artırmasından korkuyoruz.”</i>                46-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. <span>(Her şeyi)</i> işitir ve görürüm.”</span></p><div>                42. Allah,<i> Mûsâ aleyhisselam’a hatırlatmış olduğu dini ve dünyevi ni’met ve ihsanları dile getirdikten sonra ona şöyle emretti:</i><i>“Sen ve kardeşin”</i> Hârûn <i>“âyetlerimle/mucizelerimle”</i> hakka ve onun güzelliğine, batıla ve onun çirkinliğine delalet eden, tarafımdan verilmiş olan âyetlerimle; el, asa ve dieğr dokuz mucize ile birlikte Firavun’a ve onun çevresindeki ileri gelenlere <i>“gidin. Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”</i> Beni bana vaadettiğiniz şekilde sürekli anın, onu sürdürün, bu hususta tembellik ve gevşeklik göstermeyin.<i> Çünkü siz:</i><i>“Tâ ki seni çok tesbih edelim. Seni çok analım.”</i> demiştiniz. Şüphesiz Allah’ı anmak, bütün işlere karşı bir yardım ve destektir. Allah’ı anmak, işleri kolaylaştırır ve yükü hafifletir.                </div><div>                43. <i>“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”</i> Küfür ve azgınlığında, zulüm ve saldırganlığında haddi aşmış, sınır tanımaz hale gelmiştir.                </div><div>                44. <i>“Ona yumuşak söz söyleyin.”</i> Yumuşaklıkla, nazik, latif, ağır gelmeyecek sözler söyleyin. Sözleriniz edeplice olsun, kaba ve bayağı olmasın. Konuşmanızda kabalık, fiillerinizde de haşinlik olmasın. <i>“Belki” yumuşak söz sebebiyle kendisine fayda verecek şeyleri “düşünüp öğüt alır”</i> ve onları yerine getirir; <i>“yahut” kendisine zarar verecek şeylerden “korkar”</i> ve onları terk eder. Çünkü yumuşak söz söylemek, buna davet eder. Kaba söz söylemek ise dinleyeni o sözü söyleyenden uzaklaştırır. Yüce Allah,<i> bu yumuşak sözün ne olduğunu bir başka buyruğunda şöyle açıklamaktadır:</i><i>“De ki: Arınmak ister misin? İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de böylece <span>(O’ndan)</i> korkasın.”</span><i>(en-Naziat, 79/18-19)</i> Hiç şüphesiz bu sözlerde düşünen kimsenin açıkça göreceği şekilde bir incelik ve yumuşaklık vardır ve bu sözler, kaba da değildir. Evvela davetini hiçbir kimsenin herhangi bir şekilde kötü karşılamayacağı, teklif ve danışma anlamında bir soru şeklinde ifade etmiştir. Daha sonra aslı şirkten temizlenmek olan <i>“arınmaya”, çeşitli pisliklerden temizlenmeye davet etti ki her bir selim akıl bunun gereğini elbette kabul eder. Bununla birlikte “Ben seni arındırayım”</i> dememiş, <i>“Arınmak ister misin?”</i> deyip bunu ona nispet etmiştir. Daha sonra onu kendisini yetiştirip besleyen,<i> şükür ile karşılık verilmesi gereken açık ve gizli nimetleri ona ihsan eden Rabbinin yoluna davet edip bu nimetleri de söz konusu ederek şöyle demiştir:</i><i>“İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de böylece <span>(O’ndan)</i> korkasın.”</span> Firavun, güzelliği kalpleri etkileyen bu yumuşak sözleri kabul etmeyince artık hiçbir öğüdün ona fayda vermeyeceği ortaya çıkmış oldu. Onun için de Yüce Allah, onu güçlü ve muktedir olanın yakalayışı ile yakaladı.                </div><div>                45. <i>“Dediler ki: “Ey Rabbimiz!”</i> daha senin risaletini tebliğ etmeden ve delili ortaya koymadan önce <i>“Bize karşı aşırı gitmesinden”</i> acele tarafından bizi cezalandırıp başımıza bir iş getirmesinden <i>“veya azgınlığını artırmasından”</i> Hükümranlığı, saltanatı, orduları ve yardımcıları sebebiyle hakka karşı inatlaşıp iyice azgınlaşmasından <i>“korkuyoruz.”</i><br></div><div>                46. <i>“Buyurdu ki:”</i> Size karşı aşırı gitmesinden <i>“Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. <span>(Her şeyi)</i> işitir ve görürüm.”</span> Yani siz benim korumam ve gözetimim altındasınız. Sözlerinizi işitir, bütün hallerinizi görürüm. Ondan asla korkmayın. Böylelikle korkuları gitti, Rablerinin vaadiyle kalpleri huzur ve sükûn buldu.                </div>","","","","","<p>47- <i>“Artık ona gidin ve deyin ki: Şüphesiz biz Rabbinin rasûlleriyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara eziyet etme. Biz, sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selâmet, hidâyete uyanlaradır.”</i>                48- <i>“Zira bize: Azap, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerinedir, diye vahyedildi.”</i></p><div>                47. <i>“Artık ona gidin ve deyin ki...”</i> Yani siz şu iki iş için gidin: onu İslâm’a davet etme ve şerefli bir halk topluluğu olan İsrailoğullarını onun zincirlerinden ve köleliğinden kurtama. Böylece özgürlüklerine kavuşsunlar, işlerinin dizginlerini kendi ellerine alsınlar ve Mûsâ da Allah’ın şeriat ve dinini uygulasın. <i>“Biz sana Rabbinden”</i> doğruluğumuza delil olan <i>“bir mucize ile geldik.”</i><i>“Derken Mûsâ asasını yere attı. Bir de ne görsünler o, koskoca bir yılan oluverdi. Elini de <span>(koynundan)</i> çıkardı, bir de ne görsünler o, bakanların karşısında bembeyaz parlıyor.”</span><i>(A’raf, 7/107-108)</i> Ayrıca Yüce Allah’ın onların mucizeleri ile ilgili anlattığı diğer hususlar da gerçekleşti. <i>“Selâmet, hidâyete uyanlaradır!”</i> Yani dosdoğru yola uyarak apaçık şeriat ile hidâyet bulan kimseler dünyada da âhirette de selâmete erişmiş olurlar.                </div><div>                48. <i>“Zira bize: Azap, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerinedir, diye vahyedildi.”</i> Yani Yüce Allah, bunu bize kendi nezdinden haber verdi, biz bunu kendiliğimizden söylemiyoruz. Allah’ın haberlerini ve peygamberlerin bildirdiklerini yalanlayarak onlara itaat etmekten ve tâbi olmaktan yüz çeviren kimselere azap vardır. Bu ifadelerde Firavun imana, tasdike ve onlara tâbi olmaya teşvik edilmekte, bunun aksini yapmaktan da korkutulmaktadır. Fakat bu öğütlerin ona hiçbir faydası olmadı. Rabbini inkâr edip kâfir oldu. Bu uğurda zulümle ve inatla mücadele etti.                </div>","","<p>49-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbiniz de kimmiş, ey Mûsâ?”</i>                50-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbimiz her şeye hilkatini veren sonra da yolunu gösterendir.”</i>                51-<i> Dedi ki:</i><i>“O halde önceki nesillerin hali nicedir?”</i>                52-<i> Dedi ki:</i><i>“Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz.”</i>                53- <i>“O, yeryüzünü size bir döşek yapan, sizin için orada yollar açan ve gökten su indirendir.”</i> Ki biz, onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.                 54- Hem yiyin, hem davarlarınız yayın. Şüphe yok ki bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır.                 55- Biz sizi o <i>(topraktan)</i> yarattık. Tekrar oraya döndüreceğiz ve bir kere daha yine oradan çıkaracağız.</p><div>                49.<i> Firavun da Mûsâ’ya inkâr eder bir üslupla:</i><i>“Rabbiniz de kimmiş ey Mûsâ?”</i> dedi.                </div><div>                50. Mûsâ tatmin edici,<i> yeterli ve açık bir cevap verip şöyle dedi:</i><i>“Rabbimiz her şeye hilkatini veren”</i> Yani Rabbimiz o zâttır ki bütün mahlukâtı yaratmış ve her birine kendisine uygun bir yaratılış vermiştir. Öyle ki bu, cisminin büyüklüğü, küçüklüğü, orta halliliği ve diğer bütün vasıfları içine alır ve O’nun yaratma sanatındaki güzelliğine delâlet eder. <i>“Sonra da” her bir yaratılmışa yaratılışına uygun olarak “yolunu gösterendir.”</i> İşte bu, bütün yaratılmışlarda görülen eksiksiz bir hidâyet yani <i>“yol gösterme”</i> dir. Her bir yaratılmışın, yaratılış gayesini teşkil eden faydaları elde etmeye ve ona gelebilecek zararları da önlemeye çalıştığı görülmektedir. O kadar ki Yüce Allah, hiçbir şey bilmeyen bir hayvanı bile bunları gerçekleştirme imkanını sağlayacak şekilde kendince bir akıl <i>(içgüdü)</i> sahibi kılmıştır.<i> Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:</i><i>“O ki yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.”</i><i>(es-Secde, 32/7)</i> Bütün bu yaratılmışları yoktan var edip onlara akılların daha ilerisini teklif edemeyecekleri şekilde güzel bir hilkat veren, faydalarına olan yolları gösterip hidâyete ileten kim ise işte gerçek Rab da O’dur. Onu inkâr etmek, en büyük varlığı inkâr etmektir. Bu, hakkı bile bile ve inatla inkâr etmek ve açıkça yalan söylemektir. İnsan, kesin olarak bilinen hususlardan neyi inkâr ederse etsin, hiç şüphesiz onun âlemlerin Rabbini inkâr etmesi hepsinden daha ağırdır. Bu nedenledir ki Firavun,<i> bu kat’i delile inatla karşı durması mümkün olmayınca çeşitli şüpheler uyandırmak maksadıyla asıl konudan saparak Mûsâ’ya şöyle dedi:</i><br></div><div>                51. <i>“O halde önceki nesillerin hali nicedir?”</i> Onların durumu nedir? Onlara dair ne haber var? Onlar sonunda neye vardılar? Çünkü onlar bizden daha önce inkâra, küfre, zulüm ve inada sapmış bulunuyorlar. Örnek olarak onlar bize yeter.                </div><div>                52.<i> Bunun üzerine Mûsâ:</i><i>“Dedi ki: Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz.”</i> Yani Rabbim, hayır ve şer bütün amellerini tek tek tespit etmiş bulunuyor. Onu nezdindeki bir kitapta kaydetmiştir. Bu ise Levh-i Mahfuzdur. Onun bilgisi, onların yaptıklarını kuşatmıştır ve O, yapıp ettiklerinden haberdardır. Bunlardan hiçbir şey kaybolmuş değildir ve bunlara dair bilgisinden hiçbir şeyi unutmaz.<i> Bu zımnen şunu içermektedir:</i> Onlar dünyada iken ne yaptılarsa onu görecek, amelleriyle karşılaşacak ve onların karşılığını göreceklerdir. Ey Firavun, senin onlar hakkında soru sormanın bir anlamı yoktur. Çünkü onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir. Eğer bizim sana getirmiş olduğumuz delillerin ve gösterdiğimiz mucizelerin doğru oldukları ve kesin bilgi ifade ettikleri senin açından açıkça ortaya çıkmış ise -ki öyledir- o halde sen hakka itaat et, küfrü ve zulmü bırak. Batılı ileri sürerek çokça tartışmaktan vazgeç. Eğer sen bunlar hakkında şüphe ediyor yahut da bunların inanılacak türden olmadığı görüşünde isen önünde yol açıktır, araştırma kapısı da kapalı değildir. Sen de delili delille, belgeyi belgeyle reddet. Ama kainat var olduğu sürece böyle bir şey yapman mümkün olmayacaktır. Nasıl olsun ki? Zira Yüce Allah, onun,<i> ayetlerin kesin olarak doğru olduğuna inandığı halde onları bile bile inkâr ettiğini haber vermiştir:</i><i>“Kalpleri onlara inandığı halde zulme saparak ve büyüklenerek onları inkâr ettiler.”</i><i>(en-Neml, 27/14)</i> Mûsâ da ona şöyle demişti: <i>“Gayet iyi biliyorsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimse indirmemiştir.”</i><i>(el-İsra, 17/102)</i> Böylece onun, yeryüzünde üstünlük sağlamak kasdıyla giriştiği bu tartışmada zalim ve haksız olduğu anlaşılmaktadır.                </div><div>                53. Daha sonra Mûsâ,<i> bu kat’i delili daha da açarak Yüce Allah’ın pek çok nimetini ve ihsanını söz konusu edip şunları söyledi:</i><i>“O, yeryüzünü size bir döşek yapan”</i> Yani O, orayı sizin için üzerinde durabilmek, yerleşebilmek, bina yapabilmek, ağaç dikebilmek, ziraat vb. için alt üst edebilmek imkanını bulabileceğiniz, üzerinde yayılacağınız bir döşek kılmış ve bu maksatla yeri size amade kılmıştır. Orayı sizin menfaatinize olan herhangi bir işinize engel çıkaracak şekilde yaratmamıştır. <i>“Sizin için orada yollar açan”</i> yani bir yerden bir başka yere, bir bölgeden bir başka bölgeye ulaştırabilecek şekilde sizin için yollar yapandır. Öyle ki insanoğulları yeryüzünün her tarafına en kolay şekilde ulaşabilme imkânını elde edebilmişlerdir. Yolculuklarından da vatanlarında kalmalarından daha fazla faydalar etmişlerdir. <i>“Ve gökten su indirendir. Ki biz onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.”</i> Yani O, gökten indirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Bu yolla çeşitli türleri ve farklı şekilleriyle türlü türlü bitkiler bitirir. Allah, bize ve davarlarımıza rızık olsun diye bunların elde edilmelerini kolaylaştırmıştır. Bunlar olmasaydı yeryüzünde bulunan insan ve hayvan, bütün canlılar yok olur giderdi.<i> Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                54. <i>“Hem yiyin, hem davarlarınız yayın.”</i> Bu ifade, Allah’ın kullarına olan lütfunu hatırlatması üslubundadır. Bu da aslen bütün bitkilerin mubah olduğuna delildir. Onlardan zehir ve buna benzer zararlı olan şeyler dışında haram olan bir şey yoktur. <i>“Şüphe yok ki bunlarda akıl sahipleri için işaretler vardır.”</i> Akılları sağlam, düşünceleri dosdoğru olan kimseler için Allah’ın lütuf, ihsan, rahmet ve cömertliğinin genişliğine, inâyetinin eksiksizliğine, O’nun hak ma’bud olan Rab ve övgüye layık Malik olduğuna ve her şeye gücünün yettiğine dair işaretler ve deliller vardır. O’ndan başkası ne ibadete layıktır ne de hamde ve senaya layıktır. Bunlara o nimetleri ihsan etmekle lütfunu hatırlatan Yüce Zat’tan başkası bunlara layık değildir. O, ölümünden sonra arzı dirilttiği gibi ölüleri de diriltecektir. Yüce Allah’ın özellikle akıl sahiplerini söz konusu etmesi, bu işaretlerden gereği gibi yararlananların ve onlara ibret nazarıyla bakanların sadece onlar olmasından dolayıdır. Onların dışındaki kimseler ise başı boş hayvanlar, meralarda yayılan davarlar gibidir. Bunlar, bu ilâhi işaretlere ibret nazarıyla bakmadıkları gibi, bunlardan maksadın ne olduğuna basiretleri ile nüfuz edemezler. Onların payları hayvanlarınki gibidir. Yerler, içerler, kalpleri gaflet içinde oyalanır, bedenleri de sırt çevirir. <i>“Göklerde ve yerde nice âyetler/işaretler vardır ki onlar, bunların yanlarından yüz çevirerek geçer giderler.”</i><i>(Yusuf, 12/105)</i><br></div><div>                55.<i> Yüce Allah yeryüzünün cömertliğini ve Allah’ın üzerine indirdiği yağmura karşılık Rabbinin izniyle çeşitli bitkileri çıkardığını söz konusu ettikten sonra bize şunu haber vermektedir:</i> Rabbimiz, bizi o yeryüzünden yarattığı gibi öleceğimiz vakit bizi tekrar oraya döndürecektir. Zira orada defnolacağız. İkinci bir defa daha bizi yine oradan çıkartacaktır. Topraktan bizi yoktan var ettiğini nasıl kesin olarak biliyorsak şunu da bilmeliyiz ki ölümden sonra da bizi yine oradan diriltecektir. Yer üzerinde işlemiş olduğumuz amellerimizin karşılığını bize vermek için bunu yapacaktır. İşte bu ikisi,<i> öldükten sonra dirilişe gâyet açık iki akli delildir:</i> Biri, yeryüzünde ölümünden sonra bitkilerin çıkartılması, diğeri de mükellef varlıklar olan insanların oradan yaratılmış olmalarıdır.                </div>","","","","","","","<p>56- Andolsun biz ona mucizelerimizin hepsini gösterdik de o yine yalanladı ve yüz çevirdi.                57-<i> Dedi ki:</i><i>“Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin, ey Mûsâ?”</i>                58- <i>“Andolsun biz de sana karşı seninkinin benzeri bir sihir getireceğiz. O nedenle bizimle senin aranda, bizim de senin de caymayacağımız bir buluşma zamanı ve uygun bir yer belirle.”</i>                59- <i>(Musa)</i> dedi ki: <i>“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vakti olsun.”</i>                60- Bunun üzerine Firavun ardını dönüp gitti, hilesini <i>(sihirbazları)</i> topladı ve sonra geldi.                 61-<i> Mûsâ onlara şöyle dedi:</i><i>“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira <span>(O’na)</i> iftira eden zarar eder”</span> dedi.                62- Bunun üzerine sihirbazlar aralarında tartıştılar ve konuşmalarını da gizlice yaptılar.                 63-<i> Dediler ki:</i><i>“Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan yolunuzu yok etmek istiyorlar.”</i>                64- O halde hilenizde ittifak edin sonra da tek saf halinde ilerleyin. Çünkü bugün üstün gelen umduğuna kavuşur.”                 65-<i> Dediler ki:</i><i>“Ey Mûsâ, ya sen at yahut ilk atan biz olalım.”</i>                66-<i> O:</i><i>“Haydi siz atın”</i> dedi. Birden onların ipleri ve asaları sihirlerinden ötürü ona hızla hareket ediyorlarmış gibi göründü!                 67- Bunun üzerine Mûsâ içten içe bir korku duydu.                 68-<i> Dedik ki:</i><i>“Korkma! Çünkü üstün gelecek olan sensin!”</i>                69- <i>“Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yakalayıp yutsun. Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olsa iflah olmaz.”</i>                70- Neticede bütün sihirbazlar secdeye kapandılar.<i> Dediler ki:</i><i>“Hârûn ile Mûsâ’nın Rabbine iman ettik.”</i>                71- <i>(Firavun)</i> dedi ki: <i>“Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Şüphe yok ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma kütüklerine asacağım. O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz.”</i>                72-<i> Dediler ki:</i><i>“Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana kaşı asla seni tercih etmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Zira sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.”</i>                73- <i>“Şüphesiz ki biz günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın sihri bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Allah, hem daha hayırlıdır, hem de daha kalıcıdır.”</i></p><div>                56. Allah Teala, Firavun’a gözle görülen afakî <i>(dış dünyada)</i> ve nefsî <i>(insanın iç aleminde)</i> bütün çeşitleriyle pek çok âyet, ibret ve kat’i delilleri göstermiş olduğunu, ancak Firavun’un bir türlü doğru yola gelmeyip aklını başına almadığını, aksine yalanlayıp yüz çevirdiğini haber vermektedir. Firavun verilen bu ilâhi haberleri yalanladığı gibi, ilâhi emir ve yasaklarından da yüz çevirdi, hakkı batıl, batılı hak yerine koydu,<i> insanları saptırmak maksadıyla batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele verdi ve şöyle dedi:</i><br></div><div>                57. <i>“Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin, ey Musa?”</i> Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın kendisine göstermiş olduğu bunca mucizenin sihir ve göz boyama olduğunu, bunlardan maksadın da onları topraklarından çıkartarak oraları ele geçirmek olduğunu iddia etmişti. Bununla Firavun, sözlerinin kavmi içinde etkili olması maksadını gütmüştü. Çünkü insan tabiatı, vatanına düşkündür. Oradan çıkmak ve ayrılmak insana ağır gelir. Bu sözleriyle Firavun, Mûsâ’nın bu maksatta olduğunu belirterek ona karşı öfkelenmelerini, onunla savaşmaya koyulmalarını sağlamak istemişti.                </div><div>                58.<i> Firavun sözlerine devamla şöyle dedi:</i> Senin getirdiğin sihre benzer bir sihri biz de sana karşı getireceğiz. Bize süre tanı ve <i>“bizimle senin aranda, bizim de senin de caymayacağımız bir buluşma zamanı ve uygun bir yer belirle.”</i> Yani bu yeri bilmekte bizimle senin aranda herhangi bir fark olmasın yahut da o yer orada cereyan edeceklerin görünebilmesine imkan verecek şekilde düz ve geniş bir yer olsun.                </div><div>                59.<i> Bunun üzerine Mûsâ:</i><i>“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü”</i> zira bu günde hiçbir şey yapmazlar, herhangi bir işle meşgul olmazlar ve çalışmayı keserlerdi. <i>“insanların toplandığı kuşluk vakti olsun.”</i> Hepsi de kuşluk vaktinde bir araya toplanmış olurlar. Mûsâ’nın bunu istemesindeki sebep, bayram günü ile kuşluk vaktinde kalabalığın çokça toplanabilmesinin sağlanması ve her şeyin başka bir vakitte mümkün olmayacak şekilde açıkça görülebilmesi içindir.                </div><div>                60. <i>“Bunun üzerine Firavun ardını dönüp gitti, hilesini <span>(sihirbazları)</i> topladı.”</span> Mûsâ’ya karşı hile ve tuzak kurabilmesini mümkün kılacak ne varsa hepsini topladı. Kendisine bağlı bütün şehirlere sihir işini çok iyi bilen sihirbazların toplanması için adam gönderdi. O sıralarda sihir yaygındı ve onu öğrenmeye talep vardı.  O nedenle sayıca pek çok sihirbaz toplanıp bir araya geldi. Daha sonra her iki taraf tayin edilen vakitte bir araya geldiler ve insanlar da toplandılar. Büyük bir kalabalık oluştu. Erkekler, kadınlar, ileri gelenler, avam, küçükler, büyükler, herkes hazır bulundu.<i> İnsanları da toplanmaya teşvik ettiler ve halka:</i><i>“Siz de toplanmayacak mısınız? Umarız ki sihirbazlar galip gelir de biz de onlara uyarız.”</i><i>(eş-Şuara, 26/39-40)</i><br></div><div>                61. Bütün şehirlerden toplanıp bir araya gelen sihirbazlara Mûsâ aleyhisselam öğüt verdi,<i> onlara karşı delilini ortaya koydu ve şöyle dedi:</i><i>“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır.”</i> Yaptığınız sihirle tutturmuş olduğunuz batıl yola yardımcı olup da hakkı yenik düşürmeye ve Allah’a iftira etmeye kalkışmayın. O zaman nezdinden göndereceği bir azap ile sizi kökten imha eder. Bütün çalışmalarınızı ve iftiralarınızı boşa çıkartır. Elde etmeyi arzuladığınız zaferi, Firavun ve onun ileri gelenleri nezdinde makam ve mevki sahibi olmayı elde edemez, Allah’ın azabından da kurtulamazsınız.                </div><div>                62. Hak bir sözün kalplere etki etmesi kaçınılmaz bir şeydir. O nedenle <i>“sihirbazlar aralarında tartıştılar ve konuşmalarını da gizlice yaptılar.”</i> Mûsâ aleyhisselam’ın sözünü işittiklerinde aralarında tartışmaya koyuldular ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Aralarındaki anlaşmazlıklardan birisinin, Mûsâ aleyhisselam’ın hak üzere olup olmadığı hususundaki şüpheleri olması muhtemeldir. Ancak o anda tam bir karara varamamışlardı. Ta ki Allah hükme bağlamış olduğu işi gerçekleştirsin ve <i>“helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”</i><i>(el-Enfal, 8/42)</i> Kendi aralarında gizlice müzakereye koyuldular ve tek bir söz üzerinde ittifak etmeye çalıştılar. Böylelikle sözlerinde ve davranışlarında başarılı olmak ve insanların dinlerine sımsıkı yapışmalarını sağlamak istediler.<i> Onların gizlice yaptıkları konuşmaların mahiyetini de Yüce Allah şöylece açıklamaktadır:</i><br></div><div>                63. <i>“Dediler ki: Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak... istiyorlar.”</i> Onların bu sözü, Firavun’un önceden söylediği sözle aynıdır. Ya onlarla Firavun’un aynı sözleri söylemeleri farkında olmadan tesadüf sonucu olmuştur yahut da Firavun, kendi açıkladığı bu sözlerini onlara telkin edip söylemelerini sağlamıştır. Onlar,<i> Firavun’un söylediklerine ek olarak:</i><i>“ve sizin en güzel olan yolunuzu”</i> yani sihir yolunu <i>“yok etmek istiyorlar”</i> dediler. Mûsâ, sizin bu yolunuzu kıskandığından dolayı tuttuğunuz bu sihir yolunu ortadan kaldırmak ve size üstünlük sağlamak istiyor. Böylelikle bu yolla övünmek, meşhur olmak ve ününün yayılmasını sağlamak istiyor ki bu sayede sizin zamanınızı öğrenmeye harcadığınız bu ilimde ona başvurulsun. Yine sizin geçiminizi sağlamanıza ve buna bağlı olarak ileri gelen mevkilere çıkmanıza da engel olmak istiyor. Bu sözleriyle onlar, Mûsâ’yı yenik düşürmek uğrunda bütün gayretlerini ortaya koymak üzere birbirlerini teşvik etmişlerdi.<i> Şöyle demişlerdi:</i><br></div><div>                64. <i>“O halde hilenizde ittifak edin”</i> Yani bütün becerinizi bir defada birbirinize bu hususta destek vererek, birbirinize yardımcı olarak, söz birliği halinde, açıkça ve ittifakla ortaya koyun. Daha rahat çalışabilmeniz, kalplere daha çok heybet salmanız ve herkes yapabildiği her şeyi tümüyle ortaya koysun diye <i>“tek saf halinde ilerleyin”</i> ve şunu bilin ki bugün umduğunu elde edip başarıyı yakalayan ve diğer tarafı yenik düşüren kimse, istediğini elde eder, umduğuna kavuşur. Bu, oldukça önemli ve ileriki günleri belirleyici bir gündür. Görüldüğü gibi onlar batıllarına hayret edilecek derecede sapasağlam yapışmış ve bu hususta son derece kararlı idiler. Çünkü her türlü sebebe yapışmış, her türlü yolu, her türlü hile ve tuzağı hakka karşı ortaya koymuşlardı. Yüce Allah ise nurunu tamamlamak ve hakkı batıla galip getirmek istiyordu.                </div><div>                65. Sihirbazlar planlarını tamamladılar. Maksatlarını tespit ettiler ve artık geriye işi ortaya koymaktan başka bir şey kalmadı. <i>“Dediler ki: “Ey Mûsâ, ya sen at yahut ilk atan biz olalım.”</i> Bu sözleriyle durum ne olursa olsun kendilerinin mutlaka galip geleceklerini ima ederek onu muhayyer bıraktılar.                </div><div>                66.<i> Mûsâ:</i><i>“Haydi siz atın”</i> dedi. Onlar da ellerindeki ipleri ve sopaları yere bıraktılar. <i>“Birden onların ipleri ve asaları”</i> aşırı derecedeki <i>“sihirlerinden ötürü ona hızla hareket ediyorlarmış gibi”</i> yani yılan şeklinde “göründü.”                </div><div>                67. Mûsâ’ya böyle görününce o, Allah’ın vaadine ve yardımına kesin olarak inanmakla birlikte beşer tabiatının bir gereği olarak <i>“içten içe bir korku duydu.”</i><br></div><div>                68. Sebat vermek ve kalbini yatıştırmak üzere <i>“dedik ki: Korkma, çünkü”</i> onlara karşı <i>“üstün gelecek olan sensin.”</i> Yani onlara üstün gelecek, onları yenik düşüreceksin. Onlar, sana karşı zelil olacak ve itaatle boyun eğeceklerdir.                </div><div>                69. <i>“Sağ elindekini”</i> yani asanı <i>“at da onların yaptıklarını yakalayıp yutsun. Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olsa iflah olmaz.”</i> Yani onların hile ve tuzaklarının kendi menfaatlerine vereceği bir fayda yoktur, başarılı da olmayacaklardır. Çünkü bu yaptıkları, insanların gözlerini boyayan, batılı hakka karıştıran ve kendilerinin hak üzere oldukları vehmini veren sihirbazların bir hilesidir.                </div><div>                70. Mûsâ da asasını yere attı. Asası onların yaptıkları her bir şeyi yakalayıp yuttu. Herkes de bu olanları kendi gözleriyle görüyordu. Böylelikle sihirbazlar kesin olarak bu işin sihir olmadığını, Allah’tan olduğunu bildiler, inandılar ve hemen iman ettiler. <i>“Hârûn ile Mûsâ’nın Rabbi”</i> olan âlemlerin Rabbine <i>“iman ettik, dediler.”</i> Böylelikle hak ortaya çıktı, üstün geldi ve bütün parlaklığıyla gözleri kamaştırdı. Bu büyük kalabalık karşısında, sihir, hile ve tuzaklar da çürüyüp gitti. Bu, mü’minler için apaçık bir delil ve rahmet, inatçılara karşı da kesin bir delil oldu.                </div><div>                71.<i> Bunun üzerine Firavun sihirbazlara:</i><i>“Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz?”</i> Yani siz bana danışmadan ve benim iznim olmadan nasıl iman etme cesaretini gösterdiniz? Firavun sihirbazların önceden kendisine karşı edepleri, onun önündeki zilletleri, her bir hususta onun emirlerine itaat etmeleri dolayısıyla onların bu şekilde izinsiz iman edişlerini garip karşıladı ve bunu diğer işler gibi değerlendirdi. Firavun, bu açık ve kesin delilden sonra küfür ve azgınlığında daha da ileri gitti, sözleriyle kavmini küçümsedi. Mûsâ’nın sihirbazlara bu şekilde galip gelmesinin haklı oluşundan kaynaklanmadığını, aksine Mûsâ ile sihirbazların kendi aralarında anlaşıp komplo kurduklarını, Firavun’u ve kavmini ülkelerinden çıkarma planı yaptıklarını iddia etti. Firavun’un kavmi de bu şeytani planı kabul ile karşıladı ve onun doğru söylediğini zannetti. <i>“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, bir fasıklar topluluğu idi.”</i><i>(ez-Zuhruf, 43/54)</i> Firavun’un söylediği bu sözler, zerre kadar aklı ve vakıaya dair asgari bir bilgisi olan kimsenin aklının kabul edebileceği türden bir söz değildi. Çünkü Mûsâ, Medyen’den yalnız başına gelmişti. Oradan geldikten sonra da ne sihirbazlarla ne de başkalarıyla bir araya gelmedi. Aksine hemen Firavun’u ve kavmini imana davet ederek onlara ilâhi mucizeleri gösterdi. Firavun da Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiklerine karşı koymak için bütün imkânlarını ortaya koydu ve şehirlerinde ne kadar bilgiç sihirbaz varsa hepsinin toplanmasını sağlayacak kimseler gönderdi. Sihirbazlar Firavun’un yanına geldiler. O da galip gelmeleri halinde onları mükâfatlandıracağını, onlara yüksek mevkiler vereceğini vaat etti. Onlar da galip gelmek için gayret gösterip, Mûsâ’yı yenmek maksadıyla hilelerini en ileri derecede ortaya koydular. Bütün bunlara rağmen sihirbazlarla Mûsâ’nın bir araya gelerek böyle bir plan kurdukları ve meydana gelen olaylar hakkında ittifaka vardıkları düşünülebilir mi? Bu imkansızın da imkansızı bir şeydir.                aha sonra Firavun,<i> sihirbazları tehdit ederek şunları söyledi:</i><i>“Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.”</i> Yeryüzünde fesat çıkartan yol kesicilere uygulandığı şekilde her birinin sağ eli ile sol ayağını keseceğini söyledi. Onları teşhir ve rezil etmek maksadıyla da <i>“hurma kütüklerine asacağım. O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz.”</i> Bu sözleriyle Firavun, kendisinin ve beraberindekilerin işkencelerinin, Allah’ın azabından daha çetin ve daha kalıcı olduğunu kasdetmişti. O, bu sözleriyle hakikatleri tersyüz etmek ve akılsız kimseleri de korkutmak istemişti.                </div><div>                72. Sihirbazlar, hakkı görüp Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akılları ile gerçekleri idrâk ettiklerinden,<i> Firavun’a şu sözleriyle cevap verdiler:</i><i>“Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana karşı asla seni tercih etmeyiz.”</i> Yani Yüce Allah’ın tek başına ma’bud, tek başına ta’zim olunması gereken, tek üstün ve yüce Rab olduğuna, O’nun dışındakilerin ise ulûhiyet ve rubûbiyetlerinin batıl olduğuna kat’i delil teşkil eden bunca belgeleri bir kenara bırakıp da seni ve bize vaat ettiğin makam ve mükafatı bizi yoktan var eden Yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Böyle bir şey kesinlikle olmayacaktır. Bizi kendisiyle tehdit ettiğin el ve ayakların çaprazlama kesilmesi, asılmak ve benzeri işkenceler türünden her <i>“ne hüküm vereceksen ver. Zira sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.”</i> Senin bizi tehdit ettiğin şeyler en fazla bu dünya hayatında söz konusudur ve önünde sonunda biter, sona erer ve bize zarar vermez. Ancak küfrü üzere devam edip giden kimselere Allah’ın azabı böyle değildir. O, süreklidir ve pek büyüktür. Bu sözleriyle onlar,<i> sanki Firavun’un:</i><i>“O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz”</i> şeklindeki sözlerine cevap vermiş oluyorlardı. Sihirbazların söyledikleri bu sözler aklı başında olan bir kimsenin, dünya lezzetleriyle âhiretteki lezzetleri, dünya azabı ile âhiretteki azap arasında bir mukayese yapması gerektiğine delildir.                </div><div>                73. <i>“Şüphesiz ki biz günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın sihri bağışlasın diye Rabbimize iman ettik.”</i> Günahlardan kasıtları, küfür ve işledikleri masiyetlerdir. Hiç şüphesiz iman, her türlü günaha keffârettir, tevbe de kendisinden öncekileri silip yok eder.<i> Sihirbazların:</i> Bizim kendisi ile hakka karşı çıktığımız <i>“ve bizi yapmaya zorladığın sihri”</i> ifadeleri, onların daha önce yaptıkları bu işlerini isteyerek yapmadıklarını, Firavun’un onları bir şekilde bunu yapmaya zorladığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama göründüğü kadarıyla Mûsâ aleyhisselam,<i> daha önce geçen:</i><i>“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır.”</i><i>(61. âyet)</i> ifadeleriyle onlara öğüt vermesi, onları etkilemiş ve onlarda büyük çapta tesir bırakmıştı. Bundan dolayıdır ki bu söz ve öğütten sonra kendi aralarında tartışmışlardır. Daha sonra da Firavun, onları sihir yapmaya zorlamış ve ortaya koydukları bu hileleri yapmaya onları mecbur etmiştir. Bundan dolayıdır ki onlar, daha oraya gelmeden önce Firavun’un söylediği sözü aynen söylediler.<i> Zira onlar:</i><i>“Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan yolunuzu yok etmek istiyorlar.”</i><i>(63. âyet)</i> demişlerdi. Böylelikle Firavun’un kendilerine çizmiş olduğu ve izlemeye zorladığı yolu takip etmişlerdi. Kalplerinde batıl ile hakka karşı çıkmaktan hoşlanmayıp yaptıklarını da bir süre batıla göz yummak suretiyle yapmış olmalarının onlara etki etmiş olması ve bu sebeple Allah’ın kendilerine rahmetini ihsan ederek iman ve tevbeye onları muvaffak kılmış olması ihtimali vardır.                 üphesiz Allah’ın nezdindekiler, senin bize vaat etmiş olduğun çeşitli mükâfatlardan, makam ve mevkilerden daha hayırlı olduğu gibi O’nun mükâfat ve ihsanları daha kalıcıdır. Yoksa Firavun’un söylediği <i>“O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz”</i> sözlerinin ve kendi azabının daha ağır ve daha kalıcı olduğunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Yüce Allah’ın Mûsâ’nın Firavun ile başından geçenlere dair naklettiği bütün kıssalarda bu sihirbazları söz konusu ettiğiğinde Firavun’un onların el ve ayaklarını kesip onları hurma kütüklerine asmakla tehdit ettiğini de zikretmekte ancak onun bu işi yaptığını söz konusu etmemektedir. Bu hususta sahih bir hadis de gelmemiştir. Bu tehdidini gerçekleştirdiğini ya da gerçekleştirmediğini kat’i bir kanaat olarak ortaya koymak için bir delile ihtiyaç vardır. O nedenle bunu da başka hususları da en iyi Allah bilir.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>74- Her kim Rabbine günahkar <i>(bir kafir)</i> olarak varırsa onun için cehennem vardır. O orada ne ölür, ne de yaşar.                 75- Kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse işte onlar için en yüksek dereceler vardır.                 76- Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri <i>(vardır ki)</i> orada ebedi kalacaklardır. İşte arınan kimselerin mükâfatı budur.</p><div>                74. Yüce Allah, huzuruna günahkar olan -ki burada günahkar, her açıdan günaha batmış olan demektir ki bu da küfrü ifade eder- ve ölünceye kadar da bu halini sürdürüp de o halde Allah'a gelen kimse için cehennem ateşi olduğunu haber vermektedir. O cehennem ki ibretli cezası çok şiddetlidir, çetindir. Zincirleri büyüktür, derinliği çok fazladır. Soğuğu da sıcağı da can yakıcıdır. Onda bulunan ceza ciğerleri ve kalpleri eritir. Orada azap gören bir kimsenin ölmemesi de yaşamaması da bu azabın şiddetli oluşunun bir göstergesidir. Orada azap gören ölmez ki bu azaptan kurtulsun. Ama zevk alacağı bir hayat da sürmez. Onun sürdüğü hayatta kalp, ruh ve beden, miktarı hiç kimse tarafından tespit edilemeyecek büyük azaplar çeker. Bu azap bir an dahi hafifletilmez. Orada azap gören bir kimse yardım isteyecek ama kimse yardımına koşmayacak, dua edecek ama duası kabul olunmayacaktır. Evet, o yardım isteyecek olursa, yüzü yakan ve erimiş maden tortusunu andıran bir su ile yardımına koşulacak,<i> dua edecek olursa da ona:</i><i>“Yıkılın içerisine, bana da söz söylemeyin.”</i><i>(el-Mü’minûn, 23/108)</i> diye cevap verilecektir.                </div><div>                75-76. Kim de Rabbinin huzuruna O’na iman etmiş, peygamberlerini tasdik etmiş, kitaplarına uymuş, farz ve müstehab türünden <i>“salih amelde bulunmuş bir mümin olarak gelirse onlar için en yüksek dereceler vardır.”</i> O yüksek konaklarda, süslenmiş köşklerde, kesintisiz lezzelter içerisinde, akıp duran ırmaklar arasında ebedi bir hayat sürecektir. Sevinci pek büyük olacak, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçirmediği nimetler elde edecektir. <i>“İşte” şirkten, küfürden, fasıklıktan, isyandan temizlenip “arınan kimselerin mükâfatı budur.”</i> Bu ise ya bu tür günahları hiç işlemeyen yahut da bunlardan yaptıklarından tevbe eden ve nefsini arındırıp iman ve salih amel ile bu tevbesini daha da güzelleştiren kimseler içindir. Çünkü arınmanın <i>(tezkiyenin)</i> iki anlamı vardır: Birisi temizlemek ve kirleri yok etmek, diğeri ise hayrı arttırmak demektir. İşte “zekât”a da bu iki özellik dolayısıyla bu isim verilmiştir.                </div>","","","<p>77-<i> Andolsun ki biz Mûsâ’ya şunu vahyettik:</i><i>“Kullarımı geceleyin yola çıkar ve onlar için denizde kupkuru bir yol aç. <span>(Firavun tarafından)</i> yetişilmekten yana korkun ve <i>(boğulmaktan yana)</i> endişen olmasın.”</span>                78- Firavun da askerleriyle onların ardından gitti de onları denizin <i>(kuşatıcı dalgaları)</i> kapladı.                 79- Firavun kavmini saptırdı, doğru yola götürmedi.</p><div>                77-78. Mûsâ aleyhisselam açık mucizelerle Firavun ve kavmine galip gelince Mısır’da kalıp onları İslâm’a davet etmeye, İsrailoğullarını da Firavun’dan ve onun işkencelerinden kurtarmak için çalışmaya koyuldu. Firavun ise azgınlık ve nefretini, İsrailoğullarına uyguladığı ağır baskısını sürdürüyordu. Yüce Allah, bize Kur’an-ı Kerim’de anlatmış olduğu şekliyle ona pek çok mucizler ve ibretli şeyler gösterip durdu. İsrailoğulları imanlarını açığa vurmak ve onu ilan etmek imkanına sahip olmadıklarından evlerini mescid edinmiş, Firavun’a ve onun eziyetlerine katlanmak zorunda kalmışlardı. Yüce Allah da onları düşmanlarından kurtarmak, kendisine açıkça ibadet etsinler ve emirlerini uygulasınlar diye onlara yeryüzünde iktidar vermek istedi. Bu sebepten Yüce Allah peygamberi Mûsâ’ya gizlice İsrailoğulları ile sözleşmesini, yol almaları için de gecenin başlangıcından itibaren yola koyulmalarını vahiy ile bildirdi, Firavun’un ve kavminin de kendilerini takip edeceğini haber verdi. Gecenin ilk vakitlerinde bütün İsrailoğulları, kadınları ve çocukları ile yola koyuldular. Mısır ahalisi sabahı ettiklerinde onlardan hiç kimsenin olmadığını, kimseden ses-seda çıkmadığını gördüler. Düşmanları Firavun, bundan dolayı onlara karşı çok öfkelendi. Şehirlere insanları toplayacak ve İsrailoğullarının arkasından onları takibe teşvik edecek kimseler gönderdi. Ki onları yakalayıp cezalandırsiın ve öfkesini dindirsin. Ama Allah, emrini mutlaka uygular. Derken Firavun ordusunu toplayıp sabah vakti İsrailoğullarının peşine düştüler. <i>“İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları: İşte şimdi kıstırıldık, dediler.”</i><i>(eş-Şuarâ, 26/61)</i> Korkuya kapıldılar, huzursuzlandılar. Önlerinde deniz, arkalarında kin ve öfkeyle dolup taşmış Firavun vardı. Mûsâ aleyhisselam ise kalbi rahat ve huzur dolu idi.<i> Rabbinin kendisine verdiği söze tam bir güven içerisinde:</i><i>“Asla, muhakkak Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir.”</i><i>(eş-Şuarâ, 26/62)</i> dedi. Yüce Allah da ona asası ile denize vurmasını emretti. Denizde on iki ayrı yol meydana geldi. Su ise yolların sağ ve sol yanlarında yüksek dağlar gibi oldu. Yüce Allah, suyun ortasında onlara kupkuru yollar açtı. Firavun’un kendilerine yetişmesinden korkmamalarını, suda boğulmaktan da çekinmemelerini emretti. Onlar da bu yolları takip ettiler. Derken Firavun ve askerleri gelip arkalarından o yollara girdiler. Mûsâ’nın kavmi tamamıyla dışarı çıktığında, Firavun ve kavmi de tamamıyla denizin ortasına geldiklerinde Yüce Allah, denize onların üzerine kapanmasını emretti ve denizin dalgaları onları kapladı. Hepsi de suda boğuldular, onlardan bir kişi dahi kurtulamadı. İsrailoğulları ise düşmanlarının bu halini gözleriyle seyrediyordu. Yüce Allah, düşmanlarını helâk etmek suretiyle onları mutlu kılmıştı.                79. İşte küfrün ve sapıklığın âkıbeti, Allah’ın hidâyetiyle doğru yolu bulmamanın sonu budur. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Firavun” kavmine küfrü süslü göstermesi, Mûsâ’nın getirdiklerini ise çirkin göstermesi ve kavmini hafife alması dolayısıyla “saptırdı”</i> ve hiçbir zaman onlara <i>“doğru yolu göstermedi.”</i> Onları önce helâk oluşun ve sapıklığın yollarına, sonra da ilâhi azap ve intikamın yollarına soktu.                </div>","","","<p>80- Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık ve sizinle Tûr’un sağ yanında sözleştik. Size bıldırcın ve kudret helvası indirdik.                 81- Size verdiğimiz hoş ve temiz rızıklardan yiyin ve bu hususta haddi aşmayın, sonra üzerinize gazabım iner. Her kimin üzerine de gazabım inerse o, helake <i>(ve cehenneme)</i> yuvarlanır.                 82- Şüphesiz ben, tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyip sonra da hidâyet üzere olanlara karşı çok bağışlayıcıyım.</p><div>                80. Yüce Allah, İsrailoğullarına düşmanlarını helâk ettiğini, Mûsâ aleyhisselam’a içinde çok üstün hükümlerin ve pek güzel haberlerin bulunduğu o ilâhi kitabı indirmek için onunla Tûr’un sağ yanında sözleşmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Bu suretle dünyevi nimetini onlara tamamladıktan sonra bir de dini nimetini tamamlamış oldu. Yüce Allah, onlara Tîh’de bulundukları sırada üzerlerine bıldırcın ve kudret helvası indirdiğini, herhangi bir zorluk ve sıkıntıyla karşılaşmaksızın afiyetle, rahat ve huzur içerisinde onlara rızık verme lütfunda bulunduğunu da hatırlatmaktadır.                81.<i> Ayrıca onlara:</i><i>“Size verdiğimiz hoş ve temiz rızıklardan yiyin”</i> dediğini de hatırlatmaktadır. Yani siz O’na size ihsan etmiş olduğu nimetlere karşılık şükredin <i>“ve bu hususta”</i> yani O’nun size ihsan ettiği rızık hususunda o rızkı O’na isyan olacak hususlarda kullanmak ve nimetine karşı da nankörlük etmek suretiyle <i>“haddi aşmayın.”</i> Böyle yapmayın ki <i>“sonra üzerinize gazabım iner.”</i> Yani size gazap, sonra da azap ederim. <i>“Her kimin üzerine de gazabım inerse o, helake <span>(ve cehenneme)</i> yuvarlanır.”</span> Helak olur, hüsrana uğrar. Çünkü o, Allah’ın rıza ve ihsanında mahrum kalmış, gazap ve hüsrana uğramıştır.                </div><div>                82. Bununla birlikte kul ne kadar günah işlerse işlesin tevbe kapısı açıktır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz Ben”</i> küfürden, bidatlerden ve fasıklıktan <i>“tevbe eden”</i> Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe <i>“iman eden ve”</i> kalp ve beden amelleri ile dilin sözleri türünden <i>“salih amel işleyip sonra da hidâyet üzere olanlara”</i> yani dosdoğru yolu izleyip şerefli Rasûle uyan ve dosdoğru dinden ayrılmayan kimselere <i>“karşı çok bağışlayıcıyım.”</i> İşte böylesinin Allah, günahlarını bağışlar, daha önceki günahlarını ve günahlar üzerindeki ısrarını affeder. Çünkü o ,ilâhi mağfiret ve rahmete nail olmanın en büyük sebebini yerine getirmiştir. Hatta nağfiret ve rahmetin bütün sebepleri sadece bunlardan ibarettir. Çünkü tevbe, kendisinden önceki günahları sildiği gibi iman ve İslâm da kendisinden öncekileri yok eder. İyiliklerin kendisi olan amel-i salih de kötülükleri giderir. İlim tahsil etmek, bir hususu açıklığa kavuşturuncaya kadar bir âyet yahut bir hadis üzerinde düşünmek, hak dine davet etmek, bir bidati, küfrü yahut sapıklığı reddetmek, cihad ve hicret etmek vb. gibi hidâyetin alt kolları ve türleri ile hidâyet üzere olmak da hem günahlara kefarettir hem de istenen en nihai maksadı gerçekleştirme özelliğine sahiptir.                </div>","","","<p>83- <i>“Kavmini bırakıp <span>(Tur’a erken gelmek için)</i> seni aceleye iten nedir, ey Mûsâ?”</span>                84-<i> Dedi ki:</i><i>“Onlar, benim izimdedirler. Ben, Sen razı olasın diye Rabbim, huzuruna gelmek için acele ettim.”</i>                85-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Senin ardından biz kavmini sınadık ve Sâmiri onları saptırdı.”</i>                86- Mûsâ, kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü.<i> Dedi ki:</i><i>“Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaate bulunmadı mı? Aradan geçen süre size uzun mu geldi yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazabın inmesini mi istediniz de o nedenle bana olan sözünüzden caydınız?”</i></p><div>                83. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam ile ona Tevrat’ı indirmek üzere huzuruna gelmesi için otuz gün süreliğine sözleşmişti. Sonra buna on gün daha katarak kırka tamamladı. Vakit gelince Mûsâ aleyhisselam Rabbine duyduğu şevki ve vaadine duyduğu arzusu dolayısıyla o sözleşilen vakitte hazır olmak üzere elini çabuk tutup erkenden gitti.<i> Bunun üzerine Allah ona:</i><i>“Kavmini bırakıp <span>(Tur’a erken gelmek için)</i> seni aceleye iten nedir, ey Mûsâ?”</span> diye sordu. Yani neden onlardan önce geldin, ne diye kavminle beraber gelmek için sabretmedin?                </div><div>                84.<i> Mûsâ da şöyle dedi:</i><i>“Onlar, benim izimdedirler.”</i> Benden pek uzak değildirler. Hemen benim arkamdan buraya ulaşacaklar. Benim senin huzuruna çabuk gelmeme sebepse ey Rabbim, sana yakın olma arzum, seni razı edecek hususlarda elimi çabuk tutma isteğim ve sana olan şevkimdir.                </div><div>                85.<i> Yüce Allah ona:</i><i>“Senin ardından biz kavmini sınadık.”</i> Buzağıya tapmakla imtihan ettik. Onlar sabretmediler ve imtihanla karşı karşıya kaldıkları vakit küfre saptılar. <i>“ve Samiri onları saptırdı.”</i> Onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı ve dedi ki: İşte sizin de Musa’nın da ilahı budur, ancak Musa onu unuttu. İsrail oğulları da bu fitneye kapılıp ona taptılar. Harun onları engellemeye çalıştı ama onu dinlemediler.                </div><div>                86. <i>“Mûsâ kızgın ve kederli bir şekilde”</i> yani öfke, gam ve kederle dolu olarak <i>“kavmine” geri “döndü”</i> onları azarlayarak ve yaptıkları işin çirkinliğini ifade ederek <i>“dedi ki: Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı?”</i> Bu, Tervat’ı indirme vaadidir. <i>“Aradan geçen süre size uzun mu geldi?”</i> Yani benim aranızdan ayrılışım kısa bir süre olmakla birlikte siz bu süreyi uzun mu buldunuz? Müfessirlerin çoğunun açıklaması bu şekildedir.<i> Anlamının şöyle olma ihtimali de vardır:</i> Yoksa nübüvvet ve risalet üzerinden çok zaman geçti de bu konuda sizin hiçbir bilginiz mi kalmadı? Aradan geçen uzun zaman dolayısıyla o nübüvvet ve risaletin bütün izleri büsbütün silinip gitti de elinizde hiçbir şey kalmadı mı? Cehaletin baskın gelmesi ve risaletin bilgisinin ortadan kalkması dolayısıyla mı Allah’tan başkasına ibadet ettiniz? Yani durum hiç de öyle değildir. Aksine aranızda peygamberlik işte dimdik ayaktadır, ilim de ortadadır. İleri sürebileceğiniz hiçbir mazeret kabul edilemez. Yoksa sizler, bu yaptıklarınızla <i>“üzerinize Rabbinizden bir gazabın inmesini mi istediniz”</i> Yani Allah’ın gazabını ve azabını gerektiren işleri yaptınız ve bunları işleme cesaretini gösterdiniz. Ben size dosdoğru olmanızı emredip size başınızda kalmak üzere Hârûn’u tayin ettiğim halde <i>“bana olan sözünüzden caymadınız.”</i> Böylelikle siz, yanınızda bulunmayan bir kimsenin hukukuna riâyet etmediğiniz gibi yanınızda bulunan kimseye de saygı göstermediniz.                </div>","","","","<p>87-<i> Dediler ki:</i><i>“Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Fakat biz, o <span>(kıpti)</i> kavmin zinet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik de onları <i>(ateşe)</i> attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı.”</span>                88- Derken Samiri, onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı.<i> Dediler ki:</i><i>“Bu, hem sizin ilâhınızdır, hem de Mûsâ’nın ilâhıdır. Ama o unuttu.”</i>                89- Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini, onlara gelecek bir zararı önleyemediği gibi bir fayda da sağlayamadığını görmüyorlar mıydı?</p><div>                87-88. Yani onlar,<i> Mûsâ’ya şöyle demişlerdi:</i> Biz bu işi kasten ve kendi tercihimizle yapmadık.<i> Bu işi yapmamıza iten sebep şudur:</i> Biz o kıpti kavmin, bizde ödünç bulunan zinet eşyasından dolayı günah işlemiş olacağımızdan çekindik. Zira nakledildiğine göre İsrailoğulları kıptilerden çok miktarda ödünç zinet eşyası almışlardı. Mısır’dan çıktıklarında bu süs eşyaları beraberlerinde idi. Mûsâ, yanlarından ayrıldığında bu zinet eşyalarını -geri döndüğünde bu hususta görüşünü almak üzere- bir araya getirip toplamışlardı. Sâmirî, Firavun ve kavminin suda boğuldukları gün -ileride geleceği üzere- Rasûlün/Cebrail’in atının ayak izini görmüştü. Nefsi ona onun izinden bir avuç almaya teşvik etti. Bu aldığı bir avuç toprağı bir şeyin üzerine bıraktı mı canlanıveriyordu. Bu, onun için bir imtihan idi. İşte Sâmirî bu sayede <i>“onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı.”</i> Sâmirî ve ona uyanlar diğerlerine dediler ki: <i>“Musa, Rabbini aramaya gitti; halbuki onun Rabbi işte buradadır. Ama o, onu unuttu.”</i><br></div><div>                89. Bu sözleri ise anlayışsızlıklarından ve kıt akıllılıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar daha önce cansız bir varlık iken böğürüveren bu garip buzağıyı gördüklerinde onu yerin ve göklerin ilâhı zannediverdiler. <i>“Onun” buzağının “hiçbir sözlerine karşılık veremediğini”</i> konuşamadığını, onlara tek bir söz söylemediği gibi onların da ona söylediklerini anlayamadığını ve <i>“onlara gelecek bir zararı önleyemediği gibi bir fayda da sağlayamadığını görmüyorlar mıydı?”</i> Çünkü ibadet, kemale ve kemal derecesinde kelam ve fiillere sahip olana yapılır. Halbuki o buzağı, kendisine ibadet edenlerden bile daha aşağı bir durumda idi. Çünkü onlar, konuşabiliyor, bazı işleri -Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu güç sayesinde- yapabiliyor, fayda sağlayabiliyor ve zararları önleyebiliyorlardı.                </div>","","","<p>90-<i> Andolsun ki daha önce Hârûn onlara şöyle demişti:</i><i>“Ey kavmim, siz bununla ancak sınanıyorsunuz. Gerçek şu ki sizin Rabbiniz, Rahmân’dır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin.”</i>                91-<i> Dediler ki:</i><i>“Mûsâ bize dönünceye kadar biz, ona ibadetten asla ayrılmayacağız.”</i>                92, 93- <i>(Musa, dönünce)</i> dedi ki: <i>“Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da onların sapıttıklarını gördüğün vakit ardımdan gelmedin? Yoksa emrime karşı mı geldin?”</i>                94-<i> Dedi ki:</i><i>“Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı çekiştirme! Ben, ‘İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uymadın’ diyeceğinden korktum.”</i></p><div>                90-91. Yani onlar, buzağıyı ilâh edinmekte mazur değildiler. Her ne kadar ona ibadet etmek hususunda <i>(acaba ona ibadet edilir mi türünden)</i> bir şüpheye maruz kalsalar da bu gerçeği değiştirmez. Zira Hârûn, onlara bu işi yapmamalarını emretmiş, bunun kendileri için bir sınama aracı olduğunu bildirmiş, gerçek Rablerinin görünen ve görünmeyen her türlü nimeti bağışlayan ve her türlü zararı gideren Rahmân olduğunu, Yüce Allah’ın onlara peygamberine uymalarını ve buzağıya tapmaktan uzak durmalarını emretmiş olduğunu hatırlattığı halde onlar, bunu kabul etmediler.<i> Aksine:</i><i>“Mûsâ bize dönünceye kadar biz, ona ibadetten asla ayrılmayacağız.”</i> dediler.                </div><div>                92-93. Daha sonra Mûsâ,<i> kardeşi Hârûn’a yönelip onu kınayarak şöyle dedi:</i><i>“Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da onların sapıttıklarını gördüğün vakit ardımdan gelmedin?”</i> Yanıma gelip bana haber verseydin de ben de hemen onların yanına dönseydim. <i>“Yoksa emrime”</i> daha önce sana söylemiş olduğum: <i>“Kavmim içinde yerime geç, ıslah et, fesatçıların yoluna da uyma.”</i><i>(el-A’raf, 7/142)</i> şeklindeki sözlerime <i>“karşı mı geldin?”</i> Daha sonra Mûsâ, kardeşi Hârûn’un başını ve sakalını yakalayarak öfke ve sitem ile kendisine doğru çekmeye koyuldu.                </div><div>                94. Bunun üzerine Hârûn,<i> şöyle dedi:</i><i>“Ey anamın oğlu”</i> O, Mûsâ’nın anne-baba bir kardeşi olduğu halde kalbini yumuşatmak gayesiyle böyle demişti, <i>“Sakalımı, başımı çekiştirme! Ben ‘İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uymadın’, diyeceğinden korktum.”</i> Çünkü sen, bana aralarında yokken senin yerime geçmeni emrettin. Eğer senin ardından gelecek olsaydım, senin bana vermiş olduğun bu emri terk etmiş olurdum. O nedenle senin beni kınayacağından korktum. Ayrıca bana, onları başsız ve halifesiz bırakıp gittiğim için <i>“İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın”</i> diyeceğinden çekindim. Çünkü aralarında onları gözetecek, onlara halifelik edecek bir kimse olmaması, onların tefrikaya düşmelerine ve onların birliklerinin dağılmasına sebep olurdu. O halde sen beni zalimler topluluğu ile bir tutma ve düşmanların, halimize sevinmelerine sebep olacak bir iş yapma. Mûsâ, kardeşine yaptıklarından -böyle bir şeyi hak etmediğini anladığı için-<i> pişman oldu ve:</i><i>“Dedi ki: Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla. Bizi rahmetine al. Sen rahmet edenlerin en merhametli olanısın.”</i><i>(el-A’raf, 7/151)</i><br></div><p>                Daha sonra Sâmirî’ye dönerek şunları söyledi:                </p>","","","","","<p>95- <i>“Senin maksadın nedir, ey Sâmirî?”</i> dedi.                 96-<i> Dedi ki:</i><i>“Onların görmediklerini ben gördüm. Onun için elçinin <span>(atının ayak)</i> izinden bir avuç aldım ve onu <i>(buzağının üzerine)</i> attım. Nefsim bana bu şekilde <i>(yapmamı)</i> hoş gösterdi.”</span>                97-<i> Dedi ki:</i><i>“Haydi git,<span> çünkü sen hayatta oldukça:</i> ‘Ne siz bana dokunun, ne ben size dokunayım’ diyeceksin. Senin için asla ertelenmeyecek bir <i>(azap)</i> vadesi vardır. Şimdi şu tapınıp durduğun ilâhına iyi bak! Andolsun biz onu yakacağız, sonra da darmadağın edip denize savuracağız.”</span></p><div>                95-96. <i>“Senin maksadın nedir ey Sâmirî?”</i> Yani sen bu işi ne diye yaptın? Bunun üzerine Sâmirî şunları söyledi: <i>“Onların görmediklerini ben gördüm.”</i> Gördüğü, İsrailoğulları denizden çıkıp da Firavun ve askerleri suda boğulduklarında -müfessirlerin dediklerine göre- bir at üzerinde olan Cebrail idi. <i>“Onun için elçinin”</i> atının toynağının <i>“izinden bir avuç”</i> toprak <i>“aldım ve onu”</i> buzağının üzerine <i>“attım. Nefsim bana bu şekilde <span>(yapmamı)</i>”</span> o toprağı alıp sonra da oraya atmayı <i>“hoş gösterdi.”</i> Ve olanlar oldu.                </div><div>                97. Mûsâ da ona <i>“dedi ki: Haydi git”</i> benden uzak dur. <i>“Çünkü sen hayatta oldukça: Ne siz bana dokunun, ne ben size dokunayım, diyeceksin.”</i> Yani senin dünya hayatındaki cezan şu olacaktır: Kimse sana yaklaşmayacağı gibi kimse sana dokunmayacaktır da. Hatta sen,<i> sana yaklaşmak isteyenlere bile:</i> Bana dokunma, bana yaklaşma, diyeceksin. Bu ise onun yaptığının bir cezasıdır. Zira başkasının elinin değmediği şeye onun eli değmişti ve başkasının yapmadığı bir işi o yapmıştı. <i>“Senin için asla ertelenmeyecek bir <span>(azap)</i> vadesi vardır.”</span> O vade gelince hayır ve şer tüm amelinin karşılığı sana verilecektir. <i>“Şimdi şu tapınıp durduğun ilâhına”</i> yani buzağıya <i>“iyi bak! Andolsun biz onu yakacağız, sonra da darmadağın edip denize savuracağız.”</i> Mûsâ, bu dediğini yaptı. Eğer bu buzağı gerçekten bir ilâh olsaydı, kendisine bu şekilde bir zarar verecek ve onu yok edecek olana karşı kendisini savunurdu. Buzağının sevgisi, İsrailoğullarının kalbine adeta içirilmişti. Onun için Mûsâ aleyhisselam, bir daha geri iade edilmesi mümkün olmayacak bir şekilde gözleri önünde onu büsbütün imha etmek istemişti. Onu yakmak, un ufak edip denizde rüzgara karşı savurmak suretiyle cismi yok olduğu gibi sevgisinin de İsrailoğullarının kalplerinden yok olmasını istemişti. Çünkü buzağının olduğu gibi bırakılması ayrı bir imtihan olurdu. Zira insanların nefislerinde batıla çağıran ciddi bir eğilim vardır.                 srailoğulları, onun ilâhlığının batıl olduğunu açıkça görünce Mûsâ,<i> kendisine hiçbir şekilde ortak koşulmaksızın tek olarak ibadete kimin layık olduğunu haber vermek üzere şunları söyledi:</i><br></div>","","","<p>98- Sizin ilâhınız ancak Allah’tır ki ondan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.</p><p>                98. Yani O’nun yüce zatından başka hak mabud yoktur. O’nun dışında sevilerek ilâh edinilecek, muhabbet duyulacak, hayrı umulup şerrinden korkulacak, dua ve niyazda bulunulacak hiç kimse yoktur. Çünkü en güzel isimler, en yüce sıfatlar yalnızca O’nundur. İlmi her şeyi kuşatan, yalnızca O’dur. Kulların sahip olduğu bütün nimetleri bağışlayan sadece O’dur. Kötülüğü de O’ndan başka hiç kimse def edemez. O halde O’ndan başka hak ilâh yoktur, O’nun dışında hak mabud yoktur.                </p>","<p>99- İşte sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir Zikir verdik.                 100- Kim ondan yüz çevirirse muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir <i>(günah)</i> yükü yüklenecektir.                101- Ebediyen de onun altında kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!</p><div>                99. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e öncekilerin haberlerine ve geçmişlerin hallerine dair anlattığı kıssalardaki lütfunu dile getirmektedir. Bunlardan birisi de bu muazzam kıssa ve ihtiva ettiği hükümlerdir ki bu kıssayı Kitap ehlinden hiçbir kimsenin inkâr etmemektedir. Halbuki sen <i>(ey Muhammed)</i>, öncekilerin haberlerini ders olarak okumadın. Bu haberleri bilen kimselerden de öğrenmedin. Senin onların durumuna dair kat’i ve gerçek olan şeyleri bildirmen, Allah’ın gerçek rasûlü olduğuna ve senin getirdiklerinin doğruluğuna açık bir delildir.<i> İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphe yok ki sana katımızdan”</i> oldukça büyük bir bağış, son derece üstün bir armağan olmak üzere <i>“bir Zikir” yani <span>(öğüt ve hatırlatmalar içeren)</i> Kur’an’ı “verdik.”</span> Çünkü Kur’an, geçmişlere ve geleceğe dair haberleri içerir. Allah’ın isimlerini, kamil sıfatlarını hatırlatır. Bu Zikir’de emir ve yasağa dair hükümler ile amellerin karşılığının verileceğine dair hükümler hatırlatılmaktadır. Kur’an, akılların ve fıtratların güzel ve mükemmel olduğuna tanıklık ettiği, olabildiğince güzel hükümleri getirmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın akıllarda ve fıtratlarda güzel olarak tevdi ettiği şeyleri hatırlatıcı olması yönüyle de biz Zikir’dir.                </div><div>                100. Kur’an, Allah’ın Rasûlüne ve ümmetine bir öğüt olduğuna göre onun kabul edilmesi, teslimiyetle karşılanması, ona bağlanılması, itaat olunması, ta’zim edilmesi, onun aydınlığında yürünmesi, dosdoğru yolunun izlenmesi ve ümmetin onu öğrenmek ve öğretmek suretiyle bu Kitaba yönelmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirmek yahut da ondan daha ağır olan bir surette onu inkâr etmek böyle bir nimete karşı nankörlüktür. Bunu yapan, hiç şüphesiz ilâhi cezayı hak eder.<i> Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kim ondan yüz çevirirse”</i> ona iman etmeyecek, yahut da emir ve yasaklarına aldırmayacak yahut onun öğrenilmesi farz olan anlamlarını öğrenmeyecek olursa <i>“muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir <span>(günah)</i> yükü yüklenecektir.”</span> Bu, onun Kur’an’dan yüz çevirmesine sebep olan, ona karşı nankörlük etmesine ve onu terk etmesine yol açan günahıdır.                </div><div>                101. <i>“Ebediyen de onun altında”</i> yani yüklerinin ağırlığı altında <i>“kalacaklardır.”</i> Çünkü azap, amellerin bizzat kendisidir. O gün ameller sahiplerinin aleyhine, küçüklük veya büyüklüklerine göre azaba dönüşecektir. <i>“Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!”</i> Onların taşıyacakları o yük ne kötüdür. Kıyamet gününde uğrayacakları azap ne büyük bir azaptır!                </div><div>                aha sonra Yüce Allah,<i> kıyamet gününün hallerine ve dehşetli musibetlerine dair genişçe açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","<p>102- O gün Sûr’a üfürülecek ve biz o vakit günahkarları gözleri masmavi halde haşredeceğiz.                 103-<i> Kendi aralarında fısıldaşarak:</i><i>“Siz <span>(dünyada)</i> ancak on gün kaldınız”</span> derler.                 104- Biz, onların ne söylediklerini çok iyi biliriz.<i> Onların görüşçe en iyi olanları der ki:</i><i>“Siz ancak bir gün kaldınız.”</i></p><div>                102-104.<i> Yani Sûra üfürülüp da insanlar kabirlerinden çıkacakları vakit herkes kendi durumuna uygun bir halde olacaktır:</i> Takvâ sahipleri, Rahmân olan Allah’ın huzuruna konuk heyetler halinde toplanacaklardır. Günahkârlar ise korkudan, tedirginlikten ve susuzluktan renkleri mor, gözleri mavi olarak haşrolacaklardır. Kendi aralarında gizlice fısıldaşarak dünyadaki hayat sürelerinin kısalığını, âhiretin çabucak gelişini söz konusu edeceklerdir.<i> Onlardan kimisi:</i><i>“Siz <span>(dünyada)</i> ancak on gün kaldınız”</span> diyecekler, kimisi başka şeyler söyleyecekler. Yüce Allah, onların gizlice konuşmalarını çok iyi bilir ve neler söylediklerini işitir. <i>“Onların görüşçe en iyi olanları”</i> yani bu süreyi değerlendirme konusunda doğruya en çok yaklaşanları <i>“der ki: Siz ancak bir gün kaldınız.”</i> Bu ifadelerle o kısacak zamanı nasıl boşa harcadıklarına, gaflet içinde oyalanarak kendilerine fayda veren şeylerden yüz çevirip zarar verecek şeylere yönelerek o günleri nasıl zayi ettiklerine dair duyacakları pişmanlığı dile getireceklerdir. Artık amellerin karşılığının görüleceği vakit gelmiş ve vaad olunan günün hak olduğu ortaya çıkmıştır. Pişmanlık duymaktan, ah vah edip ölüm gelsin diye dua etmekten başka bir şey kalmamıştır.<i> Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diyecek,<span> onlar:</i> Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar kaldık. Onu sayanlara sor, diyecekler.<i> Buyuracak ki:</i> Siz, ancak çok az bir süre kaldınız. Keşke bilmiş olsaydınız…”</span><i>(el-Mü’minun 23/112-114)</i><br></div>","","","<p>105- Sana dağları soruyorlar.<i> De ki:</i><i>“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.”</i>                106- <i>“Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.”</i>                107- <i>“Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.”</i>                108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin.                 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.                 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.                 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. <i>(Dünyada)</i> zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır.                 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.</p><div>                105-107. Yüce Allah,<i> Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sana dağlardan”</i> Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye <i>“soruyorlar.<span> De ki:</i> Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.”</span> Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da <i>“yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.”</i> Oraya bakan bir kimse <i>“ne alçak ne de yüksek bir yer”</i> göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir.<i> Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                108. <i>“O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.”</i> Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. <i>“Artık fısıltıdan”</i> yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında <i>“başka hiçbir şey işitmezsin.”</i> Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle,<i> arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:</i><i>“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”</i><i>(Abese, 80/37)</i> İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?,<i> diye de sorulabilir ki cevabımız şudur:</i>                iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz.<i> Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:</i><i>“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”</i>; <i>“Rahmân’ın izin vereceği…”</i>; <i>“Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”</i><i>(en-Nebe, 78/38)</i>; <i>“O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”</i><i>(el-Furkan, 25/26)</i> Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: <i>“Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile <span>(onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin)</i> bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”</span><i>“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.”</i> Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir!                109. <i>“O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.”</i> Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır.                [110. <i>“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.”</i> Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]                </div><div>                111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise <i>“zulme uğramaktan”</i> yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından <i>“da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.”</i> Aksine günahları bağışlanacak,<i> ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:</i><i>“Eğer <span>(getirilen)</i> bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”</span><i>(en-Nisa, 4/40)</i><br></div>","","","","","","","","<p>113- Böylece onu biz, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarıları türlü türlü anlattık. Olur ki korkarlar yahut da o <i>(Kur'ân)</i>, onların öğüt/ibret almalarını sağlar.</p><div>                113. Yani biz, böylece bu Kur’an-ı Kerim’i anlayıp kavradığınız bir dil olan, lafzı da manası da sizin için açık olan, üstün dil Arapça olarak indirdik. <i>“Ve onda uyarıları türlü türlü anlattık.”</i> Yani pek çok çeşitlerde, şekillerde onları türlü türlü açıkladık. Kimi yerde O’nun adalet ve intikamına delil teşkil eden isimleri zikrederek, kimi yerde daha önceki ümmetlerin başına getirdiği azapları söz konusu ederek, sonradan gelen ümmetlerin bunlardan ibret almalarını emrederek, kimi zaman günahların etkileri ve sebep oldukları kusurları dile getirerek, kimi zaman Kıyamet hallerinin dehşetlerini, o esnada meydana gelecek tedirgin edici halleri dile getirerek, kimi zaman cehennemi, cehennemdeki çeşitli cezaları ve türlü azapları beyan ederek bu türlü tehditleri türlü türlü tekrarladık. Bütün bunlar ise Allah’ın kullara olan bir rahmetidir. Belki Allah’tan korkarlar da kendilerine zararlı olan kötülüklerden ve masiyetlerden uzak kalır, onları terk ederler. <i>“Yahut da o <span>(Kur'ân)</i>, onların öğüt/ibret almalarını sağlar.”</span> Bunun sonucunda da kendilerine faydalı olacak itaatleri ve hayırları işlerler. O halde bu Kitabın Arapça olması ve ihtiva ettiği tehditleri türlü şekillerde açıklaması, takvâya ve salih amele çağıran en büyük sebeptir. Eğer Kur’an, Arapça olmasaydı yahut da bu tehditler çeşitli şekillerde dile getirilmemiş olsaydı onun bunca etkisi görülemezdi.                </div>","<p>114- Hak hükümran olan Allah, ne yücedir! Sana vahyedilişi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme ve <i>“Rabbim, ilmimi artır”</i> de!</p><div>                114. Şanı Yüce Allah, kulları hakkındaki ahirete yönelik cezai hükümlerini ve dine yönelik Kitabında indirmiş olduğu hükümlerini söz konusu ettikten sonra bütün bu hükümleri,<i> O’nun mutlak hükümran oluşunun tecellilerinden olduğundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hak” yani varlığı, mülkü ve kemali hak olan “hükümran”</i> hükümranlığın kendisine ait bir vasıf olduğu, bütün yaratılmışların sadece kendi mülkiyetinde/hükümranlığında olduğu, haklarında O’nun kaderî ve şer’î hükümranlığının hükümleri geçerli olduğu <i>“Allah ne yücedir!”</i> üstündür, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzehtir. Kemal sıfatları, gerçek anlamıyla ancak celal sahibi olana ait olabilir. Bu sıfatlardan birisi de O’nun malik; mutlak sahip ve hükümran oluşudur. O’nun dışındaki bütün yaratılmışların bazı vakitler, bazı şeylere sahip olmaları söz konusu olmakla birlikte bu, sahiplik/malikiyet sınırlıdır ve gelip geçicidir. Alemlerin Rabbi ise asla zeval bulmaz. Malikiyeti ve hükümranlığı da son bulmaz. O, sonsuz hayat sahibi, her şeyin idaresini elinde bulundurandır, çok yücedir.                 <i>“Sana vahyedilişi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme!”</i> Yani Cebrail aleyhisselam sana Kur’an-ı Kerim’i okuduğu vakit sen onu okumakta, telaffuz etmekte çabuk davranma. Sana o Kur’an’ın vahyini bitireceği vakte kadar sabret. O vahyini bitirdi mi artık sen okuyabilirsin. Çünkü Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i senin kalbinde toplamayı ve senin onu tam anlamıyla okumanı taahhüd etmiş bulunuyor.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onu çabucak bellemek için dilini onunla kıpırdatma. Çünkü onu <span>(kalbinde)</i> toplamak ve onu okutmak bize düşer. O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir.”</span><i>(el-Kıyame, 75/16-19)</i> Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ın vahyi bir an önce öğrenip bellemek için acele etmesi, ilme karşı mükemmel sevgisi ve tutkusu olduğuna delil teşkil ettiğinden Yüce Allah da devamla kendisinden ilmini artırmasını dilemesini emretti. Çünkü ilim bir hayırdır, hayrın çok olması da istenen bir şeydir ve bu da Allah’tan gelir. Buna götüren yol ise gayret edip çabalamak, ilme şevk duymak, Allah’tan bu hususta niyazda bulunmak, O’nun yardımını istemek, her vakit O’na muhtaç olduğunu arzetmektir. Bu âyet-i kerimeden ilim almada takınılması gereken edebin ne olduğu da anlaşılmaktadır. İlmi dinleyen kimsenin, ilmi yazdıran yahut öğretenin birbiriyle bağlantılı olan sözlerini bitirinceye kadar sabretmesi, aceleye kapılmaması gerekir. Sözünü bitirdikten sonra eğer soracak bir şeyi varsa sorar, ama soru sormakta acele edip onun sözünü kesmez,. Çünkü onun sözünü kesmek, ilimden mahrum kalmaya sebeptir. Aynı şekilde kendisine soru sorulan kimsenin de acele etmeyip soranın sorusunu iyice dinlemesi, cevap vermeden önce maksadının ne olduğunu bilip öğrenmesi gerekir. Çünkü bu, doğru cevap vermeyi sağlar.                </div>","<p>115- Andolsun biz daha önce Âdem’e bir emir vermiştik; fakat o, onu unuttu. Biz onda güçlü bir azim bulamadık.</p><p>                115. Yani andolsun biz, Âdem’e yerine getirsin diye bir emir verdik ve tavsiyede bulunduk. O da bu tavsiye ve emre bağlı kaldı, ona kulak verip itaat etti. Onu gereği gibi yerine getirmeye de azmetti. Bununla birlikte kendisine verilen o emri unuttu, böylece o sağlam kararlılığı bozulmuş oldu. O nedenle de başına gelenler geldi. Böylelikle o, soyundan gelecekler için bir ibret oldu. Soyundan geleceklerin tabiatı da Âdem’in tabiatına benzemiş oldu. Âdem unuttu, onun zürriyeti de unuttu. Âdem yanılıp hata işledi, onun zürriyeti de hata işler oldu. O, verdiği kesin kararında sebat gösteremedi, onlar da böyle oldu. Ancak Âdem, hatasından çabucak tevbe etti, hatasını kabul ve itiraf etti. Böylece onun günahı affedildi. O bakımdan babasına benzeyen bir kimse herhangi bir şekilde zulme bulaşmaz.                </p><div>                aha sonra Yüce Allah,<i> bu buyrukta özetle değindiği hususu genişçe açıklayarak şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","<p>116-<i> Hani meleklere:</i><i>“Âdem’e secde edin”</i> demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti.                 117-<i> Biz de dedik ki:</i><i>“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.”</i>                118- <i>“Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.”</i>                119- <i>“Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.”</i>                120-<i> Şeytan ona vesvese verip dedi ki:</i><i>“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü<span>(n yolunu)</i> göstereyim mi?”</span>                121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak <i>(avretlerini örtmeye)</i> başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.                 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.</p><div>                116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı.<i> İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:</i><i>“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”</i><i>(el-A’raf, 7/12)</i> dedi.                </div><div>                117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah,<i> Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:</i><i>“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.”</i> Şayet sen oradan çıkacak olursan <i>“sıkıntıya uğrarsın.”</i> dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır.                 118-119. <i>“Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.”</i> Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah,<i> ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:</i><i>“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”</i><i>(el-Bakara, 2/35)</i><br></div><div>                120. Ne var ki şeytan,<i> onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:</i><i>“Sana ebedilik ağacını”</i> yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı <i>“ve sonu gelmez”</i> o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden <i>“bir mülkü<span>(n yolunu)</i> göstereyim mi?”</span><br></div><div>                121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. <i>“Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.”</i> Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: <i>“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”</i><i>(el-A’raf, 7/23)</i><br></div><div>                122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. <i>“Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”</i> Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan,<i> onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:</i><i>“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”</i><i>(el-A’raf, 7/27)</i><br></div>","","","","","","","<p>123-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.”</i>                124- <i>“Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”</i>                125-<i> Der ki:</i><i>“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.”</i>                126-<i> Buyurur ki:</i><i>“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.”</i>                127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.</p><div>                123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah,<i> şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:</i><i>“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”</i><i>(el-Bakara, 2/38)</i> Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.                </div><div>                124. <i>“Kim de Zikrimden”</i> yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan <i>“yüz çevirirse”</i> ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa <i>“gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”</i> Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki <i>“dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-<span>i kerime Yüce Allah’ın:</i> “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”</span><i>(el-En’am, 6/93)</i> buyruğudur. Üçüncü âyet-<i>i kerime:</i><i>“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”</i><i>(es-Secde,  32/21)</i> buyruğudur. Dördüncü âyet-<i>i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:</i><i>“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”</i><i>(el-Mü’min, 40/46)</i> buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki <i>“dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim”</i> mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir.                <i>“Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak”</i> sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”</i><i>(el-İsra, 17/97)</i><br></div><div>                125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak,<i> acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:</i><i>“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben”</i> dünya hayatında iken <i>“görüyordum.”</i> Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?                </div><div>                126. <i>“Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları”</i> onlardan yüz çevirmek suretiyle <i>“unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.”</i> Azap içerisinde terk olunacaksın.<i> Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır:</i> Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.                </div><div>                127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak <i>“haddi aşan ve Rabbinin”</i> imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden <i>“âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece”</i> bu ceza ile <i>“cezalandırırız.”</i> Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. <i>“Âhiret azabı elbette”</i> dünya azabına göre kat kat <i>“daha şiddetli ve daha kalıcıdır.”</i> Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.                </div>","","","","","<p>128- Kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onlar için bir hidâyet sebebi olmadı mı? Üstelik onların meskenlerinden yürüyüp geçiyorlar. Şüphe yok ki bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.</p><div>                128. Âyetlerimizi yalanlayıp onlardan yüz çeviren bu kimselere, Allah’ın kendilerinden önceki geçmiş nesillerin ve arka arkaya gelmiş ümmetlerin arasından yalanlayıcıların başına gönderdiği azaplar, onların izlemeleri gereken doğru yolu da uzak kalmaları gereken sapıklık ve fesat yolunu da göstermeye yeterli değil mi? Üstelik bu yüz çeviren yalanlayıcılar, kendilerinden önce helâk edilen kavimlerin kıssalarını bilmekte, onlara dair haberleri gece sohbetlerinde birbirlerine aktarmakta, onlardan önce helâk edilen bu kavimlerin kaldıkları yerleri de gözleriyle görmektedirler. Hûd, Sâlih, Lût ve diğer peygamberlerin kavimleri gibi. Nitekim onlar bizim peygamberlerimizi yalanlayıp da kitaplarımızdan yüz çevirdiklerinde onlara can yakıcı azabı tattırdık. Öncekilerin başına gelmiş bulunan bu azapların benzerlerinin, bunların başına gelmeyeceğinden yana bunlara güvenlik ve teminat sağlayan nedir? <i>“Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır yoksa kitaplarda sizin için bir berat mı var? Yoksa onlar: Biz birbirimize yardım eden bir toplululuğuz, mu diyorlar?”</i><i>(el-Kamer, 54/43-44)</i> Bunların hiçbirisi söz konusu değildir. Bu kâfirler, öncekilerden daha hayırlı değildirler ki daha hayırlı oldukları için azap onlardan uzak tutulsun. Hatta bunlar ötekilerinden daha kötüdürler. Çünkü bunlar, rasûllerin en şereflisini, kitapların en hayırlısını inkâr edip kâfir olmuşlardır. Yine bunların Allah tarafından gelmiş herhangi bir ahidleri ve yazılı bir beratları da yok. Söyledikleri gibi çoklukları da kendilerine fayda sağlayacak ve gelecek azabı üzerlerinden uzaklaştıracak değildir. Aksine onlar bunu yapamayacak kadar güçsüz ve hakirdirler. Günahları sebebiyle geçmiş nesillerin helâk edilmiş olması, hidâyet bulmanın sebepleri arasındadır. Çünkü bütün bunlar onlara gelen peygamberlerin risaletinin doğruluğuna ve izlemekte oldukları yolların da batıl olduğuna dair apaçık belgelerden ve delillerdendir. Ancak herkes bu tür âyetlerden gereği gibi yararlanamamaktadır. Bunlardan ancak sağlam akıl, dosdoğru fıtrat sahibi ve kişiyi yapmaması gereken işlerden alıkoyan akıllı kimseler yararlanabilir.                </div>","<p>129- Eğer Rabbin tarafından önceden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı <i>(bunlara da azap)</i> kaçınılmaz olurdu.                 130- O halde onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et! Gece saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et! Umulur ki hoşnut olursun.</p><p>                129. Bu buyruklar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir teselli ve yalanlayıp yüz çevirenlerin çabucak helâk edilmesi isteğine karşı sabırlı davranmasına dair bir irşaddır. Şüphesiz onların küfürleri ve yalanlamaları, azabın başlarına gelip çatmasına ve azabın onlardan ayrılmamasına yeterli bir sebeptir. Çünkü Yüce Allah, günahları cezaya sebep kılmıştır. Ceza, günahlardan dolayıdır ve günahlardan ayrı değildir. İşte bunlar da cezanın sebebini yerine getirmiş bulunuyorlar. Fakat bu cezanın onlara gelmesini geciktiren sebep, onlara mühlet verip onları ertelemeyi ve onların helâki için belli bir vakit tayin etmiş olmayı ihtiva eden Rabbinin sözüdür. O halde onlara gelecek cezayı tayin edilmiş olan vakte kadar erteleyen, bu husustaki Allah’ın sözünün yerine gelmesi ve onlar için tayin edilmiş bulunan belli bir vadenin bulunmasıdır. Belki Allah’ın emrine dönerler, Allah da onların tevbelerini kabul eder ve üzerlerine azap sözü hak olmayınca da onlardan cezayı kaldırır.                </p><p>                130. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlü eziyetlerine karşı sabretmesini ve bu eziyetlere karşı yardım talebini bu faziletli vakitlerde Rabbini hamd ile tesbih ederek arzetmesini emretmektedir. Güneşin doğuşundan önce, batışından önce ve gündüzün uçlarında, başında da sonunda da -ki bu ifade özelden sonra genelin ifade edilmesidir- bir de gece saatlerinde tesbih et. Umulur ki bu şekilde hareket edecek olursan sen Rabbinin sana ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla hoşnut olursun. Rabbine ibadet etmekle kalbin mutmain, gözlerin aydın olur. Böylelikle onların eziyetlerine karşı teselli bulursun ve o vakit sabretmenin yükü de senin için hafifler.                </p>","","<p>131- O <i>(kafirlerden)</i> bazı gruplara kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.</p><div>                131. Yani dünyanın ahvaline ve bunlardan olan lezzetli yiyecekler, içecekler, değerli ve güzel elbiseler, lüks evler, güzel kadınlardan faydalanan bu gibi kimselere imrenerek gözlerini dikme, onların bu hallerini güzel görerek tekrar tekrar onlara bakma! Çünkü bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Aldanış içerisinde olanların nefisleri, bunlardan memnun olur, öğütlerimizden yüz çevirenlerin gözleri bunlara imrenerek bakar. Zalimler topluluğu bunlardan âhiret göz önünde bulundurmaksızın yararlanır. Fakat daha sonra bunlar, çabucak geçer ve hep birlikte yok olur giderler. Bunları seveni, bunlara aşık olanları bizzat bunlar öldürür ve böyle kimseler pişmanlığın fayda vermeyeceği bir vakitte pişman olurlar. Kıyamet günü gelecekleri vakit gerçek durumlarını öğrenirler. Şanı Yüce Allah, bunları bir sınama aracı kılmıştır. Böylelikle bunların sınırını aşmayıp orada duranları, onlara aldanıp kananları ve güzel amelde bulunanları birbirinden ayırt ederek ortaya çıkartmak istemiştir. Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Yeryüzü üzerinde bulunanları biz, insanlardan hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzüne has bir süs yaptık. Bununla beraber biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yapacağız.”</i><i>(el-Kehf, 18/7-8)</i><i>“Rabbinin” dünyada ilim, iman ve gerçek salih ameller, âhirette ise ebedi nimetler ve o Rahim olan Rabbin komşuluğunda esenlikli yaşayış şeklindeki “rızkı”</i> bizim onlara vermiş olduğumuz dünya zevklerinden hem zatıyla, hem de nitelikleri itibariyle <i>“daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”</i> Çünkü cennetteki rızıkların kesilmesi söz konusu değildir. Onun yemişleri de gölgesi de daimidir.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”</i><i>(el-A’la, 87/16-17)</i>.                 Bu âyet-<i>i kerimede şuna işaret vardır:</i> Kul, eğer nefsinin dünya hayatının süsüne meylettiğini ve ona yöneldiğini görecek olursa Rabbinin âhiretteki rızkını hatırlamalı ve her ikisi arasında bir karşılaştırma yapmalıdır.                </div>","<p>132- Aile halkına namazı emret, sen de sabırla ona devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, <i>(aksine)</i> sana rızkı biz veriyoruz. Güzel âkıbet, takvâdadır.</p><div>                132. Yani aile halkını farz olsun, nafile olsun namaz kılmaya teşvik et ve onları namaz kılmaya yönlendir. Bir şeyi emretmek ise kendileri olmaksızın o şeyin tamamlanması mümkün olmayan bütün hususların da emredilmesi demektir. Buna göre bu buyruk, aile halkına namazı öğretmeyi ve namazda neyin yapılması gerekip neyin namazı bozduğunu, neyin namazı kemale erdirdiğini öğretmeyi emretmeyi de kapsamaktadır. <i>“sen de sabırla ona devam et!”</i> Namaza onu sınırları, rükünleri, adabı ve huşuu ile eda etmek suretiyle sabırla devam et! Elbette ki bu, nefse ağır gelir. Ancak bu hususta nefsi zorlamak, ona karşı mücadelede bulunmak ve her zaman namaz üzere sabır göstermek gerekir. Kul, emrolunduğu şekilde namazı dosdoğru kılacak olursa hiç şüphesiz dininin diğer emirlerini daha iyi korur, daha güzel uygular. Namazı zayi edip ona gereken dikkati göstermezse de onun dışındaki hususları daha kolaylıkla zayi ve ihmal eder.                aha sonra Yüce Allah, Rasûlünün rızkını teminat altına almakta,<i> rızkı ile uğraşmasının onu dinini gereği gibi uygulamaktan alıkoymaması gerektiğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sana rızkı biz veriyoruz.”</i> Rızkını sağlamak bizim işimizdir. Biz onu üstlenmiş bulunuyoruz. Nitekim bütün mahlukatın rızkını da üstlenen biziz. O halde bizim emrimizi yerine getiren ve bizi zikretmekle meşgul olanın rızkını nasıl üstlenmeyiz? Üstelik Allah’ın rızkı, takvâ sahibi olan kimse için de başkası için de umumidir. O halde ebedî mutluluğu gerektirecek şeylere önem vermek icabeder. Bu ise takvâdır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Güzel âkıbet”</i> dünyada da âhirette de <i>“takvâdadır.”</i> Takvâ ise emrolunun şeyi yerine getirmek, yasaklanan şeyi de terk etmek demektir. Takvânın gereklerini yerine getiren kimse için de güzel âkıbet söz konusudur.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir.”</i><i>(el-Kasas, 28/83)</i><br></div>","<p>133-<i> Dediler ki:</i><i>“O, Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?”</i> Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili <i>(olan Kur'ân)</i> onlara gelmedi mi?                134-<i> Eğer biz onları ondan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi:</i><i>“Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.”</i>                135-<i> De ki:</i><i>“Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da hidayette olanların kim olduğunu da bileceksiniz.”</i></p><div>                133. Yani yalanlayıcılar,<i> Allah Rasûlü için:</i> O, Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil miydi? dediler. Onlar bu sözleriyle kendilerinin teklif ettikleri mucizeleri kastediyorlardı.<i> Şu buyruklarda dile getirildiği gibi:</i><i>“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.”</i><i>(el-İsrâ, 17/90-92)</i> Bu ise onların işi kasten yokuşa sürmelerinin, inatlaşmalarının ve zulme sapmalarının bir sonucudur. Çünkü onlar da Peygamber de Allah’ın kulları olan bir beşerdirler. O bakımdan kendilerinin arzu ve heveslerine göre birtakım mucizeler teklif etmeleri hadleri değildir. Çünkü bunları indiren, bunlardan hikmetine göre dilediğini seçip tercih eden Yüce Allah’tır.<i> Onların:</i><i>“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?”</i> sözü Peygamber’in, doğruluğuna delil teşkil edecek bir mucize ve hak olduğuna dair hiçbir delil getirmemiş olması anlamını içermektedir ki bu bir yalan ve iftiradır. Zira o, göz kamaştırıcı pek çok mucize ve pek çok âyet getirmiştir ki bunların bir bölümü dahi istenen maksadı gerçekleştirmeye yeterlidir.<i> Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili <span>(olan Kur'ân)</i> onlara gelmedi mi ki?”</span> Yani onlar doğru söz söyleyen kimseler olup gerçekten hakkı delili ile birlikte görmek isteyen kimseler iseler işte onlara Tevrat, İncil ve diğer kitaplardan ibaret olan önceki sahifelerde bulunanları tasdik eden, onlara uygun ve onların haber verdiği şeyleri haber veren bu Kur’an-ı Kerim gelmiştir. Üstelik o kitaplarda bu Kur’an-ı Kerim zikredilmiş ve bu Rasûl müjdelemiştir. Bu âyet-<i>i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:</i><i>“Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunup duran bu Kitap onlara yetmedi mi? Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.”</i><i>(el-Ankebût, 29/51)</i> Esasen âyetler ve mucizeler, mü’minlere fayda sağlar ve onlarla mü’minlerin imanları ve yakinleri daha da artar.<i> Onlardan yüz çeviren ve onlara karşı çıkanlar ise bunlara iman etmezler ve onlardan gereği gibi yararlanmazlar:</i><i>“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”</i><i>(Yunus, 10/96-97)</i><br></div><div>                134.<i> Bu ayet ve delillerin onlara gösterilmesi ve bu yolla onların muhatap alınması ise onlara karşı Allah’ın delilinin ortaya konulması ve üzerlerine azap ineceği vakit şöyle dememeleri içindir:</i><i>“Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de”</i> bu ceza ile <i>“hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.”</i> İşte size benim rasûlüm, beraberinde âyetlerim ve kesin belgelerim bulunduğu halde gelmiş bulunuyor. Eğer gerçekten söylediğiniz gibiyseniz haydi onu tasdik ediniz.                </div><div>                135. Ey Muhammed,<i> senin hakkında:</i> Zamanın başına getireceği musibetleri bekleyin, diyen ve seni yalanlayan kimselere <i>“De ki: Her birimiz gözetliyoruz.”</i> Siz benim ölmemi bekleyin, ben de sizin başınıza gelecek olan azabı beklemekteyim. <i>“De ki: Başımıza iki güzel şeyin birinden”</i> zafer veya şehadetten <i>“başkasının gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getirmesini bekliyoruz.”</i><i>(et-Tevbe, 9/52)</i><i>“Siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da”</i> o dosdoğru yolu izlemek suretiyle <i>“hidayette olanların kim olduğunu da”</i> ben miyim, siz misiniz <i>“bileceksiniz.”</i> İşte o dosdoğru yolu izleyen, asıl umduğuna kavuşacak olandır, doğru yol üzerinde bulunandır, kurtuluşa erecek olandır. O yoldan sapan kimse ise hüsrandadır, ziyandadır, azap görecektir. Elbette ki Allah Rasûlünün bu halde olduğu, düşmanlarının ise aksi durumda olduğu bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div><p>                ***                </p>","",""]