["","","","","","<p>33- Ölü haldeki yeryüzü onlar için açık bir delildir. Biz onu diriltiriz ve ondan daneler çıkarırız, onlar da ondan yerler.                34- Biz orada hurma ve üzüm bahçeleri var ettik. Yine orada pınarlar akıttık.                35- <i>(Bütün bunlar)</i> onun meyvelerinden yesinler diyedir. Halbuki bunları kendi elleri yapmamıştır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?                36- Yeryüzünün bitirdikleri, insanların kendileri ve bilmedikleri nice şeyler arasındaki bütün çiftleri/türleri yaratan <i>(Allah, her türlü eksiklikten)</i> münezzehtir!</p><div>                33. <i>“Ölü haldeki yeryüzü onlar için”</i> öldükten sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görülmesi için Yüce Allah’ın huzuruna gelişe dair <i>“açık bir delildir. Biz onu diriltiriz”</i> Allah, üzerine yağmur indirir ve ölümünden sonra onu canlandırır <i>“ve ondan daneler çıkarırız. Onlar da ondan”</i> bütün ekinlerden ve davarlarının yiyip beslendiği çeşitli bitki türlerinden “yerler.”                </div><div>                34. <i>“Biz orada” ölü haldeki yeryüzünde “hurma ve üzüm bahçeleri”</i> yani özellikle ağaçların en değerlileri olan hurma ve üzüm ağaçlarının da bulunduğu pek çok ağaçlar ihtiva eden bahçeler <i>“var ettik. Yine orada”</i> yeryüzünde <i>“pınarlar akıttık.”</i><br></div><div>                35. Yeryüzünde o ağaçları, hurma ve üzüm bahçelerini yaratmamızın sebebi ise hem temel gıda, hem meyve, hem katık olarak, hem de lezzet almak üzere <i>“onun meyvelerinden yesinler diyedir.”</i><i>“Halbuki bunları”</i> bunca meyve ve mahsulleri <i>“kendi elleri yapmamıştır.”</i> Bunların yaratılmalarında onların herhangi bir katkıları, herhangi bir amelî payları yoktur. O, sadece hükmü en sağlam ve rızık verenlerin en hayırlısı olanın sanatıdır. Aynı şekilde pişirme veya başka bir yolla kendi ellerinin emeği ile de yapılmış değildir.                Aksine Yüce Allah, bu meyveleri yenmek için ayrıca pişirilmeye veya kızartılmaya gerek olmayacak şekilde yaratmıştır. Bunlar, ağaçlarından toplandığı gibi derhal yenilebilmektedirler.                <i>“Hâlâ” kendilerine bunca nimetleri verene, cömertlik ve lütfu ile din ve dünya işlerini düzene koyacak şeyleri onlara ihsan edene “şükretmeyecekler mi?”</i>                Ölümünden sonra yeri dirilten, orada ekinler ve ağaçlar bitirip lezzetli meyveler ve mahsüller var eden, bu mahsülleri ağaç dallarında yaratan, ölü ve kupkuru yerden pınarlar fışkırtan, ölüleri diriltmeye kadir değil midir? Elbette O, her şeye gücü yetendir.                </div><div>                36. <i>“Yeryüzünün bitirdikleri”</i> sayılması zor olacak şekilde oradan bitirdiklerini türlü çeşitli kılan, <i>“insanların kendileri”</i> onları erkek ve dişi olarak ayırıp gerek yaratılışları, gerek huyları gerekse de gizli ve açık vasıfları arasında farklar yaratan <i>“ve bilmedikleri nice şeyler”</i> yaratılmış olduğu halde bizim bilmediğimiz ve henüz yaratılmamış bulunan türlü yaratıklar <i>“arasındaki bütün çiftleri”</i> türleri <i>“yaratan <span>(Allah, her türlü eksiklikten)</i> münezzehtir.”</span>                Yüce Allah, ortağı bulunmaktan, yardımcısı, desteği, eşi, evladı, adaşı, benzeri, kemâl sıfatlarında ve celâl vasıflarında dengi bulunmaktan yahut yapmak istediği herhangi bir şeyden acze düşmekten çok yüce ve pek münezzehtir.                </div>","","","","<p>37- Onlar için bir diğer açık delil de gecedir. Ondan gündüzü çekip alırız da onlar, birden karanlığa gömülürler.                38- Güneş de kendisi için belirlenmiş bir yer/zaman dahilinde akıp gider. İşte bu, Azîz ve Alîm <i>(olan Allah'ın)</i> takdiridir.                39- Aya da birtakım konaklar tayin ettik. Sonunda o, <i>(kuruyup kıvrılmış, incelip sararmış)</i> eski hurma dalı gibi <i>(hilal şekline)</i> döner.                40- Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi de birer yörüngede yüzerler.</p><div>                37. <i>“Onlar için”</i> Yüce Allah’ın meşîetinin etkinliğine, kudretinin kemaline, ölümlerinden sonra canlılara hayat vereceğine <i>“bir diğer açık delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup çıkarırız.”</i> Yani yeryüzünü örtmüş bulunan o muazzam aydınlığı, karanlık ile ortadan kaldırır, onun yerine karanlığı getiririz de <i>“onlar birden karanlığa gömülürler.”</i>                İşte aynı şekilde onları kuşatmış, dört bir yanlarını kaplamış bulunan karanlığı da bu şekilde kaldırırız. Güneşi doğdururuz, o da dört bir yanı aydınlatır. Bunun üzerine yaratılmışlar da geçimlerini sağlamak ve menfaatlerine olan işleri görmek üzere etrafa yayılırlar. Bundan dolayı bir sonraki âyet-<i>i kerimede şöyle buyurulmaktadır:</i><br></div><div>                38. Yani güneş her zaman kendisi için belirlenmiş bu yerde <i>(yörüngede)</i> akıp gitmektedir. Bu yerini Yüce Allah takdir etmiştir. Onu aşıp ileriye gitmediği gibi ondan geri de kalmaz. O kendi zatı itibari ile herhangi bir tasarrufa sahip değildir. Yüce Allah’ın kudretine karşı gelecek gücü de yoktur.                <i>“İşte bu” güç ve kudreti ile bu pek büyük yaratıkları en mükemmel bir şekilde ve en güzel düzen ile idare eden “Azîz”</i> ve ilmi ile bunları kullarının maslahatına, din ve dünyalarında faydalarına olacak şekilde yaratmış bulunan ve her şeyi bilen <i>“Alîm” olan Allah’ın “takdiridir.”</i><br></div><div>                39. <i>“Aya da” her gece birinde konakladığı “birtakım konaklar tayin ettik. Sonunda o”</i> oldukça küçülerek <i>“eski hurma dalı gibi <span>(hilal şekline)</i> döner.”</span> Eskiliği dolayısı ile kuruyan, incelen ve eğrilen hurma dalına benzer.                Daha sonra peyderpey yine artıp durur ve nihâyet aydınlığı tamamlanır ve dolunay halini alır.                </div><div>                40. Güneşi, ayı, geceyi, gündüzü… bunların her birisini Yüce Allah, belli bir ölçü ile yaratmıştır. Hiçbirisi bu ölçüyü aşmaz. Her birisinin belli bir etkinliği ve zamanı vardır. Bunların biri var oldu mu öteki görünmez olur.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ne güneş” geceleyin varlığı görülen “aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir.”</i> Gündüzün vakti geçmeden önce gece bastırmaz. O bakımdan geceleri gündüzün varlığı mümkün değildir.                Güneş, ay ve yıldızların <i>“hepsi de birer yörüngede yüzerler.”</i> Hareket ederler, sürekli olarak yerleri değişir, durur.                İşte bütün bunlar, yaratıcının azametine, sıfatlarının büyüklüğüne, özellikle de kudret, hikmet ve ilim sıfatlarının azametine açık bir delil ve göz kamaştırıcı birer belgedir.                </div>","","","","<p>41- Onlar için bir diğer açık delil de bizim nesillerini o dopdolu gemide taşımış olmamız;                42- Ve onlar için gemiye benzer binecekleri daha başka şeyler yaratmış olmamızdır.                43- Eğer dilersek onları suda boğarız da ne kimse onların imdadına yetişir ne de kurtarılırlar.                44- Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir vakte kadar <i>(dünyadan)</i> faydalanmaları için <i>(böyle yapmayız)</i>.                45-<i> Onlara:</i><i>“Önünüzde <span>(gelecek olan ahirette)</i> ve arkanızda <i>(bıraktığınız dünyada azaba uğramaktan)</i> korkup sakının. Olur ki merhamete nail olursunuz”</span> denildiğinde <i>(aldırmazlar)</i>.                 46- Onlara ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse mutlaka ondan yüz çevirirler.                47-<i> Onlara:</i><i>“Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin”</i> dendiğinde kâfirler,<i> iman edenlere şöyle derler:</i><i>“Allah'ın, dileseydi kendilerini doyuracağı kimseleri mi doyuracağız? Siz, ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.”</i>                48-<i> Derler ki:</i><i>“Eğer doğru söylüyorsanız bu <span>(azap)</i> tehdidi ne zaman <i>(gerçekleşecek)</i>?”</span>                49- Onların işi, ancak birbirleri ile çekişirlerken kendilerini <i>(ansızın)</i> yakalayacak olan tek bir çığlığa bakar.                50- O vakit onlar ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de ailelerinin yanına dönebilirler.</p><div>                41. Yani nimetleri ihsan eden, musibetleri önleyen yegane ma’budun Allah olduğunun bir diğer delil ve belgesi de budur. <i>“…bizim nesillerini o dopdolu gemide taşımış olmamız”</i> O’nun ihsan ettiği nimetlerden birisidir. Müfessirlerin pek çoğunun söylediğine göre buradaki “nesiller”den kasıt, onların atalarıdır.                </div><div>                42. <i>“Ve onlar için gemiye benzer binecekleri daha başka şeyler yaratmış olmamızdır.”</i> Yani atalarından sonra var olanlar için bu gemiye benzer başka binekler yaratmışızdır.                Yüce Allah, atalarını gemide taşıma nimetini söz konusu etmektedir. Çünkü atalara ihsan edilen bu nimet, onların soyundan gelenler için de bir nimettir.                 Bu ifade, benim için tefsir edilmesi en zor yerlerden birisidir. Çünkü müfessirlerin çoğunun açıklamasına göre buradaki nesilerden kasıt atalardır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de nesillerin atalar anlamında kullanılması alışılmış bir şey değildir. Hatta böyle bir açıklamada bir çeşit kapalılık ve alemlerin Rabbinin kelamı ile bağdaşmayan, O’nun kullarına beyan ve açıklamayı murat etmesi ile uyum arz etmeyen bir kapalılık dahi söz konusudur.                Burada ondan daha güzel bir ihtimal vardır. O da nesiller ile insan cinsinin, bizzat insanların kastedilmesidir. Çünkü hepsi de Ademoğullarının neslindendirler.<i>                  Ancak bu mana ile Yüce Allah’ın:</i><i>“Ve onlar için gemiye benzer binecekleri daha başka şeyler yaratmış olmamızdır”</i> buyruğu çelişmektedir. Eğer bu geminin benzerinden şu muhataplar için binecekleri türlü gemileri yaratmış olduğu kastediliyor ise o takdirde bu, Kur’ân fasahatına yakışmayan şekilde bir mana tekrarı olur.<i>                  Eğer:</i><i>“Ve onlar için gemiye benzer binecekleri daha başka şeyler yaratmış olmamızdır”</i> buyruğu ile karanın gemileri durumunda olan develerin kastedildiğini kabul edersek, o takdirde anlam muntazam olur ve açıklık kazanır. Ancak yine <i>“gemi” ifadesinde bir çeşit karışıklık kalmış olur. Çünkü bu mana kastedilmiş olsa idi,<span> şöyle buyurulması gerekirdi:</i> “Onlar için bir delil de bizim kendilerini dopdolu gemide taşımış olmamız ve kendileri için bunun gibi binecek <i>(başka)</i> şeyleri de yaratmış bulunmamızdır.”</span>                Birincisinde: <i>“nesillerini taşımış olmamız”</i> denilmesi, ikincisinde de <i>“onları taşımamız”</i> denmesi halinde mana yeteri kadar net anlaşılmaz. Ancak zamirin zürriyete ait olmasının söylenmesi hali müstesnadır. Gerçeği en iyi bilen Allah’tır.                Telif esnasında buraya ulaştığımda Yüce Allah’ın muradına pek uzak düşmeyen bir başka mana hatırıma daha geldi. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kitabının azametini, halihazırdaki ve geçmişteki durumlar ile gelecekteki durumları her bakımdan tam anlamı ile açıkladığını, onun her bir husus ile ilgili olarak o hususun ulaşabileceği en üstün ve en mükemmel halini zikrettiğini, gemilerin Yüce Allah’ın âyetlerinden ve kullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerden biri olduğunu, varlıklarının onlara gemi yapmayı öğretme nimetini ihsan ettiğinden kıyamet gününe kadar devam edeceğini, Kur’ân-<i>ı Kerîm ile muhatap olan bütün zamanlarda da bulunmaya devam edeceğini bilen bir kimse şunu da kavrar:</i>                Yüce Allah, Kur’ân ile insanlara hitap edip geminin durumunu da hatırlattıktan sonra gemilerdeki en büyük ilâhî belgelerin, onların zamanlarından başka bir zamanda <i>(gelecek nesiller içinde)</i> gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Yani onlara denizde rüzgar hızı ile buhar gücü ile akıp giden havada kuşlar gibi yüzüp gidecek hava gemilerini <i>(uçaklar ve uzay gemileri)</i> ve benzerlerini yapma sanatını yine karada kullanılacak binekleri yapma sanatını öğretecektir. Bu ise ancak <i>(muhatapların gelecek)</i> nesilleri döneminde var olabilecek pek büyük bir delildir.<i> İşte Allah’ın Kitabı burada gemilerin ilâhî delil oluş türlerinin en ileri derecedeki türüne dikkat çekerek:</i><i>“Onlar için bir diğer açık delil de bizim nesillerini o dopdolu gemide taşımış olmamız”</i>dır buyurmaktadır.                 Yani bu gemiler, hem yolcularla hem eşyalarla dolup taşacaktır. Yüce Allah, onları bu araçlarla taşımış ve kendilerine öğretmiş olduğu sebepler bilgisi sayesinde sulara gömülüp boğulmaktan kurtarmıştır.                 İşte bundan dolayı Yüce Allah,<i> kendilerini suda boğmaya kadir olmakla birlikte boğulmaktan kurtarma nimetine dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                43. <i>“Eğer dilersek onları suda boğarız ve ne kimse onların imdadına yetişir”</i> yani kimseye feryatlarını işittiremezler. Bu sıkıntılara, zorluklara karşı onlara kimse yardım edemez, bu zorluklarını ortadan kimse kaldıramaz. <i>“Ne de” içinde bulundukları halden “kurtarılırlar.”</i><br></div><div>                44. <i>“Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir vakte kadar <span>(dünyadan)</i> faydalanmaları için”</span> onları boğmayız. Belki hakka dönerler yahut işledikleri kusurlarını telafi ederler diye onlara lütuf olmak üzere ve onları faydalandırmak için bir süreye kadar hayatta bırakırız.                </div><div>                45. <i>“Onlara: Önünüzde <span>(gelecek olan)</i> ve arkanızda <i>(bıraktığınız tehlikelerden)</i>”</span> yani gerek Berzah ve Kıyamet hallerinden gerekse de dünyevî cezalardan <i>“korkup sakının, olur ki merhamete nail olursunuz, denildiğinde”</i> yüz çevirirler. Hiç aldırış etmezler. İsterse bu konuda onlara her türlü mucize, delil ve belge gelmiş olsun, fark etmez.<i> Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><p>                46. Bu buyrukta, “âyetler”in Rablerine izafe edilmesi, bu âyetlerin ne kadar mükemmel ve ne kadar açık olduğuna delildir. Çünkü Allah’ın âyetlerinden daha açık, onlardaki açıklamadan daha büyük bir açıklama yoktur. Yüce Allah’ın kullarına gerek dinlerinde, gerek dünyalarında fayda sağlayacakları şekilde delil olarak kullanabilecekleri âyet ve belgeleri ulaştırmış olması, Allah’ın kulları üzerindeki rububiyetinin bir parçasıdır.                </p><div>                47. <i>“Onlara: Allah’ın size verdiği”</i> size lütfetmiş olduğu ve dilediği takdirde de sizden çekip alabileceği <i>“rızıktan infak edin, dendiğinde kâfirler iman edenlere”</i> hakka karşı çıkarak ve güya Allah’ın meşîetini/dilemesini delil göstererek: <i>“Allah'ın, dileseydi kendilerini doyuracağı kimseleri mi doyuracağız? Siz”</i> ey mü’minler, bize böyle bir şeyi emrettiğiniz için ancak <i>“ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.”</i>                İşte bu, onların büyük çaptaki cehaletlerine yahut son derece vahim olan bilmezlikten gelişlerine bir delildir. Zira ilâhî meşîet, hiçbir zaman hiçbir günahkarın lehine delil olmaz. Her ne kadar Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmazsa da Yüce Allah, kullarına imkân ve güç vermiştir ki onlar, bu sayede O’nun verdiği emirleri yapabilir, yasaklarından da kaçınabilirler. O nedenle emrolunduklarını terk edecek olurlarsa bu, onların tercihi sonucu ortaya çıkar. Yoksa bu konuda Allah’ın onları zorlaması söz konusu değildir.                </div><div>                48. Yalanlamak ve tehdit edildikleri azabın çabucak gelmesini istemek üzere <i>“derler ki: Eğer doğru söylüyorsanız bu <span>(azap)</i> tehdidi ne zaman <i>(gerçekleşecek)</i>?”</span>                Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Bunu uzak görmesinler,<i> çünkü o pek yakındır:</i>                49. <i>“Onların işi, ancak birbirleri ile çekişirlerken”</i> ve gafil iken, kendi aralarında anlaşmazlık içerisinde tartışırlarken -ki bu da çoğunlukla gaflet anında olur- ve hatırlarına bile getirmedikleri bir anda <i>“kendilerini <span>(ansızın)</i> yakalayacak”</span> kendilerine isabet edecek <i>“olan tek bir çığlığa”</i> ki bu da Sûr’a üfürüştür “bakar.”                </div><div>                50. Gafil oldukları bir zamanda bu çığlık onları yakalayacağı vakit kendilerine hiç mühlet tanınmayacaktır. O nedenle de <i>“onlar” az olsun çok olsun “ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de ailelerinin yanına dönebilirler.”</i><br></div>","","","","","","","","","","<p>51- Sûr’a <i>(ikinci defa)</i> üfürüldüğünde derhal kabirlerinden kalkıp süratle Rablerine doğru gideceklerdir.                52-<i> Diyecekler ki:</i><i>“Vay başımıza gelen! Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?”</i><i>(Denecek ki:)</i><i>“Bu, Rahman’ın vaat ettiği <span>(diriliş günüdür)</i>. Peygamberler de doğru söylemişlerdir.”</span>                53- O, tek bir çığlıktan ibarettir. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuzda toplanmışlar bile!                54- <i>“Bu gün hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacaktır ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını göreceksiniz.”</i></p><div>                51. Sûr’a birinci defa üfürüleceğinde herkes dehşete kapılıp ölecektir. Burada sözü edilen üfürüş ise öldükten sonra diriliş ve kabirlerden kalkış üfürüşüdür. Sûr’a bu ikinci defa üfürüleceği vakit insanlar kabirlerinden çıkarak O’nun huzurunda toplanmak üzere Rablerine doğru hızlıca gideceklerdir. Gecikme ya da ağırdan alma imkânı bulamayacaklardır.<i> İşte bu durumda yalanlayanlar kederlenecek ve pişmanlıklarını açığa vurarak şöyle diyeceklerdir:</i><br></div><div>                52. <i>“Vay başımıza gelen! Yattığımız yerden”</i> kabirlerdeki uykumuzdan <i>“kim kaldırdı bizi?”</i> Bazı hadislerde belirtildiği gibi Sûr’a üfürülmeden bir süre önce kabirdekilerin kısa bir uykuları olacaktır.<i>[13]</i>                Onlara cevap olmak üzere şöyle denecektir: <i>“Bu, Rahman’ın vaat ettiği <span>(diriliş günüdür)</i>. Peygamberler de doğru söylemişlerdir.”</span> Yani bu, hem Allah’ın hem de peygamberlerin size vaat ettiğidir. Böylelikle onların doğru söyledikleri, gözle görülen bir gerçek olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.                Burada <i>“Rahman”ın anılışının, yalnızca O’nun vaadini haber vermek için olduğu zannedilmesin. Aynı zamanda bu pek büyük günde bile onların, ilâhî rahmetinin hiçbir kimsenin zannetmediği, hiçbir kimsenin tahmin etmediği şekilde tecellilerini göreceklerine dair de bir haberdir.<span>                    Yüce Allah’ın:</i> “Mülk, o gün hak olan Rahman’ındır.”</span><i>(el-Furkân, 25/26)</i>; <i>“Sesler Rahman olanın huzurunda kısılmış olacaktır”</i><i>(Tâ-Hâ, 20/28)</i> vb. gibi Rahman adının zikredildiği diğer buyruklar da böyledir.                </div><div>                53. <i>“O, tek bir çığlıktan ibarettir.”</i> Yani kabirlerden diriliş sadece İsrafil’in Sûr’a üfürmesi ile gerçekleşecektir. Üfürmesinin hemen akabinde bedenler canlanıverecektir.                <i>“Bir de bakmışsın ki hepsi”</i> öncekiler de sonrakiler de insanlar da cinler de amellerinin hesabı görülmek üzere <i>“huzurumuzda toplanmışlar bile!”</i><br></div><div>                54. <i>“Bu gün hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacaktır.”</i> İyilikleri eksiltilmez, kötülüklerine de ilave yapılmaz.                <i>“Sizler ancak”</i> hayır ya da şer türünden <i>“işlediklerinizin karşılığını göreceksiniz.”</i> O bakımdan kim hayırla karşılaşırsa bundan dolayı Yüce Allah’a hamdetsin, kim de hayırdan başka şeylerle karşılaşırsa kendisinden başkasını kınamasın.                </div>","","","","<p>55- <i>“Bugün cennetlikler neşe içinde nimetlerle meşgul olacaklar.”</i>                56- <i>“Onlar da eşleri de gölgeler altında tahtlara yaslanacaklar.”</i>                57- <i>“Orada onlar için meyveler ve istedikleri her şey vardır.”</i>                58- <i>“Çok merhametli Rab tarafından sözlü bir selam da <span>(vardır onlara)</i>.”</span></p><div>                55. Yüce Allah, herkesin amelinden başka bir şey ile karşılaşmayacağını söz konusu ettikten sonra her iki kesimin görecekleri bu karşılıkları söz konusu etmektedir.<i> Önce cennetliklerin görecekleri karşılıkları zikretmekte ve onların o gündeki durumlarını şöylece haber vermektedir:</i> Cennetlikler <i>“neşe içinde nimetlerle meşgul olacaklar.”</i> Yani nefsi sevindiren, nefsin hoşuna giden, canın arzuladığı, gözlerin lezzet alacağı, temenni edenlerin isteyecekleri türden işlerle meşgul olacaklardır ki oldukça güzel bakirelerle bir arada olmak da bunlardan birisidir.<i> Nitekim Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:</i>                56. <i>“Onlar da” hem yüz ve beden güzelliğine hem de huy güzelliğine sahip hurilerden olan “eşleri de gölgeler altında”</i> oldukça güzel ve süslü örtülerle bezenmiş ve değerli taşlarla işlenmiş <i>“tahtlara yaslanacaklar.”</i> Bu yaslanışları, tam bir rahat, huzur ve zevk içerisinde olacaklarına delildir.                </div><div>                57. <i>“Orada onlar için”</i> üzüm, incir, nar vb. gibi oldukça lezzetli ve her çeşit <i>“meyveler ve istedikleri her şey vardır.”</i> İsteyip temenni ettikleri her bir şeye anında kavuşacaklardır.                </div><div>                58. Aynı zamanda onlar için <i>“Çok merhametli Rab tarafından sözlü bir selam da”</i> vardır. Bu buyrukta âlemlerin Rabbinin cennetliklerle konuşacağına ve onlara selâm vereceğine delil vardır. Bunu da (<i>“sözlü” anlamı verilen) “قولا”</i> buyruğu ile tekid etmiştir. Son derece Rahim olan Rableri onlara selâm verdi mi artık bütün yönleri ile tam ve eksiksiz bir selamete erişirler. Yine onlar, daha üstünü olmayacak ve benzeri bir nimet bulunmayacak şekilde Allah’ın selamına mazhar olacaklardır.                 Hakimler hakimi, yüce Rab, son derece şefkatli ve merhametli olan Allah’ın kendilerini rızasına gark ettiği ve ebediyen bir daha kendilerine gazap etmeyeceği lütuf ve ihsan yurdunun sakinlerine vereceği selâmı düşünebiliyor musun?                 Eğer Yüce Allah, onların ölmeyeceklerini yahut kalplerinin sevinç, neşe ve mutluluktan dolayı yerlerinden oynamayacağını takdir etmemiş olsa idi hiç şüphesiz bunlar gerçekleşirdi. Yüce Rabbimizden bu nimetten bizleri mahrum kılmamasını, kerim yüzüne bakma nimetine bizleri mazhar kılmasını niyaz ederiz.<i>                  Allah takvâ sahiplerinin mükâfatlarını söz konusu ettikten sonra günahkârların cezalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","<p>59- <i>“Ey günahkârlar! Bugün siz <span>(bir kenara)</i> ayrılın.”</span>                60- <i>“Ey Âdemoğulları! Ben size: Şeytana ibadet etmeyin; çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır”</i> demedim mi?”                61- <i>“<span>(Yalnızca)</i> Bana ibadet edin. İşte dosdoğru yol budur.”</span>                62- <i>“Halbuki o, sizden pek çok nesilleri saptırmıştı. Hiç mi aklınızı kullanmıyordunuz?”</i>                63- <i>“İşte kendisiyle tehdit edildiğiniz cehennem!”</i>                64- <i>“Küfre sapmanızdan ötürü bugün girin oraya!”</i>                65- Bugün Biz ağızlarına mühür vururuz da <i>(dünyada)</i> ne işlediklerini bize elleri söyler ve ayakları şahitlik eder.                66- Eğer dileseydik gözlerini silme kör ederdik de <i>(doğru)</i> yolu bulmak için koşuşurlardı. Ama nasıl görecekler ki?                 67- Eğer dileseydik oldukları yerde hilkatlerini değiştirirdik de ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye güçleri yetmezdi.</p><div>                59.<i> Kıyamet gününde günahkârlara şöyle denilecek:</i><i>“Ey günahkârlar! Bugün siz <span>(bir kenara)</i> ayrılın.”</span> Müminlerden ayrılıp tek başınıza durun. Maksat, cehenneme koymadan önce herkesin gözü önünde onları azarlamaktır.<i> Onlara şöyle diyecek:</i><br></div><div>                60. <i>“Ey Âdemoğulları! Ben size: Şeytana ibadet etmeyin”</i> Ona itaat etmeyin, <i>“çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır”</i> demedim mi?” Ben size peygamberlerin vasıtası ile bu emrimi bildirmedim mi, bunları söylemedim mi? -Bu azarın kapsamına bütün küfür ve günah türleri girmektedir. Çünkü bunların hepsi de şeytana bir itaat ve ibadettir.- Üstelik ben sizi ondan alabildiğine sakındırdım, ona itaat etmeyin diye uyardım ve onun sizi neye davet ettiğini bildirdim.                </div><div>                61. Ayrıca sizlere <i>“<span>(Yalnızca)</i> Bana”</span> emirlerimi yerine getirerek ve yasaklarımı terk ederek <i>“ibadet edin.”</i> diye emir verdim.                <i>“İşte dosdoğru yol budur.”</i> Bana ibadet ve itaat etmek, şeytana ise isyan edip karşı çıkmak, doğru yolun ta kendisidir. Dosdoğru yola dair bütün bilgiler ve ameller bu ikisine bağlıdır.                </div><div>                62. Ancak sizler benim bu emrimi yerine getirmediniz, sözümü dinlemediniz. Aksine şeytanı dost edindiniz. Halbuki o şeytan <i>“sizden pek çok nesilleri saptırmıştı. Hiç mi aklınızı kullanmıyordunuz?”</i>                Rabbinizi ve gerçek dostunuzu dost edinmeyi emredecek, sizi en büyük düşmanınızı dost edinmekten alıkoyacak aklınız yok muydu? Eğer sizin doğru işleyen bir aklınız olsa idi elbette böyle yapmazdınız.                </div><div>                63. Şeytana itaat edip Rahman olan Allah’a düşmanlık ettiniz, O’nun huzuruna çıkmayı yalanladınız, amellerin karşılığının verileceği kıyameti reddettiniz ve azap sözü aleyhinize hak oldu; <i>“İşte kendisiyle tehdit edildiğiniz”</i> ve dünyada iken kendisini yalanladığınız “cehennem!” Haydi onu kendi gözlerinizle görün. İşte o vakit kalpler dehşete kapılacak, gözler yerinden fırlayacak ve en büyük korku tahakkuk edecektir.                </div><div>                64. Sonra bu dehşet,<i> cehennem ateşine atılmaları emredilince zirveye çıkacak ve onlara şöyle denilecek:</i><i>“Küfre sapmanızdan ötürü bugün girin oraya!”</i> Yani bu cehennem ateşine girin de ateşi sizi kavursun ve harareti dört bir yanınızı kuşatsın. Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, Allah’ın peygamberlerini yalanlamış olmanız sebebi ile bu azabınız en ileri dereceye ulaşacaktır.                 Yüce Allah,<i> o bedbahtlık yurdundaki korkunç ve dehşetli hallerin açıklanması sadedinde devamla şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                65. <i>“Bugün Biz ağızlarına mühür vururuz.”</i> Onları dilsiz kılarız da konuşamazlar. İşledikleri küfür ve yalanlama suçlarını inkâr edemezler.                <i>“<span>(dünyada)</i> ne işlediklerini bize elleri söyler ve ayakları şahitlik eder.”</span> Onların kendi azaları işlediklerine tanıklık edecek, her şeyi konuşturan Allah onları da konuşturacaktır.                </div><div>                66. <i>“Eğer dileseydik gözlerini”</i> tıpkı onların konuşma kabiliyetlerini yok ettiğimiz gibi görme imkânlarını da yok ederek <i>“silme kör ederdik de <span>(doğru)</i> yolu bulmak için koşuşurlardı.”</span> Yol bulmak üzere koşuşup dururlardı. Çünkü bu izlemek istedikleri yol, cennete ulaştıracak olan yoldur.                <i>“Ama” gözleri silme kör edildiğine göre “nasıl görecekler ki?”</i><br></div><div>                67. <i>“Eğer dileseydik oldukları yerde hilkatlerini değiştirirdik.”</i> Onları hareketsiz kılardık da <i>“ne ileri gitmeye ne de”</i> cehennemden uzaklaşmak için <i>“geri dönmeye güçleri yetmezdi.”</i>                Yani bu kâfirler aleyhine azap sözü hak olmuştur. Artık ceza görmeleri kaçınılmazdır. Böyle bir durumda ise cehennem ateşinden başka bir seçenek olmayacaktır. Bu ateş, onlar tarafından görülecektir. Sırat üzerinden geçmedikçe de hiçbir kimse kurtulamayacaktır. Sırattan ise ancak nurları aydınlığında yürüyen iman ehli kimseler geçebilecektir. Bu kâfirlerin ise cehennem ateşinden kurtulacaklarına dair Allah’tan kendilerine verilmiş bir ahitleri yoktur.                 O, dilerse onların gözlerini silme kör yapar, bununla birlikte hareket kabiliyetlerini olduğu gibi bırakabilir. Ancak sırata <i>(yola)</i> doğru gitmek için birbirleri ile yarışacak olsalar bile ona giden doğru yolu bulamayacaklardır. Dilerse de hareket kabiliyetlerini yok eder ve ileri de gidemezler, geri de dönemezler. Maksat onların Sıratı geçemeyeceklerini ve böylelikle kurtulamayacaklarını anlatmaktır.                </div>","","","","","","","","","<p>68- Kime uzun ömür verirsek yaratılışta onu tam tersine çeviririz. Hala akıllarını kullanmayacaklar mı?</p><div>                68. Biz Ademoğullarından <i>“kime uzun ömür verirsek yaratılışta onu tam tersine çeviririz.”</i> Yani ilk zayıflık haline, aklının ve gücünün zayıf olduğu döneme geri döner.                <i>“Hala akıllarını kullanmayacaklar mı?”</i> Ademoğlunun her bakımdan eksik olduğunu düşünmeyecekler mi ki akıllarını ve güçlerini toplayıp bunları Rablerine itaat uğrunda kullansınlar.                </div>","<p>69- Biz ona şiir öğretmedik, zaten ona yakışmaz da. O, ancak bir zikir/öğüt ve apaçık/açıklayıcı bir Kur’ân’dır.                70- O, diri olan kimseleri uyarsın ve kâfirler aleyhine de <i>(azap)</i> sözü hak olsun diye <i>(indirilmiştir)</i>.</p><div>                69. Yüce Allah,<i> peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i müşriklerin kendisine yakıştırdıkları üzere bir şair ve getirdiği sözün de bir şiir olmasından tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz ona şiir öğretmedik, zaten ona yakışmaz da.”</i> Şairlik ona yakışmaz. Çünkü onun şair olması imkânsız bir şeydir. Zira o, doğru yoldadır, hidâyet üzeredir. Şairler ise azgın ve sapkın kimselerdir. Onlara uyanlar da öyledir.                Böylece Yüce Allah, bu sapıkların Rasûlü ile ilgili olarak ileri sürdükleri ve dört elle sarıldıkları bütün şüpheleri ortadan kaldırmış, hepsini kökten kurutmuştur. Onun kesinlikle okuma yazma bilmediğini belirterek, ayrıca ona şiiri öğretmediğini, şiirin ona yakışmadığını da haber vermektedir. Çünkü <i>“O, ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’ân’dır.”</i> Yani onun getirdikleri, ancak özlü akıl sahiplerinin dinî bütün ihtiyaçlarını görüp bilecekleri ve kendisi ile öğüt ve ibret alacakları bir zikir/öğüt/hatırlatmadır.                 Bu Kitap, bütün bu ihtiyaçları kapsar, hem de en mükemmel bir şekilde. Aynı zamanda o, akıllara Yüce Allah’ın fıtratlara yerleştirmiş olduğu güzel olan her bir şeyin yapmayı ve her çirkinden de kaçma gereğini de hatırlatır.                <i>“Ve apaçık/açıklayıcı bir Kur’ân’dır.”</i> Açıklanması gereken her şeyi açıkça beyan eder. Hak olan her bir şeyi bütün tafsilî ile icmalî delilleri ile açıkladığını ifade etmek için de neyi açıkladığı ayrıca zikredilmemiştir. Batılın batıl olduğunu da ortaya koyar. İşte bu Kitabı Yüce Allah bu özelliği ile Rasûlüne indirmiş bulunmaktadır.                </div><div>                70. <i>“O” kalbi “diri”</i> ve uyanık <i>“olan kimseleri uyarsın”</i> İşte bu Kur’ân ile arınıp temizlenen, ilim ve amelleri Kur’ân dolayısı ile artan kimseler bunlardır. Kur’ân, böylelerinin kalbi için, temiz ve iyi toprak için yağmur neyse işte o etkiyi gösterir.                <i>“ve kâfirler aleyhine de <span>(azap)</i> sözü hak olsun diye.”</span> Çünkü Allah’ın onlara karşı delili ortaya konulmuş ve kendilerinin ileri sürecek hiçbir mazeretleri kalmamıştır. Tutunabilecekleri asgari bir şüphe ve en küçük bir bahaneleri dahi kalmamıştır.                </div>","","<p>71- Görmezler mi ki biz onlar için kendi ellerimizin var ettiği davarlar yarattık da kendileri her yönüyle onlara sahiptirler.                72- Onları kendilerine amade kıldık. Bu sayede bir kısmına binerler, bir kısmını da yerler.                 73- Onlarda kendileri için türlü faydalar, ayrıca içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?</p><div>                71-73. Yüce Allah kullarına, emirlerine amade kılıp kendilerine boyun eğdirmiş olduğu davarlara ibretle bakmalarını emretmektedir. Âdemoğullarını bu davarlara sahip kılmıştır. Bu davarlar, istedikleri her bir hususta onların isteklerine boyun eğmektedir.<i> Ademoğulları bu davarlardan pek çok yönden yararlanmaktadırlar:</i> Kendilerini, yüklerini, eşyalarını ve mallarını bir yerden bir yere taşırlar. Onlardan bir kısmını yerler, onlardan ısınacak elbiseler yaparlar. Yünlerinden, tüylerinden, kıllarından bir süreye kadar yararlanacakları şekilde süs ve eşyalar edinirler. Ayrıca onların varlığı kendileri için bir süs ve güzelliktir. Buna benzer daha pek çok menfaatleri vardır.                <i>“Hâlâ” bunca nimetleri kendilerine ihsan eden Allah'a “şükretmeyecekler mi?”</i> O’na ihlasla ibadet etmeyecekler mi? Bunlardan ibret ve tefekkürden uzak bir şekilde yararlanmaya bir son vermeyecekler mi?                </div>","","","<p>74- Onlar yardım görecekler ümidiyle Allah'ın dışında ilahlar edindiler.                75- Halbuki o ilahlar, onlara yardım edemezler. Aksine kendileri, onlar için hazır askerlerdir.</p><div>                74. Bu buyruk, müşriklerin Yüce Allah ile birlikte edindikleri ilâhların ilâhlıklarının batıl olduğunu, bunların kendilerine yardım ve şefaat edeceklerini boş yere umduklarını açıklamaktadır.                 Yani onların, kendileri ile Allah arasında şefaat ve aracılıkta bulunmaları şeklindeki düşünceleri batıldır. Çünkü bu putlar, son derece acizdirler.                 75. <i>“Halbuki o ilahlar, onlara yardım edemezler.”</i> Dahası o putlar, kendi kendilerine de yardım edemezler. Kendi kendilerine yardım edemeyeceklerine göre kendilerine ibadet edenlere nasıl yardım etsinler!?                Zira yardımcı olmanın iki şartı vardır? Buna güç yetirebilmek ve irade sahibi olmak. Eğer buna güç yetirebiliyor ise geriye <i>“Acaba kendisine ibadet eden kimseye yardım etmek istiyor mu, istemiyor mu?”</i> sorusu kalır. <i>“Güç yetiremeyiş”</i> durumu ise her iki şartı da ortadan kaldırır.                <i>“Aksine kendileri, onlar için hazır askerlerdir.”</i> Yani onlar da kendilerine ibadet edenler de azapta hazır edilecekler ve biri ötekinden uzak olduğunu bildirecektir. Peki, ne diye bunlara ibadetten dünyada iken uzaklaşmıyor ve mutlak mülk, fayda, zarar, verme, alıkoyma yetkilerini elinde bulunduran, gerçek dost ve yardımcı olan Allah’a ihlasla ibadete yönelmiyorsunuz?                </div>","","<p>76- O halde onların sözleri seni üzmesin. Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.</p><div>                76. Yani ey peygamber! Yalanlayıcıların söyledikleri sözler seni üzmesin. İfadelerin akışından anlaşıldığı kadarı ile bu sözden kasıt, inkârcıların Allah Rasûlü hakkında onu tenkit etmek üzere yahut onun getirdikleri ile ilgili söyledikleri her türlü sözdür.                 Yani kalbin onlara üzülmekle meşgul olmasın. <i>“Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz”</i> ve onlar hakkındaki bu bilgimize göre onları cezalandıracağız. Yoksa onların söyledikleri sözlerin sana hiçbir zararı olmaz.                </div><div>                Bu âyet-i kerimelerde öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin şüphesi ve bu şüpheye en mükemmel, en güzel ve en açık bir şekilde cevap vardır.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","<p>77- İnsan, bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza hiç mi bakmaz ki kalkıp <i>(bize)</i> apaçık bir hasım kesiliyor?                78-<i> Kendi yaratılışını unutuyor da bize misal getiriyor ve:</i><i>“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?”</i> diyor.                79-<i> De ki:</i><i>“Onları ilk defa kim yarattıysa O diriltecektir. O, her türlü yaratmayı/yaratılmışı çok iyi bilendir.”</i>                80- O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. İşte siz, ondan ateş tutuşturuyorsunuz.                81- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini <i>(tekrar)</i> yaratmaya kadir değil midir? Elbette <i>(kadirdir)</i>. O, <i>(her şeyi)</i> yaratandır, her şeyi bilendir.                82- O, bir şeyi <i>(var etmeyi)</i> diledi mi sadece ona: “Ol” der, o da hemen oluverir.                 83- Her şeyin hükümranlığı elinde bulunan <i>(Allah, her türlü eksiklikten)</i> münezzehtir! Sizler, yalnız O’na döndürüleceksiniz.</p><div>                77. Öldükten sonra dirilişi inkâr eden yahut da bu hususta şüphesi olan <i>“insan bizim kendisini”</i> önce <i>“bir nutfeden yarattığımıza”</i> sonra onu büyüyünceye, gençleşinceye, aklı olgunlaşıp kemale erinceye kadar aşamadan aşamaya geçirmek sureti ile yetiştirdiğimize <i>“hiç mi bakmaz ki kalkıp”</i> önceleri nutfeden yaratılmış olduğu halde <i>“apaçık bir hasım kesiliyor?”</i>                Haydi bu iki hal arasındaki farka baksın ve kendisini yoktan var edenin, onu çürüyüp parçalandıktan sonra tekrar diriltmeye ve yeniden yaratmaya öncelikle kadir olduğunu düşünüp anlasın.                </div><div>                78. <i>“Kendi yaratılışını unutuyor da bize misal getiriyor”</i> Ki hiç kimsenin böyle bir misal getirmesi yerinde değildir. Çünkü bu misalle Yaratanın kudreti yaratılmışın kudretine kıyas edilmekte ve yaratılmışın kudreti için uzak olan bir husus, Yaratıcının kudreti için de uzak görülmektedir.<i>                  Bu misal şu buyrukla açıklanmaktadır:</i> Bu insan <i>“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?”</i> diyor” Yani bunu diriltecek kimse var mı? Bu soru, inkâr amaçlıdır. Yani bu kemikleri çürüyüp dağıldıktan sonra hiç kimse diriltemez, demektir.                İşte misal ve şüphe budur. Ona göre böyle bir iş, alışılagelmiş insan kudreti açısından son derece uzak bir ihtimaldir. Ancak onun söylediği bu söz, onun gafletinin ve ilk yaratılışını unutuşunun bir sonucudur. Eğer o daha önce anılmaya değer bir şey olmadığı halde yaratılmış olduğuna dikkat etmiş olsa idi gerçeği açıkça görür ve böyle bir misal vermeye kalkışmazdı.                Yüce Allah,<i> böyle bir ihtimali uzak görmeye son derece yeterli ve tatmin edici bir cevap vererek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                79. Böyle bir gerçeği sadece tasavvur etmekle bile en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın bunları ilk olarak yaratanın, ikinci bir defa daha yaratmaya kadir olduğu kesinlikle bilinir. Ayrıca bir kimse bunu düşünecek olursa, ilâhî kudrete göre bunun çok daha kolay olduğunu da anlar.                <i>“O, her türlü yaratmayı/yaratılmışı çok iyi bilendir.”</i> Bu, Yüce Allah’ın sıfatlarından ikinci bir delildir. O da Yüce Allah’ın bütün yaratılmışları, bütün halleri ile ve bütün zamanları ile bildiğini ve bilgisi ile onları kuşattığını ortaya koymaktadır. Yerin ölenlerin cesetlerinden neleri eksilttiğini, geriye nelerin kaldığını bildiği gibi gizlileri de açıkları da bilir. Kul, Yüce Allah’ın bu uçsuz bucaksız ilmini ikrar ve kabul ettiği taktirde bunun, Allah’ın ölüleri kabirlerinden diriltmesinden daha büyük ve daha üstün olduğunu da bilir.                Daha sonra Yüce Allah,<i> üçüncü bir delili daha zikrederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                80. Kuru olan ateşi son derece yaş ve nemli olan yeşil ağaçtan -ikisinin birbirine zıt olmasına, birbirlerine tamamen aykırı olmalarına rağmen- çıkartan Yüce Allah’ın, ölüleri kabirlerinden çıkartması da böyle de kolaydır.<i>                  Daha sonra dördüncü bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                81. <i>“Gökleri ve yeri”</i> genişliklerine ve büyüklüklerine rağmen <i>“yaratan, hiç onlar gibisini yaratmaya”</i> yani onları diriltmeye <i>“kadir değil midir? Elbette”</i> buna kadirdir. Çünkü göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir.                <i>“O, <span>(her şeyi)</i> yaratandır, her şeyi bilendir.”</span> Bu da beşinci delildir. Çünkü Yüce Allah, öncekileri ile sonrakileri ile küçükleri ile büyükleri ile bütün mahlukatın yaratıcısıdır. Bunların hepsi O’nun yaratmasının ve kudretinin eserleridir. O, bir şeyi yaratmak istedi mi o, hiçbir şekilde ona güç gelmez.                 Yüce Allah’ın ölüleri yeniden yaratması, aslında O’nun yaratmasının eserlerinden sadece bir tanesidir.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                82. <i>“O, bir şeyi”</i> bu ifade -şarttan sonra nekire/belirtisiz isim geldiğinden dolayı- her bir şeyi kapsar; <i>“<span>(var etmeyi)</i> diledi mi sadece ona: “Ol”</span> der, o da hemen oluverir.” Derhal ve hiçbir karşı koyma olmaksızın var olur.                </div><div>                83. <i>“Her şeyin hükümranlığı elinde bulunan <span>(Allah, her türlü eksiklikten)</i> münezzehtir”</span> Bu da altıncı delildir. Yüce Allah, her şeyin mutlak sahibi ve hükümranıdır. Ulvi alemde olsun, süfli alemde olsun var olan her bir şey O’nun mülküdür. Hepsi O’nun emrindeki kullardır, O’nun tarafından işleri çekilip çevrilmektedir. Son derece hikmetli kaderi ile, şer’î hükümleri ile ve cezaî hükümleri ile onlar üzerinde O tasarrufta bulunur.                Cezaî hükümlerinin haklarında uygulamaya konması için ölümlerinden sonra tekrar onları diriltmesi de hükümranlığının kemalindendir.<i> Bundan dolayı:</i><i>“Sizler yalnız O’na döndürüleceksiniz”</i> buyurmaktadır. Bunda en ufak bir şüphe ve tereddüt yoktur. Çünkü buna dair kati deliller ve apaçık belgeler sayılamayacak kadar çoktur.                 Kelâmında hidâyet, şifa ve nur bulunan Yüce Allah’ın şanı ne yücedir!                </div><p>                Yasin suresinin tefsiri burada sona ermektedir.                 Celâline yakışan şekli ile hamdolsun Yüce Allah’a! Kemaline yakışan şekli ile övgülerimiz O’nadır. Azametinin ve Kibriyâ’sının gerektirdiği şekilde şan ve şeref O’nundur.                Allah’ın salât ve selâmı Muhammed’in üzerine olsun!                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","<p>1- Yemin olsun saf saf duranlara,                2- Sürüp sevkedenlere,                3- Zikir okuyanlara ki,                4- Sizin ilâhınız birdir.                5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.                6- Şüphesiz Biz <i>(dünyaya)</i> en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.                7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk.                8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da;                9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.                 10- Ancak <i>(meleklerden)</i> bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.                11-<i> Şimdi sor onlara:</i> Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim <i>(şu)</i> yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)</i></div><div>                1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair,<i> ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Yemin olsun saf saf duranlara,”</i> Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere;                 <i>“Sürüp sevkedenlere,”</i> Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere;                <i>“Zikir okuyanlara,”</i> Allah’ın kelamını okuyan meleklere...                Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah,<i> ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:</i><i>“Sizin ilâhınız birdir”</i> buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.                </div><div>                5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur.                 Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir.                Yüce Allah’ın özellikle <i>“doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”</i>a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir.<i> Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                6-7.<i> Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir:</i>                1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir.                2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması.                8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa <i>“dört bir taraftan”</i> delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere <i>“taşlanırlar.”</i><i>“Onlar için sürekli bir azap da vardır.”</i> Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.                </div><div>                10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı.<i> Ancak Yüce Allah:</i><i>“Ancak <span>(meleklerden)</i> bir söz kapıp kaçıran olursa…”</span> buyurmaktadır.                 Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince <i>“derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.”</i> Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.                </div><div>                11. Yüce Allah,<i> bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şimdi sor onlara”</i> öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: <i>“Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur”</i> öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur;                <i>“Yoksa bizim <span>(şu)</i> yarattıklarımız mı?”</span> Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır.<i> İşte bundan dolayı:</i><i>“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.”</i> Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır.<i> Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:</i><i>“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”</i><i>(el-Hicr, 15/26)</i><br></div>","","","","","","","","","","","<p>12- Ne var ki sen <i>(onlara)</i> şaşıyorsun, onlar ise <i>(seninle)</i> alay ediyorlar.                13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar.                14- Bir mucize görseler alay ederler.                15-<i> Ve derler ki:</i><i>“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.”</i>                16- <i>“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz <span>(bu hale geldikten sonra)</i> mı diriltileceğiz?                  17- “Geçmiş atalarımız da mı <i>(diriltilecek)</i>?”</span>                18-<i> De ki:</i><i>“Evet, hem de zelil bir halde <span>(diriltileceksiniz)</i>.”</span>                19- O <i>(diriliş)</i>, sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar <i>(kabirlerinden kalkmış)</i> bakınmaktalar!                20-<i> Diyecekler ki:</i><i>“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!”</i>                21- <i>“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”</i></p><div>                12. <i>“Ne var ki sen”</i> ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü <i>“şaşıyorsun.”</i>                Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir.                 Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır.<i> Bu da şudur:</i><i>“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.”</i> Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.                </div><div>                13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki <i>“onlara öğüt verildiğinde”</i> fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan <i>“öğüt almazlar.”</i>                Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.                </div><p>                14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.                </p><div>                15.<i> Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:</i><i>“Bu, ancak apaçık bir büyüdür”</i> sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.                </div><div>                16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların,<i> yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:</i><i>“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz <span>(bu hale geldikten sonra)</i> mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?”</span> Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah,<i> Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:</i><br></div><div>                18. <i>“De ki: Evet”</i> Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. <i>“Hem de zelil bir halde”</i> Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.                </div><div>                19. <i>“O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar”</i> kabirlerinden diriltilmiş <i>“bakınmaktalar!”</i> İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip <i>“Vay halimize!”</i> diyerek yakınacaklardır:                </div><p>                20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.                </p><div>                21.<i> Onlara şöyle denecek:</i><i>“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz”</i> kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan <i>“hüküm günüdür.”</i><br></div>","","","","","","","","","","<p>22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün.                24- Onları <i>(cehenneme varmadan)</i> durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır.                25- <i>“Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?”</i>                26- Elbette <i>(edemezler; çünkü)</i> onlar, bugün teslim olmuşlardır.</p><div>                22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek,<i> önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır:</i>                Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine <i>“zulmedenleri ve”</i> onların amelleri türünden amel işleyerek <i>“onlarla aynı yolda olanları”</i> Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır.                 <i>“ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini”</i> ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları <i>“bir araya toplayın.”</i> Onların hepsini bir araya getirin; sonra da <i>“onları cehennemin yoluna sürün”</i> cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.                </div><div>                24.<i> Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:</i><i>“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar”</i> dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı <i>“sorgulanacaklardır.”</i> Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar.<i> Onlara şöyle denilecektir:</i><br></div><p>                25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.                </p><div>                26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır.<i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“Elbette <span>(edemezler; çünkü)</i> onlar, bugün teslim olmuşlardır.”</span><br></div>","","","","","<p>27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar.                28-<i> Derler ki:</i><i>“Siz, bize sağdan gelirdiniz.”</i>                29-<i> Onlar da derler ki:</i><i>“Hayır; siz mümin değildiniz <span>(ki biz sizi saptırmış olalım)</i>!”</span>                30- <i>“Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.”</i>                31- <i>“Artık Rabbimizin <span>(azap)</i> sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz <i>(azabı)</i> kesinlikle tadacağız.”</span>                32- <i>“Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.”</i>                33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar.                 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.                35-<i> Çünkü onlara:</i><i>“Allah’tan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur”</span> denildiğinde büyüklük taslarlardı.                36-<i> Ve derlerdi ki:</i><i>“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?”</i>                37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve <i>(geçmiş)</i> peygamberleri de tasdik etmiştir.                38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız.                 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.</p><div>                27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir.                28. Tabiler,<i> arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:</i><i>“Siz bize sağdan gelirdiniz.”</i> Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.                </div><div>                29. <i>“Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.”</i> Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki?                 Üstelik <i>“bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.”</i> Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi.                 <i>“Aksine siz azgın bir topluluktunuz.”</i> Haddi aşan kimselerdiniz.                31. <i>“Artık Rabbimizin <span>(azap)</i> sözü üzerimize”</span> bize de size de, hepimize <i>“hak olmuştur. Hepimiz”</i> azabı <i>“kesinlikle tadacağız.”</i> Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz.                 32. <i>“Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.”</i> Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.                </div><div>                33-34. Yüce Allah,<i> onların durumunu şöyle bildirmektedir:</i><i>“Şüphesiz onlar, o gün”</i> Kıyamet gününde <i>“azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.”</i> Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.”</i>                Daha sonra Yüce Allah,<i> onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                35-36. <i>“Çünkü onlara: Allah’tan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur, denildiğinde”</span> ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı <i>“büyüklük taslarlardı”</i> ve tevhide karşı çıkarak <i>“derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin”</i> sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği <i>“ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?”</i> Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı.<i> Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                37. <i>“Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş”</i> Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır.                 <i>“Ve <span>(geçmiş)</i> peygamberleri de tasdik etmiştir.”</span> Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı.                 Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü.                Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.                </div><div>                38.<i> Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:</i><i>“Hepimiz <span>(azabı)</i> kesinlikle tadacağız”</span> sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah,<i> burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:</i><i>“Siz elbette o can yakıcı”</i> ve acı verici <i>“azabı tadacakasınız.”</i>                39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.                </div><div>                Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah,<i> mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","","","","","","","","","<p>40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç.                 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır.                 42- <i>(Türlü türlü)</i> meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar;                43- Naîm cennetlerinde;                44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde.                45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren <i>(şarap)</i> kadehleri, etraflarında dolaştırılır.                47- O <i>(şarapta)</i> aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar.                48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü <i>(huriler)</i> vardır.                49- Sanki onlar, <i>(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş)</i> saklı yumurta gibidirler.</p><p>                40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.                </p><div>                41. <i>“Onlar için bilinen”</i> yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan <i>“bir rızık vardır.”</i> Yüce Allah,<i> bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır:</i>                42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile <i>“meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.”</i> Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.                </div><div>                43. <i>“Naîm cennetlerinde”</i> nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.                </div><div>                44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar <i>“tahtlar üzerinde karşılıklı”</i> oturacaklardır.                 Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır.                 Kendi aralarında da <i>“karşılıklı”</i> oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.                </div><div>                45-47. <i>“Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren”</i> içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı <i>“<span>(içki)</i> kadehleri, etraflarında dolaştırılır.”</span> Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani <i>“bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar”</i> olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz.                Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri,<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Naîm cennetlerinde”</i> buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar.<i> Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler.                Burada <i>“bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş”</i> ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur.                Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır.                49. <i>“Sanki onlar”</i> huriler <i>“<span>(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş)</i> saklı yumurta gibidirler.”</span> Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.                </div>","","","","","","","","","","<p>50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar.                51-<i> İçlerinden birisi der ki:</i><i>“Benim bir arkadaşım vardı.”</i>                52- <i>“Diyordu ki: ‘Sen de mi <span>(dirilişe)</i> inananlardansın?’                  53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz <i>(bu hale geldikten sonra)</i> mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’                  54- <i>(Devamla)</i>: “Ona bakmak ister misiniz?”</span> der.                55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür.                56- <i>(Ona)</i> der ki: <i>“Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.”</i>                57- <i>“Eğer Rabbimin <span>(üzerimdeki)</i> nimeti olmasaydı, ben de <i>(cehenneme)</i> konanlardan olurdum.”</span>                58- <i>(Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)</i><i>“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?”</i>                59- <i>“İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!”</i>                60- <i>“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.”</i>                61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.</p><div>                50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının,<i> içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:</i><i>“Gerçekten benim”</i> dünyada iken <i>“bir arkadaşım vardı.”</i> Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor,<i> beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:</i><i>“diyordu ki: Sen de mi <span>(dirilişe)</i> inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz <i>(bu hale geldikten sonra)</i> mı diriltilip hesaba çekileceğiz?”</span> ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?!                Böylece cennetteki kişi,<i> kardeşlerine şunları söyleyecek:</i> İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor.                 54. <i>“<span>(Devamla)</i>: “Ona”</span> durumunu görmek için <i>“bakmak ister misiniz?”</i> der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım.                Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler.                55. <i>“Sonra da bakar ve onu”</i> yani arkadaşanı <i>“cehennemin ortasında görür.”</i> Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür.                56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona <i>“der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.”</i> Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin.                57. <i>“Eğer Rabbimin”</i> İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki <i>“nimeti olmasaydı ben de”</i> seninle birlikte azap içine <i>“konanlardan olurdum.”</i>                58-59. <i>“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.”</i> Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir.                 <i>(Ellinci âyet-i kerimede geçen)</i>: <i>“Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar”</i> buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.                </div><div>                60. Yüce Allah,<i> cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.”</i> Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi?                 Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.                </div><p>                61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!                </p>","","","","","","","","","","","","<p>62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı?                63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık.                 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır.                65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir.                66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.                67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için.                68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır.                69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da                70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı.                71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı.                72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik.                73- Uyarılanların <i>(ama iman etmeyenlerin)</i> sonunun nasıl olduğuna bir bak!                 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.</p><div>                62. <i>“Ziyafet olarak bu mu iyidir?”</i> Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır?                Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan <i>“Zakkûm ağacı mı?”</i><br></div><div>                63. <i>“Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan”</i> azap ve ibretli bir ceza <i>“kıldık.”                  64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden”</i> yani ortasından <i>“çıkan bir ağaçtır.”</i> Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir.<i> Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir:</i>                65. <i>“Meyvesi de şeytanların başları gibidir.”</i> Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:</i>                66. <i>“Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.”</i> Cehennemliklerin yiyeceği işte budur.<i> O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                67. <i>“Sonra onun üzerine”</i> yani bu yiyeceklerin hemen arkasına <i>“kaynar suyla”</i> yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla <i>“karışık bir içecek vardır onlar için.”</i>                Nitekim Yüce Allah,<i> başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”</i><i>(el-Kehf, 18/29)</i>; <i>“<span>(Hiç bu)</i> ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”</span><i>(Muhammed, 47/15)</i><br></div><div>                68. <i>“Sonra da dönüşleri”</i> dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere <i>“yine cehenneme olacaktır.”</i> Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır.<i>                  Burada:</i><i>“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”</i>,<i> diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:</i><br></div><div>                69. <i>“Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da”</i> sapıklıkta <i>“onların peşlerinden koşturuyorlardı”</i> süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı.<i> Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:</i><i>“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”</i><i>(ez-Zuhruf, 43/23)</i>                71. <i>“Andolsun ki bunlardan”</i> bu muhataplardan <i>“önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı”</i> ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu.                 72. Yine <i>“andolsun onlara da”</i> sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı <i>“uyarıcılar göndermiştik.”</i>                73. <i>“Uyarılanların <span>(ama iman etmeyenlerin)</i> sonunun nasıl olduğuna bir bak?”</span> Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular.                O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.                </div><div>                74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah,<i> böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ”</i> Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.                </div><p>                Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:                </p>","","","","","","","","","","","","","<p>75- Andolsun ki Nuh Bize seslen<i>(ip dua et)</i>mişti. Biz <i>(duaya)</i> ne güzel karşılık veririz!                76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık.                77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık.                78- Sonra gelenler arasında ona <i>(iyi bir nam)</i> bıraktık.                79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun!                80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.                81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır.                82- Sonra da diğerlerini <i>(kavmini)</i> suda boğduk.</p><div>                75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı.<i> O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:</i><i>“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”</i><i>(Nuh, 71/26)</i>                Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: <i>“Biz <span>(duaya)</i> ne güzel karşılık veririz!”</span> Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz!                 Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır.                 Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi.<i> Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir:</i> İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır”</i> buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.                </div>","","","","","","","","<p>83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir.                84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti.                85- Hani o,<i> babasına ve kavmine:</i><i>“Neye ibadet ediyorsunuz <span>(öyle)</i>?”</span> demişti.                86- <i>“Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?”</i>                87- <i>“Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?”</i>                88-<i> Derken yıldızlara bir defa baktı da:</i>                89- <i>“Gerçekten ben hastayım”</i> dedi.                90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.                 91-<i> O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:</i><i>“Yemiyor musunuz?”</i>                92- <i>“Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?”</i>                93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli <i>(var gücü)</i> ile vurdu.                94- <i>(Durumu öğrenen kavmi)</i> koşturarak ona geldiler.                95- <i>(Onlara)</i> dedi ki: <i>“Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”</i>                96- <i>“Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”</i>                97-<i> Dediler ki:</i><i>“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.”</i>                98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.                99-<i> Dedi ki:</i><i>“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.”</i>                100- <i>“Rabbim bana salihlerden <span>(bir evlat)</i> bağışla.”</span>                101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.                102- O <i>(çocuk)</i>, babasının yanı sıra yürümeye başlayınca <i>(İbrahim)</i> dedi ki: <i>“Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?”</i> Dedi ki: <i>“Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”</i>                103- İkisi de <i>(Allah'ın emrine)</i> teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca;                104-<i> Biz ona şöyle seslendik:</i><i>“Ey İbrahim!”</i>                105- <i>“Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.”</i>                106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.                 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.                 108- Sonra gelenler arasında ona <i>(iyi bir nam)</i> bıraktık.                109- İbrahim’e selâm olsun!                110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.                 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.                 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.                113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.</p><div>                83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır.                84. <i>“Hani o Rabbine selim”</i> şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak <i>“bir kalp ile gelmişti.”</i>                Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder.                İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o,<i> Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:</i><br></div><div>                85. <i>“Hani o,<span> babasına ve kavmine:</i> Neye ibadet ediyorsunuz <i>(öyle)</i>? demişti.”</span>  Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur.                86. <i>“Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?”</i> Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz?                87. Peki <i>“Âlemlerin Rabbini”</i> O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını <i>“zannediyorsunuz?”</i> Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir.                Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.                </div><div>                88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı.<i> Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:</i><i>“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.”</i> Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: <i>“İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir.<span> Bunlardan birisi:</i> “Gerçekten ben hastayım”</span> sözü,<i> diğeri:</i><i>“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”</i><i>(el-Enbiya, 21/63)</i> sözü,<i> bir diğeri de hanımı hakkında:</i><i>“O, benim kız kardeşimdir.”</i> demesidir.”<i>[14]</i>                Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı.                90. Hasta olduğunu söyleyince <i>“onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.”</i> Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu.                91-92. <i>“O da gizlice putlarının yanına varıp”</i> yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: <i>“Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?”</i>                O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır.                93. <i>“Sonra da üzerlerine varıp sağ eli <span>(var gücü)</i> ile vurdu.”</span> Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. <i>“Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında <span>(putların)</i> hepsini paramparça etti.”</span><i>(el-Enbiya, 21/58)</i><br></div><div>                94. <i>“Koşturarak ona geldiler.”</i> Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler.<i> Bu araştırmaları şöyle olmuştur:</i><i>“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”</i><i>(el-Enbiyâ, 21/56)</i>; <i>“İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”</i><i>(el-Enbiya, 21/60)</i> ki o şöyle diyordu: <i>“Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”</i><i>(el-Enbiya, 21/57)</i>                Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar.<i> O da onlara şöyle dedi:</i><i>“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse <span>(size cevap versinler)</i>.<i> Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki:</i> Asıl zalimler sizlersiniz.<i> Sonra başaşağı edildiler ve:</i> Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.<i> Dedi ki:</i> O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”</span><i>(el-Enbiya, 21/63-66)</i>                95-96.<i> Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:</i><i>“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”</i> Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? <i>“Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”</i><br></div><div>                97. <i>“Dediler ki: Onun için”</i> oldukça yüksek <i>“bir bina yapın”</i> ve orada büyük bir ateş yakın. <i>“Sonra da onu”</i> ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı <i>“alevli ateşin içine atın.”</i>                98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile <i>“ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.”</i>                Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.                </div><div>                99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara <i>“dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.”</i> Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum.                <i>“O bana yol gösterecektir.”</i> Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir.                Başka bir âyet-<i>i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”</i><i>(Meryem, 19/48)</i><br></div><div>                100. <i>“Rabbim bana salihlerden”</i> olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti.<i> Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:</i><br></div><div>                101. <i>“Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.”</i> Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir.<i> Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”</i><i>(Hud, 11/71)</i> Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir.                Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.                </div><div>                102. <i>“O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca”</i> onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna <i>“dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.”</i>                Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. <i>“Bir düşün bakalım, ne dersin?”</i> Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir.                 İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek <i>“dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!”</i> Allah’ın emrettiğini yerine getir.                 <i>“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”</i> Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.                </div><div>                103. <i>“İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup”</i> İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve <i>“İbrahim onu”</i> oğlu İsmail’i boğazlamak için <i>“şakağı üzere yatırınca”</i> bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.                </div><div>                104-105. <i>“Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.”</i> Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı.                <i>“Şüphesiz Biz”</i> rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette <i>“ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”</i><br></div><div>                106. <i>“Şüphesiz bu”</i> Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, <i>“apaçık bir imtihandı.”</i> Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu.                 Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi.                 O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı.<i> Ondan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.”</i> buyurmuştur.                </div><div>                107. <i>“Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.”</i> Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.                </div><div>                108. <i>“Sonra gelenler arasında ona <span>(iyi bir nam)</i> bıraktık.”</span> Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir.                109. <i>“İbrahim’e selâm olsun”</i> buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: <i>“Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”</i><i>(en-Neml, 27/59)</i><br></div><div>                110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de <i>“ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.”</i> Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.                </div><div>                111. <i>“Gerçekten o”</i> Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan <i>“mümin kullarımızdandır.”</i> O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”</i><i>(el-En’am, 6/75)</i><br></div><div>                112. <i>“Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.”</i> Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.                </div><div>                113. <i>“Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.”</i> Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir.                 <i>“O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.”</i> Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir.                 Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir.<i> Çünkü:</i><i>“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık”</i> buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk.                115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.                116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular.                117- Onlara apaçık Kitabı verdik.                 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik.                119- Sonra gelenler arasında o ikisine <i>(iyi bir nam)</i> bıraktık.                120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun!                121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.                122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.</p><div>                114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir.                117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır.                 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu.                119-122. <i>“Sonra gelenler arasında o ikisine”</i> güzel bir övgü <i>“bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.”</i> Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. <i>“Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”</i><br></div>","","","","","","","","","<p>123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir.                124- Hani o,<i> kavmine:</i><i>“<span>(Allah’tan)</i> korkup sakınmaz mısınız?”</span> demişti.                125, 126- <i>“O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l <span>(putuna)</i> mı dua ediyorsunuz?”</span>                127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette <i>(azabın ortasına)</i> konacaklardır.                128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.                129- Sonra gelenler arasında ona <i>(iyi bir nam)</i> bıraktık                130- İlyas’a selâm olsun!                131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.                132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.</p><div>                123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir.                 Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir.                 Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir.                127. <i>“Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar”</i> ona itaat etmediler, boyun eğmediler.<i> Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bu sebeple onlar elbette <span>(azabın ortasına)</i> konacaklardır.”</span> Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir.                128. <i>“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.”</i> Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir.                129-132. <i>“Sonra gelenler arasında ona”</i> İlyas’a güzel bir övgü <i>“bıraktık. İlyas’a”</i> Allah’tan ve kullarından <i>“selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.”</i>                Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.                </div>","","","","","","","","","","<p>133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir.                 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık.                135- Ancak geride <i>(helak edilecekler arasında)</i> kalan bir kocakarı hariç.                136- Sonra diğerlerini <i>(kavmini)</i> helâk ettik.                137- Siz, onların <i>(yurtlarından)</i> gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin…                138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?</p><div>                133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir.                 O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular.                 135. <i>“Ancak geride”</i> azap içerisinde <i>“kalan bir kocakarı hariç.”</i> Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı.                 136. <i>“Sonra diğerlerini”</i> yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile <i>“helâk ettik.”</i> Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:                 <i>“Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”</i><i>(Hûd 11/82)</i> Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti.                137-138. <i>“Siz onların”</i> Lût kavmi diyarından <i>“gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.”</i> Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir.                <i>“Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</i> İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?                </div>","","","","","","<p>139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir.                140- Hani o, <i>(Rabbinden izinsiz yurdundan)</i> kaçıp dolu gemiye sığınmıştı.                141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu.                142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.                143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı,                144- <i>(İnsanların)</i> diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.                145- Biz onu <i>(balığın karnından)</i> hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.                146- Üst tarafında da <i>(gölgelik olarak)</i> kabak türünden <i>(geniş yapraklı)</i> bir ağaç bitirdik.                147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla <i>(nüfuslu kavmine tekrar peygamber)</i> gönderdik.                148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar <i>(dünyadan)</i> faydalandırdık.</p><p>                139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir.                </p><div>                140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını,<i> ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:</i><i>“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı”</i> buyurmaktadır.                 Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı.                Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur.                Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir.                 O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla <i>“dolu gemiye sığınmıştı.”</i><br></div><div>                141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, <i>“kaybedenlerden olmuştu.”</i> Bu sebeple de denize o atıldı.                </div><div>                142. <i>“Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.”</i> Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti.                </div><div>                143-144. <i>“Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı”</i> yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden,<i> O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:</i><i>“Senden başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”</span><i>(el-Enbiya, 21/87)</i> dememiş olsaydı; <i>“diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.”</i> Orası onun mezarı olurdu.                 Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır.                </div><div>                145. <i>“Biz onu <span>(balığın karnından)</i> hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.”</span> Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu.                </div><div>                146. <i>“Üst tarafında da <span>(gölgelik olarak)</i> kabak türünden <i>(geniş yapraklı)</i> bir ağaç bitirdik.”</span> Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır.                Diğer taraftan Yüce Allah,<i> ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur:</i><br></div><div>                147-148. <i>“Biz onu yüzbin”</i> insana <i>“veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.”</i> Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da <i>“imana geldiler.”</i> Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu.                <i>“Biz de onları”</i> azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile <i>“bir zamana kadar <span>(dünyadan)</i> faydalandırdık.”</span>                Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke <span>(halkı)</i> olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar <i>(dünyadan)</i> faydalandırdık.”</span><i>(Yunus, 10/98)</i><br></div>","","","","","","","","","","<p>149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?                150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar?                151- İyi bilin ki onlar,<i> iftira ederek derler ki:</i>                152- <i>“Allah çocuk edindi.”</i> Onlar, kesinlikle yalancıdırlar.                153- Yoksa erkekleri bırakıp <i>(kendine çocuk olarak)</i> kızları mı seçti?                154- Ne oluyor size? Nasıl <i>(böyle çirkin bir)</i> hüküm veriyorsunuz?                155- Hiç mi düşünmüyorsunuz?                156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?                157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı!</p><div>                149. Yüce Allah,<i> Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şimdi onlara”</i> Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere <i>“sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?”</i>                Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir.                 Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları <span>(erkekleri)</i> de kendileri için isterler.”</span><i>(en-Nahl, 16/57)</i> Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür.                </div><div>                150.<i> Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:</i><i>“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna”</i> yani onların yaratılışlarına <i>“tanık mı olmuşlar?”</i> Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                151-152. <i>“İyi bilin ki onlar, iftira ederek”</i> açıkça yalan söyleyerek <i>“derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar”</i> bu sözlerinde <i>“kesinlikle yalancıdırlar”</i> ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır.                153-154. <i>“Yoksa erkekleri bırakıp <span>(kendine çocuk olarak)</i> kızları mı seçti?”</span> ve onları tercih etti? <i>“Ne oluyor size? Nasıl”</i> böyle zalimce bir <i>“hüküm veriyorsunuz?”</i>                155. <i>“Hiç mi düşünmüyorsunuz?”</i> ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz.                156. <i>“Yoksa apaçık”</i> herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık <i>“bir deliliniz”</i> bir belgeniz “mi var?”                 Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:                157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.                </div>","","","","","","","","","<p>158- Onlar, Allah ile cinler arasında da bir nesep bağı uydurdular. Halbuki cinler kesinlikle bilir ki onlar <i>(hesap için)</i> huzura getirileceklerdir.                159- Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir.                160- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.</p><p>                158. Yani Allah’a ortak koşan şu müşrikler, Allah ile cinler arasında bir nesep uydurdular. Çünkü onlar meleklerin, Allah’ın kızları olduklarını ve onların annelerinin de cinlerin ileri gelenleri olduklarını iddia ediyorlardı. Halbuki cinlerin kendileri de amellerinin karşılıklarının verilmesi için Allah’ın huzurunda hazır edileceklerini bilmektedirler. Onlar da Allah’ın kullarıdır ve Allah’ın önünde zilletle boyun eğerler. Eğer kendileri ile Allah arasında -hâşâ- bir nesep bağı bulunsaydı hiç de bu halde olmazlardı.                </p><div>                159. O mutlak egemen, affı ve cezalandırmada acele etmemesi kemal derecesinde bulunan <i>“Allah, onların nitelendirmelerinden”</i> Rablerini vasıflandırdıkları  ve kendilerini küfre ve şirke sokan tüm vasıflardan <i>“münezzehtir.”</i>                160. <i>“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.”</i> Yani Yüce Allah, bu kullarının nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmemiştir. Çünkü onlar, Rablerini ancak celâline yakışan şekilde nitelendirirler. İşte bundan dolayı onlar ihlâsa erdirilmiş kullardırlar.                </div>","","","<p>161- Gerçek şu ki ne siz ne de ibadet ettikleriniz;                162- Hiçbiriniz <i>(hiç kimseyi)</i> Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.                163- Ancak cehenneme girecek olanlar hariç.</p><p>                161-163. Yani ey müşrikler! Siz de Allah ile birlikte ibadet ettiğiniz ilahlarınız da hiçbir kimseyi fitneye düşüremez ve saptıramazsınız. Allah’ın cehennemliklerden olacaklarına dair hüküm verdikleri ve haklarında ilâhî hükmün yürürlüğe konulduğu kimseler müstesnâdır.                Bundan maksat, hem kendilerinin, hem de uydurma ilâhlarının herhangi bir kimseyi saptırmaktan yana aciz olduklarını, Yüce Allah’ın kudretinin de kemal derecesinde olduğunu açıkça ifade etmektir.                Yani sizler, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kullarını ve kurtuluşa ermiş taraftarlarını saptırma ümidini asla taşımayın.                </p>","","","<p>164- Bizden herbirimizin mutlaka <i>(gökte)</i> bilinen bir makamı vardır.                165- Şüphesiz biz saf saf duranlarız.                166- Ve gerçekten biz tesbih edenleriz.</p><div>                164. Bu buyruklarda meleklerin, müşriklerin onların haklarında söylediklerinden uzak oldukları, onların Yüce Allah’ın kulları olup bir göz açıp kapatacak kadarlık bir süre dahi olsa O’na karşı gelip isyan etmedikleri açıklanmaktadır. Yüce Allah’ın, kendisine olan emri uyarınca dışına çıkamadığı ve aşamadığı belli bir makam ve belli işleri görme konumu bulunmayan hiçbir melek yoktur. Onların ulûhiyete dair en ufak bir hak, yetki ve tasarrufları bulunmamaktadır.                165-166. <i>“Şüphesiz Biz”</i> Allah’a itaat ve O’na hizmet için <i>“saf saf duranlarız. Ve gerçekten biz tesbih edenleriz.”</i> Yüce Allah’ı kibriyasına yakışmayan her bir husustan takdis ve tenzih edenleriz.                Durum böyleyken onların Allah’ın ortakları olmaları nasıl uygun görülebilir? Yüce Allah, onların söylediklerinden pek yücedir, pek büyüktür.                </div>","","","<p>167- Halbuki onlar <i>(daha önce)</i> şöyle diyorlardı:                 168- <i>“Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi;                  169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.”</i>                170- Fakat <i>(kendilerine gelince)</i> onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler!                171-<i> Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir:</i>                172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır.                173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir.                174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir.                175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir.                176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar?                177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların <i>(ama iman etmeyenlerin)</i> sabahı ne kötü olur!                178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir!                179- <i>(Onları)</i> gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir.                180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir.                181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.                182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.</p><div>                167-170. Yüce Allah,<i> bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak:</i> Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir.                Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır.                <i>“Ama yakında”</i> azap onları gelip bulduğunda <i>“bilecekler!”</i><br></div><div>                171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan,<i> Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır:</i> Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır.                Bu, <i>“Allah’ın ordusu”</i> olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır.                Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir.<i> Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onları gözle, çünkü onlar da”</i> ibretli cezanın kimin başına geleceğini <i>“yakında göreceklerdir.”</i> Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir.                176-177. <i>“Onların alanlarına”</i> yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız <i>“inince uyarılanların <span>(ama iman etmeyenlerin)</i> sabahı ne kötü olur!”</span> Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır.                 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır.                Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah,<i> kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                180-181. <i>“İzzetin sahibi”</i> gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan <i>“Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.”</i> Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır.                182. <i>“Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.”</i> Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar.                </div><p>                Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Selâm olsun Muhammed’e!                Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun!                  2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler.                  3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. <i>(Azap gelince)</i> onlar feryat                  ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti!                  4-<i> İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:</i><i>“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır”</i> dediler.                  5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!”                  6-<i> Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:</i><i>“Yürüyün ve ilâhlarınıza <span>(bağlılıkta)</i> direnin. Şüphesiz bu, <i>(art)</i> niyetli bir şeydir!”</span>                  7- <i>“Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.”</i>                  8- <i>“Zikir/Kur'ân <span>(biz dururken)</i> aramızdan ona mı indirildi?”</span>                  Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.                  9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?                  10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde                  sebeplere yapışıp <i>(göğe)</i> yükselsinler bakalım!                  11- Halbuki onlar, <i>(peygambere karşı birleşen)</i> birliklerden oluşmuş ve                  işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 88 âyettir)</i></div><div>                  1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu,<i> onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sâd. Şeref/öğüt sahibi”</i> çok değerli ve yüce, kullara kendileri için                  gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın                  şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının                  verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren <i>“Kur’ân’a andolsun!”</i>                  Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp                  hatırlatmaktadır.                  Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur.<i> Çünkü işin gerçeği şudur:</i>                  Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli                  niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir.                </div><div>                  2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir                  zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle                  karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba                  yönelmeleridir.                  Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler,                  bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı <i>“bir kibir ve muhalefet içindedirler.”</i>                  Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu                  getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar.                </div><div>                  3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini                  bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden                  uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit <i>“kurtulma vakti”</i> değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş,                  başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı.                  İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına                  gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar.                </div><div>                  4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir                  uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar.                  Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları                  içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi                  altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam                  anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir.                  Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve                  zulümlerinden ötürü de <i>“bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.”</i>                  Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu:                </div><div>                  5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla                  yapmayı emreder?                  <i>“Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!”</i> Kendilerince bu,                  batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur.                </div><div>                  6. <i>“Onlardan ileri gelenler”</i> sözleri kabul edilenler,<i> kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:</i><i>“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza <span>(bağlılıkta)</i> direnin!”</span>                  Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda                  nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara                  ibadetten alıkoymasın.                  <i>“Şüphesiz bu”</i> Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan                  daveti <i>“<span>(art)</i> niyetli bir şeydir.”</span> Yani o, bu                  konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır.                  Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun                  veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri                  sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak                  onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir.<i> Onların maksatları da şuydu:</i>                  Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak,                  sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır.                </div><div>                  7. <i>“Biz son dinde/dönemde de”</i> onun söylediği bu sözleri ve kendisine                  davet ettiği bu dini <i>“işitmedik.”</i> Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi                  işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey                  işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur.                  Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey                  değildir.                  Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze                  karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların                  gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada                  onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır?                </div><div>                  8. <i>“Zikir/Kur'ân <span>(biz dururken)</i> aramızdan ona mı indirildi?”</span>                  Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu                  özellikle ona versin?!                  Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir                  bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara                  lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder.                  Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler                  olmadığından dolayı Allah,<i> bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:</i><i>“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler”</i> yani bu konuda                  herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur.                  Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine                  şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı                  olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve                  uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle                  konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların                  bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi                  ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah,<i> onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:</i><i>“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.”</i> Onların bu sözleri söyleme                  cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve                  Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını                  tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler.                </div><div>                  9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine                  verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler.<i>                    Çünkü onlar:</i><i>“Zikir/Kur'ân <span>(biz dururken)</i> aramızdan ona mı indirildi?”</span> demişlerdir. Yani bu,                  Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür                  sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler.                </div><div>                  10. <i>“Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı”</i>                  istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde <i>“onların mı? O halde”</i> kendilerini semaya ulaştırabilecek <i>“sebeplere yapışıp <span>(göğe)</i> yükselsinler”</span> de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler.                  Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler                  söyleyebiliyorlar?                </div><div>                  11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu                  haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla                  gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır.<i> Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:</i><i>“Halbuki onlar, <span>(peygambere karşı birleşen)</i> birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.”</span><br></div><div>                  Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler:                  1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin                  haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine                  sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini                  artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek                  ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır.                  Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği                  Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu                  Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir.                  2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve                  bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık                  ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın                  sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe                  de meyletmemelidir.                  3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının                  özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan                  dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye                  kalkışanlar,<i> onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:</i><i>“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”</i><i>(el-En’am, 6/90)</i>                  4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses                  sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona                  karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı.                  5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi,                  insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu                  Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu.                  6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları                  sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan                  inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale                  ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir.                  7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri                  hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla                  birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah,                  lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar.                  8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde                  bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o,                  tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken                  olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir                  bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde                  ihlâslı olmasına yardımcı olurdu.                  9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki                  davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna                  girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti.                  10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları,                  hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır.                  11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi.                  Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki                  o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi.                  12.<i> Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:</i><i>“Sen bana zulmettin”</i>, yahut <i>“Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!”</i>                  vb. sözler söylemesi caizdir.<i> Çünkü bu iki hasım da:</i><i>“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti”</i>                  demişlerdir.                  13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse                  kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız                  olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı,                  Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı.                  Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi.                  14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin                  çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder.                  Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere                  iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir                  husustur.                  15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın                  günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır.                  16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde                  mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah                  nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş                  olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip                  günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da                  kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa                  kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah,                  bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir                  şey değildir.                  17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin                  kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve                  hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir.                  Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün                  kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse,                  hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir.                  18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması                  gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz.                  Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya                  nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve                  ona karşı mücadele vermelidir.                  19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği                  lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük                  nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa,                  nur üstüne nur olur.                  20.<i> Yüce Allah:</i><i>“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça <span>(Allah'a)</i> yönelen biri idi”</span> buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan                  övgü ile söz etmektedir.                  21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek                  çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler                  dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur.                  22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur.                  23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul,                  böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir.                  24.<i> Meşhur bir kaide vardır:</i><i>“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.”</i>                  Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne                  geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti.                  Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki                </div>","","","","","","","","","","","<p>12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun <i>(peygamberlerini)</i> yalanladılar.                  13- Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar <i>(peygamberlere karşı birleşen)</i>                  birliklerdir.                  14- Onların her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım <i>(onlara)</i> hak oldu.                  15- Bunların işi ancak geri çevrilmesi mümkün olmayan tek bir bir çığlığa bakar.</p><div>                  12. Yüce Allah, onları kendilerinden önceki ümmetlere yaptığını yapmakla karşı karşıya kalmaktan                  sakındırmaktadır. Kendilerinden önceki ümmetler bunlardan daha güçlü, batıla karşı birleşmeleri                  daha çetin idi. Bunlar <i>“Nuh’un kavmi”</i> Hûd aleyhissalam’ın kavmi olan                  <i>“Âd ve kazıklar sahibi”</i> yani pek büyük orduların ve dehşet verici gücün                  sahibi <i>“Firavun” idi.                    13. Salih’in kavmi “Semûd, Lût kavmi ve”</i> Şuayb aleyhisselam’ın kavmi olan birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaç ve                  bahçelerin sahipleri olan <i>“Eyke halkı da”</i> yalanlamışlardı.                  <i>“İşte onlar”</i> güçleri ile, araç ve gereçleri ile hakkı reddetmek üzere                  bir araya gelmiş <i>“birliklerdir.”</i> Fakat bütün bunların kendilerine hiçbir                  faydası olmamıştır.                  14. <i>“Onların” bu kavimlerin “her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım”</i>                  Allah’ın azabı onlara “hak oldu.”                  Peki, bu sözü geçen kavimlere gelen musibetlerin, bunların da başına gelmesini önleyecek ve bu                  musibetlerden onları kurtaracak ne özellikleri var?                  15. Eğer bunlar bu izledikleri yollarını sürdürecek olurlarsa kendilerini helâk edip kökten imha                  edecek olan bir musibeti beklesinler.                </div>","","","","<p>16-<i> Dediler ki:</i><i>“Rabbimiz! <span>(Azaptan)</i> payımızı bize hesap gününden önce <i>(bu dünyada)</i> hemen ver.”</span></p><div>                  16. Bu yalanlayıcılar, cahilliklerinden ve hakka karşı cahilce inatlaşmalarından ötürü azabın                  çabucak gelmesini isteyerek <i>“dediler ki: Rabbimiz! <span>(Azaptan)</i> payımızı bize hesap gününden önce”</span> daha dünyada iken                  derhal <i>“ver!”                    Onlar, bu sözlerinde direttiler. Ve “Eğer sen doğru sözlü isen, doğruluğunun bir alâmeti olarak gelecek olan o azabı çabucak getir”</i>,                  dediler.<i> Buna karşılık Yüce Allah da rasûlüne şunu emretmektedir:</i><br></div>","<p>17- Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, <i>(Allah'a)</i>                  çokça yönelen biri idi.                  18- Biz dağları amade kıldık da onlar akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi.                  19- Toplu haldeki kuşları da… Her birisi yalnız ona yönelirdi.                  20- Onun hükümranlığını pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup                  hükmetme kabiliyetini verdik.</p><div>                  17. Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de <i>“onların söylediklerine sabret.”</i>  Çünkü sözlerinin hakka bir zararı yoktur. Sana da bir zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler.                  Allah, Rasûlüne kavminin yaptıklarına karşı sabretmeyi emretmekle birlikte sabredebilmek                  için yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmekten ve gerçek ibadet edenlerin durumunu hatırlamaktan                  yardım almasını da emretmektedir. Nitekim bir başka âyet-<i>i kerimede de şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O halde söylediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.”</i><i>(Tâhâ, 20/130)</i>                  Allah’a ibadet edenlerin en büyüklerinden birisi de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam’dır.                  O <i>“güçlü” bedeni ve kalbi itibari ile Yüce Allah’a ibadet üzere büyük güç sahibi bir “kulumuz”</i>                  idi.                  <i>“Çünkü o” bütün işlerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.”</i> Allah’ı                  severek, O’na bağlanarak, O’ndan korkarak, O’ndan umarak, O’na çokça yalvarıp yakararak, dua                  ederek Allah’a çokça yönelmekte idi.                  Aynı zamanda yaptığı bazı hatalardan vazgeçerek ve samimi olarak tevbe ederek de Allah’a çokça                  dönen birisi idi.                </div><div>                  18-19. Onun, Rabbine çokça yönelişinin ve çokça ibadet edişinin bir sonucu olarak Yüce Allah,                  dağları onunla birlikte Rablerini hamd ile tesbih edecek şekilde amade kılmıştı.                  Ayrıca onunla birlikte <i>“toplu haldeki kuşları da”</i> amade kılmıştık. <i>“Her birisi”</i> dağlar da kuşlar da <i>“yalnız ona”</i> Yüce                  Allah’a <i>“yönelirdi.”</i> Çünkü bunlar Yüce Allah’ın: <i>“Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!”</i><i>(Sebe, 34/10)</i> buyruğuna uyarak bu tesbihi yapıyorlardı.                  İşte bu, Yüce Allah’ın ona, kendisine ibadeti hususunda bir lütfu idi.                  Daha sonra Yüce Allah,<i> ona ihsan etmiş olduğu pek büyük hükümdarlık lütfunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  20. <i>“Onun hükümranlığını pekiştirdik.”</i> Bu hususta ona vermiş olduğumuz                  sebepler ile Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile mülkünü sağlamlaştırdığı araç ve gereçlerin                  çokluğu ile ona güç verdik.                  Daha sonra Yüce Allah, ona ilmi de lütuf ve ihsan etmiş olduğunu belirterek <i>“ona hikmeti”</i>                  nübüvveti ve pek büyük bilgiyi <i>“ve” insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda/davalarda “hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik.”</i><br></div>","","","","<p>21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak <i>(Davud’un)</i>                  ibadet yerine inmişlerdi.                  22- Onlar Davud’un yanına <i>(ansızın)</i> girince o onlardan korktu.<i> Onlar da şöyle dediler:</i><i>“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.”</i>                  23- <i>“Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var.<span> O:</i> ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.”</span>                  24-<i> Dedi ki:</i><i>“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!”</i>                  Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi,                  secdeye kapandı ve <i>(tevbe ederek Allah'a)</i> yöneldi.                  25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve                  güzel bir dönüş yeri vardır.                  26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet                  ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap                  gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”</p><div>                  21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici                  şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona                  başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir                  hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini                  söz konusu etmektedir.                  Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte                  bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır.<i> Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?”</i> Çünkü o, gerçekten hayret edilecek                  bir haberdir. <i>“Hani onlar duvarı tırmanarak”</i> Davud’un <i>“ibdet yerine inmişlerdi.”</i>                  İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi.                </div><div>                  22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz                  girmiş olduklarını görünce onlardan korktu.<i> Onlar da kendisine:</i><i>“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık”</i> zulüm <i>“etti. O nedenle aramızda hak ile”</i> adaletle <i>“hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.”</i>                  Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca                  onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud                  aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı.<i>                    Onlardan biri şöyle dedi:</i><br></div><div>                  23. <i>“Bu benim kardeşimdir”</i> sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da                  samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik,                  birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir                  haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür.                  <i>“Onun doksan dokuz koyunu vardır.”</i> Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu                  ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi                  gerekir.                  <i>“Benim ise bir koyunum var”</i> o, ona da göz dikerek <i>“O koyunu da bana ver”</i>                  onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin <i>“dedi ve konuşmada beni bastırdı.”</i>                  Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı                  sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi.                  Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce                  nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir.                  Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır.<i> O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek:</i>                  Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı                  yoktur.                  Onun verdiği hükme gelince o,<i> şöyleydi:</i><br></div><div>                  24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur.<i> Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:</i><i>“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.”</i> Çünkü                  zulüm, nefislerin bir vasfıdır.                  <i>“Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.”</i> Çünkü onların sahip                  oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar.                  <i>“Ama böyleleri de ne kadar azdır!”</i> Nitekim Yüce Allah ,<i>bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”</i><i>(Sebe, 34/13)</i><i>“Bunun üzerine”</i> aralarında hüküm verdikten sonra <i>“Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi”</i>                  onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını                  sağladığımızı <i>“anladı. Hemen”</i> kendisinden sadır olanlar sebebi ile <i>“mağfiret diledi, secdeye kapandı ve”</i> samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a                  “yöneldi.”                </div><div>                  25. <i>“Biz de onun bu”</i> ondan sadır olana dair <i>“mağfiret dileğini kabul ettik.”</i>                  Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti.<i> Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı”</i> ve yüksek bir mevkii <i>“ve güzel bir dönüş yeri vardır.”</i>                  Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından                  dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir.                  Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu,                  onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi                  ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir.                </div><div>                  26. <i>“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde”</i> dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe                  koyan <i>“bir halife kıldık.”</i><i>“O halde insanlar arasında hak ile”</i> adalet ile <i>“hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur.                    “ve hevâya uyma!”</i> Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile                  kimseyi kayırmaya kalkışma!                  <i>“Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır”</i> ve dosdoğru yolun                  dışına çıkartır.                  <i>“Allah’ın yolundan sapanlara ise”</i> özellikle de bunu kasten yapanlara                  <i>“hesap gününü unuttuklarından”</i> hesap gününden gaflete düştüklerinden                  <i>“dolayı şiddetli bir azap vardır.”</i>                  Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek                  olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.                </div>","","","","","","<p>27- Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındekileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. <i>(Girecekleri cehennem)</i> ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!                  28- Yoksa biz, iman eden ve salih ameller işleyenlerle yeryüzünde fesat çıkaranları yahut takvâ                  sahipleri ile günahkârları bir mi tutacağız <i>(sanıyorlar)</i>?                  29- <i>(Bu,)</i> âyetlerini iyice düşünsünler ve olgun akıl sahipleri de öğüt                  alsın diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.</p><div>                  27. Yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmaktaki eksiksiz hikmetini haber vermekte, onları boş yere                  yani faydasız, amaçsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığını bildirmektedir.                  <i>“Bu, kâfirlerin”</i> Rableri hakkındaki <i>“zannıdır.” Çünkü onlar, O’nun hakkında celal ve azametine yakışmayan zanlarda bulunurlar.                    “<span>(Girecekleri cehennem)</i> ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!”</span> İşte onların                  haksızlıklarına karşı verilecek ceza ateş olacaktır. Ve bu azap onların her yanlarını                  kuşatacaktır.                  Allah, gökleri ve yeri hak ile ve hak için yaratmıştır. Bu sayede kulları O’nun bilgisinin ve                  kudretinin kemalini, egemenliğinin genişliğini bilsinler diye var etmiştir.                  Yegane mabudun yalnızca O olduğunu, göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey yaratamamış                  varlıkların ibadete layık olmadıklarını anlasınlar, öldükten sonra dirilişin hak olduğunu,                  Allah’ın hayır ehli ile şer ehli arasında adil hükmünü vereceğini bilsinler, Allah’ın hikmetini                  bilmeyen cahiller de O’nun, vereceği hükümde bu iki tarafa eşit davranacağını sanmasınlar diye                  yaratmıştır.<i>                    Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><p>                  28. Böylesi, bizim hikmetimize de hükmümüz de yakışmaz.                </p><div>                  29. <i>“<span>(Bu)</i>... sana indirdiğimiz mübarek”</span> pek çok                  hayırlar ve pek büyük ilim ihtiva eden <i>“bir Kitaptır.”</i> Her türlü                  sapıklıktan uzaklaştırıp hidâyete iletir ve her türlü hastalığa şifa ihtiva eder. O,                  karanlıklarda kendisinin aydınlığında yol alınan bir nurdur. Bu kitapta mükelleflerin gerek                  duyabileceği her türlü hüküm vardır. O, her bir maksada dair kati delilleri içerir. Sahip olduğu                  bu özellikler dolayısı ile o, Allah'ın dünyayı yarattığı günden beri gönderilmiş en üstün                  kitaptır.                  <i>“Âyetlerimi iyice düşünsünler…”</i> yani bu Kitabın, indiriliş hikmeti                  budur. İnsanlar, onun âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, o âyetlerdeki ilimleri çıkarsınlar,                  sırlarını ve hikmetlerini iyiden iyiye incelesinler. Bu Kitap üzerinde iyice düşünmek,                  anlamlarını tefekkür etmek, tekrar tekrar onun üzerinde fikir yürütmek sayesinde onun bereket ve                  hayırları elde edilir.                  Bu buyruk, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmeyi teşvik ettiği gibi bunun, amellerin en faziletlisi                  olduğuna, tefekkür içerisinde Kur’ân okumanın, bu maksadı gerçekleştirmeyen hızlıca okumadan                  daha faziletli olduğuna delildir.                  <i>“Olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye”</i> yani sağlam akıl sahipleri, bu                  Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri üzerinde iyiden iyiye düşünerek her bir ilmi öğrenirler ve her bir                  maksada erişirler.                  Bu buyruk da kişinin aklının mükemmelliği ve doğruluğu oranında bu Kitaptan öğüt alıp                  yararlanabileceğine delildir.                </div>","","","<p>30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, <i>(Allah’a)</i> çokça yönelen biri idi.                  31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları                  sunulmuştu.                  32-<i> O demişti ki:</i><i>“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.”</i>                  Derken güneş gözden kayboldu.                  33- <i>(O:)</i><i>“Onları bana geri getirin.”</i><i>(dedi)</i>. Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.                  34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o,                  <i>(tevbe ederek Allah'a)</i> yöneldi.                  35-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.”</i>                  36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik.                  37- Ve şeytanları, <i>(onlardan)</i> her bir bina ustasını, dalgıçları ve;                  38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de <i>(onun emrine verdik)</i>.                  39- <i>“İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister <span>(vermeyip)</i> yanında tut; hesapsızdır.”</span>                  40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.</p><div>                  30. Yüce Allah,<i> Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.”</i> Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda                  bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. <i>“O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!”</i>                  Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti.                  <i>“Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.”</i> Gönülden                  O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor,                  yalvarıp yakarıyordu.                  O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde                  tutuyordu.<i> İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır:</i><br></div><div>                  31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran                  göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı                  olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar,                  onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu.                  32.<i> O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:</i><i>“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.”</i>                  Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini-                  tercih ederek <i>“Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu”</i>                  33. <i>“Onları bana getirin”</i> dedi. Sonra da <i>“boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.”</i>                  Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı.                </div><div>                  34. <i>“Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.”</i> Hükümdarlığının                  elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının                  gerektirdiği bir yanılma olmuştu.                  <i>“Ve tahtı üzerine bir ceset”</i> bir şeytan <i>“bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti.                    “Sonra o”</i> Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.”                </div><div>                  35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri                  verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan                  etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor,                  onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan                  edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu.                  39.<i> Ona dedik ki:</i><i>“İşte bu Bizim bağışımızdır.”</i>                  Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye <i>“ister ver ister”</i>                  dilediğin kimseye de <i>“<span>(vermeyip)</i> yanında tut; hesapsızdır.”</span>                  Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır.                  Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu                  bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların                  ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:</i><br></div><p>                  40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş,                  kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır.                  Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-                </p>","","","","","","","","","","","<p>41- Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o,<i> Rabbine:</i><i>“Şeytan, bana bitkinlik ve eziyet verdi”</i>                  diye seslenmişti.                  42- <i>“Ayağını yere vur! İşte hem yıkanacak, hem de içilecek soğuk bir su!”</i>                  43- Biz, ona tarafımızdan bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere aile                  halkını ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bağışladık.                  44- <i>(Ona dedik ki:)</i><i>“Eline bir demet sap al da onunla <span>(hanımına)</i> vur ve yeminini bozma!”</span>                  Gerçekten Biz, onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, <i>(Allah'a)</i>                  çokça yönelen biri idi.</p><div>                  41. Yani öğüt ve şeref sahibi bu Kitapta <i>“kulumuz Eyyûb’u da”</i> en güzel                  şekli ile <i>“hatırla” ve en güzel şekilde onu öv! Ona hastalık isabet etmiş ve o, bu sıkıntılara sabretmişti. Rabbinden başkasına şikâyet etmediği gibi O’ndan başkasına da sığınmamıştı.                    “Hani o, Rabbine”</i> başkasına değil de yalnızca O’na şikâyet ederek demişti ki: Rabbim <i>“şeytan bana bitkinlik ve eziyet verdi”</i>                  yani bana yorgunluk, meşakkat ve sıkıntı verdi. Şeytan, bedenine musallat olmuş ve ona                  üflemişti. Bunun neticesinde de vücudunda yaralar açılmış, arkasından da bu yaralar irin                  tutmuştu. Alabildiğine sıkıntıya düşmüştü, aynı şekilde aile halkı ve malı da telef olup                  gitmişti.                </div><div>                  42.<i> Ona:</i><i>“Ayağını yere vur”</i> denildi. Yani oradan                  kendisi ile yıkanacağın, içeceğin bir su kaynasın ve böylelikle hastalığın ve seni rahatsız eden                  hususlar senden uzaklaşıp gitsin diye ayağını yere vur!                  O da denileni yapınca yorgunluğu ve sıkıntıları gitti, Yüce Allah ona şifa verdi.                </div><div>                  43. <i>“Biz ona tarafımızdan”</i> kulumuz Eyyub’a sabrettiği için <i>“bir rahmet”</i> verdik; tarafımızdan dünyevî ve uhrevî bir mükâfat ile                  rahmetimizden onu mükâfatlandırdık <i>“ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere”</i>                  akıl sahipleri Eyyub’un durumunu hatırlayıp ibret alsınlar ve böylelikle sıkıntılara                  sabredildiğinde Yüce Allah’ın, dünya ve âhirette bunun mükâfatını verdiğini ve bu durumdaki                  kimsenin dua etmesi halinde duasını kabul ettiğini bilsinler diye <i>“aile halkını”</i>                  bir görüşe göre Yüce Allah aile halkını diriltmiştir <i>“ve onlarla birlikte bir o kadarını daha”</i>                  dünyada <i>“bağışladık.”</i> Yüce Allah, böylelikle onu zenginleştirdi ve ona                  çok büyük miktarda mal verdi.                </div><div>                  44. <i>“<span>(Ona dedik ki:)</i> “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.”</span>                  Müfessirlerin dediğine göre o, hastalığı ve sıkıntısı esnasında bir sebepten ötürü hanımına                  öfkelenmiş ve eğer Allah, kendisine şifa verecek olursa hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin                  etmişti. Yüce Allah da ona şifa vermişti. Ancak hanımı salih ve gerçekten ona iyilikte bulunan                  birisi idi. O nedenle Yüce Allah, hem hanımına, hem de kendisine merhamet buyurdu ve ona içinde                  yüz tane sap bulunan bir demet ile bir defa vurarak yemininin gereğini yerine getirmesi yönünde                  fetva vermiş oldu.                  <i>“Gerçekten Biz onu”</i> yani Eyyûb’u <i>“sabırlı bulduk.”</i> Onu pek büyük zorluklarla ve sıkıntılarla sınadık da o,                  Allah rızası için bunlara sabretti. <i>“O ne güzel kuldu!”</i> Rahatlık                  zamanında da zorluk zamanında da sıkıntılı zamanlarında da bolluk zamanlarında da ubûdiyetin                  bütün mertebelerinde kemâle ermişti.                  <i>“Çünkü o, <span>(Allah'a)</i> çokça yönelen biri idi.”</span>                  Dinî ve dünyevî hususlarda Yüce Allah’a çokça yönelir, Rabbini çokça anar, O’na çokça dua eder,                  O’nu çok severdi ve O’na yürekten bağlı idi.                </div>","","","","<p>45- Güç ve basiret sahibi kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an!                  46- Biz, onları hususi bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu                  hatırlamaktır.                  47- Şüphesiz onlar katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler.</p><div>                  45. Yüce Allah,<i> buyuruyor ki:</i><i>“Güç” yani Yüce Allah’a ibadet hususunda güç sahibi, Allah’ın dini hususunda da “basiret sahibi kullarımız olan İbrahim”</i>                  Halilullah ile oğlu <i>“İshak ve” onun oğlu “Yakub’u da”</i> güzel bir şekilde                  “an!”                  Böylece Yüce Allah, onları hem faydalı ilme sahip olmak, hem de çokça salih amel işlemekle                  nitelendirmektedir.                </div><div>                  46. <i>“Biz onları hususi”</i> pek büyük ve oldukça muazzam <i>“bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır.”</i>                  Âhiret yurdunu hatırlamayı onların kalplerine yerleştirdik ve en seçkin vakitlerde onun için                  amelde bulunmalarını sağladık. İhlâs ve Allah’ın gözetimi altında olma bilinci, onların daimi                  vasfı idi.                  Ayrıca kendileri de âhiret yurdunu hatırlamanın bir sebebidirler. Öğüt alan kimseler, onların                  hallerini düşünerek öğüt alır ve ibret almak isteyenler de onlar vasıtası ile ibret alırlar.                  Ayroca onlar, en güzel şekilde anılan kimselerdir.                </div><div>                  47. <i>“Şüphesiz onlar katımızda”</i> Allah’ın en seçkin kulları arasından                  seçmiş olduğu <i>“seçkin ve” güzel ahlâk sahibi, dosdoğru ameller işleyen “hayırlı kimselerdendirler.”</i><br></div>","","","<p>48- İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an! Hepsi de hayırlı kimselerdendi.</p><p>                  48. Yani bu peygamberleri de en güzel şekilde an, en güzel övgülerle öv! Çünkü onların her biri,                  Yüce Allah’ın insanlar arasından seçtiği hayırlı kimselerdi. Allah, onları amel, ahlâk, övülmeye                  değer sıfatlar ve dosdoğru hasletlerin en mükemmeli ile seçkin kılmıştı.                </p>","<p>49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır.                  50- <i>(O da)</i> kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir.                  51- Onlar orada <i>(tahtlarına)</i> yaslanırlar ve <i>(hizmetçilerinden)</i>                  pek çok meyve ve içecek isterler.                  52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış                  yaşıt <i>(huriler)</i> vardır.                  53- İşte bu <i>(nimetler)</i>, hesap günü için size vaat edilenlerdir.                  54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.</p><div><br><p>                    49. <i>“Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.”</i>                    Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar                    onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer                    vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları                    ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur.                  </p><br><p>                    İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu                    anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların                    hatırlanmasıdır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i></p><br><i>“Şüphe yok ki takvâ sahipleri için”</i> erkek olsun kadın olsun                  emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için                  <i>“güzel bir dönüş yeri vardır.”</i>                  Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır:                </div><p>                  50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır.                  Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek.                  Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere                  gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına                  böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır.                  İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının                  kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir.                </p><div>                  51. <i>“Onlar orada”</i> süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara <i>“yaslanırlar ve <span>(hizmetçilerinden)</i> pek çok meyve ve içecek isterler.”</span>                  Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi                  getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en                  mükemmel şekilde olacağına delildir.                </div><div>                  52. <i>“Yanlarında”</i> onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden <i>“bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.”</i>                  Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok                  güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını                  istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en                  mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar                </div><div>                  53. <i>“İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.”</i><br></div><div>                  54. <i>“İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.”</i>                  Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi                  sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç                  olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz                  kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi                  kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek                  büyük şeyler değildir.                </div>","","","","","","<p>55- Bu <i>(muttakilerin mükafatı)</i> böyledir. Azgınlar için ise gerçekten                  kötü bir dönüş yeri vardır.                  56- <i>(O da)</i> cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir!                  57- İşte <i>(cezaları)</i> bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o.                  58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit <i>(azaplar da)</i> vardır.                  59- <i>(Önderler diyecek ki:)</i><i>“İşte bu, sizinle birlikte <span>(ateşe)</i> zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.”</span>                  60- <i>(Tabiler de:)</i><i>“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!”</i>                  diyecekler.                  61-<i> Diyecekler ki:</i><i>“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.”</i>                  62-<i> Diyecekler ki:</i><i>“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye <span>(aramızda)</i> göremiyoruz?”</span>                  63- <i>“Alaya aldığımız o kimseler <span>(burada yok mu)</i>; yoksa <i>(buradalar da)</i> onları gözden mi kaçırdık?”</span>                  64- Cehennem ehlinin <i>(bu şekilde)</i> çekişmeleri, hiç şüphesiz bir                  gerçektir.</p><div>                  55. <i>“Bu böyledir.”</i> Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde                  mükâfaatlar vardır.                  <i>“Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.”</i>                  Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür.                  Daha sonra Allah,<i> bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan                  <i>“cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.”</i> Orada kendilerini her yönden                  kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş                  katmanları bulunacaktır.                  <i>“O, ne kötü döşektir!”</i> Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar                  yeri ne kadar da kötüdür!                </div><div>                  57. <i>“İşte” varacakları yer “bu!”</i> Bu şiddetli azap, bu horluk, bu                  rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır.                  <i>“Tatsınlar onu! Kaynar su”</i> Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler                  ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. <i>“ve irindir o.”</i>                  içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir                  irindir.                </div><div>                  58. <i>“Onun türünden”</i> o kabilden <i>“daha başka çeşit çeşit <span>(azaplar da)</i> vardır.”</span> Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla                  azap edilecek ve perişan olacaklardır.                </div><div>                  59-60.<i> Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:</i><i>“<span>(Önderler diyecek ki:)</i> “İşte bu, sizinle birlikte <i>(ateşe)</i> zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.”</span>                  Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: <i>“Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu”</i>                  bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü                  <i>“başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir”</i> Hepimiz için çok kötü ve                  çok şerli bir kalma yeridir <i>“burası!, diyecekler.”</i>                  Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler:                </div><div>                  61. Başka bir âyet-<i>i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Herkese <span>(azap)</i> iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”</span><i>(el-A’raf, 7/38)</i><br></div><div>                  62. Ateşe girdikten sonra <i>“Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye <span>(aramızda)</i> göremiyoruz?”</span> Yani kötülerden olduklarını, cehennem                  azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir.                  Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır.                </div><div>                  63. <i>“Alaya aldığımız o kimseler <span>(burada yok mu)</i>; yoksa <i>(buradalar da)</i> onları gözden mi kaçırdık?”</span> Onları burada                  görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine                  onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek                  kabilinden idi.                  Nitekim işin aslı da budur.<i> Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:</i><i>“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar<span>(la alayınız)</i> size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”</span><i>(el-Müminûn, 109/110)</i>                  Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte                  azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap                  görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz.                  Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır.                  Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine                  çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline                  gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri                  söyleyeceklerdir.                  Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde                  hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir.<i> Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:</i><i>“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz <span>(denilmiştir)</i>.”</span><i>(el-Araf, 7/49)</i>                  Yüce Allah,<i> söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  64. <i>“Cehennem ehlinin <span>(bu şekilde)</i> çekişmeleri”</span>                  sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları <i>“hiç şüphesiz bir gerçektir”</i>                  bunda en ufak bir tereddüt yoktur.                </div>","","","","","","","","","","<p>65-<i> De ki:</i><i>“Ben ancak bir uyarıcıyım. Bir tek ve Kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span>                  66- <i>“O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; Azizdir, Ğaffardır.”</i>                  67-<i> De ki:</i><i>“O, büyük bir haberdir.                    68- “Siz ise ondan yüz çevirmektesiniz.”</i>                  69- <i>“Mele-i A’lâ, birbirleri ile tartışırlarken benim onlara dair hiçbir bilgim yoktu.”</i>                  70- <i>“Bana ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için vahyediliyor.”</i>                  71-<i> Hani Rabbin meleklere şöyle demişti:</i><i>“Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım.”</i>                  72- <i>“Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.”</i>                  73- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.                  74- Ancak İblis hariç. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.                  75-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Ey İblis, iki elimle yarattığım <span>(Âdem’e)</i> secde etmekten seni alıkoyan nedir? <i>(Adem’e secde etmeyi)</i> gururuna mı yediremedin yoksa <i>(Rabbine karşı)</i> kibirlenenlerden mi oldun?”</span>                  76-<i> Dedi ki:</i><i>“Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”</i>                  77-<i> Buyurdu ki:</i><i>“O halde çık oradan. Çünkü sen artık kovulmuş birisin.”</i>                  78- <i>“Hesap gününe kadar da lanetim şüphesiz senin üzerindedir.”</i>                  79-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim, o halde diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!”</i>                  80-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Sen mühlet verilenlerdensin.”</i>                  81- <i>“Bilinen vaktin <span>(geleceği)</i> güne kadar.”</span>                  82-<i> Dedi ki:</i><i>“İzzetine yemin ederim ki onların hepsini mutlaka azdıracağım.”</i>                  83- <i>“Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.”</i>                  84-<i> Buyurdu ki:</i><i>“Hakikat şudur -ki Ben sadece hakikati söylerim-:                    85- “Cehennemi andolsun sen ve onlar arasından sana uyanların hepsi ile dolduracağım.”</i>                  86-<i> De ki:</i><i>“Bu <span>(davetime)</i> karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben haddim olmayan iddialarda buluna biri de değilim.”</span>                  87- <i>“O <span>(Kur'ân)</i> da ancak cin ve insanlar için bir öğüttür.”</span>                  88- <i>“Onun haberini<span>(n doğruluğunu)</i> bir süre sonra kesinlikle bileceksiniz!”</span></p><div>                  65. Ey bu yalanlayıcılara gönderilen Peygamber! Senden, senin elinde olmayan ve senin yetkin                  olmayan şeyler isteyecek olurlarsa onlara <i>“de ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.”</i> Benim bütün yapabileceğim bundan                  ibarettir. Yetki Allah’ın elindedir. Ben size emir ve yasakları bildiririm, sizi hayra teşvik                  eder, kötülükten uzak durmaya çağırırım. <i>“Artık kim hidâyet bulursa o ancak kendi faydasına olmak üzere hidâyete ermiş olur. Kim saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur.”</i><i>(Yunus, 10/108)</i><i>“Bir tek ve Kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span>                  İlâh olarak bilinecek ve gerçekten ibadeti hak edecek O’ndan başka hiç kimse yoktur.                  Bu buyruktaki kati delil, Yüce Allah’ın uluhiyetini vurgulamaktadır. Bu delil, O’nun tek ve                  kahhar oluşudur. Yani her bir şeyi kahrı/idaresi altına alması, her şeyin gücünün mahkumu                  olmasıdır. Çünkü kahir olmak, vahdaniyeti/tek oluşu gerektirir. İki kişinin kahir olması söz                  konusu değildir. Kahredici güce sahip olmakta da iki kişinin eşit olabilecekleri asla                  düşünülemez.                  O halde kahhâr olup her şeyi gücü ile idare eden, tek ve eşsiz olandır ve tek başına kahhâr                  olduğu gibi ibadete de tek başına O layıktır.                </div><div>                  66. Yüce Allah,<i> uluhiyetini rububiyet tevhidini ifade ederek de vurgulamaktadır:</i><i>“O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”</i> Onları                  yaratan, görüp gözeten, idarenin bütün çeşitleri ile işlerini idare edip yürütendir.                  <i>“Azizdir” bunca büyük mahlukatı, kendisi ile yaratmış olduğu mutlak güce ve izzete sahip olandır.                    Tevbe ederek kendisine dönüp günahlarına son verenlerin küçüğü ile büyüğü ile bütün günahlarını çokça bağışlayan “Ğaffardır.”</i>                  İşte kendisine ibadet olunması gereken ve ibadete layık olan budur. Hiçbir şey yaratamayan,                  rızık veremeyen, zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbir yetki ve emre sahip olamayan, güç                  ve iktidarı bulunmayan, günahları ve hataları bağışlama imkânına sahip olamayanlar ise ibadete                  layık değildirler.                </div><div>                  67. Sakındırarak, korkutarak, teşvik ederek ve uyararak <i>“de ki: O, büyük bir haberdir.”</i>                  Yani benim size haber verdiğim öldükten sonra diriliş, kabirlerden kalkış, amellerin                  karşılığının görülmesi, çokça önemsenmesi gereken, gözden uzak tutulmaması gereken büyük bir                  haberdir.                  68. Fakat <i>“siz ise ondan yüz çevirmektesiniz.”</i> Sanki siz, hesapla, ceza                  ya da mükâfatla hiç karşılaşmayacakmışsınız gibi davranıyorsunuz. Eğer benim bu sözlerimden                  herhangi bir şüpheniz var ise benim verdiğim bu haberde tereddütte iseniz, şunu bilin ki ben,                  sizlere daha önce hakkında hiçbir bilgim bulunmayan şeyleri bildiriyorum, hiçbir kitapta                  okumadığım şeyleri söylüyorum. Benim sizlere verdiğim bu haberler gerçektir. Herhangi bir ilave                  yapmadığım gibi, bir şey de eksiltmiyorum. Bunlar benim doğru söylediğimin en büyük delilidir.                  Size getirdiğimin hak oluşunun en açık belgesidir.<i>                    İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  69. <i>“Mele-i A’lâ”</i> yani melekler <i>“birbirleri ile tartışırlarken benim onlara dair hiçbir bilgim yoktu.”</i>                  Allah, bana öğretmese, bana vahyetmese, benim bunları bilmem mümkün değildir.<i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i>                  70. <i>“Bana ancak apaçık”</i> yani uyarıcılık vasfı çok net ortada bulunan                  <i>“bir uyarıcı olduğum için vahyediliyor.”</i> Gerçekten de ondan daha açık                  bir uyarıcı yoktur.                  Daha sonra mele-<i>i âlâda geçen tartışmayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  71-72. <i>“Hani Rabbin meleklere”</i> haber vermek üzere <i>“Ben çamurdan”</i>                  maddesi çamur olan <i>“bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip”</i>                  cismini düzenleyip tamamlandığımda <i>“içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.”</i><br></div><div>                  73-74. Melâike-i kiram, onun yaratılışı tamamlanıp kendisine ruh üfleneceği vakit Rablerinin                  emrini yerine getirmek ve Adem aleyhisselam’a da saygı olmak üzere secde etmeye kendilerini                  hazırladılar. Adem aleyhisselam’ın yaratılışı, bedeni ve ruhu ile tamamlandığı vakit Yüce Allah,                  ilim hususunda Adem ile melekleri imtihan etti. Adem’in onlara üstünlüğü ortaya çıktı ve Allah                  da onlara secde emrini verdi.                  <i>“Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Ancak İblis hariç.”</i>                  O secde etmedi. Hem Rabbinin emrine hem de Âdem’e karşı <i>“büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.”</i>                  Yüce Allah’ın ilminde de zaten kafir idi.                </div><div>                  75. Yüce Allah, onu azarlayarak <i>“buyurdu ki: Ey İblis, iki elimle yarattığım”</i> iki elimle yaratarak diğer                  yaratıklar arasında kendisine böyle bir özellik verip şerefli kıldığım, lütufta bulunduğum böyle                  bir varlığa <i>“secde etmekten seni alıkoyan nedir?”</i> Oysa bu, ona karşı                  büyüklenmemeyi gerektirir. Sen secde etmeyi <i>“gururuna mı yediremedin yoksa kibirlenenlerden mi oldun?”</i><br></div><div>                  76. İblis, Rabbine karşı çıkarak <i>“dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”</i>                  Onun kanaatine göre ateş, çamurdan hayırlıdır. Bu kıyas ise tutarsızdır. Çünkü ateş; şerrin,                  fesadın, kibrin, gelişigüzelliğin ve hafifliğin kaynağıdır. Çamur ise ağırlığın,                  alçakgönüllülüğün sembolü, çeşitli ağaç ve bitkilerin bitirildiği kaynaktır. Çamur ateşe galip                  gelir ve onu söndürür. Ayrıca ateş, var olmak için başka bir maddeye ihtiyaç duyar, çamur ise                  kendi başına vardır.                  İşte bu, şeytanların elebaşısının yaptığı bir kıyastır. O, bu kıyasla Yüce Allah’ın sözlü emrine                  karşı gelmiştir. Bu kıyasın ne kadar batıl ve tutarsız olduğu ise açıkça ortadadır. Ya onun                  öğrencileri içinden kendi kıyasları ile hakka karşı çıkanların kıyasları hakkında ne demeli?                  Şüphesiz ki bütün bu kıyaslar, onun yaptığı bu kıyastan daha çok batıl ve tutarsızdır.                </div><div>                  77. Yüce Allah ona <i>“buyurdu ki: O halde çık oradan”</i> semadan ve o şerefli                  yerden!                  <i>“Çünkü sen artık kovulmuş birisin.”</i> Uzaklaştırılmış ve <i>(rahmetten)</i>                  kovulmuş birisisin.                  78. <i>“Hesap gününe kadar da”</i> ebediyen ve daima <i>“lanetim” seni rahmetimden kovup uzaklaştırışım “şüphesiz senin üzerinedir.”</i><br></div><p>                  79. Bu talebi Âdem aleyhisselam’a ve onun zürriyetine duyduğu aşırı düşmanlıktandır. Böylelikle                  Yüce Allah’ın, azdırmasını takdir ettiği kimseleri azdırma imkânını bulmak istemiştir.                </p><div>                  80-81. Yüce Allah, hikmeti böyle gerektirdiği için onun duasını kabul ederek <i>“buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin. Bilinen vaktin <span>(geleceği)</i> güne kadar.”</span> Âdem’in zürriyeti tamamlanıp imtihanın da                  sona ereceği vakte kadar.                  İblis, kendine mühlet verileceğini öğrenince murdarlığından ötürü hem Rabbine,<i> hem Âdem aleyhisselam’a hem de onun soyundan gelecek olanlara karşı duyduğu düşmanlığını açıkça ortaya koydu:</i><br></div><div>                  82-83. <i>“Dedi ki: İzzetine yemin ederim ki onların hepsini mutlaka azdıracağım.”</i>                  Buradaki ifadenin yemin olma ihtimali vardır. Buna göre o, Yüce Allah’ın izzeti hakkı için                  onların hepsini azdırmaya çalışacağına yemin etmiş omaktadır.                  <i>“Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.”</i> İblis, Yüce                  Allah’ın, bu kulları kendi hile ve tuzaklarına karşı koruyacağını biliyordu.                  Baştaki ifadenin, yemin değil de Allah’ın izzetinden yardım dilemek anlamına gelme ihtimali de                  vardır. Çünkü o, her bakımdan aciz olduğunu ve Allah’ın dilemesi olmaksızın hiç kimseyi                  saptıramayacağını bildiğinden dolayı Âdem aleyhisselam’ın soyundan gelenleri azdırmak için                  Allah’ın izzetini anarak yardım istemiştir.                  O, gerçekten Allah’ın düşmanıdır. Biz de ey Rabbimiz, acizler, kusurlular olarak kendisine şeref                  verdiğin, mükerrem kıldığın Âdem’in zürriyetinden gelenler olarak, sahip olduğumuz her nimeti                  Senden diliyoruz, bunu itiraf ediyoruz. Senin o büyük izzetin, kudretin, her mahluku kuşatan                  rahmetin ile üzerimizdeki her türlü musibeti kendisi ile bizlerden uzaklaştırdığın merhametin                  ile ona karşı savaşmakta, ona düşmanlık beslemekte, kötülüklerinden korumakta, onun tuzaklarına                  düşmemek için senin yardımını istiyoruz.<i> Bizim bu duamızı kabul edeceğine dair hüsnü zan besliyoruz ve bize bildirdiğin şu vaadine iman ediyoruz:</i><i>“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ben de duanızı kabul edeyim.”</i><i>(el-Mümin, 40/60)</i> Biz de bize emrettiğin üzere Sana dua ediyoruz. Bize                  vaadettiğin üzere dualarımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen vaadinden caymazsın.                </div><div>                  84. Yüce Allah <i>“buyurdu ki: Hakikat şudur -ki Ben sadece hakikati söylerim.”</i> Yani                  hak,<i> Benim sıfatımdır ve Benim sözüm de haktır:</i>                  85. <i>“Cehennemi andolsun sen ve onlar arasından”</i> yani Âdem’in                  zürriyetinden geleceklerden <i>“sana uyanların hepsi ile dolduracağım.”</i><br></div><div>                  86. Peygamber,<i> insanlara delili açıklayıp doğru yolu beyan edince Allah ona hitaben şöyle buyurmuştur:</i><i>“De ki: “Buna”</i> benim sizi davet etmeme <i>“karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben haddim olmayan iddialarda buluna biri de”</i>                  hakkım olmayan bir iddiada bulunan ve bilgim olmayan şeylerin peşinden giden kimselerden                  “değilim.” Ben ancak bana vahyolunana uyarım.                </div><div>                  87. <i>“O” bu vahiy ve bu Kur’ân “ancak cin ve insanlar için bir öğüttür.”</i>                  Gerek dinî, gerek dünyevî maslahatlarından kendilerine faydalı olacak her hususta onunla öğüt                  alırlar. Böylelikle bu Kitap, onlar için bir şeref ve bir yükselme sebebi olur. Onu bilenler                  için bu böyledir. İnat edenlere karşı ise o, aleyhte bir delildir.                  Bu büyük sûre gerçekten hikmetli öğütleri, pek büyük haberi içermekte, Kur’ân’ı yalanlayıp ona                  karşı çıkan, yine Kur’ân’ı getireni de yalanlayanlara karşı kesin ve açık deliller ortaya koyan                  bir sûredir. O, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları ile takvâ sahiplerinin ve azgınların                  görecekleri karşılıkları haber vermektedir. Bundan dolayı bu sûrenin baş tarafında bu Kur’ân-ı                  Kerîm’in çok şerefli ve öğüt sahibi oluşuna yemin edilmekte, sûrenin sonunda da onun bütün cin                  ve insanlar için bir öğüt olduğu dile getirilmektedir.                  Bu iki ifade arasında da çokça hatırlatmalarda ve öğütlerde bulunulmaktadır.<i> Mesela:</i><i>“Kulumuz Davud’u hatırla”</i><i>(17. âyet)</i>; <i>“Güç ve basiret sahibi kullarımızı... da an.”</i><i>(45. âyet)</i>; <i>“Tarafımızdan bir rahmet ve... bir öğüt olmak üzere.”</i><i>(43. âyet)</i>; <i>“Bu bir hatırlatmadır.”</i><i>(49. âyet)</i> vb. gibi.                  Allah’ım! Bu Kitaptan bilmediklerimizi bize öğret, gerek gafletten gerekse terk etmekten                  kaynaklanan unuttuklarımızı da bize hatırlat!                </div><div>                  88. <i>“Onun haberini<span>(n doğruluğunu)</i> bir süre sonra”</span> azap başınıza ineceği ve artık                  kurtuluş yolları tamamı ile kapanacağı vakit <i>“kesinlikle bileceksiniz.”</i><br></div><p>                  Sa’d Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın lütuf ve yardımı ile- burada sona ermektedir.                </p><p>                  ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Bu Kitap, Aziz ve Hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.                2- Şüphe yok ki biz sana Kitabı hak ile indirdik. O halde Allah’a, dini yalnız O’na hâlis kılarak ibadet et.                3- Dikkat edin! Halis din, yalnız Allah’ındır.<i> O’nun dışında dostlar edinenler:</i><i>“Biz, bunlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”</i><i>(derler)</i>. Şüphesiz Allah, ihtilâf ettikleri hususlar hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalancı ve kâfir/nankör hiç kimseyi hidâyet erdirmez.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 75 âyettir)</i></div><div>                1. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in azameti, bu yüce kelâmın sahibinin ve onu indirenin celalini haber vermekte ve onun Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirildiğini bildirmektedir.                 Yani bütün mahlukatın ilahı olmak, sadece O’nun sıfatıdır. Çünkü O, azamet ve kemâl sahibidir. Azizdir; izzet sıfatı ile bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Her şey O’nun huzurunda zilletle boyun eğip itaat etmiştir. Hakimdir; yaratmasında ve emretmesindeki hikmeti sonsuzdur.                İşte bu Kur’ân-ı Kerîm, bu vasfa sahip olan tarafından indirilmiştir. Kelâm, onu söyleyenin <i>(mütekellimin)</i> bir sıfatıdır. Sıfat da sahibine tâbidir.                 Allah nasıl ki her bakımdan kâmilse ve hiçbir şekilde benzeri yoksa, O’nun kelâmı da aynı şekilde her bakımdan kâmil ve benzersizdir. İşte tek başına bu, Kur’ân-ı Kerîm’in mertebesine delâlet eden yeterli bir sıfattır.                </div><div>                2. Bununla birlikte Allah, bu Kitabın kemâlini, kimin üzerine indirildiğini belirterek daha da bir açıklığa kavuşturmaktadır. Şöyle ki bu kitap, insanların en şereflisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine indirilmiştir. Böylelikle bu Kitabın Allah tarafından indirilmiş kitapların en şereflisi olduğu, yine onun en şerefli şekilde yani <i>“hak ile” indiği de anlaşılmış olmaktadır. Bu Kitap, herhangi bir tartışma ve tereddüdün söz konusu olmadığı hak ile insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartmak için indirilmiştir.                   Bu Kitap verdiği doğru haberlerinde ve adaletli hükümlerinde de hakkı içermektedir. Delâlet ettiği her bir husus, ilmî bütün yolların delâleti ile hakkın en muazzam türüdür. Hakkın dışında ise sapıklıktan başka bir şey olamaz.                  Bu Kitap, hak tarafından indirildiğinden, insanlığı doğru yola iletmek üzere hakkı ihtiva ettiğinden ve insanların en şereflisine indirilmiş olduğundan dolayı pek büyük bir nimettir. O halde bu nimetin şükrünü edâ etmek gerekir ki bu da dini ihlâs ile sadece Allah’a has kılmaktır.<span> O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                  “O halde Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et!”</span> Yani gerek İslâm, gerek iman ve ihsan makamları, gerek şeriatın zahirî hükümleri, gerekse de batınî hükümleri ile dinini tamamı ile yalnızca Allah’a halis kıl, bunları ihlâs ile yerine getir. Bu ise bütün bunları sadece Allah için, yalnızca O’nun rızasını gözeterek, bunun dışında herhangi bir maksat gütmemek sureti ile gerçekleşir.                </div><div>                3. Bu, ihlâs emrini vurgulayan bir buyruktur ve kemâlin bütünü ile Yüce Allah’a ait olduğunu açıkladığı gibi bütün yönleri ile kullarına lütüfkâr olduğunu da açıklamaktadır.                 O halde aynı şekilde bütün şaibelerden arınmış, saf ve halis din de yalnız O’nundur. Bu da hem kendisi için, hem de en seçkin kulları için beğenip seçtiği ve onlara uymalarını emrettiği dindir.                 Çünkü bu din; sevilmesi, korkulması, kendisinden ümit edilmesi, kullarının ihtiyaçlarını karşılamakta kendisine dönülmesi hususlarında yalnızca Yüce Allah’ın ilâh edinilmesini içerir. İşte kalpleri ıslah eden, temizleyen ve arındıran din budur. Yani ibadette ve hiçbir hususta O’na ortak koşmamaktır.                 Çünkü Allah, şirkin/ortaklığın her türünden uzaktır. Ortak koşulan hiçbir şeyde Yüce Allah’a ait bir şey olamaz. Çünkü bütün ortaklar arasında ortaklığa en muhtaç olmayan O’dur. Diğer taraftan şirk, kalpleri de ruhları da ifsad eder. Dünya ve âhirette insanları en ileri derecede bedbahtlığa mahkûm eder.                 Bundan dolayı Allah,<i> tevhid ve ihlâsı emrettikten sonra kendisine ortak koşulmasını da yasaklamış ve ortak koşanların yerilmiş olduklarını bildirerek şöyle buyurmuştur:</i><i>“O’nun dışında dostlar edinenler”</i> ibadetlerini ve dualarını O’ndan başkalarına yönelterek onları dost,<i> yardımcı ve hami edinenler:</i><i>“Biz bunlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”</i> yani ihtiyaçlarımızı Allah’a arz etsinler ve O’nun nezdinde bize şefaat etsinler diye ibadet ediyoruz, yoksa biz bunların yaratmadığını, rızık vermediklerini ve hiçbir şeye sahip olamadıklarını biliyoruz, derler ve bu sözleriyle kendilerini mazur göstermeye çalışırlar. Ama bu şekilde davrananlar, Allah’ın emrettiği ihlâsı terk etmiş ve en büyük haram olan şirke kalkışma cesaretini göstermiş, kendisine denk hiçbir kimse bulunmayan o yüce yaratıcı ve mutlak hükümdarı, yaratılmış hükümdarlara kıyas etmişlerdir.<i>                  Bozuk akıllarına ve hasta görüşlerine dayanarak şu kanaati ileri sürmüşlerdir:</i><i>“Nasıl ki hükümdarların yanına ancak onlar tarafından kabul görmüş kimseler ve birtakım şefaatçiler/aracılar vasıtası ile çıkılır; nasıl ki onların yönetimleri altında bulunanların ihtiyaçlarını kendilerine arz eden ve onların işlerine bakmaları için merhamet duygularını harekete geçiren ve bu hususta gerekli ortamları hazırlayan yardımcıları/bakanları vardır; işte Yüce Allah da böyledir.”</i>                Halbuki bu, yapılabilecek en tutarsız kıyaslamadır. Üstelik bu, yüce yaratıcı ile yaratılmış bir mahluku birbirine eşit görmeyi de ihtiva eder. Halbuki yaratılan ile yaratan arasında çok büyük bir farkın bulunduğu akıl, nakil ve fıtrat yönünden sabit bir husustur.                Zira hükümdarların, kendileri ile yönetimleri altındakiler arasında aracılara ihtiyaç duymaları, yönettiklerinin durumlarını bilmeyişlerinden dolayıdır. Bu yüzden yönettiklerinin durumlarını kendilerine bildirecek kimselere ihtiyaçları vardır. Bazen de ihtiyaç sahibi kimselere kalplerinde herhangi bir merhamet bulunmayabilir. Bu yüzden kalplerini yönetilenlere karşı yumuşatacak, onlara merhamet duymalarını sağlayacak kimselere, şefaatçilere ve yardımcılara, kendilerinden çekinecekleri kimselere gerek vardır. Bu kimselerden çekinerek, onların hatırlarını kırmayıp isteklerini yerine getirerek aracı oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılarlar. Kendileri de aynı şekilde muhtaç kimsedirler. O nedenle fakirlik korkusu ile bazen muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamayabilirler.                Rabbimiz Yüce Allah ise ilmi ile açığı da gizlisi de dahil her şeyi kuşatmıştır. O’nun kullarının ve egemenliği altında bulunanların hallerini kendisine bildirecek kimselere ihtiyacı yoktur. O yüce Rabbimiz, merhametlilerin en merhametlisidir, cömertlerin en cömerdidir. Kullarına merhamet etmesini sağlamak için yarattıklarından hiçbir kimseye muhtaç değildir. Aksine O, kullarına kendi nefislerinden de anne ve babalarından da daha merhametlidir. Onları Kendisinin merhametine nail olmalarını sağlayacak sebeplere teşvik eden, bu sebepleri yerine getirmeye davet eden O’dur. Kendileri için isteyemedikleri menfaatleri O, onlar için ister. O, hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak Ğani’dir, çok zengindir. Baştan sona bütün yaratılmışlar bir alanda toplanacak olsalar ve O’na isteklerini arzetseler, O da onların her birisine isteyip temenni ettiği her şeyi verecek olsa, hiçbir şekilde O’nun zenginliğinden, O’nun nezdinde bulunanlardan bir şey eksiltmezler. Denize bir iğne daldırılıp çıkartıldığında o iğne denizden ne eksiltiyorsa ancak o kadarını eksiltebilirler.                 Bütün şefaatçiler O’ndan korkar, O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaat edemez. Şefaat, bütünü ile O’nun elindedir.                İşte bu gibi farklar ile Yüce Allah’a ortak koşanların cahilliği, onların büyük çaptaki akılsızlıkları ve O’na karşı ne kadar küstah oldukları açıkça anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın şirki mağfiret etmeyişinin hikmeti de anlaşılmaktadır. Çünkü şirk, Allah'a dil uzatmak, O’nun şanına leke sürmek demektir.                 Bundan dolayı Allah, ihlâs sahibi kimseler ile müşriklerden oluşan iki kesim hakkında -müşrikler için tehdit içeren bir ifade ile-<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz Allah, ihtilâf ettikleri hususlar hakkında aralarında hüküm verecektir.”</i>                Böylece Yüce Allah’ın hükmünün, ihlâs sahibi mü’minleri Naîm cennetlerine yerleştireceği, Allah’a ortak koşanlara da cennete girmeyi haram kılacağı ve onların cehennem ateşinde barınacağı yönünde olduğu anlaşılmaktadır.                 <i>“Şüphe yok ki Allah, yalancı ve kâfir/nankör hiç kimseyi hidâyet erdirmez.”</i> Dosdoğru yolu izleme tevfikini onlara ihsan etmez.                 Çünkü böyleleri, kendilerine gelen onca öğüt, delil, belge ve mucizeye rağmen bir türlü bu sıfatlarından uzaklaşmayan kimselerdir. Yüce Allah, onlara pek çok delil göstermişti; ama onlar bunları bile bile inkâr edip kâfir olmuş ve onları yalanlamışlardır.                 Böylelerine Allah nasıl hidâyet versin ki? Bunlar zaten kapıyı kendi yüzlerine kendileri kapatmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah, onların kalbine mühür vurmakla onları cezalandırmıştır. Artık böyleleri iman etmez.                </div>","","","<p>4- Eğer Allah, bir evlât edinmek istese idi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O, bundan münezzehtir. O, bir tek ve Kahhar olan Allah’tır.</p><div>                4. <i>“Eğer” o akılsız insanların iddia ettiği gibi “Allah bir evlât edinmek istese idi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi.”</i> Yarattığı varlıklar arasından dilediğini seçer, kendisine tahsis eder ve onu evlat konumuna çıkarırdı. Ayrıca bir eş edinmeye de ihtiyacı olmaz. Ama <i>“O, bundan münezzehtir.”</i> Kâfirlerin zannettiklerinden ve inkârcıların O’na nispet ettiklerinden çok yücedir. <i>“O, bir tek ve Kahhar olan Allah’tır.”</i> Zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde tektir. Hiçbir hususta O’nun benzeri ve eşi yoktur. O’nun evladı olsa idi vahdaniyetinde O’na benzer bir varlık olması gerekirdi. Çünkü evlat, onun bir parçası olurdu.                O, Kahhârdır; ulvi ve süfli âlemin tümünde hükmünü geçirendir. Eğer O’nun bir evladı olsa idi, bu evladı bunların dışında kalırdı ve babasının nazlı bir çocuğu olurdu, O’nunla özel bir münasebeti bulunurdu. Yüce Allah’ın birliği ve dilediğine istediği hükmünü geçirmesi <i>(Kahhâr oluşu)</i> birbirinden ayrılmaz vasıflardır. Çünkü bir tek olan, ancak Kahhâr olur, Kahhâr olan da ancak bir tek olur. Bu da bütün yönleri ile O’nun ortağı bulunduğu iddiasını ortadan kaldırır.                </div>","<p>5- O, gökleri ve yeri hak <i>(bir amaç)</i> ile yaratmıştır. Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar. Güneşi ve ayı <i>(sizin hizmetinize)</i> boyun eğdirmiştir ki her biri <i>(kendi yörüngesinde)</i> belirli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat edin; O, Azizdir, Ğaffardır.                6- O, sizi tek bir candan yarattı. Sonra da ondan eşini var etti. Sizin için ehli hayvanlardan sekiz eş indirdi. O, sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde farklı yaratılış aşamalarından geçirerek yaratıyor. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah'tır. Hükümranlık yalnız O’nundur. O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?                7- Eğer kâfir olursanız <i>(bilin ki)</i> Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte O, kullarının kâfir olmalarına razı olmaz. Şayet şükrederseniz bundan sizin faydanız için razı olur. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yalnız Rabbinizedir. O da size yapmakta olduklarınızı haber verecektir. Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.</p><div>                5. Allah <i>“gökleri ve yeri hak <span>(bir amaç)</i> ile”</span> hikmet ve maslahat ile kullarına emir vermek, yasak koymak, onlara <i>(yaptıklarına karşılık)</i> mükâfat veya ceza vermek için <i>“yaratmıştır.”</i><i>“Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar.”</i> Birini diğerinin yerine geçirir ve her ikisi bir anda, bir arada bulunmaz. Aksine onlardan biri geldi mi, diğerinin saltanatı ortadan kalkar.                 <i>“Güneşi ve ayı”</i> düzenli ve akış yasaları belli bir şekilde <i>“boyun eğdirmiştir.”</i> Güneş ve ayın <i>“her biri” Yüce Allah’ın onlara boyun eğdirişinin bir sonucu olarak “belirli bir süreye kadar akıp gider.”</i> Bu belirli süre, bu dünya yurdunun harap olup sona ermesidir.                 Yüce Allah, bu yurdun bütün araçlarını, güneşini, ayını harap edecek ve mahlukatı yeni bir yaratılış ile yaratacaktır. Böylelikle onlar ebedilik yurdu olan cennet veya cehennemde karar kılacaklardır.                <i>“Dikkat edin, O”</i> hiçbir şekilde yenik düşürülemeyen ve her şeyi gücünün mahkûmu kılan <i>“Azizdir.” Hiçbir şey O’na karşı direnemez. Bunca büyük mahlukatı yaratıp bunların hepsini kendi emri ile hareket edecek şekilde boyun eğdirmiş olması da O’nun Aziz oluşunun bir tecellisidir.                   Tevbe eden mü’min kullarının günahlarını bağışlayan “Ğaffardır.”</i> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Muhakkak Ben tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyip hidâyet üzere olana karşı çok mağfiret ediciyim.”</i><i>(Tâ-Hâ, 20/82)</i>                O, kendisine şirk koştuktan sonra pek büyük âyetlerini görüp de tevbe eden ve kendisine yönelen kimselerin günahlarını da bağışlayandır.<i>                  Yüce Allah’ın Azîz oluşunun bir tecellisi de şudur:</i><br></div><div>                6. Çokluğunuza, yeryüzünün dört bir tarafına yayılmış olmanıza rağmen <i>“O sizi bir candan yarattı. Sonra da ondan eşini”</i> Kendisi eşi ile eşi de kendisi ile sükûn bulsun ve bu yolla üzerlerindeki nimet tamamlansın diye <i>“var etti.”                  “Sizin için ehli hayvanlardan sekiz eş indirdi.”</i> Size rahmet olmak üzere ve katından indirilmiş belli bir miktara göre onları O yaratmıştır ki bunlar,<i> En’âm Sûresi’nde sözünü ettiği şu dört çifttir:</i><i>“Sekiz eş <span>(yaratmıştır)</i>: Koyundan iki eş, keçiden iki eş... deveden iki eş, sığırdan da iki eş yarattı.”</span><i>(el-En’âm, 6/142-143)</i>                Yüce Allah'ın, bunların dışında pek çok hayvanı da kullarının maslahatı için indirmiş olmakla birlikte özellikle bunları söz konusu etmesi, faydalarının çokluğu, maslahatlarının kapsamlılığı ve üstünlükleri dolayısıyladır. Diğer taraftan bunlar, başka hayvan türlerinin elverişli olmadığı birtakım şeylere özellikle elverişlidirler. Kurban edilmek, Harem bölgesine hediye kurbanı olarak gönderilmek, akika olarak kesilmek, onlarda zekâtın farz olması, diyet olarak yalnızca bunların verilebilmesi vb. gibi.                Yüce Allah,<i> annemizin ve babamızın yaratılışını söz konusu ettikten sonra bizim de yaratılışımızın başlangıcını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde”</i> batın karanlığı, rahim karanlığı ve eş/zar karanlığı olmak üzere <i>“farklı yaratılış aşamalarından geçirerek yaratıyor.”</i> Yani sizin yaratılışınızın aşamaları, ardı arkasına geliyor ve siz, hiçbir mahluk eli değmeyecek, hiçbir göz tarafından görülmeyecek bir halde bulunuyorsunuz. Bu daracık yerde sizi görüp gözeten ve besleyen O’dur.                <i>“İşte bunları yapan Rabbiniz Allah'tır.”</i> Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı amade kılan, sizi yaratan, sizin için de davarları ve pek çok nimetleri yaratan, sizi gözetip büyüten, besleyen, işlerinizi çekip çeviren, yegane mabud ve ilâh O’dur. Yaratmasında ve rububiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur, bir ve tektir.<i> Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hükümranlık yalnız O’nundur. O’ndan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?”</span> Yüce Allah, yalnızca kendisinin ibadeti hak ettiğini ve yalnızca kendisine ihlâsla ibadet edilmesi gerektiğini açıkladıktan sonra nasıl olur da hiçbir şey çekip çeviremeyen ve hiçbir işte en ufak bir dahli ve yetkisi bulunmayan put ve heykellere ibadete yönelirsiniz!                </div><div>                7. <i>“Eğer kâfir olursanız <span>(bilin ki)</i> Allah'ın size ihtiyacı yoktur.”</span> İtaatinizden fayda görmediği gibi, küfrünüzün de O’na bir zararı olmaz. Ancak size vermiş olduğu emir ve yasaklar, size olan katıksız lütuf ve ihsanının bir tecellisidir.                 <i>“Bununla birlikte O”</i> kullarına ihsanının kemali dolayısı ile <i>“kullarının kâfir olmalarına razı olmaz.”</i> Çünkü O, küfrün kendilerini bir daha mutluluğa kavuşmaları söz konusu olmayacak şekilde bedbahtlığa sürükleyeceğini bilir. Diğer taraftan onları kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Bütün varlıkların yaratılış gayesi budur. Bu yüzden onları kendisi için yaratmış olduğu bu amacı terk etmelerine razı olmaz.                 <i>“Şayet” Yüce Allah’a, O’nu tevhid etmek ve dini yalnız O’na halis kılmak sureti ile “şükrederseniz, bundan sizin faydanız için razı olur.”</i> Çünkü O, size merhametlidir. Size ihsanda bulunmayı sever ve sizin kendisi için yaratıldığınız gayeye uygun davranışta bulunmanızı arzu eder.                 O, şirk koşmanızın zararını görmediği, amellerinizden ve tevhidinizden de bir fayda sağlamaz.<i> Diğer taraftan sizin her birinizin hayır ya da şer türünden ameli de kendisine aittir:</i><i>“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra”</i> kıyamet günü <i>“dönüşünüz yalnız Rabbinizedir. O da size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”</i> O, haber vereceği hususları ilmi ile kuşatmıştır, Kalemi de bunları tespit etmiş, Hafaza melekleri de sizin yaptıklarınızı yazmışlardır. Azalarınız da bu yaptıklarınıza dair şahitlik edecektir. Bu yüzden her birinize hak ettiği karşılığı verecektir.                <i>“Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.”</i> Yani O, bizzat kalpleri bildiği gibi onlardaki iyilik ya da kötülük vasıflarını da bilir.                 Yani Yüce Allah, tam ve eksiksiz bir adalet ile amellerinin karşılığını verecektir.                </div>","","","<p>8- İnsanın başına bir zarar gelse o, Rabbine yönelerek O’na dua eder. Sonra Allah, ona katından bir nimet verirse o, daha önce O’na dua ettiğini unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar.<i> De ki:</i><i>“Küfrünle biraz <span>(daha dünyadan)</i> faydalan! Zira sen cehennemliklerdensin.”</span></p><div>                8. Yüce Allah, kuluna olan lütfunu, ihsanını ve iyiliğini; buna karşılık kulunun şükürsüzlüğünü haber vermektedir. Zira o; hastalık, fakirlik yahut denizde veya bir başka yerde bir sıkıntının kendisine dokunması halinde Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendisini kurtaramayacağını bilir, bundan dolayı da Yüce Allah’a yönelerek yalvarıp yakarır, başına gelen bu musibet ve sıkıntıyı girmesi için O’nun yardımına sığınır ve bu hususta ısrar da eder. <i>“Sonra” Yüce Allah “ona”</i> onun bu darlık ve sıkıntısını açmak sureti ile <i>“katından bir nimet verirse oi daha önce O’na dua ettiğini”</i> Allah’a yalvarıp yakardığı sıkıntılı halini <i>“unutur” başına hiçbir sıkıntı gelmemiş gibi yoluna devam eder ve Allah’a ortak koşmasını sürdürür.                   “...ve Allah'ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar.”</i> Yani hem kendisi sapmak, hem de başkasını saptırmak için bunu yapar. Çünkü başkasını saptırmak, sapmanın bir sonucudur. Yüce Allah burada sonucu zikrederek sebebi de ifade etmiş olmaktadır.                İşte Yüce Allah’ın nimetine şükredecek yerde nankörlük eden bu azgın kimseye <i>“de ki: Küfrünle biraz <span>(daha dünyadan)</i> faydalan. Zira sen cehennemliklerdensin.”</span> Sonuçta cehenneme girildikten sonra dünyada kendisinden yararlanılan şeylerin kişiye hiçbir faydası olmaz.                 <i>“Ne dersin? Biz onları nice seneler <span>(dünyadan)</i> faydalandırsak, sonra onlara vaadolundukları <i>(azap)</i> gelse, faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olur mu hiç?”</span><i>(eş-Şuarâ, 26/205-207)</i><br></div>","<p>9- <i>(O mu)</i> yoksa gece saatlerini kıyamda ve secdede geçiren, âhiretten korkup Rabbinin rahmetini uman itaatkar kimse mi <i>(hayırlıdır)</i>? De ki: <i>“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.”</i></p><div>                9. Bu buyruk ile Allah’ın itaati gereğince amel eden kimse ile böyle olmayan ve alim ile cahil arasında bir karşılaştırma yapılmakta, bunların birbirlerinden farklı oldukları gerçeğinin aklî bir gerçek olduğu ve farklılıklarının da kesin bilindiği ortaya konulmaktadır. Rabbine itaatten yüz çevirip hevâsının peşinden giden bir kimse; ibadetlerin en faziletlisi olan namazı en faziletli vakit olan gece saatlerinde kılan ve Allah’a itaat eden bir kimse gibi değildir.                 Böyle bir kimseyi Yüce Allah, çok amelde bulunmak ve amellerin en faziletlisini işlemekle nitelendirdikten sonra, Allah’tan korkmakla ve O’ndan mükâfat ummakla da vasfetmektedir. Korkmasının sebebi, geçmişte işlemiş olduğu günahları dolayısı ile âhirette karşılaşması muhtemel olan azaptır. Umduğu şey ise Allah’ın rahmetidir.                 Böylelikle Yüce Allah, bu kimseyi hem zahiren amelde bulunmakla, hem de batınî amelleri işlemekle nitelendirmektedir.                 <i>“De ki: Hiç”</i> Rablerini, O’nun şeriatını, amellere vereceği karşılığı, bütün bunlardaki sırları ve hikmetleri <i>“bilenlerle”</i> bunlardan hiçbir şeyi <i>“bilmeyenler bir olur mu?”</i> Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık, su ile ateş bir olmadığı gibi, bunlarla onlar da elbette bir olmazlar.                <i>“Ancak olgun akıl sahipleri”</i> yani zeki ve arı duru akıl sahipleri kendilerine öğüt verildiği vakit <i>“düşünüp öğüt alır.”</i>                İşte yüce olanı bayağı olana tercih edenler, ilmi cahilliğe, Allah’a itaati O’na muhalefete tercih edenler bunlardır. Diğer taraftan bunlar, sonuçlar üzerinde düşünmeye yönelten akıllara da sahiptirler. Bu halleri ile onlar, aklı bulunmayan ve onu kullanmayanlardan ayrılmaktadırlar. Çünkü onlar, kendi hevâlarını ilâh edinirler.                </div>","<p>10-<i> De ki:</i><i>“Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkup sakının! Bu dünyada ihsanda bulunanlara bir güzellik vardır. Allah’ın arzı geniştir. Sabredenlere de ecirleri elbette hesapsız verilecektir.”</i></p><div>                10. Yani yaratıkların en şereflileri olan mü’minlere seslen ve onlara en faziletli emir olan takvâyı emret. Takvâlı olmalarını gerektiren sebebi de hatırlat. Bu da, Allah’ın onların Rabbi olması ve onlara türlü nimetler ihsan etmiş olmasıdır. Bu gerçek, onların Rableri olan Allah’tan korkup sakınmalarını gerektirir. Yüce Allah’ın kendilerine lütfedip ihsanda bulunduğu iman da bu sebeplerden birisidir. Yani bu da onların takvâlı olmalarını gerektirir.<i> Nitekim bu:</i> Ey cömert kişi, sadaka ver! Ey kahraman kişi, savaş! demek gibidir.<i>                  Diğer taraftan dünya hayatında onları gayrete getirecek mükâfatı da söz konusu ederek:</i><i>“Bu dünyada”</i> Rablerine ibadet etmek sureti ile <i>“ihsanda bulunanlara bir güzellik”</i> bol rızık, huzurlu bir kalp ve hakka açık bir gönül <i>“vardır.<span>” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i> “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse Biz, şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız.”</span><i>(en-Nahl, 16/97)</i><i>“Allah’ın arzı geniştir.”</i> Herhangi bir yerde O’na ibadet etmeniz engellenecek olursa Rabbinize ibadet edebileceğiniz, dininizi uygulama imkânını bulabileceğiniz bir başka yere hicret edin.<i>                  Yüce Allah:</i><i>“Bu dünyada ihsanda bulunanlara bir güzellik vardır”</i> buyurduğundan ve bu ifade umumi olduğundan dolayı bazı kimselerin aklına: <i>“İyilikte bulunan herkese bu dünyada bir güzellik vardır. Ama yeryüzünde iman edip de orada zulüm, baskı ve sıkıntılara maruz kalan kimseler için bu güzellik gerçekleşmemektedir”</i> gibi bir soru gelebileceğinden dolayı Yüce Allah böyle bir kanaati: <i>“Allah’ın arzı geniştir”</i> buyruğu ile bertaraf etmektedir.<i> Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu buyrukları ile dile getirdiği bir müjde söz konusudur:</i><i>“Ümmetimden hak üzere muzaffer kalmaya devam edecek bir kesim daima bulunacaktır. Kendilerini yardımsız bırakanların ve onlara muhalefet edenlerin onlara bir zararları olmayacaktır. Onlar, Allah’ın emri <span>(kıyamet)</i> gelinceye kadar bu hal üzere devam edeceklerdir.”</span><i>[15]</i>                İşte bu gerçeğe bu âyet-i kerime de işaret etmekte ve bu hususa çok yakından temas etmektedir.<i> Şöyle ki:</i> Yüce Allah, arzının geniş olduğunu bildirmektedir. Bir yerde O’na ibadet etmeniz engellenecek olursa bir başka yere hicret edin, bu da her zaman ve her mekânda geçerli umumi bir buyruktur. Hicret edecek herkesin müslümanlar arasında bir barınağı ve sığınağı mutlaka bulunur. Orada mutlaka dinini uygulama imkânını bulacağı bir yer de bulur.                <i>“Sabredenlere de ecirleri elbette hesapsız verilir.”</i> Bu da bütün sabır çeşitleri hakkında umumidir. Yüce Allah’ın acı veren takdirlerine karşı sabredip bunlardan dolayı öfkelenmemek, masiyetlerine karşı direnerek onları işlememek, eda edinceye kadar itaati üzere sabretmek şeklindeki bütün sabır çeşitleri buna dahildir.                 Yüce Allah, sabredenlere ecirlerini hesapsız yani sınırsız, sayı ve miktar söz konusu olmaksızın vereceği vaadinde bulunmaktadır. Bunun böyle olmasının tek sebebi, sabrın fazileti, Allah nezdindeki yüksek mevkii ve bütün işlere karşı yardımcı oluşundan dolayıdır.                </div>","<p>11-<i> De ki:</i><i>“Ben Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmekle emrolundum.”</i>                12- <i>“Yine bana müslümanların ilki olmam da emredildi.”</i>                13-<i> De ki:</i><i>“Ben şayet Rabbime isyan edersem gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.”</i>                14-<i> De ki:</i><i>“Ben dinimi Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet ederim.”</i>                15- <i>“Artık siz <span>(ey müşrikler)</i> O’ndan başka dilediğinize ibadet edin.”</span> De ki: <i>“Asıl hüsrana uğrayanlar, Kıyamet gününde hem kendilerini, hem de ailelerini hüsrana sokanlardır. Dikkat edin! İşte apaçık hüsran budur!”</i>                16- Onların üzerlerinde ateşten tabakalar olduğu gibi altlarında da ateşten tabakalar vardır. İşte Allah bununla kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım! Benden korkup sakının!</p><div>                11. Yani ey peygamber, insanlara <i>“de ki:” Ben, Yüce Allah’a dinimi halis kılmak sureti ile O’na ibadet etmekle emrolundum.<span> Bu da sûrenin baş tarafında yer alan:</i> “O halde Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et.”</span><i>(2. âyet)</i> buyruğunda geçmektedir.                </div><div>                12. <i>“Yine bana müslümanların ilki olmam da emredildi.”</i> Çünkü ben, insanları Rablerine davet eden ve O’na götüren yolu gösteren biriyim. O halde verdiği emirlerin gereğini ilk yerine getiren, böylece ilk teslim/müslüman olan kişi ben olmalıyım.                 Bu emrin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ve ona uyanlardan olduğunu iddia edenler tarafından yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu yüzden zahir amellerde İslâm’ın gereğini yapmak ve hem zahir hem de bâtın amellerde yalnız Allah için ihlâslı olarak amelde bulunmak şarttır.                </div><div>                13. <i>“De ki: Ben”</i> bana emretmiş olduğu ihlâsla amelde bulunmak ve İslâm’ın gerektirdiği işleri yapmak hususlarında <i>“şayet Rabbime isyan edersem gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.”</i> Ki o günde Allah’a şirk koşan, ebedi olarak azapta kalacaktır, Allah’a isyan eden de o gün cezalandırılacaktır.                </div><div>                14-15. Bu buyruklar,<i> Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:</i><i>“De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza ibadet etmem, siz de benim ibadet ettiğime tapanlar değilsiniz. Sizin taptıklarınıza ben ibadet edecek değilim, siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!”</i><i>(el-Kâfirûn, 109/1-6)</i><i>“De ki: Asıl hüsrana uğrayanlar Kıyamet gününde”</i> mükâfattan mahrum ettikleri ve oldukça vahim b,r azabı hak ettiklerinden; <i>“hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana sokanlardır.”</i>                Yani Kıyamet gününde Yüce Allah, onları ailelerinden ayıracaktı, böylece oldukça büyük üzüntülere gark olacaklar ve hüsranları da pek büyük olacaktır.                 <i>“Dikkat edin! İşte apaçık hüsran budur.”</i> Bunun benzeri bir hüsran olamaz ve bu, sürekli bir hüsrandır. Bundan sonra kâr sağlamak hatta hüsrandan kurtulmak dahi söz konusu olmayacaktır.<i>                  Daha sonra karşı karşıya kalacakları ileri derecedeki bedbahtlığı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                16. <i>“Onların üzerlerinde ateşten tabakalar”</i> yani pek büyük bulutları andıran azap tabakaları ve parçaları <i>“olduğu gibi altlarında da böyle tabakalar vardır. İşte”</i> cehennem ehlinin azabı ile ilgili yaptığımız bu açıklamalar, Yüce Allah’ın kendisi vasıtası ile kullarını rahmetine doğru sürüklediği bir kamçı gibidir. Ayrıca <i>“Allah bununla kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, Benden korkup sakının.”</i> Yüce Allah, böylelikle bedbaht kimselere hazırlamış olduğu azabı, kullarını takvâya çağıran bir sebep, azabı gerektiren şeylerden de alıkoyucu bir mani yapmıştır.                 Her şeyde kullarına rahmet buyuran, Allah’a ulaştırıcı yolları kendilerine kolaylaştıran, bu yolları izlemeye teşvik eden, nefislerin arzuladığı her bir hususla şevklerini artıran ve kalplerine huzur kazandıran Allah’ın şanı ne yücedir! Yine kendi rızası dışında bir maksatla amelde bulunmaktan alabildiğine sakındıran ve bu gibi amelleri terk etmeye iten sebepleri de anlatan Yüce Allah, bütün kusurlardan münezzehtir.                </div>","","","","","","<p>17- Tâğûta ibadet etmekten sakınan ve Allah’a yönelenler var ya işte onlara müjde vardır. O halde sen de müjde ver o kullarıma ki;                18- Onlar sözü dinleyip en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini doğru yola ulaştırdığı kimselerdir. İşte olgun akıl sahibi olanlar da onlardır.</p><div>                17.<i> Yüce Allah suçlü günahkarların cezasından bahsettikten sonra kendisine yönelenlerin halini ve mükâfatlarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Tâğût’a ibadet etmekten sakınan...”</i> buyruğunda geçen <i>“tâğût”tan kasıt, Allah’tan başkasına ibadet etmektir. Yani tâğûta ibadet etmekten uzak durun, denmektedir.                  Bu ifade hikmeti sonsuz, her şeyi bilen Yüce Allah tarafından kullanılmış en güzel belirleyici ifadelerden birisidir. Çünkü buradaki övgü ancak tâğûta ibadet etmekten uzak duranları kapsamaktadır. Ayrıca “Allah’a”</i> ibadet etmek ve dini yalnızca O’na halis kılmak sureti ile <i>“yönelenler”</i> ve böylelikle putlara ibadetten yüz çevirerek her şeyi bilen mutlak hakim Allah’a ibadete, şirk ve masiyetlerden tevhid ve itaate dönenlere <i>“işte onlara”</i> ölçüsünü ancak kendilerine bunu ikram edenin tespit edebileceği, vasıflarını da ancak O’nun bilebileceği çapta bir <i>“müjde vardır.”</i>                Bu müjde, dünya hayatında güzel övgü, salih rüya, Allah tarafından Rabbani inâyete mazhar olmak gibi hususları da kapsar ki bu Rabbani inâyetin içerisine O’nun dünyada ve âhirette kendilerine ikramda bulunmayı irade buyurması da dahildir.                 Yine ölüm esnasında, kabirde ve kıyamet gününde de onlara müjde vardır. Bu müjdenin sonu ise Kerim olan Rabbin, cennette onlara lütfedeceği rızasının, iyilik, ihsan ve güvenin kendilerini sonsuza kadar kapsayacağına dair onlara vereceği müjdedir.                Yüce Allah, onlar için bir müjde bulunduğu haberini verdikten sonra, peygamberine onlara bu müjdeyi vermesini de emretmekte,<i> ayrıca hangi sıfatları ile bu müjdeye layık olduklarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                18. <i>“Onlar sözü dinleyip en güzeline uyarlar.”</i> Burada söz, her türlü sözü kapsayacak şekilde cins/tür anlamındadır. Yani onlar, tercih edilmesi gerekenle kendisinden sakınılması gerekeni birbirinden ayırt etmek için sözü dinlerler. Doğruluktaki kararlılıklarının ve akıllılıklarının bir sonucu olarak da sözün en güzeline tâbi olurlar.                Kayıtsız ve şartsız olarak sözlerin en güzeli de Allah’ın ve Rasûlünün kelâmıdır.<i> Nitekim Yüce Allah bu sûrede şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah, sözün en güzelini, müteşabih, tekrar edilen bir kitap halinde indirmiştir...”</i><i>(ez-Zümer, 39/23)</i>                Bu âyet-<i>i kerimede bir incelik vardır ki o da şudur:</i> Bu övülmeye değer kimselerin sözü dinleyip en güzeline tâbi oldukları haber verilince sanki şöyle bir soru sorulmuştur: Olgun akıl sahibi kimselerin sıfatlarını taşımamız için ve bir kimsenin onu tercih ettiği için olgun akıl sahiplerinden olduğunu bilebilmemiz için sözün en güzelini bilmenin bir yolu var mıdır?” Buna cevap olarak da şöyle denilmiş gibidir: Evet,<i> sözün en güzeli Yüce Allah’ın şu buyruğu ile işaret ettiği sözdür:</i><i>“Allah, sözün en güzelini, müteşabih, tekrar edilen bir kitap halinde indirmiştir.”</i><i>“İşte onlar, Allah’ın kendilerini doğru yola”</i> ahlâk ve amellerin en güzeline <i>“ulaştırdığı kimselerdir. İşte olgun”</i> temiz <i>“akıl sahibi olanlar da onlardır.”</i> Akıllarının ve güzel kararlılıklarının bir neticesi olarak onlar, güzel olanı da olmayanı da bilirler ve tercih edilmesi gerekeni başkasına tercih ederler. İşte aklın alâmeti budur, hatta aklın bunun dışında bir alâmeti de yoktur. Güzeli ile çirkini ile sözleri birbirinden ayırt edemeyen bir kimse, olgun akıl sahibi kimselerden olamaz. Yahut ayırt etmekle birlikte arzuları aklına galip geldiğinden dolayı, aklı arzusuna tâbi olup en güzel olanı tercih etmeyen bir kimsenin aklı da eksiktir.                </div>","","<p>19- Hakkında azap sözü hak olmuş; evet, ateşte olan o kişiyi sen mi kurtaracaksın?                20- Fakat Rablerinden korkup sakınanlara gelince onlar için birbirleri üzerine bina edilmiş, altlarından da ırmaklar akan köşkler vardır. <i>(Bu)</i> Allah’ın vaadidir. Allah da vaadinden dönmez.</p><p>                19. Yani sapıklığı, inadı ve küfrünü sürdürmesi sebebi ile hakkında azap sözü hak olmuş kimsenin, hidâyet bulmasına imkan yoktur. Sen de kaçınılmaz olarak ateşe girmek durumunda olan böyle bir kimseyi asla kurtaramazsın.                </p><div>                20. Gerçek zenginlik ve tam anlamı ile kurtuluş, takvâ sahipleri için söz konusu olacaktır. Allah, onlar için öyle lütuflar, öyle çeşitli nimetler hazırlamıştır ki bunun ölçüsünün, miktarının tespit edilmesine imkân yoktur.                <i>“Onlar için”</i> oldukça yüksek ve süslü <i>“köşkler” vardır. Bu köşklerin güzelliği, göz alıcılığı, nezaheti ve şeffaflığı dolayısı ile içeriden dışarıları, dışarıdan da içerileri görülür. Bunlar o kadar yüksektir ki, semanın doğu veya batı ufkunda görülen oldukça uzaktaki bir yıldız gibi görülürler.<span>                    İşte bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i> “Birbirleri üzerine bina edilmiş”</span> altın ve gümüşten yapılmış, sıvaları en değerli miskten olan; <i>“altlarından da”</i> kaynayıp coşan <i>“ırmaklar akan köşkler vardır.”</i> Bu ırmaklar, o pek güzel bahçeleri, tertemiz ağaçları sular. Bu ağaçlar da son derece lezzetli ve türlü mahsuller ve olgun meyveler verir.                 <i>“<span>(Bu)</i> Allah’ın vaadidir. Allah da vaadinden dönmez.”</span> O, bu mükâfatı takvâ sahiplerine vaat etmiştir. Bu vaadi gerçekleştirmesi muhakkaktır. Bu yüzden gerçek kulları, takvânın gereklerini eksiksiz olarak yerine getirsinler ki O da onların mükâfatlarını eksiksiz versin.                </div>","","<p>21- Görmez misin ki Allah, gökten bir su indirir de onu yeryüzündeki birtakım kaynaklara sevkedip <i>(oralarda depolar)</i>, sonra da onunla çeşitli renklerde türlü ekinler çıkarır. Daha sonra o ekinler kurur da sen onları sararmış bir halde görürsün. Sonra da Allah onları çer-çöpe dönüştürür. Şüphesiz bunda olgun akıl sahipleri için öğüt vardır.</p><div>                21. Yüce Allah, olgun akıl sahiplerine gökten indirdiği suyu, bu suyu yeryüzündeki kaynaklara akıttığını yani bu kaynaklara kolaylıkla çıkartılabilecek şekilde yerleştirdiğini hatırlatmaktadır.                <i>“Sonra onunla çeşitli renklerde türlü ekinler”</i> buğday, mısır, arpa, pirinç ve daha başka mahsuller <i>“çıkarır. Daha sonra o ekinler”</i> olgunlaştıktan sonra yahut da herhangi bir afet ve salgın hastalığın meydana gelmesi halinde <i>“kurur da sen onları sararmış bir halde görürsün. Sonra da Allah onları”</i> ufalanmış <i>“çer-çöpe dönüştürür. Şüphesiz bunda olgun akıl sahipleri için öğüt vardır.”</i> Onlar bununla Rablerinin inâyetini ve kullarına olan rahmetini hatırlarlar.                 Çünkü onlara bu suyu elde etme yollarını kolaylaştırmış, yeryüzündeki mahzenlere o suyu onların menfaatlerine uygun bir şekilde depolamıştır. Onlar, bundan ilâhî kudretin kemalini, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği gibi ölüleri de dirilteceğini düşünüp anlarlar. Yine onunla, bütün bunları yapanın mutlak olarak ibadete hak sahibi olduğunu da bilirler.                Allah’ım; sen bizleri kendilerinden övgü ile söz ettiğin, kendilerine ihsan ettiğin akıllarla hidâyete ilettiğin, Kitabının sırlarını, harikulade âyet ve belgelerini başkalarının ulaşamayacağı şekilde gösterdiğin o olgun akıl sahiplerinden eyle! Şüphesiz Sen bağışı sınırsız olansın.                </div>","<p>22- Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı böylece Rabbinden gelen bir nur üzere bulunan kimse hiç <i>(böyle olmayanla bir)</i> midir? O halde Allah’ın zikrinden yana kalpleri kaskatı kesilenlerin vay haline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.</p><div>                22. Yani Allah’ın göğsünü İslâm için genişleterek hükümlerini kabule, onların gereğince -gönül hoşluğu, göz aydınlığı ve basiret içinde- amel etmeye dair kalbine genişlik verdiği kimse -ki bu <i>“böylece Rabbinden gelen bir nur üzere bulunan kimse”</i> buyruğu ile kastedilen kimsedir- hiç böyle olmayan kimse gibi olur mu?                 Buyruğun bu anlamda olduğuna delil,<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Allah’ın zikrinden yana kalpleri kaskatı kesilenlerin vay haline!”</i> buyruğudur. Yani böylelerinin kalpleri, Allah’ın Kitabı dolayısı ile yumuşamaz, O’nun âyetlerinden ibret ve öğüt almaz, Allah’ı anmakla da bu kalpler huzur bulmaz. Bilakis bu kalpler, Rabbinden yüz çevirerek başkasına yönelirler. İşte böyleleri için çok çetin bir azap vardır, pek büyük kötülükler onları beklemektedir. Vay onların haline!                <i>“İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”</i> Gerçek dostundan yüz çevirenin sapıklığından daha büyük çapta sapıklık var mıdır? Halbuki bütün mutluluk, bahtiyarlık O’na yönelmektedir. Gerçek dostunu anmayarak kalbi kaskatı kesilen ve kendisine zarar veren her şeye yönelenden daha bedbaht kim olabilir?                </div>","<p>23- Allah, sözün en güzelini müteşâbih ve tekrar edilen bir kitap halinde indirmiştir ki onda <i>(bulunan uyarı ve tehditlerden)</i> dolayı Rablerinden korkanların derileri ürperir. Sonra da derileri ve kalpleri, Allah'ın <i>(vaat ve teşvik içeren)</i> zikriyle yumuşayıp yatışır. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla dilediğine hidâyet verir. Allah’ın saptırdığı kimseyi ise doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.</p><div>                23. Yüce Allah, indirdiği Kitabından bize haber vermektedir ki o, kayıtsız ve şartsız <i>“sözün en güzeli”</i>dir. Sözün en güzeli, Allah’ın kelâmıdır. Allah’ın kelamı olup da indirilen kitapların en güzeli de bu Kur’ân-ı Kerîm’dir. En güzel o olduğuna göre onun lafızları da lafızların en açığı, en anlaşılırıdır. Onun ihtiva ettiği manalar en yüce anlamlardır. Çünkü o, hem sözleri ile hem manası ile sözün en güzelidir. Ayrıca <i>“müteşâbih”tir. Yani güzellikte birbirine benzerdir. Sözleri, birbirleri ile uyumu ve hiçbir şekilde birbirleri ile çelişmemesi açısından da birbirine benzerlik arzederler. Öyle ki bir kimse bu sözler üzerinde düşünüp tefekkür ettiği taktirde onun açık seçik olmayan anlamlarının dahi düşünenlerin gözlerini kamaştırdığını ve böyle bir sözün ancak hikmeti sonsuz olanın ve her şeyi bilenin sözü olacağına kesinlikle karar verdiğini ve bunun, sözleri arasındaki uyumdan kaynaklandığını görür. İşte bu buyruktaki “müteşâbih”</i> terimi ile kastedilen budur.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Ondaki bir kısım âyetler muhkemdir, bunlar Kitab’ın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihtir.”</i><i>(Ali İmran, 3/7)</i> buyruğunda geçen <i>“müteşabih” ile ise pek çok kimsenin anlamını açıkça kavrayamadığı ve ancak muhkemlerin ışığında üzerinde durulması halinde bu açık olmayan yönlerinin açığa çıktığı buyruklar kastedilmektedir.<span> Bundan dolayı:</i> “Ondaki bir kısım âyetler muhkemdir, bunlar Kitab’ın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihtir”</span> buyurulmakta ve böylelikle müteşabihlik vasfı Kitabın sadece bir bölümü hakkında söz konusu edilmektedir.                Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet-i kerimede ise <i>“müteşabihlik”</i> Kitabın tümü hakkında söz konusudur. Yani güzelliği itibari ile bu Kitabın buyrukları birbirine benzemektedir.<i> Çünkü Yüce Allah burada:</i><i>“Sözün en güzelini”</i> buyurmaktadır ki bu da sûreler ve âyetlerden ibarettir. Belirttiğimiz yönlerden de hepsi birbirine benzemektedir.                <i>“Tekrar edilen/mesanî”</i> yani kıssaların, ahkâmın, vaadin ve tehdidin, hayırlıların ve şerlilerin vasıflarının, Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının, tekrar tekrar zikredildiği kitap demektir.                 Bu da bu Kitab’ın üstünlüğünün ve güzelliğinin bir neticesidir. İnsanlar Kur'ân’ın, kalpleri arındıran ve ahlâkı kemale erdiren anlamlarına muhtaçtırlar ve bu anlamlar, kalpler için ağaçların sulanması için gerekli olan su gibidir. O nedenle nasıl ki ağaçlar uzun aralıklarla sulandığında zayıflar hatta telef olurlar, sıkça sulandıkları takdirde de güzelleşip faydalı çeşitli mahsuller verirler, işte kalbin de aynı böyle Yüce Allah’ın kelâmının ihtiva ettiği manaları her zaman için tekrar tekrar dinlemeye ihtiyacı vardır.                 Aynı şekilde herhangi bir mana Kur’ân’ın tümünde yalnızca bir defa tekrarlanacak olsa, onun kalpte gerekli etkiyi yapmayacağı ve istenen sonucu doğurmayacağı açıktır.                Bundan dolayıdır ki ben de bu tefsirde bu güzel yolu seçtim, bu tefsirimde tefsirini yaptığım kitabın üslubuna uydum.                Bu yüzden bu tefsirde herhangi bir yere gönderme yaptığım görülmez. Aksine her yerde ilgili açıklamaların tam anlamı ile verilmeye çalışıldığını ve daha önceden geçen benzer açıklamaların göz önünde bulundurulmadığı görülür. Her ne kadar kimi yerlerdeki açıklamalar daha geniş ve anlatılanlar daha çok ise de genelde bu, böyledir.                İşte Kur’ân okuyan ve onun manaları üzerinde düşünen kimsenin de üzerinde düşünmedik hiçbir yer bırakmaması gerekir. O, böylelikle pek çok hayırlar elde etmiş, sayılamayacak kadar büyük faydalar sağlamış olur.                 Kur’ân-ı Kerîm, bu üstün değere ve azamete sahip olduğundan dolayı, hidayet bulan gerçek akıl sahiplerinin kalplerini etkilemiştir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onda <span>(bulunan uyarı ve tehditlerden)</i> dolayı Rablerinden korkanların derileri ürperir..”</span> Buna sebep ise o Kitaptaki oldukça korkutucu ifadelerin yer almasıdır.                 <i>“Sonra da derileri ve kalpleri, Allah'ın <span>(vaat ve teşvik içeren)</i> zikriyle yumuşayıp yatışır.”</span> Yani Allah’ın umutlandırıcı ve teşvik edici buyrukları zikredildiği zaman da onların derileri ve kalpleri yatışır.                 Çünkü bu Kitap, kimi zaman hayırlı amel işlemeye onları teşvik eder, kimi zaman da kötü işler yapmaktan onları korkutup sakındırır.                <i>“İşte bu” Yüce Allah’ın sözünü ettiği Kur’ân-ı Kerîm’in onları etkilemesi, “Allah’ın hidâyetidir.”</i> Allah tarafından kullarına ihsan edilmiş bir hidâyettir. Allah’ın onlara lütuf ve ihsanının bir parçasıdır.                <i>“O, onunla” yani ondan dolayı, onun vesilesiyle kullarından “dilediğine hidâyet verir.”</i><i>“İşte bu Allah’ın hidâyetidir”</i> buyruğu ile şunun kastedilmiş olma ihtimali de vardır:                 <i>“İşte bu” yani size niteliklerini belirttiğimiz bu Kur’ân-ı Kerîm “Allah’ın hidâyetidir.”</i> Ancak bu Kitaptan hareketle izlenen yol, Allah’a götürür.                 <i>“O, onunla” kulları arasından niyeti güzel olduğu için “dilediğine hidâyet verir.”</i> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah, onunla rızasına uyanları selamet yollarına iletir.”</i><i>(el-Maide, 5/16)</i><i>“Allah’ın saptırdığı kimseyi ise doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.”</i> Çünkü Allah’a ancak O’nun ihsan edeceği başarı ile ulaşmak mümkün olur. Böyle bir başarı ise O’nun Kitabına yönelmekle elde edilir. Bu gerçekleşmeyecek olursa hidâyet yolunu bulmaya imkân yoktur. Çünkü geriye ancak apaçık bir sapıklık ve oldukça alçaltıcı bedbahtlıktan başka bir şey kalmaz.                </div>","<p>24- Kıyamet günü feci azaptan <i>(elleri bağlı olduğu için)</i> yüzü ile korunmaya çalışacak olan kimse hiç <i>(böyle olmayanla bir)</i> midir? <i>(O gün)</i> zalimlere: <i>“Tadın kazandıklarınızı!”</i> denir.                25- Onlardan öncekiler yalanlamıştı da azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden geliverdi.                26- Böylece Allah, onlara dünyada rüsvaylığı tattırdı. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!</p><div>                24. Yani Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verdiği, lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran yolu izleme başarısını ihsan ettiği böyle bir kimse ile sapıklıkta olup inadını sürdüren ve ölene kadar böyle devam eden kimse hiç bir olur mu? Nihayet kıyamet günü geldiğinde o, pek büyük bir azapla karşılaşır ve insan organlarının en şereflisi olan yüzü ile kendisini çok az miktarı dahi onu etkileyecek olan o azaptan korumaya çalışır. Elleri ve ayakları zincire vurulmuş olacağından yüzüyle kendisini korumaya çalışır?                 Küfür ve masiyetlerle kendi nefislerine zulmetmiş olan <i>“zalimlere de”</i> azar olarak: <i>“Tadın kazandıklarınızı!, denir.”</i><br></div><div>                25. <i>“Onlardan önceki”</i> ümmetler de bunların yalanladığı gibi <i>“yalanlamıştı da azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden”</i> Onlar gafil iken, gündüzün başında ya da öğle vakti dinlenmek üzere uyumaya çekildikleri bir sırada <i>“geliverdi.”</i><br></div><div>                26. <i>“Böylece Allah, onlara dünyada”</i> azabı tattırmak sureti ile <i>“rüsvaylığı tattırdı.”</i> Böylelikle hem Allah’ın huzurunda hem de yarattıkları karşısında rezil rüsvay oldular.                <i>“Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”</i> O halde bunlar da yalanlamakta ısrar etmekten sakınmalıdırlar. Yoksa onlara da öncekilere isabet eden azap isabet eder.                </div>","","","<p>27- Andolsun ki biz, bu Kur’ân’da düşünüp öğüt alsınlar diye insanlar için her türlü misali verdik.                28- Korkup sakınsınlar diye de <i>(bu kitabı)</i> hiçbir eğriliği olmayan, Arapça bir Kur’ân olarak <i>(indirdik.)</i>                29- Allah, birbirleriyle çekişip duran birkaç ortağın/efendinin sahip olduğu bir adam ile sadece bir efendiye ait olan bir başka adamı misal verir. Hiç bu ikisinin durumu eşit olur mu? Hamdolsun Allah’a! Fakat onların çoğu <i>(bu gerçeği)</i> bilmezler.                30- Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.                31- Sonra da Kıyamet günü Rabbinizin huzurunda <i>(toplanıp)</i> muhakeme olacaksınız.</p><div>                27. Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’de hayır ve şer ehline dair, tevhide ve şirke dair bütün misalleri verdiğini haber vermektedir ki bu misaller, eşyanın hakikatlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Bundaki hikmete gelince bu, <i>“düşünüp öğüt alsınlar diye”</i>dir. Yani biz hakkı onlara açıkladığımız takdirde onu öğrenip gereğince amel etsinler diyedir.                </div><div>                28. <i>“Korkup sakınsınlar diye de”</i> Allah’tan gereği gibi korksunlar, takvalı olsunlar diye. Çünkü biz, onlar için gerek ilmî gerek amelî takvânın yollarını, bu her şeyi ile dosdoğru ve Allah’ın kendisinde her türlü misalden örnekler verdiği bu Arapça Kur’ân ile kolaylaştırmış bulunuyoruz.                <i>“Hiçbir eğriliği olmayan”</i> bir Kitaptır bu. Yani bu Kitapta herhangi bir tutarsızlık, herhangi bir açıdan eksiklik yoktur. Ne lafızlarında ne manalarında. Bu, o Kitabın mükemmel derecede dengeli olmasını ve her şeyi ile dosdoğru olmasını ifade etmektedir.<i> Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah’adır ki O, dosdoğru bir kitaptır”</i><i>(el-Kehf, 18/1-2)</i><i>“Arapça bir Kur’ân olarak”</i> özellikle Araplar için lafızları açık, manaları kolay, Arapça bir Kur’ân olarak indirilmiştir.                </div><div>                29. Yüce Allah,<i> şirk ve tevhide dair bir misal vererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah birbirleriyle çekişip duran birkaç ortağın/efendinin sahip olduğu bir adam”</i> yani bir köle <i>“ile sadece bir efendiye ait olan bir başka adamı misal verir.”</i> Birinci kölenin ortak efendileri pek çok olduğu gibi, herhangi bir hususta ve herhangi bir halde ittifak etmeleri söz konusu olmadığı için onun rahat etmesi mümkün değildir. Aksine onun hakkındaki isteklerinde çekişme ve anlaşmazlık içerisindedirler. Herkesin ayrı bir isteği vardır ve onun yerine getirilmesini ister. Onlardan biri, bir işi yapmasını isterken, öteki bir başkasını ister. Bu şekilde anlaşmazlık içerisinde ortakları bulunan böyle bir kimsenin hali acaba nasıl olur?                 Diğer taraftan ise ikinci kişinin sadece bir efendisi vardır. Ve o da efendisinin maksadını bilmektedir, bundan dolayı da tam bir rahat içerisindedir.                <i>“Hiç bu ikisinin”</i> yani bu iki adamın <i>“durumu eşit olur mu?”</i> Asla olmaz.                 İşte müşrikin durumu da böyledir. Onun da birbirleri ile anlaşmazlık içerisinde bulunan ortakları vardır. Kimi zaman birisine dua eder, kimi zaman ötekine. Böyle bir kimsenin istikrarsız olduğu, kalbinin hiçbir noktada huzur ve sükûn bulmadığı görülür. Muvahhid ise ihlâsla Rabbine ibadet eder; sadece O’na bağlıdır. Allah onu başkasının ortaklığından kurtarmıştır. O bakımdan böyle bir kimse tam bir rahat içindedir, huzur ve sükunu da mükemmeldir. Şimdi <i>“Hiç bu ikisinin durumu eşit olur mu?”</i>                Hakkı batıldan ayırt etmesi ve cahillere doğru yolu göstermesi dolayısı ile <i>“Hamdolsun Allah’a! Fakat onların çoğu bilmezler.”</i><br></div><div>                30. Hepiniz kaçınılmaz olarak öleceksiniz.<i> Nitekim bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi eğer sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?”</i><i>(el-Enbiyâ, 21/34)</i><br></div><div>                31. <i>“Sonra da kıyamet günü Rabbinizin huzurunda <span>(toplanıp)</i>”</span> hakkında anlaşmazlık ettiğiniz hususlarda <i>“muhakeme olacaksınız.”</i> O da adaletli hükmü ile haklıyı haksızdan ayırt edecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir. <i>“Allah, onların yaptıklarını bir bir saymıştır, onlarsa O’nu unutmuşlardır.”</i><i>(el-Mücâdele, 58/6)</i><br></div>","","","",""]