["<p>1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir.                2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.                3- Hanımlarına zıhâr yapıp <i>(da ayrılmaya azmeden)</i> sonra da bu sözlerinden dönenler, <i>(hanımları ile)</i> ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen <i>(hüküm)</i> işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.                 4- Bunu bulamayan kimse <i>(eşiyle)</i> ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu <i>(kefaret hükmü)</i> Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 22 âyettir)</i></div><div>                1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine <i>(zıhar yoluyla)</i> haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki <i>“karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah”</i> pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman <i>“işitendir, görendir.”</i> O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                2. Hanıma zıhâr yapmak,<i> kocanın hanımına:</i><i>“Sen benim için annemin <span>(yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek)</i> sırtı gibisin”</span>, ya da <i>“Sen bana haramsın”</i>, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan <i>(ve sırt anlamına gelen)</i>: <i>“ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr”</i> adını vermiş ve: <i>“İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir”</i> buyurmuştur.                 Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını,<i> kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan”</i> son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz <i>“söylemektedirler.”</i><i>“Şüphesiz Allah”</i> birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı <i>“pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.”</i><br></div><div>                3. <i>“Hanımlarına zıhâr yapıp <span>(da ayrılmaya azmeden)</i> sonra da bu sözlerinden dönenler”</span> buyruğundaki <i>“dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur.                   Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır.<span> Buna da Yüce Allah’ın:</i> “Sonra da bu sözlerinden dönenler”</span> buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır.                Her iki görüşe göre de <i>“dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin <span>(en-Nisâ, 4/92)</i> kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır.                   Bu köle azadı “<i>(hanımları ile)</i> ilişki kurmadan önce”</span> olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır.                \"Size öğüt verilen <i>(hüküm)</i> işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur.                \"Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir.                </div><div>                4. <i>“Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse <span>(eşiyle)</i> ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”</span><i>“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.”</i> Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir.                Size açıklamış olduğumuz <i>“bu <span>(kefaret hükmü)</i> Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.”</span> Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir.                \"Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. <i>“Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.”</i><br></div><div>                Bu âyet-<i>i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır:</i>                1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır.                2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur.<i> Çünkü Yüce Allah:</i><i>“Hanımlarına zıhâr yapanlar”</i> buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir.                3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez.                4. Zıhâr yapmak haramdır.<i> Çünkü Yüce Allah bunu:</i><i>“çok çirkin bir söz ve yalan”</i> olarak nitelendirmiştir.                5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir.<i> Zira Yüce Allah:</i><i>“Hanımları onların anaları değildir”</i> buyurmaktadır.                6. Kocanın hanımına <i>“anacığım, kardeşim/bacım”</i> ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir.                7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti.                8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır.                9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur.                10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar.                 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz.<i> Çünkü Yüce Allah:</i><i>“Altmış yoksul doyurmalıdır”</i> buyurmaktadır.                </div>","","","","<p>5- Şüphesiz Allah ve Rasûlüne karşı çıkanlar, kendilerinden öncekiler nasıl hor ve hakir kılınmışlarsa öylece hor ve hakir kılınacaklardır. Nitkeim biz gerçekten apaçık âyetler indirdik. Kâfirler için ise alçaltıcı bir azap vardır.</p><div>                5. Allah ve Rasûlüne karşı çıkmak, onlara muhalefet ve isyan etmek demektir. Özellikle de küfür ve Allah dostlarına düşmanlık etmek gibi oldukça büyük günahlarla isyana kalkışmak böyledir.                 <i>“Kendilerinden öncekiler nasıl hor ve hakir kılınmışlarsa öylece hor ve hakir kılınacaklardır.”</i> Kendilerinden öncekilere amellerine uygun bir ceza olmak üzere ne yapıldıysa aynı şekilde bunlara da yapılacak, onlar gibi zelil, hor ve hakir edilecekler. Onların Allah’a karşı bir mazeretleri de yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın apaçık delili bütün insanlara karşı net bir şekilde ortaya konulmuştur. Yüce Allah, pek açık âyetler, hakikatleri beyan edip maksatları açıklayacak şekilde kat’i deliller indirmiş bulunmaktadır. Kim bunlara uyar, gereklerince amel ederse işte o, hidâyet bulanlardan ve kurtuluşa erenlerdendir.                Bunları inkâr eden <i>“kâfirler için ise alçaltıcı bir azap vardır.”</i> Bu azap onları alçaltır ve zelil kılar. Allah’ın âyetlerine karşı büyüklenmelerine karşılık Allah onları alçaltır ve zelil kılar.                </div>","<p>6- O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah, amellerini bir bir kaydetmiştir, onlar ise unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.                7- Görmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Üç kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan az ister daha çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra O, Kıyamet gününde onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.</p><div>                6. Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün Allah hepsini”</i> bütün yaratıkları <i>“diriltecek”</i> öldükten sonra kaldıracak, hızlıca kabirlerinden ayağa kalkacaklar, amellerinin karışılığı kendilerine verilecek, hayır ve şer türünden <i>“yaptıklarını onlara haber verecektir.”</i> Çünkü O, bütün bunları bilendir. <i>“Allah amellerini bir bir kaydetmiştir”</i> Levh-i Mahfuz’da yazmış, Hafaza meleklerine de yaptıklarını yazmalarını emretmiştir. Halbuki <i>“onlar” yani o amellerde bulunanlar yapmış olduklarını “unutmuşlardır.”</i> Allah ise onları tek tek zaptetmiştir.                \"Allah her şeye şahittir.” Gizliye de, açığa da, saklananlara da, gizlenenlere de.                İşte bundan dolayı Yüce Allah, göklerde ve yerde bulunan büyük-<i>küçük her şeyi kuşatan bilgisini ve bu bilgisinin genişliğini haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                7. Buradaki <i>“beraberlik”</i>ten kasıt, hem onları hem de kendi aralarında fısıldaşıp sakladıkları her şeyi bilmek ve onlardan haberdar olmak anlamındaki beraberliktir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Şüphesiz Allah her şeyi bilendir”</i> buyurmaktadır.                </div><p>                Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:                </p>","","<p>8- Kendilerine fısıldaşma yasaklandıktan sonra kendilerine yasaklanan şeye dönen ve günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşan kimseleri gördün mü? Üstelik onlar yanına geldiklerinde seni,<i> Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar ve kendi aralarında da:</i><i>“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!”</i> derler. Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar. O, ne kötü bir dönüş yeridir!                9- Ey iman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınız zaman günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşmayın. İyilik ve takvâ olan hususlarda fısıldaşın ve huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkup sakının.</p><div>                8-9. Fısıldaşma, iki ya da daha çok kişinin kendi aralarında gizlice konuşmalarıdır. Bu hayır için de olabilir, şer için de olabilir. Yüce Allah, mü’minlere iyilik hususunda fısıldaşmalarını emretmektedir. İyilik <i>(البر)</i>; her türlü hayır ve itaati ifade eden, Allah’ın ve kulların haklarını yerine getirme anlamına gelen kapsamlı bir isimdir. Takvâ ise burada bütün haram ve günahları terk etmeyi ifade eden kapsamlı bir isimdir.                Mü’min ilâhî emre uyar. Bu yüzden onun ancak kendisini Allah’a yakınlaştıracak ve gazabından uzaklaştıracak şeyleri fısıldaştığını ve konuştuğunu görmek mümkündür.                Günahkâr ise Allah’ın emrini önemsemez. Günah, düşmanlık ve peygambere isyan olan şeyleri fısıldaşır. Nitekim münafıkların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı takınageldikleri tavırları ve durumları da işte böyledir.                \"Onlar yanına geldiklerinde seni, Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar” Yani onlar, sana selâm verdiklerinde edebe aykırı hareket ederler.<i>                  \"Ve kendi aralarında da:</i><i>“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!”</i> derler.” Onlar bu fısıldaşmaları esnasında gizliyi ve açığı bilenin, onların söylediklerini naklettiği bu sözü gizlice söylerler.<i> Bunun anlamı da şudur:</i> Onlar bu işi önemsememektedirler. Kendilerine cezanın çabucak verilmeyişini, söyledikleri sözlerin sakıncalı olmadığına delil görürler.                 Yüce Allah ise mühlet vermekle birlikte,<i> ihmal etmediğini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar.”</i> Yani her türlü azap ve bedbahtlığı kendisinde toplamış olan cehennem onlara yeter. O, onları kuşatacak, onlar da cehennemde azap göreceklerdir. <i>“O” cehennem “ne kötü bir dönüş yeridir!”</i> Ne kötü bir sondur!                Bu buyruklarda sözü edilen kimseler ya iman ettiklerini açıklamakla birlikte Allah Rasûlü’ne bu şekilde hitap eden ve hayır murad ettikleri izlenimi verip bu hususta yalan söyleyen bir grup münafıktır yahut da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e selâm verdiklerinde: <i>“es-Sâmu aleyke ya Muhammed/Ölüm sana olsun, ey Muhammed”</i> diye selam veren Kitap ehlinden birtakım kimselerdir.                </div>","","<p>10- <i>(Bu şekilde)</i> fısıldaşma, ancak şeytandandır ve iman edenlerin üzülmesi içindir. Halbuki o, Allah’ın izni ile olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.</p><div>                10. Mü’minlerin düşmanlarının, mü’minler hakkında hile ve tuzak kurmak maksadı ile yaptıkları <i>“fısıldaşma”</i>, ancak hile ve tuzakları pek zayıf olan <i>“şeytandandır ve iman edenlerin üzülmesi içindir.”</i> İşte hile ve tuzaklarının gayesi ve maksadı budur.                \"Halbuki o, Allah’ın izni ile olmadıkça onlara hiçbir zarar vermez.” Çünkü Yüce Allah, mü’minlere yardımı ile kâfirlerin hakkından geleceğini, düşmanlarına karşı onlara yardımcı olacağını vaat etmiştir.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kötü düzen ancak sahiplerinin başına geçer.”</i><i>(Fâtır, 35/43)</i> O halde Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerin düşmanları ne kadar fısıldaşsalar, ne kadar hile ve tuzak kursalar, bunun zararı kendilerine dönecektir. Mü’minlere, Allah’ın takdir edip hükme bağladığından başka hiçbir zararı olmayacaktır.                \"O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Yani yalnız O’na güvenip dayansınlar, O’nun vaadine bel bağlasınlar, Allah’a tevekkül etsinler. Allah’a tevekkül edene Allah, hem düşmanların tuzaklarına karşı yeter, hem din ve dünyasında ona yeter.                </div>","<p>11-<i> Ey iman edenler! Size meclislerde:</i><i>“Yer açın” denildiğinde yer açın ki Allah da size <span>(dünya ve ahirette genişlik verip)</i> yer açsın. “Kalkın”</span> denildiğinde de hemen kalkın ki Allah, içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.</p><p>                11. Bu buyrukla Yüce Allah, mümin kullarına bir edebi öğretmektedir. Herhangi bir toplantı maksadı ile bir mecliste bulunacak olur da onlardan bazıları yahut gelenlerden bir kısmı için mecliste yer açmaya ihtiyaç bulunacak olursa, bu maksat ile yer açmaları edep gereğidir. Diğer taraftan bunun, yer açana bir zararı da yoktur. Böylelikle kendisine herhangi bir zarar gelmeksizin kardeşinin maksadı da hasıl olur. Amelin türü ne ise karşılığı da o şekildedir. Kardeşine yer açana Allah da yer açar. Kardeşine genişlik sağlayana Allah da genişlik sağlar.                \"Kalkın, denildiğinde de hemen kalkın.” Karşılaşılan bir ihtiyaç dolayısı ile meclislerinizden kalkın, bir kenara çekilin denildiğinde kalkın ki o maslahat tahakkuk etsin. Bu tür emirleri yerine getirmek, ilimden ve imandandır. Yüce Allah da ilim ve iman ehlini onlara ihsan etmiş olduğu ilim ve iman oranında derecelerle yükseltir.                \"Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.                Bu âyet-i kerimede ilmin fazileti, onun süsünün ve meyvesinin de ilmin öngördüğü edeple edeplenmek ve gereğince amel etmek olduğu ortaya konmaktadır.                </p>","<p>12- Ey iman edenler! Peygamberle gizli bir konuşacak olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer <i>(sadaka verecek bir şey)</i> bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.                13- Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten çekindiniz mi? Madem bunu yapmadınız -ki Allah bu konuda sizi affetmiştir- o halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p><div>                12. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gizli ve özel konuşacakları vakit -onlara edebi öğretmek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de ta’zim etmek maksadı ile- sadaka vermelerini emretmektedir. Çünkü böylesi bir ta’zim, mü’minler için <i>“daha hayırlı ve daha temizdir.”</i> Yani bu yolla sizin hayrınız ve mükâfatınız artar. Siz, böylelikle çeşitli kirlerden arınmış olursunuz ki Allah Rasûlü’ne saygıyı terk etmek bunlardan birisidir. Ciddi ve faydası olmayacak şekilde onunla çokça özel konuşup fısıldaşmayı terk etmek de bu temizlenmenin bir parçasıdır.                 Zira onunla özel olarak konuşmadan önce sadaka vermenin emredilmesi, gerçekten ilim ve hayır elde etme tutkusu ile bu işi isteyenlerle istemeyenleri ayırt etmek için bir ölçü olmuştur. Bu maksada sahip olan kişi verdiği sadakaya aldırmaz. Ama arzu ve isteği hayır olmayıp da sadece çokça konuşmak için bu yola başvuran ise Allah Rasûlü’ne ağır gelen bu işten bu sadaka emri dolayısı ile vazgeçer. Bu, sadaka verecek imkânı bulanlar için böyledir. Sadaka verecek imkânı bulunmayana gelince Allah ona zorluk çıkarmamıştır. Böylesini Allah affedip müsamaha ile karşılamıştır. Güç yetiremeyeciği sadakayı vermeksizin de peygamber ile özel konuşmasını ona mubah kılmıştır.                </div><div>                13. Daha sonra Yüce Allah, mü’minlerin bu işten çekindiklerini ve her özel konuşma esnasında sadaka vermenin kendilerine ağır geldiğini görünce işlerini kolaylaştırdı. Peygamberle özel konuşmadan önce sadaka vermeyi terk etmeleri dolayısı ile onları sorumlu tutmadı. Bununla birlikte Allah Rasûlü’ne ta’zim ve saygı gösterme emri olduğu gibi kaldı, neshedilmedi. Çünkü bu, amacı Rasûlullah’ın nefsi olan bir emir değildir; aksine başka bir nedenden dolayı meşrû kılınan işler kabilindendir. Çünkü bu emrin asıl maksadı, Allah Rasûlü’ne karşı edepli olmak ve ona gereken saygıyı göstermektir.                Yüce Allah,<i> onlara bizatihi maksat olarak önemli emirleri yerine getirmelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Madem ki bunu yapmadınız”</i> yani madem sadaka vermek size zor geldi… Emrin kula kolay gelmesi şart değildir. O nedenle onun size zor gelmesi kaldırılması için yeterli değildir.<i> Bu yüzden Yüce Allah devamla:</i><i>“ki Allah bu konuda sizi affetmiştir”</i> kaydını getirdiğini görüyoruz.                \"O halde namazı” rükünlerı, şartları, bütün sınırları ve gerekleri ile <i>“dosdoğru kılın”</i>; mallarınızda farz olan <i>“zekâtı” hak sahiplerine “verin.”</i> Bu iki ibadet, bedenî ve malî ibadetlerin başıdır. Bunları şer’i şekillerine uygun olarak yerine getiren kimseler, Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getirmiş olurlar. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> daha sonra şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.” Bu, oldukça kapsamlı bir emirdir. Bunun kapsamına Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, haber verdiklerini tasdik etmek ve şeriatın sınırlarını aşmamak girer.                 Bu konuda asıl muteber olan da ihlâs ve ihsandır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Allah yaptıklarınızdan haberdardır”</i> buyurmaktadır. Yani Yüce Allah, kullarının amellerini ve onları hangi şekilde yaptıklarını bilir. Kalplerinde bulunanlara dair bilgisine göre de onlara karşılık verir.                </div>","","<p>14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar.                15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!                 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.                17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır.                18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de <i>(dünyada)</i> size yemin ettikleri gibi O’na da <i>(yalan yere)</i> yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir.                19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.</p><div>                14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira <i>“Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara <span>(taraf)</i> olurlar.”</span><i>(en-Nisâ, 4/143)</i> Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler.                 İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler.                15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. <i>“Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!”</i> Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar.                </div><div>                16. <i>“Onlar yeminlerini”</i> Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer <i>“kalkan edindiler.”</i>                Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz.                 <i>“Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”</i> Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır.                </div><div>                17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz.                \"Onlar cehennemliktirler.<i>” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:</i><i>“Orada ebediyen kalacaklardır.”</i><br></div><p>                18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler.                 Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz.                </p><div>                19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. <i>“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”</i><i>(Fatır, 35/6)</i><i>“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”</i> Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.                </div>","","","","","","<p>20- Allah'a ve Rasûlü’ne karşı çıkanlar var ya, işte onlar en aşağılık olanların arasındadırlar.                21-<i> Allah:</i><i>“Andolsun ki ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz”</i> diye yazmıştır. Çünkü Allah, çok güçlüdür, Azizdir.</p><p>                20-21. Bu buyruk, hem vaat hem de tehdittir. Allah ve Rasûlü’ne karşı küfür ve isyanlar ile karşı çıkan kimselere yardımsız bırakılacaklarına, zillete uğrayacaklarına, övünülecek bir âkıbetlerinin olmayacağına ve hiçbir sancaklarının zaferle dalgalanmayacağına dair bir tehdittir.                Buna karşılık Allah’a ve rasûllerine iman eden, peygamberlerin getirdiklerine uyarak Allah’ın kurtuluşa eren taraftarlarından olanlara da dünya ve âhirette fetih, zafer ve galibiyet verileceğine dair bir vaattir. Bu, bozulmayacak ve değiştirilmeyecek bir vaattir. Çünkü bu, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı, çok güçlü, Aziz ve sözü doğru olan Allah'ın vaadidir.                </p>","","<p>22- Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin. İsterse onlar babaları, oğulları, kardeşleri ya da soydaşları olsun. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini katından bir ruh ile desteklediği kimselerdir. O, onları içlerinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki Allah’ın taraftarları kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.</p><div>                22. <i>“Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin”</i> Yani bu ikisi bir arada bulunamaz. Kul, Allah’a ve âhiret gününe gerçek anlamda iman edecek olursa ancak imanın gereği olan işleri yapar. Bu nedenle de Allah’a imanın gereklerini yerine getirenleri sever ve onları dost edinir. İmanın gereklerini yerine getirmeyen kimseleri ise sevmez ve onlara düşman beller. İsterse bunlar, kendisine en yakın insanlar olsunlar, hiç fark etmez. İşte semeresini veren ve maksadını gerçekleştiren gerçek iman budur.                Bu niteliğe sahip olanların kalplerine Allah, imanı yazmış ve sağlamlaştırmıştır. Böylece iman sarsılmayacak bir şekilde oraya girmiştir. Artık şüphe ve tereddütler ona etki etmez. Bunlar, Allah’ın kendi katından bir ruh ile yani vahyi, marifeti, ilâhî yardımı ve Rabbânî ihsanı ile güçlendirdiği kimselerdir. Bunlar için bu dünyada pek güzel bir hayat olduğu gibi, ebedilik yurdunda da Naîm cennetleri vardır. Orada canların istediği, gözlerin görmekten zevk aldığı ve arzu ettikleri her şey vardır. Orada nimetlerin en üstün ve en büyükleri onlara verilecektir ki bu da Yüce Allah’ın onlardan razı olması ve artık ebediyen onlara gazap etmeyecek olmasıdır. Onlar, Rablerinden kendilerine vermiş olduğu pek çok lütuf ve ihsanlar, bol mükâfatlar, uçsuz bucaksız bağışlar ve yüksek dereceler dolayısıyla hoşnut olacaklardır. Öyle ki Mevlâlarının kendilerine verdiğinden daha öte bir mükâfat, bunlardan daha büyük bir bağış olacağını düşünemeyeceklerdir.                Allah’a ve âhiret gününe iman ettiğini iddia etmekle birlikte Allah’ın düşmanlarını seven, imanı elinin tersi ile itenlere sevgi besleyen kimselere gelince, böylelerinin imanı kuru bir iddiadan ibarettir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü her bir hususun kendisini doğrulayacak bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil şarttır. Dolayısı ile kuru bir iddianın hiçbir faydası olmaz ve bu iddia sahibinin iddiası kabul edilmez.                <i>[Mücâdele Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.]</i> Yüce Allah’a hamdolsun.                </div><p>                ***                </p>","<p>1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir.                2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. <i>(Öyle ki)</i> evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere <i>(tahrip ettiriyorlardı)</i>. O halde ibret alın, ey basiret sahipleri!                3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır.                4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse <i>(bilsin ki)</i> Allah cezası pek çetin olandır.                5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.                6- Allah’ın onlar<i>(ın malların)</i>dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir.                7- Allah’ın <i>(savaşsız fethedilen)</i> ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o <i>(fey)</i> içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan <i>(ve yosulların istifade edemediği bir servet)</i> olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır.                8- <i>(O fey)</i>, yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar <i>(özü sözü)</i> doğru olanların ta kendileridir.                9- Onlar<i>(ın hicretinden)</i> önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi <i>(din kardeşlerini)</i> kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.                10-<i> Onlardan sonra gelenler derler ki:</i><i>“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.”</i>                11- Gördün mü o münafıklık edenleri<i>(n yaptığını)</i>? Onlar,<i> Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:</i><i>“Eğer siz <span>(yurdunuzdan)</i> çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.”</span> Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar.                12- Eğer onlar <i>(yurtlarından)</i> çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.                13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.                14- Onlar sizinle toplu olarak <i>(yüz yüze)</i> değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.                15- <i>(Bu yahudilerin durumu)</i> kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için <i>(ahirette)</i> can yakıcı bir azap vardır.                16- <i>(O münafıkların durumu da)</i> şeytanın durumu gibidir. Zira o,<i> insana:</i><i>“Kâfir ol” der.<span> O kâfir olunca da:</i> “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım”</span> der.                17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 24 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular.                Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için <i>(aralarındaki antlaşma gereği)</i> kendisine yardımcı olmalarını istedi.<i>                  Onlar:</i> Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi.<i> Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:</i><i>“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?”</i>                Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b.<i> Cahhâş:</i> Ben yaparım, dedi. Sellam b.<i> Mişkem de onlara:</i> Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi.                 Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti.<i> Ashabı da arkasından ona yetişerek:</i> Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi.<i>                  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:</i><i>“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.”</i>                Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b.<i> Selûl da onlara şu haberi gönderdi:</i><i>“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.”</i>                Başkanları Huyey b. Ahtab,<i> münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:</i><i>“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”</i>, diye haber gönderdi.                Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı.<i>                  Bunun üzerine ona:</i> Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu.                 Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey <i>(savaşsız ganimet)</i> olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı.                 Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir.                </div><p>                1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur.                Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz.                </p><div>                2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti.                 Âyet-i kerime <i>(ilk sürgün ifadesi)</i> onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü.                Ey müslümanlar! <i>“Siz onların”</i> yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından <i>“çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.”</i> Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</i><i>“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.”</i> Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar.                Bu ummadıkları husus,<i> şöylece ifade edilmektedir:</i><i>“Ve kalplerine korku saldı.”</i> Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                \"<i>(Öyle ki)</i> evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere <i>(tahrip ettiriyorlardı)</i>.” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler.                \"O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş <i>“sahipleri!”</i> Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir.                Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir.                </div><div>                3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını,<i> Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer Allah onların hakkında”</i> kendilerine isabet eden <i>“sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.”</i> Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu.                Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur.                 Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır.                </div><div>                4. <i>“Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.”</i> Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. <i>“Kim Allah’a muhalefet ederse <span>(bilsin ki)</i> Allah cezası pek çetin olandır.”</span><br></div><div>                5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da <i>“hep Allah’ın izni”</i> ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir.                 Bu da <i>“Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.”</i> Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar.                 (Âyet-i kerimede geçen <i>“hurma ağacı”</i> anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir.                 İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır.<i> Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                6. <i>“Allah’ın onlar<span>(ın malların)</i>dan”</span> yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından <i>“Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince”</i> ey müslümanlar! <i>“siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.”</i> Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</i>                \"Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.<i>” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur:</i> Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz.<i>                  Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi:</i> Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir.                Buna <i>(kök olarak dönmek anlamına gelen)</i> fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir.<i> Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir:</i><br></div><div>                7. <i>“Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.”</i> Bu âyet-<i>i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:</i>                \"Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” <i>(el-Enfâl, 8/41)</i>                Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır.                Bir beşte bir <i>“akrabalara”</i> yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin,<i> buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur:</i> Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular.<i> Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:</i><i>“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.”</i>                Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir.                Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir.                Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, <i>“o <span>(fey)</i> içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan”</span> ve yalnızca onların elinde kalan bir servet <i>“olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah,<span> bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir:</i>                  \"Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.”</span> Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir.                Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur.<i> O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah”</i> takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı <i>“cezası çok çetin olandır.”</i><br></div><div>                8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar <i>“<span>(özü sözü)</i> doğru olanların ta kendileridir.”</span> Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar.                 Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü.<i>                  Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:</i><i>“Kendilerine hicret edenleri severler.”</i> Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular.                 <i>“ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.”</i> Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir.                 Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi.                \"Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi <i>(din kardeşlerini)</i> kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir <i>(îsâr)</i>. Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir.                Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir.                Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur.                Îsâr <i>(başkasını kendisine tercih etmek)</i> benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki <i>“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”</i> Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur.                </div><div>                10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler”</i> hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek <i>“derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!”</i>                Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder.                 Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir.<i> Çünkü onların:</i><i>“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi”</i> ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir.                Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir.                Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır.                İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın.                </div><div>                11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden <i>(küfürde)</i> kardeşleri olan kimselere,<i> mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:</i><i>“Eğer siz <span>(yurdunuzdan)</i> çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.”</span> Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz.                \"ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde <i>“kesinlikle yalancıdırlar.”</i> doğru söylemiyorlar.                 Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir-<i> onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                12. <i>“Eğer onlar”</i> sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından <i>“çıkartılırlarsa”</i> vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı <i>“onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.”</i> Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar.                \"Onlara” faraza <i>“yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.”</i> Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir.                </div><div>                13.<i> Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur:</i> Ey mü’minler! <i>“İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.”</i> Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir.                \"Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır.                </div><div>                14. <i>“Onlar sizinle toplu olarak”</i> yani bir arada <i>“<span>(yüz yüze)</i> değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.”</span> Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir.                 <i>“Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.”</i> Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sen onları”</i> bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde <i>“birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.”</i> Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler.                 <i>“Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.”</i> Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı.                </div><div>                15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu <i>“kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.”</i> Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler.<i> Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir:</i>                \"Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce <i>(şeytan)</i> iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: <i>“Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”</i><i>(el-Enfâl, 8/48)</i>                Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle <i>“onlar yaptıklarının vebalini”</i> şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını <i>“tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.”</i><br></div><div>                16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da <i>“şeytanın durumu gibidir. Zira o,<span> insana:</i> “Kâfir ol”</span> der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o,<i> ondan uzaklaştığını bildirir:</i><i>“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım”</i> der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz.                </div><div>                17. <i>“Nihayet ikisinin de âkıbeti”</i> yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti <i>“içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.”</i> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”</i><i>(Fatır, 35/6)</i> Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan <i>“zalimlerin cezası”</i> azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.”                İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider.                 Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>18- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.                19- Allah’ı unutan, bu sebeple Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.                20- Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.                21- Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik sen onun Allah korkusundan başını eğerek yarılıp parçalandığını görürdün. İşte bu misalleri Biz insanlar düşünsünler diye veriyoruz.</p><p>                18. Yüce Allah, mü’min kullarına imanın gereği olan hususları emretmektedir ki bunlar da gizli ve açık bütün hallerde takvâya sarılmak, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirlere bağlı kalmak, O’nun koyduğu sınırlara riâyet etmek, neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğuna dikkat etmek ve kıyamet gününde kendilerine fayda sağlayacak yahut zarar verecek amellerini gözden geçirmeleridir.                Çünkü âhireti sürekli gözlerinin önünde bulunduracak, kalplerini ona doğru yöneltecek, oradaki kalma yerlerine gereken önemi verecek olurlarsa, oraya ulaştıracak güzel amellerinin çok olması için çalışırlar. Bu amelleri onları iptal edecek, bozacak ve bu yolda kendilerini ilerlemekten alıkoyacak hususlardan arındırıp temizlemek için olanca gayretlerini harcarlar.                Aynı şekilde Allah’ın yapıp ettiklerinden haberdar olduğunu, hiçbir amellerinin O’na gizli kalmadığını, hiçbir şeyin O’nun yanında kaybolmadığını ve O’nun hiçbir şeyi ihmal etmediğini bildikleri takdirde de çokça çalışıp gayret ederler.                Bu âyet-i kerime, kulun nefsini hesaba çekmesinin temel dayanağını oluşturur. Buna göre kul, daima kendisini gözden geçirmelidir. Eğer bir hata tespit ederse onu terk etmek, samimi bir şekilde tevbe etmek, o hataya götüren sebeplerden yüz çevirmek suretiyle onu telafi etmelidir. Eğer Allah’ın emirlerinden herhangi birini yerine getirmede kusurlu olduğunu görürse onu tamamlamak ve en güzel şekilde yapmak için bütün gayretini ortaya koymalı ve Rabbinden yardım dilemelidir. Yine kul, Allah’ın kendisine olan lütuf ve ihsanları ile kendisinin kusurları arasında da bir mukayese yapmalıdır. Çünkü bu, kaçınılmaz olarak Rabbinden haya etmesini gerektirir.                </p><p>                19. En büyük mahrumiyet ise kulun bu ilâhi emirden/nefis muhasebesinden gaflete düşmesi ve Allah’ı unutan, O’nu anmaktan ve haklarını yerine getirmekten gafil olan, buna karşılık kendi nefislerinin istek ve arzularını yerine getirmeye çalışan, bir fayda elde edemeyen ve kayda değer hiçbir şeye sahip olamayan, aksine Allah'ın kendi nefislerinin faydasına olan şeyleri kendilerine unutturduğu, kendilerine yarar sağlayacak şeylerden onları gafil kıldığı kimselere benzemesidir. Zira bu kimseler aşırıya kaçan günahkar kimseler olurlar. Dünya ve âhirette zarar ederler. Öyle büyük bir aldanışa düşerler ki onu telafi etmeye de düzeltmeye de imkân bulamazlar. Çünkü bunlar, Rabblerine itaatin sınırları dışına çıkan ve O’nun masiyetlerine düşen fâsık kimselerdirler.                </p><p>                20. Şimdi Allah’tan korkup takvaya önem veren, yarın için ne hazırladığına bakan, bundan dolayı da Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve salihlerle birlikte nimet dolu cennetlere ve esenlikli bir yaşama hak kazanan kimseler ile Allah’ı anmaktan gaflete düşen, O’nun haklarını unutan böylelikle de dünyada bedbaht olup âhirette de azabı hak eden kimseler hiç bir olurlar mı? Elbette olmazlar. Zira ilk grup gerçek kurtuluşa erenlerdir, sonrakiler ise hüsrana uğrayanların ta kendileridirler.                </p><div>                21. Yüce Allah’ın kullarına bu açıklamaları yaparak Kitab-ı Aziz’inde birtakım emir ve yasaklar koymuş olması, onların kendilerini davet ve teşvik ettiği bu hususlara tez elden koşmalarını gerektirir. İsterse kalplerinin katılığı, yalçın dağları andırsın. Çünkü bu Kur’ân, bir dağın üzerine indirilmiş olsaydı o dağın Allah korkusundan dolayı başını eğerek parçalanıp dağılmış olduğu görülürdü. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in kalpler üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Zira onun öğütleri, kayıtsız ve şartsız olarak en büyük öğütlerdir. Onun emir ve yasakları da pek çok hikmet ve maslahatları ihtiva eder. Ayrıca hem nefisler hem de bedenler için pek kolaydırlar. Zorluk ve meşakkat içermediği gibi aralarında bir çelişki, tutarsızlık, tekellüf ve zorlanmayı gerektirecek hususlar da yoktur. Bu emir ve yasaklar, bütün zaman ve mekânlara elverişlidir ve herkese uygundur.<i>                  Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:</i> O, insanlara misaller verir. Kullara kitabında helâlı ve haramı açıklar. Bunu da âyetleri üzerinde düşünsünler, tefekkür etsinler diye yapar. Çünkü bunlar üzerinde tefekkür etmek, kulun önünde ilmin hazinelerini açar. Ona hayır ve şerrin yollarını açıkça gösterir, üstün ahlâki değerleri işlemeye ve güzel huylara sahip olmaya onu teşvik eder. Kötü huylardan da uzak tutar. O bakımdan kula Kur’ân üzerinde gereği gibi tefekkür etmekten, anlamları üzerinde iyiden iyiye düşünmekten daha faydalı olacak bir şey yoktur.                </div>","","","","<p>22- O, kendisinden başka hiçbir <i>(hak)</i> ilâh olmayan Allah'tır. Gaybı/görünmeyeni de görüneni de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.                23- O, kendisinden başka hiçbir <i>(hak)</i> ilâh olmayan Allah'tır. Meliktir, Kuddûstür, Selâmdır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir. Allah, onların ortak koşmalarından/koştuklarından münezzehtir.                24- O, Hâlık, Bâri ve Musavvir olan Allah’tır. En güzel isimler yalnız O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar hep O’nu tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir.</p><p>                22. Bu âyet-i kerimeler, Allah’ın güzel isimlerinden ve üstün sıfatlarından şânları büyük, delil olma özellikleri harikulade olan pek çoğunu içermektedir.                Yüce Allah, bize kendisinden başka hiçbir hak ilâh bulunmadığını, yegane ma’bud ve gönülden sevilmesi gereken zatın kendisi olduğunu haber vermektedir. Bunun sebebi, O’nun kemâlinin büyüklüğü, ihsanının kapsayıcılığı ve her şeyi kendisinin çekip çevirmesidir.                 O’nun dışındaki her bir ilâh batıldır, sahtedir. Zerre ağırlığı kadar dahi ibadete layık değildir. Çünkü muhtaçtır, âcizdir, eksiktir. Ne kendisine, ne de başkasına en ufak bir fayda sağlayamaz.                Daha sonra Yüce Allah, zatını insanların gördüğü ve göremediği her şeyi kuşatan ve her şeyi kapsayan büyük bir bilgiye sahip olmakla nitelendirmektedir. Sonra da her şeyi kuşatan ve her bir canlıya ulaşan rahmetinin genelliğini dile getirmektedir.                </p><div>                23. Sonra Yüce Allah, yine ulûhiyetinin her şeyi kapsadığını ve yegane ilâhın kendisi olduğunu tekrarlamakta, Melik olduğunu, yani bütün her şeye mutlak olarak kendisinin mâlik ve egemen olduğunu bildirmektedir. Ulvi ve süfli âleme, onlarda bulunan bütün varlıklara sadece O sahiptir. Hepsi Yüce Allah’ın mülküdürler, O’na muhtaçtırlar, O’nun tarafından idare olunmaktadırlar.                 <i>“Kuddûstür, Selâmdır.”</i> Yani her türlü kusurdan ve eksiklikten uzak, tazim olunan, şanı yüceltilen, takdîs edilendir. Çünkü <i>“Kuddûs”, her türlü eksiklikten münezzeh olduğuna, sıfat ve celalinde ta’zime layık olduğuna delildir.                  \"Mü’mindir.”</i> Rasûllerini ve peygamberlerini getirdikleri apaçık âyetlerle, kesin belgelerle, açık ve seçik delillerle doğrulayandır, tasdik edendir.                <i>[Müheymindir; bütün yaratılmışları ve yaptıkları amelleri gören ve gözetendir.]</i><i>“Azîzdir.” Kimse O’nu yenik düşüremez, kimse O’na karşı koyamaz. Aksine her şeyi emrinin altına alan O’dur. Her şey O’na boyun eğmiştir.                   “Cebbârdır.”</i> Bütün kulları emri altına almıştır. Bütün mahlukat, O’na boyun eğip itaat etmiştir. Kırık kalplilerin kalbini onaran, kalbini zengin kılan O’dur.                \"Mütekebbirdir.” Büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Her türlü kusurdan, zulüm ve haksızlıktan münezzehtir.                \"Allah, onların ortak koşmalarından/koştuklarından münezzehtir.” Bu ise Allah’a ortak koşan, O’na karşı çıkan herkesin Allah’ı nitelendirdiği her türlü sıfattan genel olarak O’nun tenzih edilmesini ifade eder.                </div><div>                24. <i>“O, Hâlık” her şeyi yaratan “Bâri”</i>, bütün varlıklrı yoktan var eden <i>“Musavvir” suret ve şekli olan bütün varlıklara suret veren “Allah’tır”</i>                Bütün bu isimler, yaratma, idare ve takdir etmekle alakalıdır. Bütün bunlar, yalnız Yüce Allah’a aittir ve bunlarda hiçbir kimse O’na ortak değildir.                \"En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kendisinden başka hiçbir kimsenin bilemediği ve sayamadığı kadar çok isimleri vardır. Bütün bu isimlerin hepsi de en güzel isimlerdir, yani kemâl sıfatlara hatta sıfatların en mükemmellerine ve en yücelerine delildirler. Bunların hiçbirisinde hiçbir bakımdan eksiklik yoktur.<i>                  Bunların bir güzelliği de şudur:</i> Yüce Allah, bu isimleri sever, bunları sevenleri de sever. O, kullarının bu isimlerle kendisine dua etmelerini ve bunları anarak kendisinden dilekte bulunmalarını da sever. Kemâlinin,<i> güzel isimlerin ve yüce sıfatların yalnız kendisine ait olmasının bir tecellisi de şudur:</i> Göklerde ve yerde bulunanların hepsi sürekli olarak O’na muhtaçtırlar. Hamd ile O’nu tesbih ederler. İhtiyaçlarını O’ndan isterler. O da lütuf ve keremi ile rahmet ve hikmetinin gerektirdiklerini onlara verir.                \"O Azîzdir, Hakîmdir.” Ne isterse o olur, hikmet ve maslahatı olmayan hiçbir şey de yaratmaz.                </div><p>                Haşr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.                </p><p>                ***                </p>","","","<p>1- Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimselere sevgi besleyip de onları dost edinmeyin. Zira onlar size gelmiş olan hakkı inkar etmişler ve Rabbiniz olan Allah’a iman ettiniz diye Peygamberi de sizi de <i>(Mekke’den)</i> çıkarmışlardır. Eğer siz yolumda cihâd etmek ve rızamı kazanmak için <i>(yurdunuzdan)</i> çıkmış iseniz <i>(onları asla dost edinmeyin)</i>! Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da pek iyi bildiğim halde siz onlara karşı gizlice sevgi <i>(mi)</i> besliyorsunuz? Sizden kim böyle bir şey yaparsa şüphesiz o, doğru yoldan sapmış olur.                2- Şayet onlar sizi ellerine geçirecek olurlarsa size düşman kesilirler. Elleriyle de dilleriyle de size kötülük ederler ve kâfir olmanızı arzu ederler.                3- Akrabanızın da evlâdınızın da size hiçbir faydası olmayacaktır. Kıyamet gününde Allah, aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.                4- İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.<i> Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:</i><i>“Şüphesiz biz, sizden de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden de uzağız. Sizi <span>(ve yaptıklarınızı)</i> reddediyoruz. Bizimle sizin aranızda sonsuza kadar düşmanlık ve kin baş göstermiştir. Ta ki sizler yalnızca Allah’a iman edinceye kadar.”</span> İbrahim’in babasına söylediği: <i>“Senin için elbette mağfiret dileyeceğim. Ancak Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam”</i> sözü <i>(bu güzel örnekten)</i> müstesnâdır. <i>(Yine onlar şöyle demişlerdi:)</i><i>“Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik, yalnız sana yöneldik ve dönüş de yalnız sanadır.”</i>                5- <i>“Rabbimiz! Bizi kafirler için imtihan konusu kılma ve bizi bağışla, ey Rabbimiz! Çünkü Azîz ve Hakîm olan yalnız Sensin.”</i>                6- Andolsun onlarda sizin için, yani Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse <i>(bilsin ki)</i> Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır.                7- Olur ki Allah, sizinle düşman olduğunuz o <i>(müşrikler)</i> arasında bir sevgi meydana getirir. Allah'ın <i>(buna ve her şeye)</i> gücü yeter. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.                8- Allah size din hususunda sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olan <i>(kafirlere)</i> iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.                9- Allah size ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Kim böylelerini dost edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 13 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Müfessirlerin -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- pek çoğunun bildirdiklerine göre bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi, Hâtıb b. Ebî Beltea’nın başından geçen olaydır. Şöyle ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi için hazırlandığında Hâtıb, Mekkeli müşriklere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerlerine yürümek üzere olduğunu haber veren bir mektup yazdı. Bunu münafık olduğundan veya dinde şüphesi bulunduğundan dolayı değil de onlara kendisine minnet duyacakları bir iyilikte bulunmak maksadı ile yazmıştı. Bu mektubunu da bir kadınla göndermişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Hâtıb’ın durumu haber verilince onun gönderdiği kimseler, bu kadın Mekke’ye varmadan yetişmişler ve mektubu ondan almışlardı. Peygamber, Hâtıb’a neden böyle yaptığını sorunca o bir mazeret beyan etmiş ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu özrünü kabul etmişti.                Bu âyet-i kerimelerde müşrik olan ve olmayan diğer kâfirleri dost edinmek ve sevgi duyarak onlara haber ulaştırmak, çok ağır ve kesin ifadelerle yasaklanmakta, ayrıca bunun imana aykırı, İbrahim el-Halil’in -salât ve selâm olsun ona- dinine muhalif olduğu ve düşmandan alabildiğine sakınmayı gerektiren akılla da bağdaşmadığı haber verilmektedir. Çünkü düşman, düşmanlık etmek için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemez ve düşmanına zarar vermek için her fırsatı değerlendirir.<i> İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                1. <i>“Ey iman edenler!”</i> İmanın gereklerini yerine getirenleri dost edinmek, imana düşman olanları da düşman bellemek sureti ile imanınızın gereğini yerine getirin. Çünkü imana düşman olan Allah’a da düşmandır, mü’minlere de düşmandır.                \"Benim de düşmanım” yani Allah’ın düşmanı <i>“sizin de düşmanınız olan kimselere sevgi besleyip de onları dost edinmeyin.”</i> onları sevmek ve onları sevmenin yollarını izlemek sureti ile bu şekilde davranmayın.                 Çünkü sevgi oldu mu arkasından yardımlaşma ve dost edinme de gelir. Bunun sonucunda da kul, imandan çıkar ve müminlerden ayrılıp kâfirlere katılmış olur. Kâfirleri dost edinen kimse, aynı zamanda onurunu da kaybetmiş olur. Zira o, kendisi için kötülükten başka bir şey istemeyen en büyük düşmanlarına nasıl dostluk besler? Nasıl Rabbine ve gerçek dostuna muhalefet eder? O Rab ki onun hakkında hayır diler, ona hayır emreder ve onu hayır işlemeye teşvik eder.<i>                  Mü’min kimseyi kâfirlere düşmanlık beslemesini gerektiren sebepler arasında şu da vardır:</i> Onlar, mü’minlere gelen hakkı inkâr etmişlerdir ki bundan daha büyük bir muhalefet ve isyan da olamaz. Onlar dininizin temelini inkâr etmişler, sizlerin sapık ve hidâyet üzere olmayan kimseler olduğunuzu iddia etmişlerdir. Halbuki kendileri, hakkında en ufak bir şüphe ve tereddüt bulunmayan hakkı inkâr etmişlerdir. Hakkı redden kimsenin bu sözünün doğruluğuna delil olacak herhangi bir kanıt ya da belgesinin bulunmasına ise imkân yoktur. Aksine sadece hakkı bilmek dahi hakkı reddedenin sözünün batıl ve tutarsız olduğuna delildir.                Onların size ileri derecedeki düşmanlıklarının bir neticesi olarak <i>“Rabbiniz olan Allah’a iman ettiniz diye Peygamberi de sizi de”</i> ey mü’minler, yurdunuzdan <i>“çıkarmışlardı”</i> ve vatanlarınızdan uzaklaştırmışlardı.                Oysa sizin <i>“Rabbiniz olan Allah’a iman etmek”</i> dışında hiçbir günahınız yoktu. Halbuki bütün insanların O’na kulluk etmeleri gerekir. Zira görüp gözeten, besleyen, onlara gizli ve açık nimetleri ihsan eden O’dur. İşte onlar, farzların ve görevlerin başı olan bu emirden yüz çevirirken, sizler bunu yerine getirdiğiniz için size düşmanlık ettiler ve bundan dolayı sizi yurtlarınızdan çıkardılar.                Artık her zaman ve her mekânda nitelikleri bu olan kâfirler ile dostluk eden herhangi bir kulda akıl ve insaf kalabilir mi? Din namına onda herhangi bir şey bulunur mu? O kâfirler ki korkuları yahut da güçlü bir engel olmasa bir mü’mine zarar vermekten asla geri durmazlar.                \"Eğer siz yolumda cihâd etmek ve rızamı kazanmak için <i>(yurdunuzdan)</i> çıkmış iseniz” yani eğer sizin çıkışınız ve bundan gözettiğiniz maksat, Allah’ın adını yüceltmek ve O’nun rızasını elde etmek için Allah yolunda cihad etmek ise bunun gereği olarak şunu bilin ki; Allah’ın dostlarını dost edinmek, düşmanlarını düşman bilmek, O’nun yolunda cihadın en büyüğüdür. Allah’a yakınlaşmak isteyenlerin kendisi ile O’na yakınlaştıkları ve bununla rızasını umdukları en büyük iştir.                \"Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da pek iyi bildiğim halde siz onlara karşı gizlice sevgi <i>(mi)</i> besliyorsunuz?” Allah'ın gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bildiğini pek iyi bildiğiniz halde nasıl olur da kâfirlere içten içe sevgi besler ve bunu içinizde saklarsınız? Bu, mü’minlere saklı kalsa da Allah’a asla gizli kalmaz. O, kullarının hayır ve şer türünden ne gizlediklerini bilir ve onların da karşılığını verir.                \"Sizden kim böyle bir şey yaparsa” yani Allah bu işten sizi sakındırdıktan sonra kim kâfirleri dost edinirse <i>“şüphesiz o, doğru yoldan sapmış olur.”</i> Çünkü böylelikle o; şeriate, akla, insan onuruna ve insanlığa muhalif bir yol izlemiştir.                </div><div>                2. Daha sonra Yüce Allah,<i> mü’minlerde onlara karşı düşmanlık duygularını harekete geçirmek maksadı ile onların mü’minlere karşı duydukları ileri derecedeki düşmanlıklarını açıklamaktadır:</i><i>“Şayet onlar sizi ellerine geçirecek olurlarsa”</i> yani sizi yakalar ve size eziyet verecek bir fırsat bulurlarsa <i>“size” açıktan açığa “düşman kesilirler. Elleriyle de”</i> öldürmek, dövmek vb. gibi <i>“dilleriyle”</i> sövmek ve buna benzer sizi rahatsız edecek sözlerle <i>“size kötülük ederler ve kâfir olmanızı arzu ederler.”</i> Çünkü sizden istedikleri esas şey budur.                </div><div>                3.<i> Eğer sizler:</i><i>“Biz akrabalık ve mal için kâfirlerle dostluk ediyoruz”</i>, deyip de bu tutumun haklılığını delillendirmeye kalkışacak olursanız bilin ki <i>“Akrabanızın da evlâdınızın da”</i> Allah’a karşı <i>“size hiçbir faydası olmayacaktır. Kıyamet gününde Allah, aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.”</i> Bundan dolayı O, sizin için zararlı olan <i>“kâfirleri dost edinme”</i>yi size yasaklamıştır.                </div><div>                4. Ey mü’minler topluluğu! <i>“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda”</i> ona iman edenlerde <i>“sizin için gerçekten”</i> uyulmaya layık ve size fayda sağlayacak <i>“güzel bir örnek vardır.”</i> Çünkü sizlere İbrahim’in hanif olan dinine tabi olma emri verilmiştir.<i>                  \"Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:</i><i>“Şüphesiz biz, sizden de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden de uzağız... demişlerdi.”</i> Yani İbrahim ve beraberindeki mü’minler, müşrik kavimlerinden ve Allah’tan başka tapındıklarından uzak olduklarını bildirmişler,<i> sonra da bu düşmanlıklarını gâyet açık bir şekilde ifadelendirerek:</i><i>“Sizi <span>(ve yaptıklarınızı)</i> reddediyoruz”</span> demişlerdi.                 <i>“Bizimle sizin aranızda sonsuza kadar düşmanlık ve kin baş göstermiştir.”</i> Kalplerde kin açıkça ortaya çıkmış, oradaki sevgi sona ermiştir, bedenen de düşmanlık ortaya çıkmıştır. Bu düşmanlık ve kinin herhangi bir vakti ya da sınırı da yoktur. Aksine sizler küfrünüzü sürdürmeye devam ettiğiniz sürece bu ebediyen devam edecek, <i>“sizler yalnızca Allah’a iman edinceye kadar”</i> da sürecektir. Ne zaman ki tek olarak Allah’a iman ederseniz, işte o vakit size olan kin ve düşmanlığımız ortadan kalkar, sevgi ve dostluğa dönüşür.                İşte ey iman edenler! İbrahim’de ve İbrahim ile birlikte bulunanlarda, iman ve tevhidin gereklerini yerine getirmelerinde, sadece Allah’a ibadet etmeleri ile ilgili bütün hususlarda uyulmaya değer güzel bir örnek vardır. Bundan bir husus müstesnadır.<i> O da şudur:</i><i>“İbrahim’in”</i> kendisini iman ve tevhide davet ettiği vakit, bunu kabul etmeyen, inatlaşan, şirk koşan,<i> kâfir babası Âzer’e:</i><i>“söylediği: “Senin için elbette mağfiret dileyeceğim.”</i> Bununla birlikte ben <i>“Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam”</i> Ama ben Rabbime dua edeceğim, olur ki Rabbime dua etmekten dolayı mahrum kalmam. <i>“sözü <span>(bu güzel örnekten)</i> müstesnâdır.”</span>                İşte sizler, İbrahim’in müşrik birisi için yaptığı bu duada ona uyamazsınız.<i> Müşriklere dua edip de:</i> Biz bu konuda İbrahim’in dinine uyuyoruz, diyemezsiniz.<i> Çünkü Yüce Allah bu hususta İbrahim aleyhisselam’ın mazeretini söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:</i><i>“İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı.”</i><i>(et-Tevbe, 9/114)</i>                Yine İbrahim’de onunla birlikte bulunanlarda Allah’a dua edip O’na tevekkül etmeleri, O’na yönelmeleri, acziyetlerini ve kusurlarını itiraf etmeleri hususunda da sizin için güzel bir örnek vardır.<i> Onlar şöyle demişlerdi:</i><i>“Rabbimiz, yalnız sana tevekkül ettik.”</i> Bizim için faydalı olacak hususları elde etmek, zararlı şeyleri önlemek hususunda sadece sana güvenip dayandık. Rabbimiz, bu hususta yalnız sana güvendik.                \"Yalnız sana yöneldik ve dönüş de yalnız sanadır.” Sana itaate, senin razı olacağın şeylere ve sana yakınlaştıracak olan her şeye yöneldik. Biz bunun için çalışıyoruz. Hayır işler yapmak için gayret ediyoruz. Dönüşün yalnız sana olacağını biliyoruz. Bu yüzden senin huzuruna gelmeye hazırlanıyor ve bizi sana yakınlaştıracak ameller işliyoruz.                </div><div>                5. <i>“Rabbimiz, bizi kafirler için imtihan konusu kılma!”</i> Günahlarımız sebebiyle onları bize musallat etme! O zaman bizi dinimizden döndürmeye çalışırlar ve ellerinden geldiğince bizi iman ile ilgili hususlardan alıkoymaya çalışırlar. Aynı şekilde kendileri de dinden iyice uzaklaşırlar. Çünkü onlar kendilerinin galip olduklarını görünce hak üzere olduklarını, bizim de batıl üzere olduğumuzu zannederler, böylece küfür ve azgınlıklarını daha da artırırlar.                \"ve bizi bağışla, ey Rabbimiz!” İşlediğimiz büyük, küçük günahlarımızı, emrolunduğumuz hususlardaki kusurlarımızı bağışla!                <i>“Çünkü” her şeye boyun eğdirici “Azîz”</i> her şeyi yerli yerince koyan <i>“Hakîm olan yalnız Sensin.”</i> O halde izzetin ve hikmetin hakkı için düşmanlarımıza karşı bize zafer ver, günahlarımızı bağışla ve kusurlarımızı ıslah eyle!                </div><div>                6. Daha sonra Yüce Allah,<i> onlara uymayı tekrar teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Andolsun onlarda sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır.”</i> Ancak onlara uymak ve onları örnek almak herkes için kolay değildir. Bu, ancak Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağına iman edenler için kolaydır. Çünkü iman, ecir ve mükâfat alacağını ummak, kula her türlü zorluğu kolaylaştırır, çok gibi görünen şeyleri az gösterir, Allah’ın salih kullarına ve peygamberlerine daha çok uymasını sağlar. Çünkü o, böyle bir şeye kendisinin son derece muhtaç olduğunu görür.                \"Kim” Allah’a itaat etmekten ve Allah’ın peygamberlerine uymaktan <i>“yüz çevirirse”</i> kendisinden başka kimseye zarar veremez. Allah’a da hiçbir zararı olmaz. Çünkü <i>“Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.”</i> O, bütün yönleri ile tam ve mutlak zengindir, hiçbir yönden hiçbir varlığa muhtaç değildir. <i>“O, her türlü hamde layık olandır.”</i> Yani zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde övgüye layıktır. O, bütün bunlardan dolayı kendisine hamdedilendir.                </div><div>                7. Yüce Allah, mü’minlere, müşriklere karşı düşmanlık beslemelerini,<i> şirk ve küfürlerini sürdürdükçe bu düşmanlıklarını da sürdürmelerini emrettikten sonra şunu da bildirmektedir:</i> Hüküm, ona sebep olan hususa <i>(illete)</i> bağlı olduğundan dolayı, eğer onlar imana girecek olurlarsa o zaman onlara karşı iman sevgisinin beslenmesi söz konusu olur. O halde ey mü’minler, onların imana döneceklerinden yana ümit kesmeyin! <i>“Olur ki Allah, sizinle düşman olduğunuz o <span>(müşrikler)</i> arasında bir sevgi meydana getirir.”</span> Ki bunun sebebi de onların imana dönüşleri olacaktır.                \"Allah'ın” her şeye <i>“gücü yeter.”</i> Kalplere hidâyet vererek onları bir halden bir hale evirip çevirmesi de buna dahildir. <i>“Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.”</i> Bağışlamayacağı büyük günah, örtmeyeceği kusur yoktur. <i>“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”</i><i>(ez-Zümer, 39/53)</i>                Bu âyet-i kerime ile o sıralarda mü’minlere düşman olan birtakım müşriklerin müslüman olacaklarına dair bir işaret ve müjde bulunmaktadır. Nitekim bu gerçekleşmiştir. Allah’a hamdolsun.                </div><div>                8. Kâfirlere düşmanlık beslemeyi teşvik eden âyet-i kerimeler nâzil olduğunda mü’minler üzerinde gereken etkiyi yaptı, onlar bunu tam anlamı ile yerine getirdiler. Hatta müşrik birtakım akrabaları ile olan bağlarını gözetmenin dahi günah olabileceğinden çekindiler ve bunun bu yasağın kapsamına girdiğini sandılar. Yüce Allah da bu ayetle kendilerine bu tutumların Allah’ın haram kıldığı şeylerin çerçevesine girmediğini haber vermiştir. Buna göre Yüce Allah, akrabalarınızdan olsun başkalarından olsun din hususunda size karşı savaşmamış, sizi ülkelerinizden çıkarmamış durumda olan müşrik kimselere iyilikte bulunup akrabalık bağlarını gözetmenizi, onlara iyilik yapmanızı, iyiliklerine karşılık verip adaletli davranmanızı yasaklamaz.                 Böylelerinin akrabalık bağını gözetmenizden dolayı sizin için günah söz konusu değildir. Bu durumda olanların bağlarını gözetmekte herhangi bir sakınca ve herhangi bir sorumluluk yoktur.                 Nitekim Yüce Allah,<i> kâfir olan anne ve babanın müslüman olan çocuklarına hitaben şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer onlar bilmediğin şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünyalık hususlarda onlarla iyi geçin.”</i><i>(Lokman, 31/15)</i><br></div><div>                9. <i>“Allah size ancak sizinle din hususunda savaşmış”</i> Allah’ın dinine ve O’nun gereklerini yerine getirenlere karşı düşmanlıklarından dolayı dininize karşı savaşmış; <i>“sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza”</i> dair başkalarına <i>“yardım etmiş kimseleri dost edinmenizi yasaklar.”</i>                Böylelerine söz ve fiillerinizle yardımcı olup sevgi beslemenizi Allah size yasaklamıştır. Müşrikleri dost edinmek anlamına gelmeyecek şekildeki iyi davranışları ve iyilikte bulunmanızı ise Allah yasaklamamıştır. Aksine bu, akrabalardan olsun, akraba olmayanlardan olsun insanlara ve insanların dışındaki varlıklara iyilikte bulunma emrinin genel kapsamına girmektedir.                \"Kim böylelerini dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Bu zulüm ise onları dost edinme oranında söz konusu olur. Eğer tam anlamı ile dost edinme söz konusu ise bu, İslâm’ın çerçevesinin dışına çıkartan küfür olur. Bunun dışında da kimisi oldukça ağır bir günah, kimisi ise daha aşağı olmak üzere pek çok mertebe vardır.                </div>","","","","","","","","","<p>10- Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları <i>(iman hususunda)</i> imtihan edin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer onların mü’min olduğunu anlarsanız onları kâfir <i>(kocalarına)</i> geri vermeyin. Ne bu <i>(mümin)</i> kadınlar o <i>(müşrik)</i> erkeklere helâldir, ne de o erkekler bu kadınlara helâldir. O <i>(müşrik kocalara)</i> da harcadıkları <i>(mehirlerini)</i> verin. Kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde bu kadınları nikâhlamanız konusunda size bir vebal yoktur. Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın. Siz <i>(mehir olarak onlara)</i> harcadığınızı <i>(müşriklerden)</i> isteyin, o <i>(müşrikler)</i> de kendi harcadıkları <i>(mehri)</i> istesinler. İşte bu, Allah’ın hükmüdür. Aranızda O hükmeder. Allah Alimdir, Hakîmdir.                11- Eğer hanımlarınızdan <i>(dinden dönüp)</i> kâfirlere kaçan olursa ve siz de <i>(onlarla yaptığınız savaşta)</i> galip gelirseniz hanımları gitmiş olanlara harcadıkları <i>(mehir kadarını ganimetten)</i> verin. İman etmiş olduğunuz Allah’tan korkup sakının.</p><div>                10.<i> Hudeybiye sulhü esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşriklerle birlikte şu şart üzerinde anlaşmıştı:</i><i>“Müşriklerden biri Müslüman olup da müslümanlara sığınacak olursa müşriklere geri verilecekti.”</i>                Bu ifade, kapsamlı ve mutlak bir lafızdır. Bunun kapsamına kadınlar da erkekler de girer. Erkeklere gelince bu konuda Yüce Allah, onları kâfirlere geri vermeyi Rasûlüne yasaklamadı. Bu hem şarta bağlılık, hem de sulhü devam ettirmek içindi ki bu, o zaman için maslahatların en büyüğü idi.                Kadınlara gelince onları kafirlere geri vermenin pek çok zarar doğurması söz konusu olduğundan dolayı Allah, mü’minlere, mü’min kadınlar hicret ederek kendilerine geldiklerinde eğer onların imanlarının samimiyeti konusunda şüphe ederlerse oldukça ağır yeminler verdirmek ve başka yollarla samimiyetlerinin doğruluklarını ortaya çıkartacak şekilde onları sınayıp imtihan etmelerini emretti. Çünkü bu şekilde gelen bir kadının imanı samimi olmayabilirdi. Evlenmek için yahut o ülkeyi sevdiği için yahut da başka bir dünyevi maksatla bunu yapabilirdi. Eğer böyle bir dünyevi maksatla geldikleri ortaya çıkarsa, herhangi bir fesat söz konusu olmaksızın şartlara bağlı kalmak üzere onların geri verilmesi gerekirdi. Şâyet hicret eden kadınları imtihan ettikten sonra, samimi birer mü’min olduklarını görürlerse yahut imtihan etmeksizin de böyle olduklarını bilirlerse artık onları kâfirlere geri veremezler. Çünkü <i>“Ne bu <span>(mümin)</i> kadınlar o <i>(müşrik)</i> erkeklere helâldir, ne de o erkekler bu kadınlara helâldir.”</span> İşte bunların geri verilmesi pek büyük bir fesattır. Şârî bunu göz önünde bulundurduğu gibi anlaşma şartını yerine getirmek üzere eski kocaları olan kâfir erkeklere bu kadınlara vermiş oldukları mehir ve buna bağlı olarak diğer harcamaları -hanımlarının ellerinden gitmeleri karşılığında- onlara geri vermeyi de emretmiştir. İşte o vakit, müslüman erkeklerin de bu kadınları -şirk diyarında eski kocaları bulunsa dahi- nikâhlamalarında bir vebal yoktur. Ancak hak ettikleri mehir ve nafakalarını vermeleri şarttır.                Müslüman bir kadın kâfir bir erkeğe helâl olmadığı gibi, aynı şekilde kâfir bir kadın da -Kitap ehli değilse-müslüman erkeğe küfrü üzere kaldığı sürece helâl değildir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın.”</i> Kâfir zevcelerin nikâh altında tutulmaları yasaklandığına göre böyle bir kadın ile evlenmenin yasaklanması öncelikle söz konusudur. Ey iman edenler! Hanımlarınız dinden çıkıp kâfirlere gidecek olurlarsa <i>“Siz <span>(mehir olarak onlara)</i> harcadığınızı <i>(müşriklerden)</i> isteyin.”</span> Kâfirler hanımlarından müslüman olanlara yaptıkları nafaka ve harcamaları müslümanlardan isteyebildiklerine göre Müslümanlar da kendi eşlerinin kâfirlere gitmeleri dolayısı ile ellerinden gidenlerin karşılığını almaya hak kazanırlar.<i>                  Bu buyrukta şuna da delil vardır:</i> Erkeğin hanımının elinden çıkmasının maddi bir karşılığı ve tazminatı söz konusudur. Herhangi bir kimse, bir erkeğin bir kadın ile olan nikâhını süt emzirmek veya buna benzer başka bir yolla bozacak olursa, o takdirde tazminat olarak erkeğin ödediği mehri ödemesi gerekir.                \"İşte bu, Allah’ın hükmüdür” Allah’ın sözünü ettiği bu hüküm, Allah’ın size açıkladığı ve beyan ettiği hükmüdür. <i>“Allah Alimdir, Hakîmdir.”</i> Yüce Allah, sizin iyiliğinize olan şer’î hükümleri bilir ve onu hikmet ve rahmetinin bir gereği olarak hükmeder.                </div><div>                11. <i>“Eğer hanımlarınızdan kâfirlere”</i> dinden dönüp onlara gitmek suretiyle <i>“kaçan olursa ve siz de <span>(onlarla yaptığınız savaşta)</i> galip gelirseniz hanımları gitmiş olanlara harcadıkları <i>(mehir kadarını ganimetten)</i> verin.”</span> Az önce geçtiği gibi eğer kâfirler müslümanlara giden hanımları dolayısı ile kaybettiklerinin karşılığını müslümanlardan isteyip alıyor iseler, müslümanlar da içlerinden hanımı kâfirlere giden kimselere yaptıkları harcamaların bedelini ganimetten vermeleri gerekir.                \"İman etmiş olduğunuz Allah’tan korkup sakının.” Yani Allah’a iman etmeniz sürekli olarak takvâya bağlı kalmanızı ve ondan ayrılmamanızı gerektirir.                </div>","","<p>12- Ey Peygamber! Mü’min kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasından bir iftira uydurmamaları ve meşru hiçbir hususta sana isyan etmemeleri üzere sana biat ettikleri vakit biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile! Şüphesiz Allah, Ğafûrdur, Rahîmdir.</p><div>                12. Bu âyet-i kerimede sözü geçen şartlar <i>“kadınlar biati”</i> diye adlandırılır. Mü’min kadınlar, bu şartlar ile hem erkeklere, hem de kadınlara her zaman için farz olan bu ortak görevleri yerine getirmek üzere biatleşiyorlardı. Erkeklere gelince onların durumları ve mertebeleri, onlar için muayyen olarak yapılması gereken vazifeler açısından farklılıklar arz etmektedir.                Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kendisine vermiş olduğu bu emri yerine getirir, kadınlar ona biat etmek üzere gelip bu şartlara bağlı kalacaklarını bildirdiklerinde o da onlarla biatleşir, böylelikle gönüllerini hoş eder, onlardan hasıl olacak kusurlar dolayısı ile Allah’tan onlar için mağfiret diler ve onların da mü’minler arasına katılmasını sağlardı.                \"Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları” aksine yalnızca Allah’a ibadet etmeleri; <i>“hırsızlık yapmamaları”</i> fahişe ve gizli dost edinen kadınlarda çokça görüldüğü üzere <i>“zina etmemeleri”</i>;                Cahiliye döneminin cahil kadınlarının yaptığı şekilde kız çocuklarını diri diri gömmek sureti ile <i>“çocuklarını öldürmemeleri”</i>;                <i>“Elleri ve ayakları arasından bir iftira uydurmamaları”</i> Buradki iftira, başkasına iftira etmektir. Yani ister kocaları ile ilgili olsun, ister başkaları ile ilgili olsun hiçbir durumda ifira etmemelidirler.                 <i>“Ve meşru hiçbir hususta sana isyan etmemeleri üzere”</i> kendilerine verdiğin bütün emirlerde sana isyan etmemek üzere.. demektir. Çünkü Allah Rasulü ancak meşru olanı emreder. Ölüler için ağıt yakıp yakalarını yırtmayacaklarına, yüzlerini tırmalamayacaklarına, cahiliye bedduaları etmeyeceklerine dair koyacağın yasaklarda sana itaat etmeleri de bu kapsama dahildir.                 <i>“...sana biat ettikleri vakit”</i> sözü geçen bütün bu hususlara bağlı kalmayı taahhüt ettikleri takdirde <i>“biatlerini kabul et ve onlar için”</i> kusurları dolayısı ile ve gönüllerini hoş etmek için <i>“Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur.”</i> isyankârları çok mağfiret edip onları bağışlayandır, tevbe eden günahkârlara çokça iyilikte bulunandır.                \"Rahîmdir.” O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır. İyilikleri bütün mahlukatı kapsamıştır.                </div>","<p>13- Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu dost edinmeyin. Nitekim onlar, kabirdeki kâfirlerin <i>(hayırdan yana)</i> ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.</p><div>                13. Yani ey iman edenler! Sizler gerçekten Rabbinize iman eden, O’nun rızasına uyan ve O’nu gazaplandıran şeylerden uzak duran kimseler iseniz <i>“Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu dost edinmeyin.”</i> Onlara gazap etmesi ise küfürlerinden dolayıdır. Bu da küfrün bütün türlerini kapsamına alır.                \"Nitekim onlar, kabirdeki kâfirlerin <i>(hayırdan yana)</i> ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” Yani kabirdekiler, âhiret yurduna gidip işin hakikatini gördüklerinde, kesin olarak kendilerinin âhirette hayır namına hiçbir pay sahibi olmadıklarını anlayıp bundan yana ümit kestikleri gibi Allah’ın gazabına uğramış olan kimseler de âhiretin her türlü hayrından mahrumdurlar. Onların âhirette hiçbir payları yoktur. İşte böylelerini, dost edinmekten sakının, kötülükleri ve şirkleri hususunda onlara uymayın. O takdirde tıpkı onların mahrum kalışı gibi; siz de âhiret hayrından mahrum kalırsınız.                Anlamın <i>“Nitekim onlar kâfirlerin kabirdekilerden ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir”</i> şeklinde olma ihtimali de vardır. Yani kâfirler âhireti inkâr etmiş ve onu reddetmişlerdir. O nedenle onların Allah’ı gazaplandıran ve azabını gerektiren şeyleri yapmaya kalkışmaları garip karşılanmaz. Zira onlar tıpkı dünyada iken ölümden sonra dirilişi inkâr eden kâfirlerin kabirde bulunanların dirilip Allah’ın huzuruna toplanmalarından ümit kestikleri gibi âhiretten yana ümit kesen kimselerdirler.                </div><p>                Mümtehine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.                </p><p>                ***                </p>","<p>1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir.                2- Ey iman edenler! Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz?                3- Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeye neden olur.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 14 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><p>                1. Bu buyruk, Yüce Allah’ın azametini, hakimiyetini, her şeyin O’nun önünde boyun eğdiğini açıklamakta, aynı zamanda göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, O’na ibadet ettiğini ve ihtiyaçlarını O’ndan isteğini de ifade etmektedir.                \"O Azîzdir.” Gücü ve mutlak egemenliği ile her şeyi hakimiyeti altında tutandır.                \"Hakîmdir.” Yaratmada ve verdiği emirlerde hikmeti sonsuz olandır.                </p><div>                2-3. Kendiniz yapmadığınız halde ne diye hayırlı şeyler söyler ve ona teşvik edersiniz, hatta bunları işlemiş gibi övünürsünüz? Kötülüğe bulanmış ve kötü vasıflara sahip iken kötülükten sakındırır hatta kimi zaman kendinizin kötülükten uzak olduğunuzu nasıl söylersiniz? Bu çirkin hal hiç mü’minlere yakışır mı? Halbuki Allah nezdinde en büyük gazaba sebep olan husus, kulun yapmadığı şeyleri söylemesidir. Bundan dolayı iyiliği emreden kimsenin herkesten önce o iyiliğe koşması, kötülükten sakındıran kimsenin de herkesten önce o kötülükten kaçınması gerekir.<i>                  Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki Kitabı da okuyup durursunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”</i><i>(el-Bakara, 2/44)</i>; Şuayb aleyhisselam da kavmine şöyle demiştir: <i>“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size <span>(emrettiklerime)</i> aykırı davranmak istemem.”</span><i>(Hud, 11/88)</i><br></div>","","","<p>4- Şüphesiz Allah, kendi yolunda <i>(tuğlaları)</i> birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayıp savaşanları sever.</p><p>                4. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarını kendi yolunda cihâda teşvik etmekte, yolunda çarpışırken nasıl olmaları gerektiğini öğretmekte ve cihadda saflarda herhangi bir boşluk olmaksızın, dosdoğru ve birbirine iyice kenetlenmiş halde saf tutmaları gerektiğini bildirmektedir. Safları öyle bir düzen ve tertip içerisinde olacaktır ki, mücahidler birbirine destek olacak, omuz verecek, düşmanları korkutacak ve biri diğerine gayrete getirecektir.                Bundan dolayıdır ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem savaşta ashabını saf yapar, onları kendi yerlerinde tertip eder ve düzene sokardı. Böylelikle birinin diğerine güvenerek gevşemesinin önüne geçmiş olurdu. Biri diğerine güvenip gevşeyecek yerde her bir kesim, bütün gücü ile kendi merkezini korumaya gayret eder, vazifesini ifa etmeye çalışırdı. İşte bu yolla da işler tamam olur ve mükemmellik elde edilir.                </p>","<p>5-<i> Hani Mûsâ kavmine:</i><i>“Ey kavmim! Benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?”</i> demişti. Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı. Allah fâsık toplumu hidâyete iletmez.</p><div>                5. <i>“Hani Mûsâ kavmine”</i> yaptıkları dolayısı ile onları azarlayarak ve Allah’ın rasûlü olduğunu bildikleri halde kendisine eziyet etmiş olduklarından dolayı sitem ederek: <i>“Ey kavmim! Benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bildiğiniz halde”</i> söz ve davranışlarınızla <i>“niçin bana eziyet ediyorsunuz? demişti.”</i> Oysa Allah’ın gönderdiği bir peygambere ikramda bulunmak, saygı göstermek, onu tazim etmek, emirlerini yerine getirmek ve verdiği hükümleri gerçekleştirmek için eli çabuk tutmak gerekir. Allah’ın ihsanından sonra insanlara herkesten daha çok iyilikte bulunan peygamberlere eziyet etmek, son derece çirkin bir iş ve küstâhlıktır. Bile bile dosdoğru yoldan sapmaktır.<i>                  İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar sapınca”</i> yani kendi iradeleri ile haktan uzaklaşınca <i>“Allah da” kendileri için tercih edip beğendikleri sapmalarına bir ceza olmak üzere “kalplerini saptırdı.”</i> Hidâyete ulaşma tevfikini onlara vermedi. Çünkü hayır, onlara yakışmaz. Onlar ancak kötülüğe layık kimselerdir.                \"Allah fâsık toplumu” Yani fâsıklık niteliğine sahip olan ve hidâyet bulmak gibi bir maksatları olmayanları <i>“hidâyete iletmez.”</i>                Bu âyet-i kerime, Allah’ın kulları saptırmasının, onlara haksızlık yapması demek olmadığını ve bu konuda onların Allah’a karşı sunacakları herhangi bir mazeretlerinin de olamayacağını göstermektedir. Çünkü buna sebep olanlar kendileridir. Hidâyeti tanıdıktan sonra onun kapısını yüzlerine kapatanlar bizzat kendileridir. Artık bu duruma geldikten sonra Allah da saptırmak ve kalplerini eğriltmek suretiyle onları cezalandırır. Bu da onlara verdiği adil bir cezadır.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İlk defa ona iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”</i><i>(el-En’âm, 6/110)</i><br></div>","<p>6-<i> Hani Meryem oğlu İsa da şöyle demişti:</i><i>“Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın rasulüyüm. Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek olup adı Ahmed olan bir peygamberi de müjdelemek üzere size gönderildim.”</i> Fakat o <i>(Ahmed)</i>,<i> onlara apaçık delillerle gelince onlar:</i><i>“Bu, apaçık bir sihirdir”</i> dediler.                7- İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu hidâyete erdirmez.                8- Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır.                9- Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur ve O, müşrikler hoşlanmasa bile dinini bütün dinlere üstün kılacaktır.</p><div>                6. Yüce Allah,<i> Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın kendilerini davet ettiği ilk dönem İsrailoğullarının inatlarını haber vermekte ve İsa’nın kendilerine şöyle seslendiğini bildirmektedir:</i><i>“Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın rasulüyüm.”</i> Allah beni sizleri hayra davet edeyim, kötülükten vazgeçmenizi emredeyim diye gönderdi. Beni pek açık delillerle ve mucizelerle destekledi. Benim doğruluğumun delillerinden birisi de <i>“benden önceki Tevrat’ı”</i> tasdik etmemdir. Ben Mûsâ’nın getirmiş olduğu Tevrat’ı ve semavî hükümleri getirdim. Eğer ben peygamberliği yalan yere iddia eden birisi olsaydım, benden önceki peygamberlerin getirdiklerinden başkasını getirirdim. Ben aynı şekilde benden önceki Tevrat’ın gerçek çıkan haberiyim. Tevrat benim geleceğimi haber vermiş ve müjdelemişti. Benim gelişim de onun tasdikidir.                 <i>“Ve benden sonra gelecek olup adı Ahmed olan bir peygamberi de müjdelemek üzere size gönderildim.”</i> O, Haşimî oğullarına mensup Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. İsa aleyhisselam da diğer peygamberler gibi kendisinden önceki peygamberi tasdik edip sonra gelecek peygamberi müjdelemişti. Yalancılar ise böyle değildir. Onlar peygamberlere muhalefet ederler. Ahlâklarında, sıfatlarında, emir ve yasaklarında onlarla son derece çelişirler.                 <i>“Fakat o” İsa’nın müjdelediği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “apaçık”</i> kendisinin Ahmed ve Allah’ın gerçek peygamberi olduğuna delil teşkil eden <i>“delillerle gelince onlar”</i> Hakka karşı inad edip onu yalanlayarak: <i>“Bu, apaçık bir sihirdir, dediler.”</i>                Bu, çok şaşılacak bir şeydir. Peygamberliği açıkça ortaya çıkan ve günün ortasındaki güneşten daha parlak bir hal alan bir peygamber, apaçık bir sihirbaz olarak değerlendirildi. Acaba ilâhi yardımdan mahrum kalışın bundan daha ilerisi düşünülebilir mi? Acaba böyle bir iftiradan daha ileri bir iftira olabilir mi? Zira bu iftira ile peygamber olduğu açıkça ortaya çıkan hususlar reddediliyor, herkesten daha çok uzak olduğu vasıflar ona nisbet ediliyor!                </div><div>                7. <i>“İslâm’a davet edildiği”</i> apaçık delil ve belgelerini de gördüğü <i>“halde Allah’a karşı”</i> bu konuda yahut başka iddialarla <i>“yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”</i> Oysa böylelerinin ileri sürecek bir mazeretleri de yoktur, herhangi bir delilleri de kalmamıştır. Çünkü davet gerçekleşmiştir.                \"Allah zalim toplumu.” Zulümlerini sürdürmekte olan, verilen öğütlerle zulümden vazgeçmeyen, onca açıklama ve belgeye rağmen bundan geri durmayan zalimleri <i>“hidâyete erdirmez.”</i> Özellikle de hakkı reddetmek ve bâtıla destek olmak için hakka karşı durmaya devam eden bu zalimleri...<i>                  Bundan dolayı Yüce Allah onlar haklarında şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                8. <i>“Onlar, ağızlarıyla”</i> gerçekle ilgisi bulunmayan, aksine basiret sahibi kimselerin onların izlemekte oldukları bâtılı daha iyi tanımalarını sağlayan, o hakkı reddetmeye çalıştıkları bozuk ve tutarsız sözleriyle <i>“Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır.”</i>                Allah dinini zafere kavuşturmayı, peygamberi ile gönderdiği hakkı tamamlamayı ve her yerde nurunu galip getirmeyi taahhüt etmiştir. Velev ki kâfirler hoşlanmasalar ve hoşlanmadıkları için de Allah’ın nurunu söndürmek için her türlü yola başvursalar dahi.                 Ne olursa olsun onlar yenileceklerdir. Onların misali güneşin ışığını söndürmek için güneşe doğru üfleyen kimsenin haline benzer. Ne maksatlarını elde edebilirler, ne de akıllarının tenkide uğramasından ve gülünç duruma düşmekten kurtulabilirler.                </div><div>                9. Daha sonra Yüce Allah,<i> İslâm dininin maddi ve manevi yükseliş ve zaferinin sebebini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Peygamberini hidâyet ve hak din ile”</i> yani faydalı bilgi ve salih amel ile <i>“gönderen O’dur.”</i> Bu din, Allah’a ulaştırır, O’nun lütuf ve ihsan yurduna götürür, en güzel amellere, en güzel ahlâka ilettiği gibi dünya ve âhiretin maslahatına olan şeyleri de gösterir ve onlara iletir.                 <i>“Hak din”, âlemlerin Rabbi olan Allah’a kendisiyle itaat ve ibadet edilen dindir. Bu din haktır, doğrudur. Onda hiçbir eksiklik yoktur. Ona herhangi bir tutarsızlık erişemez. Bilakis onun emirleri ruhlara ve kalplere bir gıda, bedenlere de rahat kaynağıdır. Onun yasaklarını terk etmek de kötülükten ve fesattan esenliğe kavuşmak demektir.                  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderilen hidâyet ve hak din, onun doğruluğunun en büyük delili ve belgesidir. Bu belge dünya durdukça dimdik ayakta olacaktır. Aklı başında olan kimsenin tefekkürü arttıkça bundan dolayı daha çok sevinir ve basireti de daha bir artar.                   “O, müşrikler hoşlanmasa bile dinini bütün dinlere üstün kılacaktır.”</i> Diğer dinlere delil ve belge ile üstün getirecektir. O dinin gereklerini yerine getirenleri de kılıç ve silahla galip getirecektir. Dinin bu <i>(üstün olma)</i> vasfı her zaman için geçerlidir, ondan hiç ayrılmaz. Her kim onu yenik düşürmeye kalkışır ve onun hakkında tartışırsa, mutlaka kendisi yenik düşer, bu din ise üstün ve galip gelir.                 Bu dinin bağlılarına gelince onlar, onun gereklerini yerine getirdikleri, nuru ile aydınlandıkları, din ve dünya işlerinde onun hidâyeti ile doğru yolu buldukları takdirde onlara da kimse karşı duramaz. Mutlaka onlar, diğer din mensuplarına üstün gelirler. Ama bu dini zayi edip sadece ona mensup olmakla yetinecek olurlarsa, bunun kendilerine hiçbir faydası olmaz. Aksine düşmanlarının kendilerine musallat kılınmasına sebep olur. Müslümanların ilk ve sonraki dönemlerini ve onların hallerini inceleyen kimseler de bu gerçeği iyi bilirler.                </div>","","","","<p>10- Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?                11- Allah’a ve Rasûlüne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla da Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.                12- <i>(Böyle yaparsanız)</i> Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki çok hoş meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş da budur.                13-<i> Ve hoşlanacağınız bir şey daha:</i> Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih. Mü’minlere müjdele!                14- Ey iman edenler! Allah’ın/dininin yardımcıları olun.<i> Nitekim Meryemoğlu İsa da Havarilere:</i><i>“Allah’a <span>(giden yolda)</i> benim yardımcılarım kim olacak?”</span> demiş,<i> Havariler de:</i><i>“Biz, Allah’ın/dininin yardımcılarıyız”</i> demişlerdi. Böylece İsrailoğullarından bir kesim iman etmiş, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de üstün gelenler onlar oldular.</p><div>                10. Bu buyruklarda merhametliler merhametlisi Yüce Allah’ın, mü’min kullarına yönelik bir vasiyeti, yol göstermesi ve irşadı yer almaktadır. Bununla en büyük ticaret, en üstün maksat ve en yüce isteğin yolu gösterilmektedir ki onunla can yakıcı azaptan kurtuluş ve ebedi nimetlere nail oluş gerçekleşir. Bu buyrukta (<i>“size göstereyim mi”</i> denilerek) bunun, aklı başında herkesin rağbet edeceği ve akıllı her bir kimsenin can atacağı bir şey olduğu ifade edilmiştir.                </div><div>                11.<i> Sanki:</i> Bu kadar üstün ve değerli olan ticaret nedir?, diye sorulmuşçasına Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah’a ve Rasûlüne iman edersiniz.”</i> Bilindiği gibi tam ve eksiksiz iman, Allah’ın tasdik edilmesini emrettiği her şeyi kesin olarak tasdik etmektir ki bu da en üstün ve değerlilerinden biri Allah yolunda cihad etmek olan bedeni amelleri gerektiren bir imandır.<i> Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Mallarınızla ve canlarınızla da Allah yolunda cihâd edersiniz.” İslâm’ın düşmanları ile çarpışmak uğrunda, Allah’ın dinini ve yüce adını yükseltmek için canlarınızı feda edersiniz ve bu maksatla elinizden geldiğince mallarınızı infak edersiniz. Bu, her ne kadar nefislerin hoşlanmadığı ve onlara ağır gelen bir şey ise de <i>“eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”</i> Çünkü düşmanlara karşı zafer kazanmak, zilletin yerine izzet ve güç sahibi olmak, geniş rızka, rahat ve huzurlu bir kalbe sahi olmak gibi dünyevî hayırlar hep buna bağlıdır. Yine Allah’ın mükâfatlarına nail olmak ve O’nun cezasından kurtulmak gibi uhrevî hayırlar da bununla elde edilir. Bundan dolayı Allah,<i> âhiretteki mükâfatı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                12. <i>“<span>(Böyle yaparsanız)</i> Allah günahlarınızı bağışlar.”</span> Bu buyruk, büyük ve küçük günahları kapsar. Zira Allah’a iman ve Allah yolunda cihad etmek, <i>[kul hakkı hariç]</i> bütün günahlara -büyük bile olsalar- kefârettir.                \"Ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere” yani meskenlerinin, köşklerinin, odalarının ve ağaçlarının altından, kokuşmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere lezzet veren şaraptan ve süzme baldan nehirler akar. Onlara her türlü meyvelerden de ihsan edilir.                \"ve Adn cennetlerindeki çok hoş meskenlere koyar.” Yükseklik, yücelik, güzel yapı ve süs gibi her türlü güzelliği kendisinde toplamış meskenlere yerleştirir. Öyle ki “İlliyyîn”de bulunan köşklerdekileri, cennetlikler tıpkı doğu veya batı ufkunda görülen inci misali parlak bir yıldız gibi görürler.                 Dahası cennetin yapılarının kimisi altın kerpiçlerden, kimisi de gümüş kerpiçlerdendir. Çadırları da inci ile mercandandır. Oralarda kimi evler zümrütten, kimileri de başka güzel renkli mücevherlerdendir. Hatta bunlar, o kadar şeffaftırlar ki dışarıdan içleri, içlerinden dışları görülür.                 Orada öyle iyi ve güzel şeyler vardır ki kimsenin bunları tam manasıyla anlatması söz konusu olamaz. Çünkü onlar, hiç kimsenin hatırından dahi geçmemiştir. Görmedikçe, güzelliğinden yararlanmadıkça ve onlarla gözleri aydınlanmadıkça hiç kimsenin böylesini idrâk etmesine imkân da yoktur. Öyle ki eğer Yüce Allah, cennetlikleri tam ve eksiksiz bir surette, ölüp yok olmayacak şekilde yaratmamış olsaydı, sevinçten nerede ise ölürlerdi.                Varlıklardan hiç kimsenin kendisini gereği gibi övme imkânına sahip olamadığı Zatın şanı ne yücedir! O, kendi zatını övdüğü gibidir. Mahlukatından herkesin kendisini övdüğünden çok daha ileridir. Nimetler yurdu cenneti yaratan, orada insanların akıllarını hayrete düşürecek,<i> gönüllerini kendisine bağlayacak pek çok güzellikler ve muazzam şeyler yaratan O celal ve cemal sahibi Allah’ın şanı ne yücedir! O Yüce Allah’ın hikmeti o kadar mükemmeldir ki bunun bir tecellisi şudur:</i> Kullar cenneti görüp de içindeki nimetlere bakacak olsalardı, hiçbir kimse amelde bulunmaktan geri kalmaz ve nimetleri acısı ile karışık, sevinci kederine bulanmış, hevesi kursakta bırakan bu dünya yurdundaki hayatlarından lezzet almazlardı.                 Adn cennetine bu adın veriliş sebebi, oraya girenlerin ebediyen çıkmamak üzere orada yerleşmiş olmaları ve oradan ayrılmayı da istemeksizin sürekli kalacak olmalarından dolayıdır. İşte bu pek büyük mükâfat ve pek güzel ecir, eşi benzersi olmayan büyük bir kurtuluştur. Bu, <i>(bu ticaretin)</i> âhiretteki mükâfatıdır.                </div><div>                13.<i> Bu ticaretin dünyevî mükâfatına gelince bunu da Yüce Allah şöylece dile getirmektedir:</i><i>“Ve hoşlanacağınız bir şey daha”</i> yani sizler seveceğiniz bir hususu daha elde edeceksiniz: Düşmanlarınıza karşı aziz olmanızı sağlayacak ve sizi sevindirecek <i>“Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih”</i> ile İslâm’ın dairesi genişleyecek, bu yolla bol rızıklar elde edeceksiniz. İşte mücahid mü’minlerin mükâfatı budur.<i>                  Başkaları cihâdın gereklerini yerine getirmeleri halinde kendileri cihâda fiilen katılmayan mü’minlere gelince; Yüce Allah bunların da lütuf ve ihsandan ümitlerini kesmemeleri için:</i><i>“mü’minlere müjdele!”</i> buyurmaktadır. Yani herkese imanı oranında verielcek olan dünyevî ve uhrevî mükâfatı müjdele! Allah yolunda cihâd eden mücâhidlerin derecesine ulaşmasalar da hepsi için bir müjde vardır.<i> Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kim Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, rasûl olarak Muhammed’i gönül hoşnutluğu ile kabul edecek olursa ona cennet vacib olur.”</i> Hadisi rivâyet eden Ebu Said el-<i>Hudri radıyallahu anh hayretle şöyle demiştir:</i><i>“Ey Allah’ın Rasûlü, bunu bana bir daha tekrarlar mısın?”</i> Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sözünü bir daha tekrarladıktan sonra devamla şöyle buyurdu: <i>“Bir başka <span>(amel)</i> daha vardır ki, onun sayesinde kul cennette yüz derece yükseltilir. İki derecenin arasındaki mesafe ise gök ile yer arası kadardır.”</span> Ebu Said: <i>“O <span>(amel)</i> nedir, ey Allah’ın Rasûlü?”</span> deyince de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: <i>“Allah yolunda cihâd”</i> buyurdu. Müslim rivâyet etmiştir.<i> Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                14. <i>“Ey iman edenler!”</i> Sözlerinizle ve davranışlarınızla <i>“Allah’ın/dininin yardımcıları olun.”</i> Bu da Allah’ın dinini nefislerde uygulamak, başkalarına uygulamak için gayret etmek, bu dine karşı inat eden ve mücadele verenlerle hem beden hem de malla cihad etmek, ilim zannettiği şeylerle bâtıla yardımcı olan ve hakkı reddetmeye kalkışan kimselere karşı da onların delillerini çürütmek, onlara karşı delilleri ortaya koymak ve başkalarını ondan sakındırmak sureti ile yapılır. Allah’ın Kitabının ve Rasûlünün sünnetini öğrenmek, öğretmek, buna teşvik etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak da Allah’ın dinine yardım etmenin kapsamı içerisindedir.                Daha sonra Yüce Allah,<i> mü’minlere kendilerinden önceki salihlere uymayı hatırlatarak onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Nitekim Meryem oğlu İsa da Havarilere: Allah’a <span>(giden yolda)</i> benim yardımcılarım kim olacak?”</span> Yani onların dikkatlerini çekerek şöyle demişti: Kim Allah’ın dinine yardım etme yolunda bana yardımcı olur? Kim benim yaptığımı yapar, ben nereye gidersem gelir ve nereden çıkarsam çıkar?                <i>“Havariler de”</i> ellerini çabuk tutarak: <i>“Biz, Allah’ın/dininin yardımcılarıyız, demişlerdi.”</i> Böylece İsa aleyhisselam ile beraberindeki Havariler, Allah’ın dinine yardımcı olmaya devam ettiler.                \"Böylece” İsa aleyhisselam ve Havarilerin davette bulunmaları üzere <i>“İsrailoğullarından bir kesim iman etmiş”</i> onlardan başka <i>“bir kesim de inkâr etmişti.”</i> Onların çağrılarını kabul etmemiş, bunun üzerine mü’minler de kâfirlerle cihâda koyulmuşlardı.                \"Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik.” Onlara güç verdik ve düşmanlarına karşı onlara yardım ettik. <i>“de” düşmana karşı “üstün gelenler onlar oldular.”</i> Onları yenik düşürdüler.                İşte ey Muhammed ümmeti! Sizler de Allah’ın dininin yardımcıları ve davetçileri olun ki Allah da sizden öncekilere yardım ettiği gibi, size de yardım etsin, zafer versin ve sizleri düşmanlarınıza üstün ve galip kılsın.                </div><p>                Saf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","<p>1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Allah’ı tesbih eder.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 11 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yani göklerde ve yerde bulunan her şey, Allah’ı tesbih etmekte, emrine boyun eğmekte, O’nu ilâh tanıyarak O’na ibadet etmektedir. Çünkü O, ulvi ve süfli âlemlerin mutlak sahibi ve egemeni olan, mülkü kemâl derecesinde olan Meliktir. Hepsi O’nun mülküdürler. O’nun iradesi ve tasarrufu altındadırlar.                O, <i>“Kuddûs” Ta’zim olunan, her türlü afet ve eksiklikten münezzeh olandır; “Azîz”</i> her şeye boyun eğdirendir; “Hakîm” yaratması ve emirleri sonsuz hikmetler ihtiva edendir.                İşte bütün bu yüce sıfatlar hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmeye çağırmaktadır.                </div>","<p>2- Ümmîlere kendi içlerinden onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap ve hikmeti/sünneti öğreten bir Peygamber gönderen O’dur. Halbuki daha önce onlar gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde idiler.                 3- <i>(O, bu peygamberi)</i> henüz onlara yetişmemiş olan diğer insanlara da <i>(göndermiştir)</i>. O Azîzdir, Hakîmdir.                4- İşte bu, Allah’ın lütfudur ki O, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.</p><div>                2. <i>“Ümmîlere kendi içlerinden… bir Peygamber gönderen O’dur.”</i> Ümmîlerden kasıt, ilâhi Kitapları olmayan, risaletten yana ellerinde bir miras bulunmayan, gerek Araplardan gerek Arap olmayanlar arasından Kitap ehli olmayan kimseler demektir.                Yüce Allah, onlara öyle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur ki bu, başkalarına olan lütuf ve ihsanından daha büyüktür. Çünkü onlar, ilim ve hayırdan yoksun ve apaçık bir sapıklık içindeydiler. Putlara, ağaçlara, taşlara tapıyorlardı Yırtıcı hayvanlar gibi davranıyorlar, güçlüleri güçsüzlerini yiyip bitiriyordu. Peygamberlerin getirdiği bilgileri bilmeyen, son derece cahil kimselerdiler. İşte Allah onlara kendi içlerinden nesebini, güzel sıfatlarını ve doğruluğunu bildikleri bir peygamber gönderdi. Bu peygambere Kitabını indirdi. Bu peygamber de onlara o Kitabı, iman etmelerini ve yakine ulaşmalarını gerektiren ve son derece kesin olan Allah'ın âyetlerini okuyordu.                 Yine bu peygamber üstün ahlâkı kendilerine geniş geniş açıklayarak, bu ahlâka sahip olmayı onlara teşvik ederek, kötü ve bayağı huylardan da uzak durmalarını isteyerek onları arındırmaktaydı. O, <i>“onlara Kitap ve hikmeti/sünneti öğreten”</i> bir peygamberdi. Yani öncekilerin de sonrakilerin de ilimlerini ihtiva eden Kitap ve sünnet ilmini öğretirdi. Bu öğretme ve arındırmanın akabinde onlar, insanların en bilginleri oldular. Hatta ilim ve din sahibi kimselerin önderleri, insanların ahlâken en mükemmelleri, doğruluk ve yaşayışları itibari ile en güzelleri oldular. Hem bizzat kendileri hidâyet buldular, hem de başkalarını hidâyete erdirdiler. Böylelikle hidâyete ermişlerin önderleri, takvâ sahiplerinin liderleri oldular.                Bu yüzden bu peygamberi göndermesi sebebi ile Allah’ın onlara ihsan ettiği nimet, en mükemmel nimet, bu bağış en üstün ve en değerli bağıştır.                </div><div>                3. <i>“<span>(O, bu peygamberi)</i> henüz onlara yetişmemiş olan diğer insanlara da <i>(göndermiştir)</i>.”</span> Böylece o ümmilerin dışında başkalarına da lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yani o, ümmîlerin dışında kalıp kendilerinden sonra gelenlere de Kitap ehlinden olup da kendilerine yetişmemiş olanlara da kısaca Allah Rasûlünün davetine muhatap olanlar içerisinde bulunmayanlara da bir lütuftur.                \"onlara yetişmemiş olan” ifadesinin, <i>“fazilet yönünden onlara yetişememiş olanlar”</i> manasına gelme ihtimali olduğu gibi <i>“zaman itibari ile onlara yetişmemiş olanlar”</i> manasına gelmesi de ihtimal dahilindedir. Mana her iki halde de doğrudur. Çünkü Allah’ın, kendilerine peygamberini gönderdiği, onu gören, onun davetine doğrudan muhatap olan ve bu daveti kabul eden kimseler, öyle özellik ve faziletlere kavuşmuşlardır ki, bu fazilet ve özellikler noktasında herhangi bir kimsenin onlara yetişmesine imkân yoktur. Bu da Yüce Allah’ın izzet ve hikmetinin bir tecellisidir.                </div><p>                4. Çünkü O, kullarını ihmal etmemiş, başıboş bırakmamıştır. Aksine aralarından peygamberler göndermiş, onlara emir ve yasaklarını bildirmiştir. Bu da Yüce Allah’ın kulları arasından dilediği kimselere ihsan ettiği pek büyük lütfunun bir tecellisidir.                 Böyle bir lütuf, bedeni âfiyet, rızık bolluğu ve ibenzer dünyevî nimetlerin hepsinden daha büyük ve daha üstündür. Kurtuluşun ve ebedî mutluluğun kaynağı olan din nimetinden daha büyük hiçbir nimet yoktur.                </p>","","","<p>5- Tevrat’la yükümlü tutulup da sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlerin misali, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin misali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür! Allah zalim toplumu hidâyete iletmez.                6-<i> De ki:</i><i>“Ey Yahudiler! Madem siz, insanlar içinde sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsunuz o halde eğer <span>(bu iddianızda)</i> samimi iseniz haydi ölümü temenni edin <i>(de görelim)</i>.”</span>                7- Ama kendi elleriyle yaptıklarından ötürü ölümü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri çok iyi bilir.                8-<i> De ki:</i><i>“Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz o ölüm var ya, işte o kesinlikle karşınıza çıkacaktır. Sonra gizliyi de açığı da bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O da yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.”</i></p><div>                5. Yüce Allah, kendilerine ümmî peygamberi gönderdiği bu ümmete olan lütfunu, hiçbir kimsenin kendilerine yetişmesi söz konusu olmayan meziyet ve üstünlüklerle onları seçkin kılmasını söz konusu etmişti ki bunlar, ümmî bir ümmet idiler. Ancak bu üstünlükleri ile onlar, öncekileri de sonrakileri de hatta kendilerinin Rabbâni âlimler ve önde gelen bilginler olduklarını iddia eden Kitap ehlini dahi geride bırakmışlardır. İşte bundan sonra Yüce Allah,<i> şunu bildirmektedir:</i> Allah’ın kendilerini Tevrat’ı taşımakla yükümlü tuttuğu, Tevrat’ı öğrenmelerini ve gereğince amel etmelerini emrettiği, ancak kendilerine yüklenen sorumlulukların gereğini yerine getirmeyen yahudilerle hristiyanların hiçbir faziletleri, üstünlükleri yoktur. Onların misali, sırtında koca koca ilim kitapları taşıyan eşeğe benzer. Şimdi böyle bir eşek sırtında taşıdığı bu kitaplardan yararlanabilir mi? Hiç onun bundan dolayı bir fazilet sahibi olduğu söylenebilir mi? Bu koca kitapları taşımakyan başka bir kârı var mıdır?                 İşte Tevrat’ın içindeki hükümler gereğince amel etmeyen Kitap ehli âlimleri de buna benzerler. Tevrat’ın içindeki en büyük ve en değerli hüküm ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e uymayı emreden, onun geleceğini müjdeleyen ve getireceği Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeyi bildiren emirlerdir. Şimdi bu niteliğe sahip olanların, Tevrat’tan yan -hüsrana uğramanın ve onlara karşı delilin ortaya konulmuş olmasının dışında- herhangi bir faydaları oldu mu? İşte bu örnek, gerçekten de onların durumuna tam olarak uygun bir örnektir.                 Rasûlümüzün de getirdiklerinin de doğruluğuna delil teşkil eden <i>“Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür!”</i><i>“Allah zalim toplumu hidâyete iletmez.”</i> Yani zulüm, ayrılmaz nitelikleri, inat temel özellikleri olarak devam ettiği sürece onları menfaatlerine olacak şeylere iletmez. Bâtıl üzere olduklarını bildikleri halde yalan yere hak üzere olduklarını iddia etmeleri ve insanlar içinde sadece kendilerinin Allah’ın dostları olduklarını söylemeleri de yahudilerin zalimliklerinin ve inatlarının bir göstergesidir. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> rasûlüne şunları söylemesini emretmektedir:</i><br></div><div>                6. Yani sizler kendi iddianıza göre hak üzere iseniz ve gerçekten Allah’ın dostları iseniz <i>“haydi ölümü temenni edin.”</i> Bu basit bir istektir. Eğer kendilerinin hak üzere olduklarını biliyor olsalardı, Yüce Allah’ın, eğer temenni ederlerse doğruluklarına, etmeyecek olurlarsa yalancı olduklarına delil olarak ortaya koyduğu bu meydan okumanın gereğini yerine getirmekte hiçbir şekilde tereddüt etmezlerdi.                Bu, onlara karşı açıkça ilan edilmekle birlikte böyle bir temennide bulunmadıklarına göre izlemekte oldukları yolun bâtıl ve çürük olduğunu bildikleri açıkça ortaya çıkmış olmaktadır.<i> Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                7. <i>“Ama kendi elleriyle yaptıklarından”</i> yani kendileri sebebi ile ölümden çekindikleri günah ve masiyetlerinden <i>“ötürü ölümü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri çok iyi bilir.”</i> Zalimliklerinden hiçbir şeyin O’na gizli kalmasına imkân yoktur.                </div><p>                8. Eğer ellerinin yaptıkları sebebiyle ölümü temenni etmiyor, aksine ondan alabildiğine kaçıyor iseler şüphesiz ki bu, kendilerini kurtarmaya yetmeyecektir. Bilakis Allah’ın kulları için kesin olarak takdir etmiş olduğu ölüm ile karşılaşmaları kaçınılmaz bir şeydir. Ölümden ve ecellerin tamamlanmasından sonra bütün insanlar, Kıyamet gününde gizliyi ve açığı bilen Allah'ın huzuruna döndürülecekler, O da dünyada iken yaptıkları hayır ve şer, az ya da çok her şeyi kendilerine bildirecektir.                </p>","","","","<p>9- Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.                10- Namaz kılındığı zaman da yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan <i>(rızkınızı)</i> arayın. Allah’ı da çokça anın ki kurtuluşa eresiniz.                11- Onlar, bir ticaret veya bir eğlence görünce dağılıp ona yöneldiler ve seni ayakta <i>(hutbenin ortasında öylece)</i> bıraktılar.<i> De ki:</i><i>“Allah’ın katındakiler, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”</i></p><div>                9. Yüce Allah, mü’min kullarına Cuma namazına gitmeyi ve Cuma namazı için ezan okunduğunda namaza gitmek için eli çabuk tutmayı ve koşmayı emretmektedir. Koşmaktan kasıt ise namaza gitmekte eli çabuk tutmak, ona önem vermek ve onu en önemli bir iş olarak görmektir. Yoksa normal anlamda koşmak kastedilmemektedir; çünkü namaza giderken koşmak yasaklanmıştır.                \"ve alışverişi bırakın.” Yani namaza çağrıldığında alışverişi bırakıp namaza gidin. Çünkü <i>“eğer bilirseniz bu sizin için”</i> alışverişle uğraşmaktan yahut farzların en pekiştirilmişi olan bu farz namazı geçirmenizden <i>“daha hayırlıdır.”</i> Çünkü Allah’ın nezdindekiler daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Dünyayı dine tercih eden kimse ise kâr sağlayacağını zannederken gerçek anlamda ziyana uğrar.                </div><div>                10. Bu alışverişi terk etme emri, namaz süresince söz konusudur. <i>“Namaz kılındığı zaman da yeryüzüne”</i> kazanç elde etmek ve ticaret yapmak üzere <i>“dağılın.” Ticaretle uğraşmak, Allah’ın zikrinden gafil olma ihtimalini beraberinde getirdiğinden dolayı Yüce Allah,<span> bunun telafi edilmesi için adının çokça anılmasını emrederek:</i> “Allah’ı da çokça anın.”</span> yani ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken O’nu zikredin, buyurmaktadır.                 <i>“ki kurtuluşa eresiniz.”</i> Çünkü Allah’ın adını çokça anmak, kurtuluşun en büyük sebepleri arasındadır.                </div><div>                11. <i>“Onlar, bir ticaret veya bir eğlence görünce dağılıp ona yöneldiler”</i> bu eğlence ve ticarete duydukları ileri derecedeki ilgi dolayısı ile mescidin dışına çıktılar ve hayırlı olanı terk ettiler <i>“ve seni ayakta”</i> insanlara hutbe okuduğun halde <i>“bıraktılar.”</i>                Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir cuma günü insanlara hutbe verirken Medine’ye ticaret malları taşıyan bir kervan gelmişti. Mescidde bulundukları sırada bunu haber alan ahali mescidden dağıldılar ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i hutbe verirken bırakıp gittiler. Halbuki onlar, böylelikle acele edilmemesi gereken bir şey için acele ettiler ve bir edebi terk ettiler.<i>                  \"De ki:</i> Allah’ın katındakiler” ecir ve mükâfatlar, hayırlı olanı terk etmeyen ve Allah’a ibadet üzere sabreden kimseler için <i>“eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır.”</i> Çünkü ticaretten birtakım maksatlar elde edilse bile şüphesiz ki bu, azdır ve gelip geçicidir. Âhiret azığını elden kaçırmaya sebeptir. Ama Allah’a itaat üzere sabretmek, rızkın elden kaçmasına sebep olmaz.                \"Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Allah’tan korkup sakınana O, ummadığı yerden rızık verir.                </div><div>                Bu son âyetlerde birkaç önemli husus dikkati çekmektedir:                1. Cuma namazı mü’minlere farz olup ona gitmekte eli çabuk tutmak ve ona gereken önemi vermek gerekir.                 2. Cuma günü verilen iki hutbe farz olup bunlarda hazır bulunmak gerekir. Çünkü ayette geçen <i>“Allah'ın zikri”</i> ifadesi, Cuma günü irad edilen iki hutbe diye açıklanmıştır. Allah da bu zikre koşmayı emretmiştir.                3. Cuma günü için nidâ/ezan meşrudur ve emrolunmuştur.                4. Cuma ezanından sonra alışveriş yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Bunun tek sebebi, alışverişin farzın kaçırılmasına sebep olması ve farzı eda etmeyi önleyecek şekilde kişiyi meşgul etmesidir. Bu da herhangi bir işi yapmak asıl itibari ile mubah olsa dahi bir farzı kaçırmaya sebep oluyor ise o işin bu durumda caiz olmayacağının delilidir.                 5. Cuma günü iki hutbede hazır olmak emredilmekte ve bu hutbelerde hazır bulunmayanlar yerilmektedir. Bu hutbeleri can kulağıyla dinlemek de hazır bulunmanın bir gereğidir.                6. Nefsin eğlence, ticaret ve arzularını gerçekleştirmeyi istediği vakitlerde Allah’a ibadete yönelen kulun, Allah’ın nezdindeki hayırları düşünmesi ve O’nun rızasını kendi hevâsına tercih edenlere hazırladıklarını hatırına getirmesi gerekir.                </div><p>                Cuma Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ve lütfu ile- sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","<p>1-<i> Münâfıklar sana geldikleri vakit:</i><i>“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.”</i> derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar.                2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!                3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar.                4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?                5-<i> Onlara:</i><i>“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin”</i> denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün.                6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 11 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı.                 Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar.                \"Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek <i>“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.”</i> Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü <i>“Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar”</i> sözlerinde ve iddialarında <i>“kesinlikle yalancıdırlar.”</i> Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar.                </div><div>                2. <i>“Onlar yeminlerini kalkan edindiler”</i> Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar.                \"Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular.                \"Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır.                </div><div>                3. <i>“Bunun sebebi”</i> yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey <i>“onların iman edip sonra”</i> iman üzerinde sebat etmeyerek <i>“kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine”</i> ebediyen hayır girmemek üzere <i>“mühür vurulmuşturç Artık onlar”</i> kendilerine fayda sağlayacak şeyleri <i>“anlamazlar”</i> kendi maslahatlarını belleyemezler.                </div><div>                4. <i>“Onları gördüğün zaman”</i> görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile <i>“kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa”</i> güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve <i>“sözlerini dinlersin.”</i>                Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur.<i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i>                \"Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir.                \"Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar.                İşte <i>“asıl düşmanlar onlardır.”</i> Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır.                \"O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar?                </div><div>                5. <i>“Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için”</i> yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için <i>“mağfiret dilesin, denildiğinde”</i> bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek <i>“başlarını çevirirler ve sen onların”</i> azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip <i>“büyüklenerek”</i> nefret içinde haktan <i>“yüz çevirdiklerini görürsün.”</i>                İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur.                </div><div>                6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah,<i> başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”</i><i>(et-Tevbe, 9/80)</i><i>“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”</i><br></div>","","","","","","<p>7- <i>“Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler”</i> diyenler onlardır. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır. Fakat münâfıklar anlamazlar.                8-<i> Derler ki:</i><i>“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.”</i> Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir. Fakat münâfıklar bilmezler.</p><div>                7. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve müslümanlara aşırı düşmanlıklarından ötürü ashab-ı kiramın bir araya gelmiş ve birbirleri ile kaynaşmış olduklarını,<i> Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hoşnut etmek için birbirleri ile yarıştıklarını görünce kendi bozuk kanâatleri uyarınca şöyle dediler:</i><i>“Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler.”</i> Çünkü kendi kanaatlerine göre eğer münâfıkların malları ve onlara yönelik harcamaları olmasaydı, Allah’ın dinine yardımcı olmak için bir araya gelemezlerdi. Ama insanlar arasında dinin yardımsız kalmasını ve müslümanların eziyet görmesini en çok arzu eden bu münâfıkların, ancak gerçekleri bilmeyen kimseler tarafından kabul edilebilecek şekildeki bu basit iddiaları çok hayret edilecek hususlardan birisidir.                Bundan dolayı Yüce Allah,<i> onların bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır.”</i> O, rızkı dilediğine verir, dilediğine vermez. Dilediği kimselere sebepleri kolaylaştırır, dilediği kimselere de zorlaştırır.                \"Fakat münâfıklar anlamazlar.” Bundan dolayı rızık hazinelerinin kendi ellerinde ve iradeleri altında bulunduğu anlamına gelecek bu tür sözleri söyleyebilmişlerdir.                </div><div>                8. <i>“Derler ki: “Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.”</i> Bu sözleri Mureysi’ gazvesi sırasında söylemişlerdi. O sırada bazı Ensar ve Muhacirler arasında üzücü birtakım söz alışverişinde bulunulmuştu. O vakit münâfıkların münâfıklığı aşikar olmuş ve kalplerinde gizledikleri de açığa çıkmıştı. Başları olan Abdullah b. Ubey b.<i> Selûl şöyle demişti:</i><i>“Bizlerle bunların -Muhacirleri kastediyor-<span> misali tıpkı:</i> “Besle köpeğini yesin seni/Besle kargayı oysun gözünü”</span> misalinde dile getirilen gerçeği anlatmaktadır.<i>”                   Sonra da şunu söyledi:</i><i>“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.”</i> Kendi kanaatine göre o ve diğer münâfık kardeşleri en aziz olanlar, Allah Rasûlü ve ona uyanlar ise en zelil olanlardı. Halbuki durum bu münâfıkın söylediğinin tam aksine idi.                Bundan dolayı Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir.”</i> Asıl aziz olanlar bunlardır, münâfıklar ile diğer kâfir kardeşleri ise zelil ve hakir olanlardır.                \"Fakat münâfıklar” bunu <i>“bilmezler.”</i> Bundan dolayı üzerinde bulundukları batıla aldanarak kendilerinin aziz olduğu iddiasında bulunabilmişlerdir.                </div><p>                Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:                </p>","","<p>9- Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.                 10-<i> Herhangi birinize ölüm gelip de:</i><i>“Rabbim! Beni<span>(m ölümü)</i> yakın bir zamana kadar ertelesen de çokça sadaka versem ve salihlerden olsam”</span> diyeceği an gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infâk edin.                11- Zira Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimse<i>(nin ölmünü)</i> asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p><div>                9. Yüce Allah, mü’min kullarına kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Çünkü gerçek kâr, kurtuluş ve pek çok hayırlar bununla elde edilir. Onlara mal ve evlâtlarının, kendisini anmaktan alıkoymasına fırsat vermelerini da yasaklamaktadır. Çünkü mal ve evlât sevgisi, çoğu nefislerin mayasında vardır. Birçokları bunlara olan sevgiyi Allah’a olan sevginin önüne geçirirler. Bu ise pek büyük bir zarardır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurur:</i>                \"Kim bunu yaparsa” yani malı ve evladı Allah’ı hatırlamasını engelleyecek şekilde onu oyalarsa <i>“işte onlar”</i> ebedi mutluluğu ve sonu gelmez nimetleri kaybettiklerinden <i>“hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”</i> Çünkü bunlar fani olanı kalıcı olana tercih etmişlerdir.<i>                  Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah nezdindedir.”</i><i>(et-Teğâbun, 64/15)</i><br></div><div>                10.<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Size verdiğimiz rızıktan infâk edin”</i> buyruğunun kapsamına, zekât, keffâretler, hanımların, kölelerin ve benzerlerinin nafakaları gibi farz olan infâk da, bütün hayırlı alanlarda malı cömertçe harcamak şeklindeki müstehap nafakalar da girmektedir.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Size verdiğimiz rızıklardan”</i> buyurması, kullarını kendileri için zor ve ağır gelecek şekilde infakta bulunmakla mükellef tutmadığını göstermektedir. O, kendilerine vermiş olduğu ve elde etme sebeplerini de onlara kolaylaştırdığı rızıkların hepsini değil sadece bir bölümünü infâk etmelerini emretmiştir.                O bakımdan muhtaç kardeşlerini gözetmek sureti ile O’nun, kendilerine verdiklerinin şükrünü yerine getirsinler ve böylelikle ölümden önce bu işi yapmaya çalışsınlar. Çünkü ölüm geldikten sonra kulun zerre ağırlığı kadar dahi olsa bir hayır yapabilme imkânı kalmaz.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Herhangi birinize ölüm gelip de” imkân ollduğu vakitlerde işlediği kusurlara pişman olup imkânsız olan geri dönüşü isteyerek: <i>“Rabbim! Beni<span>(m ölümü)</i> yakın bir zamana kadar ertelesen de”</span> yaptığım kusurları telafi etsem; azaptan kurtuluşuma vesile olacak ve pek çok mükâfata hak kazandıracak şekilde malımdan <i>“çokça sadaka versem”</i> emrolunduğum bütün hususları yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak sureti ile de <i>“salihlerden olsam.”</i> Bunun kapsamına da hac ve diğer <i>(ertelenen)</i> ameller girmektedir.                </div><div>                11. Ama böyle bir dilek ve temenninin vakti geçmiş, böyle bir şeyin telâfi edilmesine imkân kalmamış olacaktır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Zira Allah”</i> kesin olarak kararlaştırılmış olan <i>“eceli geldiğinde hiçbir kimse<span>(nin ölmünü)</i> asla ertelemez. Allah”</span> hayır ve şer bütün <i>“yaptıklarınızdan haberdardır.”</i> Sahip olduğunuzu bildiği niyet ve amellerinize göre de size karşılıklarını verecektir.                </div><p>                Münafikûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","<p>1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hükümranlık yalnız O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir.                2- Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen içinizden kâfir olanlar da var, mü’min olanlar da. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.                3- O, gökleri ve yeri hak <i>(bir amaç)</i> ile yaratmıştır. Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır. Dönüş yalnız O’nadır.                4- O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 18 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><p>                1. Bu âyet-i kerimeler, yüce yaratıcının pek azametli birçok sıfatını ihtiva etmektedir. Yüce Allah ulûhiyetinin kemâlini, zenginliğinin genişliğini, buna karşılık bütün yaratıkların O’na muhtaç oluşunu, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, hükümranlığın tümü ile yalnız O’nun olduğunu, hiçbir yaratılmışın O’nun hükümranlığının kapsamı dışında bulunmadığını zikretmektedir.                Hamd de bütünü ile O’nadır, yalnız O’nundur. Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için hamd O’nadır; yaratmış olduğu bunca varlıklar dolayısıyla hamd O’nadır; şeraiti, indirdiği hükümleri ve ihsan etmiş olduğu nimetleri dolayısı ile de hamd O’nadır.                O’nun kudreti her şeyi kapsar. Hiçbir varlık O’nun kudreti dışına çıkamaz. O’nun dilediği hiçbir şey O’na karşı koyamaz.                </p><div>                2. Yüce Allah, kulları yaratmış olduğunu ve onlardan kimini mü’min, kimini kâfir kıldığını da zikretmektedir. Onların imanları da küfürleri de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi dahilindedir. Zira onlara yerine getirmek istedikleri emir ve yasakları gerçekleştirebilecekleri kudret ve irade vermek sureti ile onların bu şekilde iradelerini kullanmalarını dileyen O’dur. <i>“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.”</i><br></div><div>                3.<i> Yüce Allah kendisine birtakım emir ve yasaklar verilmiş olan insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra diğer yaratıkların da yaratıcısının kendisi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, gökleri ve yeri hak <span>(bir amaç)</i> ile yaratmıştır.”</span> Yani bunların kendilerini de her ikisinde bulunanları da en güzel şekilde yaratan O’dur.                 O’nun bu yaratması <i>“hak <span>(bir amaç)</i> ile”</span>dir. Yani hikmet ile ve Yüce Allah’ın gözetmiş olduğu belli bir gaye ve maksada göer yaratılmışlardır.<i>                  \"Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır” buyruğu Yüce Allah’ın:</i><i>“Andolsun Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda/ölçüde yarattık”</i><i>(et-Tîn, 95/4)</i> buyruğuna benzemektedir. İnsan suret itibari ile bütün yaratıkların en güzeli, görünüşü de en üstün olanıdır.                \"Dönüş yalnız O’nadır.” Kıyamet gününde yalnız O’na dönülecektir, O da iman ve küfrünüzün karşılığını size verecektir. Sizi, size ihsan etmiş olduğu pek büyük nimetler dolayısı ile sorgulayacak, bu nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmemekten dolayı hesaba çekecektir.                </div><div>                4. Daha sonra Yüce Allah,<i> ilminin her şeyi kapsadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.”</i> yani gizli-açık, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir.                \"Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.” Yani göğüslerin içinde saklı bulunan iyi ve kötü düşünceleri, iyi niyetleri, kötü niyetleri ve bozuk maksatları bilir.                 Yüce Allah, kalplerin özünde bulunanı çok iyi bildiğine göre akıl ve basiret sahibi olan kimsenin iç dünyasını da kötü huylardan ve düşüncelerden korumaya ve güzel ahlâkî sıfatları elde etmeye çaba harcamalıdır.                </div>","","","","<p>5- Daha önce küfre sapıp da yaptıklarının cezasını <i>(dünyada)</i> tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için <i>(ahirette de)</i> can yakıcı bir azap vardır.                6- Bu <i>(azabın)</i> sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller getiriyorlardı da onlar <i>(her defasında)</i>: <i>“Bize bir insan mı yol gösterecekmiş!?”</i> deyip inkara sapıyor ve yüz çeviriyorlardı. Allah da <i>(onlara)</i> muhtaç olmadığını gösterdi. Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır.</p><div>                5. Yüce Allah, tanınmasını ve bunun sonucunda kendisine ibadet edilmesine, rızasını kazanmak için olanca gayreti harcamaya ve O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzak kalmaya sevkedecek olan mükemmel ve pek büyük bazı sıfatlarını söz konusu ettikten sonra geçmiş ümmet ve nesillere neler yaptıklarını bize haber vermektedir ki bu ümmet ve nesillere dair haberler sonradan gelenler arasına anlatılmakta ve doğru sözlüler bunlara dair bilgiler vermektedir. Onlar, kendilerine hakkı getiren peygamberleri yalanlamışlar ve onlara karşı inatla direnmişlerdir. Bu sebeple de Allah <i>“yaptıklarının cezasını”</i> onlara dünyada tattırmış ve onları rezil rüsvay etmiştir. Âhirette ise <i>“onlar için can yakıcı bir azap vardır.”</i> Yüce Allah,<i> onların bu şekilde cezaya çarptırılmanın sebebini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                6. <i>“Bu” başlarına getirdiğimiz ibretlik ceza ve musibetlerin “sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller”</i> hak ve bâtıla delil teşkil eden apaçık belgeler <i>“getiriyorlardı da”</i> onlar bunlardan hoşlanmıyor ve peygamberlerine karşı büyüklenip: <i>“Bize” herhangi bir üstünlüğü bulunmayan “bir insan mı yol gösterecekmiş!?”</i> deyip küfre sapıyor ve yüz çeviriyorlardı.” Allah, hangi sebep dolayısı ile biz dururken özellikle onlara bu görevi vermiş? diyorlardı.                Bir başka âyet-<i>i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”</i><i>(İbrahim, 14/11)</i>                Onlara inanmayanlar ise Allah’ın lütfunu ve peygamberlerine olan ihsanını sınırlandırmaya kalkıştılar, bu peygamberlerin insanlara elçi olarak gönderilmesini kabul etmeyip onlara itaatle boyun eğmeyi gururlarına yediremediler. Bundan dolayı da taşlara, ağaçlara ve benzeri varlıklara ibadet etmek belâ ve musibetine duçar oldular. Allah’ı <i>“inkara sapıyor”</i> ve O’na itaatten <i>“yüz çeviriyorlardı.”</i>                Allah da onlara <i>“muhtaç olmadığını”</i>, onlara aldırmadığını ve onların sapıklıklarının kendisine hiçbir zarar vermediğini gösterdi. <i>“Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır.”</i> Yani bütün yönleri ile tam ve mutlak zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır; sözleri, fiilleri ve vasıfları dolayısı ile hamde, senâya ve övgüye layık olandır.                </div>","","<p>7- Kâfir olanlar, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler.<i> De ki:</i><i>“Hayır, Rabbime yemin olsun ki mutlaka diriltileceksiniz. Sonra da yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu Allah’a göre pek kolaydır.”</i></p><div>                7. Yüce Allah, kâfirlerin inatlarını, bâtıl kanâatlerini ve herhangi bir bilgiye dayanmaksızın, herhangi bir yol gösterici ve aydınlatıcı Kitap olmaksızın öldükten sonra dirilişi inkâr ettiklerini haber vermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, yarattıklarının en şereflisine, Rabbinin adına öldükten sonra onları dirilteceğine, kötü amellerinin ve hakkı yalanlayışlarının cezasını da onlara vereceğine dair yemin etmesini emretmektedir.                \"Bu, Allah’a göre pek kolaydır.” Yaratılmış varlıklar için bu çok zor, daha doğrusu imkânsız olsa da, onların hepsi tek bir ölüyü diriltmek için bütün güçleriyle bir araya gelseler bile buna güç yetiremeyecek olsalar da Yüce Allah,<i> bir şeyin var olmasını diledi mi ona:</i> Ol, der, o da hemen oluverir. <i>“Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesnâ- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür. O anda onlar ayağa kalkar ve bakınırlar.”</i><i>(ez-Zümer, 39/68)</i><br></div>","<p>8- O halde Allah’a, Rasulüne ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p><p>                8. Yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin inkârlarını söz konusu ettikten ve bu tutumlarının Allah’a ve O’nun âyetlerini inkâra götürdüğünü belirttikten sonra, helâk olmaktan ve bedbahtlıktan kurtarıcak hususu emretmektedir.                Bu da Allah’a, Rasûlüne ve O’nun Kitabına iman etmektir. Allah, Kitabını Nur diye adlandırmaktadır. Çünkü nur, karanlığın zıddıdır. Allah’ın, Kitabında indirmiş olduğu hükümler, şer’î buyruklar ve bütün haberler, cahilliğin kopkoyu karanlıklarında kurtarıp hidâyet yolunu gösteren birer nurdur. Bunların aydınlığı ile kapkaranlık gecelerin karanlığında yürünülür.                 Hidâyet konusunda Allah’ın Kitabı dışındaki bilgilerin ise faydaları zararlarından, hayırları şerlerinden fazladır. Hatta peygamberlerin getirdikleri ile uyum arzedenler dışındakilerde hayır ve faydanın varlığından dahi söz edilemez.                Allah’a, Rasûlüne ve Kitabına iman etmek, bunlara kesin olarak ve samimiyetle inanmayı, onları tasdik etmeyi, bu tasdikin gereği olan emirleri yerine getirip yasaklardan da kaçınmak sureti ile de amel etmeyi gerektirir.                \"Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” İyi amellerinizin mükâfatını ve kötü amellerinizin cezasını size verecektir.                </p>","<p>9- O gün Allah, sizleri toplanma gününde <i>(diriltip)</i> bir araya toplayacaktır. İşte bu, aldanış günüdür. Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş da budur.                10- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlar da cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!</p><div>                9. Yani Yüce Allah’ın öncekileri ve sonrakileri toplayıp bir araya getireceği toplanma gününü düşünün. O gün Allah, onları çok dehşetli olan mahşerde durduracak ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. İşte o vakit insanlar arasındaki fark ve aldanış açıkça ortaya çıkacaktır. Birtakım kimseler, her türlü lezzet ve arzuyu ihtiva eden pek yüksek köşklerde, çok yüce konaklarda yüceler yücesine <i>(a’lây-ı illiyîne)</i> yükseltilecektir. Buna karşılık birtakım topluluklar da gam, keder, üzüntü ve çetin azabın yeri olan, aşağılar aşağısına <i>(esfel-i safiline)</i> alçaltacaktır.                Bu ise kendileri için dünya hayatında iken yapıp gönderdiklerinin bir sonucudur. Bundan dolayı Yüce Allah <i>“İşte bu, aldanış günüdür”</i> buyurmaktadır. Yani o günde insanların aldanışlarının ve onlar arasındaki farklılıkların açığa çıkacağı bir gündür. O gün mü’minlerin durumu, fasıkların aldanmış olduklarını ortaya çıkaracak ve günahkârlar hakikat namına hiçbir şeye sahip olmadıklarını, gerçekten hüsrana uğrayanlar olduklarını anlamış olacaklardır.<i>                  Sanki:</i> Kurtuluş ile bedbahtlık,<i> nimetlere nail olmak ile azaba mahkûm olmak neye göre olur? diye sorulmuş gibi Yüce Allah bunların sebeplerini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Kim Allah’a iman edip” Allah’ın iman edilmesini emretmiş olduğu bütün hususları kapsayacak şekilde tam anlamı ile iman ederse, Allah’ın da kullarının da haklarını edâ etmek sureti ile de farz ve nafile kabilinden <i>“salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar.”</i> O cennetler, canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, ruhların tatmin olduğu, kalplerin kendisine bağlandığı, her türlü istek ve arzunun en nihai noktasının bulunduğu bir yerdir. <i>“İşte büyük kurtuluş da budur.”</i><br></div><div>                10. <i>“Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara”</i> şer’î ve aklî herhangi bir dayanakları olmaksızın bunları inkâr edenlere, kendilerine apaçık belgeler ve deliller gelmiş olmakla birlikte bunların gösterdikleri gerçekleri yalanlayarak onlara karşı inat edenlere <i>“gelince onlar cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”</i> Çünkü orada her türlü bedbahtlık, sıkıntı, ağır ve çetin azaplar vardır.                </div>","","<p>11- Allah’ın izni olmadıkça <i>(kimsenin başına)</i> hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir. Allah, her şeyi en iyi bilendir.                12- Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz <i>(bilin ki)</i> peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.                13- Allah; O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.</p><div>                11. <i>“Allah’ın izni olmadıkça <span>(kimsenin başına)</i> hiçbir musibet gelmez.”</span> Bu; can, mal, evlât, sevilen şeyler vb. gibi her bir konuda gelip çatan bütün musibetler hakkında umumidir. Kullara ne isabet ederse Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Yüce Allah, bunların olacaklarını önceden bilmiştir, Kalemi bunları yazmıştır, bu konuda meşîeti gerçekleşmiştir ve hikmeti de bunu gerektirmiştir.<i>                  Fakat esas mesele şudur:</i> Kul, böyle bir konumda üzerindeki görevi yerine getirecek midir getirmeyecek midir? Eğer görevini yerine getirecek olursa onun için dünyada da âhirette de pek büyük ecir ve oldukça güzel bir mükâfat vardır. Eğer bu musibetin Allah’tan geldiğine inanıp buna razı olur ve işini Allah’a havale ederse, Allah kalbine hidâyet verir ve bunun sonucunda kalbi huzur ve sükun bulur. Allah’ın kalbine hidâyet vermediği kimselerde görüldüğü şekli ile musibetler dolayısı ile dehşete düşüp feveran etmez. Aksine ona Yüce Allah, bu musibetlerin gelmesi esnasında sebat ihsan eder ve sabrın gereklerini yerine getirmesini sağlar. Böylelikle o, onun için Kıyamet gününe saklanacak pek büyük mükâfatların yanında dünyevî mükâfatları da elde eder.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sabredenlere mükafatları hiç şüphesiz hesapsız verilir.”</i><i>(ez-Zümer, 39/10)</i>                Buradan şu da anlaşılmaktadır: Musibetlerin geldiği esnada Allah’ın kaza ve kaderini göz önünde bulundurmayarak Allah’a iman etmeyen, aksine sadece sebeplere bağlı kalan kimselere Allah’ın yardımı erişmez ve Allah, o kimseleri kendi hallerine bırakır. Kul, kendi haline bırakılacak olursa onda tahammülsüzlükten ve sabırsızlıktan başka bir şey görülmez. Bu ise kulun âhiretteki cezasından önce daha dünyada iken cezalandırılması demektir. Bu cezaya sebep ise yerine getirmesi gereken sabırdaki kusurudur.<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir”</i> buyruğunun, musibetlerle ilgili özel konumuna dair hususi açıklaması böyledir.<i>                  Buyruğun umumi anlamı açısından söyleneceklere gelince Yüce Allah şunu haber vermektedir:</i> Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanıp emrolunduğu şekilde iman etmek ve imanın gerektirdiği vazifeleri yerine getirerek imanı doğrulamak… işte kulun yerine getireceği bu sebep, Allah’ın, kendisine sözlerinde, fiillerinde, bütün hallerinde, ilim ve amellerinde hidâyet nasip etmesini sağlayan en büyük sebeptir. Bu, Yüce Allah’ın iman ehline vermiş olduğu en üstün ve en değerli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah, mü’minlere dünya hayatında da âhiret hayatında da sebat vereceğini bildirmiştir. Asıl sebat ise her türlü imtihan ve sıkıntı ile karşı karşıya kalınması esnasında kalbin sabır ve sebat göstermesi ve sağlam inancının hiçbir şekilde sarsıntıya uğramamasıdır. Yüce Allah,<i> bu hususta şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sarsılmaz sözle sebat verir.”</i><i>(İbrahim, 14/27)</i>                İnsanlar arasında kalpleri en doğru olan, insanı tedirgin ve huzursuz eden olaylar karşısında en sarsılmaz olanlar iman ehli kimselerdir. Bunun sebebi de sahip oldukları imandır.                </div><div>                12. <i>“Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin.”</i> Yani onların emirlerini yerine getirin ve yasaklarından uzak durun. Şüphesiz ki Allah’a itaat de peygamberine itaat de mutluluğun temeli ve kurtuluşun adresidir.                 <i>“Eğer” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirseniz <span>(bilin ki)</i> peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.”</span> Yani o, kendisi ile gönderilenleri size tebliğ etmek üzere açık seçik bir şekilde bildirir, açıklar. Böylelikle size karşı delil ortaya konmuş olur. Sizin hidâyete iletilmeniz onun elinde olmadığı gibi sizin hesabınızı görmek de ona düşmez. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip etmemekten dolayı sizi hesaba çekecek olan, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah’tır.                </div><div>                13. <i>“Allah; O’ndan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span> İbadete ve uluhiyete/ilâhlığa lâyık olan yalnız O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar ise bâtıldır, sahtedir.                \"O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Karşı karşıya kaldıkları bütün hususlarda, yerine getirmek istedikleri her şeyde sadece O’na güvenip dayansınlar. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir iş kolayca yerine getirilemez. Bunun tek yolu, Allah’a güvenip dayanmaktır. Allah’a güvenip dayanmak ise kulun Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslemesi, O’na güvenip dayandığı hususlarda Allah’ın kendisine yeterli olacağına tam olarak güven duyması ile gerçekleşir. Kulun, tevekkülünün güçlü ya da zayıf olması da sahip olduğu iman oranındadır.                </div>","","","<p>14- Ey iman edenler! Şüphesiz eşleriniz ve evlâtlarınız içinde size düşman olanlar vardır. O halde onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız <i>(bilin ki)</i> Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.                15- Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise yalnız Allah katındadır.</p><div>                14-15. Bu buyruklarla Yüce Allah, mü’minleri eşlere ve çocuklara aldanmaktan sakındırmaktadır. Çünkü bunların kimisi sizin için düşmandır. Düşman ise senin kötülüğünü isteyen kimsedir. O halde senin görevin bu nitelikte olan kimselere karşı dikkatli olmaktır. Eşleri ve çocukları sevmek, insanın mayasında olan bir özelliktir. O bakımdan Yüce Allah, kullarına öğüt vererek mayalarında bulunan bu sevginin, eş ve çocukların dini bakımdan sakıncalı olan isteklerine boyun eğmeye götürmemesi gerektiğini bildirmekte, kendi emirlerini yerine getirmeye, nezdindeki bulunan pek üstün gayeleri ve çok değerli şeyleri ihtiva eden pek büyük mükâfatı da kapsayan rızasını öncelemelerini ve âhireti geçip giden fani dünyaya tercih etmelerini emretmektedir.                Kula zararlı olan hususlarda eşlere ve çocuklara itaati yasaklayıp bundan sakındırmanın, onlara karşı sert ve kaba davranmayı ve onları cezalandırmayı ihtimal olarak beraberinde getirebileceğinden dolayı Yüce Allah, onlara karşı dikkatli olmayı emretmekle birlikte onları affedip bağışlamayı da emretmektedir. Çünkü böylesi bir tutumda sayılamayacak kadar çok faydalar vardır.<i> Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyuruyor:</i><i>“Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız <span>(bilin ki)</i> Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”</span> Çünkü amel ne tür olursa ona verilecek olan karşılık da o türdendir. Dolayısıyla affedeni Allah da affeder, bağışlayanı Allah da bağışlar. Allah’a karşı O’nun sevdiği şekilde hareket eden, kullarına karşı da onların sevdikleri ve onlara faydalı olacak şekilde muamele eden bir kimse, hem Allah’ın sevgisine nail olur, hem de kulların sevgisini kazanır ve işi derli toplu olur.                </div>","","<p>16- O halde Allah’a karşı gücünüz yettiği kadar takvalı olun, dinleyin, itaat edin ve kendi yararınıza olmak üzere infâk edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.                17- Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz O, onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir ve sizi bağışlar. Allah Şekûrdur, Halîmdir.                 18- Gizliyi de açığı da bilendir. Azîzdir, Hakîmdir.</p><div>                16. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak demek olan takvâyı emretmektedir. Bu takvâya da güç yetirebilme kaydını getirmektedir.                 Bu âyet-i kerime, kulun âciz olduğu her bir görevin kuldan düşeceğine, birtakım işlere güç yetirebildiği halde bazılarından âcce düşecek olursa güç yetirebileceği kadarını yerine getereceğine, âciz kaldığı hususların da ondan düşeceğine delil teşkil etmektedir.<i> Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Size bir hususu emredecek olursam, onu gücünüz yettiği kadarı ile yerine getirin.”</i> Bu şer’î kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’î hüküm girmektedir.                \"Dinleyin” Allah’ın size verdiği öğütlere, size teşrî’ etmiş olduğu hükümlere kulak verin. Bunları iyice öğrenin, belleyin, onlara gereği gibi bağlanın. Allah’a ve Rasûlüne de bütün işlerinizde <i>“itaat edin.”</i>                Dünya ve âhirette <i>“kendi yararınıza olmak üzere”</i> farz ve müstehab türünden olan nafakaları vermek sureti ile <i>“infâk edin.”</i> Bu sizin için hayırlıdır. Çünkü hayır, tamamı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmek, O’nun öğütlerini kabul etmek, şeriatine tam anlamı ile bağlanmaktır. Şer ise tamamı ile bunlara muhalefet etmektir.                 Ancak ortada insanların birçoğunu, emrolunan infâkı yerine getirmekten alıkoyan bir âfet vardır. O da pek çok kişinin mayasında bulunan cimriliktir. Nefis mala düşkündür, cimrilik gösterir. Malın var olmasını arzu eder ve malın elden çıkmasından hiç hoşlanmaz. İşte <i>“kim nefsinin cimriliğinden”</i> faydasına olan infâkı gönül hoşluğu ile yapmak sureti <i>“ile korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”</i> Çünkü bunlar istediklerini elde etmiş ve korktukları şeylerden kurtulmuş kimselerdir.                Bu buyruğun, kula verilen bütün emirleri ve bütün yasakları kapsaması da muhtemeldir. Çünkü kişinin nefsinde cimrilik varsa, verilen emirlere itaat etmez ve yerine getirmesi emrolunduğu nafakaları çıkarıp vermezse asla kurtuluşa eremez. Aksine dünyayı da âhireti de kaybeder.                Ama eğer kişi cömert olursa, Allah’ın şeriatını gönül hoşluğu ve huzur ile kabul ederse, rızasını talep ederse, mükellef kılındığı şeyleri yerine getirmesi için sadece bu mükellefiyetleri bilmesi, bunları öğrenmesi ve onların Allah’ı razı edecek şeyler olduğunu görmesi yeterlidir. Böylelikle o kişi kurtulur, başarıya ulaşır ve istediklerine nâil olur.                </div><div>                17. Daha sonra Yüce Allah,<i> infâkta bulunmayı teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz”</i> bu; helâl kazançtan yapılan her türül infâktır. Kul, eğer bu yaptığı infaklarla Allah’ın rızasını gözetir ve bu harcamaları gereken yerde yapacak olursa Allah <i>“onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir.”</i> Yaptığınız infakı on katından yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar mükâfatlandırır <i>“ve” bu mükâfatlandırma ile birlikte günahlarınızı da bu infâk ve sadakadan ötürü “bağışlar.”</i> Çünkü sadakalar ve yapılan iyilikler, günahlara kefarettir,<i> onları örter:</i><i>“Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”</i><i>(Hûd, 11/114)</i><i>“Allah Şekûrdur, Halimdir.”</i> Kendisine isyan edenlerin cezasını çabucak vermez. Aksine onlara mühlet verir,<i> fakat cezalandırmayı da ihmal etmez:</i><i>“Eğer Allah kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa o <span>(yeryüzünün)</i> sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar ertelemektedir.”</span><i>(Fâtır, 35/45)</i>                Yüce <i>“Allah Şekûrdur”</i> kullarının iyi amellerini az dahi olsa kabul eder ve bu amellerine çok mükafat verir. Ayrıca Yüce Allah, kendi uğrunda zorluklara ve ağır yükümlülüklere katlananlara, çeşitli türden ağır mükellefiyetleri yerine getirmeye çalışanlara mükafat verir. Bu uğurda birtakım şeyleri terk edenlere de onlardan daha hayırlısını verir.                </div><div>                18. <i>“Gizliyi de açığı da bilendir.”</i> Yani kullar için gizli kalan ve kendisinden başka hiçkimsenin bilmediği orduları da onların görüp tanık oldukları varlıkları da O bilir.                 <i>“Azîzdir.” Hiçbir kimse O’nu yenik düşüremez, kimse O’na karşı koyamaz, her şey O’nun emrinin mahkûmudur.                  \"Hakîmdir.”</i> Yaratması da emri de yerli yerince olandır, her şeyi hak ettiği yere yerleştirendir.                </div><p>                Teğâbun Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","<p>1- Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının. Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında <i>(iddet bitinceye kadar)</i> onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki de Allah bu <i>(boşamanın)</i> ardından yeni bir kapı açar.                2- Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun ya da onlardan iyilikle ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği de Allah için dosdoğru yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona bir çıkış yolu ihsan eder.                3- Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah dilediğini yerine getirendir. Allah, her şey için bir vakit/ölçü belirlemiştir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 12 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1.<i> Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere hitaben şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız”</i> yani boşamak istediğiniz <i>“zaman iddetlerini gözeterek boşayın”</i> yani onları boşamak için meşru olan durumu bekleyin ve Allah’ın emrine riâyet etmeksizin boşama sebebi var olur olmaz hemen boşamaya kalkışmayın. Bilakis onları iddetlerini gözeterek boşayın. Yani kocası, hanımını <i>(hayızdan)</i> temiz iken ve bu temizlik halinde de onunla cima etmeden boşasın. İşte iddetin açık seçik bir şekilde tespit edilebileceği boşama budur. Halbuki hanımını hayız <i>(ay hali)</i> iken boşayacak olursa, boşamanın gerçekleştiği bu hayız hali hesaba kaıtlmaz, bundan dolayı da kadının aleyhine olmak üzere iddet süresi uzar. Aynı şekilde ilişkide bulunduğu bir temizlik halinde onu boşayacak olursa hamile olup olmadığından emin olunamaz ve durum netlik kazanmaz. Hangi iddeti bekleyeceği de açığa çıkmaz.                Yüce Allah iddetin sayılmasını da emretmektedir. İddetin sayılması da eğer kadın hayız oluyor ise hayız esas alınarak, hayız olmuyor ise ve hamile de değilse ay hesabı ile tespit edilir. Çünkü iddetin sayılması, Allah’ın hakkını yerine getirmektir. Diğer taraftan boşayan kocanın da bir hakkıdır. Daha sonra onunla evlenecek olan erkeğin de hakkıdır. Nafaka ve benzeri hususlardaki hakkı dolayısı kadının kendisinin de hakkıdır. O nedenle iddetini tespit edecek olursa halini açıkça bilmiş, yerine getirmesi gereken haklarla sahip olduğu haklar bilinmiş olur.                 İddetin sayılması ile ilgili bu emir, hem kocaya hem de mükellef olması halinde kadına yöneliktir. Kadın mükellef değilse bu mükellefiyet onun velisine aittir.                \"Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının.” Bütün işlerinizde ve özellikle boşanan hanımların hakkı hususunda O’ndan korkun.                \"Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında onları evlerinden” iddet süresince <i>“çıkarmayın.”</i> Kocasının kendisini boşarken içinde bulunduğu evde kalsın. <i>“kendileri de çıkmasınlar.”</i> Yani o evlerden dışarı çıkıp gitmeleri onlara caiz değildir. Onların evden çıkarılmalarının yasaklanması, kocanın hanımına iddetini bekleyip tamamlayacağı bir yer hazırlamakla ykümlü oluşundan dolayıdır. Kadının dışarı çıkmasının yasaklanması ise dışarı çıkması halinde kocanın hakkının zayi olacağı ve korunamayacağı dolayısıyladır. Kadının evden çıkma ve çıkarılma yasağı, iddetin tamamlanacağı vakte kadar devam eder.                 <i>“Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında”</i> yani evden çıkarılmamaları halinde aile halkına zarar verecek türden olup çıkarılmalarını gerektiren ve açıkça çirkin olduğu görülen bir husus söz konusu olmadıkça kadın evden çıkarılamaz. Çirkin fiiller, sözler ve eziyetler çıkarılmasını haklı kılan sebeplere örnektir. İşte bu durumda kadının, kocası tarafından evden çıkarılması caiz olur. Çünkü kendisinin çıkarılmasına sebep, kendisi olmuştur. Zira onun evde barındırılması, onun gönlünü hoş etmek içindir ve ona karşı iyi bir muamele gereğidir. Ancak bu şekilde davranmak sureti ile o, kendisinin zarar görmesine kendisi sebep olmuştur.                Ric’î talâk/geri dönme imkanı olan boşamada iddet bekleyen kadının hükmü budur. Bâin/geri dönüş imkanı olmayan boşamanın iddetini bekleyen kadına ise kocasının evinde kalma hakkı yoktur. Çünkü evde kalma hakkı nafakaya tabidir. Nafaka ise ric’î talâk ile boşanmış kadının hakkıdır. Bâin talâk ile boşanmış kadının ise böyle bir hakkı yoktur.                \"İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.” O’nun kulları için çizdiği, şeriat olarak tespit ettiği, bağlı kalmalarını ve aşmamalarını istediği sınırlar bunlardır.                \"Kim Allah’ın sınırlarını” o sınırlarda durmamak suretiyle <i>“aşarsa” yahut gereklerini yerine getirmekte kusur ederse “şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur.”</i> Nefsine hak ettiğini vermemiş, dünya ve âhiretin düzeni demek olan Allah’ın sınırlarını izlememek sureti ile onun nasibini zayi etmiş olur.                \"Bilemezsin, belki de Allah bu <i>(boşamanın)</i> ardından yeni bir kapı açar.” Yani Allah, iddeti şer’î bir hüküm olarak belirlemiş ve boşamanın sınırını da pek büyük hikmetler dolayısı ile iddete bağlamıştır.<i> Bu hikmetlerden birisi de şudur:</i> Olur ki Yüce Allah, boşayan kocanın kalbinde merhamet ve sevgi yaratır da böylece o boşadığı hanımına geri döner, tekrar onunla geçim yolunu tutar. Bu imkanı da bu iddet süresi içinde bulur. Belki de kadından kaynaklanan ve onun boşanmasını gerektiren sebe, bu iddet süresi içinde ortadan kalkar ve boşama sebebi kalmadığı için de koca ona geri döner.                Bu hikmetlerden birisi de kadının bu iddet bekleme süresi içerisinde kocasından gebe olup olmadığının anlaşılmasıdır.                </div><div>                2. <i>“Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde”</i> yani iddeti tamamen bitirmeleri halinde artık kocanın hanımını nikâhı altında tutmak yahut ondan ayrılmak şeklinde bir seçeneği kalmayacağından dolayı iddetlerinin bitmesi yaklaştığında <i>“ya onları iyilikle tutun”</i> yani onlarla güzel bir şekilde geçinmek, iyi arkadaşlık etmek üzere yanınızda tutun. Zarar vermek ve onlara kötülük edip onların başkasıyla evlenmelerini engellemek maksadı ile tutmayın. Çünkü bu maksatla o kadınları tutmak caiz değildir.                 <i>“ya da onlardan iyilikle ayrılın.”</i> Karşılıklı olarak kötü sözler söylemeksizin, düşmanlık beslemeksizin, malından bir şey almak maksadı ile onu zorlamaksızın, sakıncalı herhangi bir husus olmaksızın onlardan ayrılın.                 <i>“İçinizden” hanımlarınızı boşama halinde de onlara dönme halinde de “adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun.”</i> Adaletli müslüman iki erkek buna şahit olsunlar. Çünkü sözü geçen şekilde şahit tutmak sureti ile hem tarafların birbirlerine düşmanlık etme kapısı kapanır, hem de açıklanması gereken hususlardan birisini, onlardan herhangi birisinin saklaması önlenmiş olur.                 <i>“Şahitliği de”</i> ey şahitler <i>“Allah için dosdoğru yapın.”</i> Fazlasız ve eksiksiz olarak gerçek şekli ile şahitlik edin. Şahitlikte bulunmakla Allah’ın rızasını gözetin. Yakın akrabadır diye akrabalığı gözetmeye, arkadaştır diye onu kayırmaya kalkışmayın.                 <i>“İşte bu” size sözünü ettiğimiz hükümler ve sınırlar “Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür.”</i> Çünkü Allah’a ve âhiret gününe iman etmek, kişinin Allah’ın öğütlerini tutmasını, dünyada iken âhireti için imkânı dahilinde olan salih amelleri önden göndermesini gerektirir. Halbuki imanın kalbinden uzaklaşıp gittiği kimseler, yaptıkları kötülüklere aldırmazlar. Allah’ın verdiği öğütlere kulak asmazlar. Çünkü onlar için bunu gerektiren bir sebep yoktur.                Boşama bazen darlığa, sıkıntı ve kedere düşürdüğünden dolayı Yüce Allah kendisinden korkmayı <i>(takvâyı)</i> emretmekte ve boşama hususunda olsun diğer hususlarda olsun kendisinden korkan kimselere bir kurtuluş ve bir çıkış yolu göstereceği vaadinde bulunmaktadır.                Kul, hanımını boşamak isteyip de onu hayız değilken ve onunla ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde bir defa boşamak sureti ile dine uygun olarak boşayacak olursa, onun aleyhine bir sıkıntı söz konusu olmaz. Aksine Yüce Allah, onun için bir kurtuluş ve bir genişlik yaratır. Ona bu sayede boşamaya pişman olması halinde nikâha geri dönme imkânını verir.                Âyet-i kerime, her ne kadar boşama ve boşamadan dönme hakkında ise de asıl göz önünde bulundurulması gereken lafzın, umumiliğidir. Allah’tan korkan, bütün hallerinde O’nun rızasını gözeten takva sahibi kimseye Allah, dünya ve âhirette sevap ve mükâfat verir. Ona her türlü zorluk ve sıkıntıdan bir kurtuluş ve çıkış yolu göstermesi de bu mükâfatın bir parçasıdır.                Allah’tan korkan takvâlı kimselere Yüce Allah, bir çıkar yol ve bir kurtuluş gösterdiği gibi Allah’tan korkmayan kimseler de kurtulma imkânı bulamayacakları, yüklerinin altından kalkamayacakları oldukça ağır sıkıntıların ve zahmetlerin içine düşerler. Bu hususa boşama örnek verilebilir. Kul, boşamada Allah’tan korkmayacak olur da üç talâkı bir defada vermek gibi haram şekillerde boşamada bulunacak olursa onun, telafi etme imkânını bulamayacağı ve içinden çıkamayacağı bir pişmanlık ile karşıkarşıya kalması kaçınılmazdır.                </div><div>                3. <i>“Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir.”</i> Allah, takvâ sahibi olan kimseye ummadığı ve aklına gelmeyen bir yerden rızkını gönderir. <i>“Kim” din ve dünyası hususunda kendisine faydalı olacak şeyleri elde etmek ve zarar verecek şeyleri de önlemek gibi hususlarda Allah’a güvenmek sureti ile din ve dünyası hakkında “Allah’a tevekkül ederse”</i> ve bu işlerin kolaylaştırılması noktasında O’na güvenirse <i>“O, ona yeter.”</i> Allah’a tevekkül ettiği hususta Allah ona yeter. Eğer iş, hiçbir şeye muhtaç olmayan, gücü her şeye yeten Azîz ve Rahîm olan Allah’ın himayesine bırakılacak olursa hiç şüphesiz ki O, kula her şeyden daha yakındır.                Ama bazen ilâhî hikmet, o işin uygun olan vakte ertelenmesini gerektirebilir. Bundan dolayı da Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz ki Allah dilediğini yerine getirendir.”</i> O’nun kaza ve kaderinin gereği mutlaka tahakkuk eder.                Ama <i>“Allah, her şey için”</i> ilerisine geçemeyeceği ve erkene de alınamayacağı belli <i>“bir vakit/ölçü belirlemiştir.”</i><br></div>","","","<p>4- Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla hayız olmayanların <i>(iddetleri)</i> hakkında şüphe ederseniz <i>(bilin ki)</i> onların iddeti üç aydır. Hamile olanların <i>(iddet bitiş)</i> süreleri ise doğum yapmalarıdır. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir.                5- İşte bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir.</p><div>                4. Yüce Allah,<i> emrolunan şekli ile boşamanın kadınların iddetleri göz önüne alınarak olacağını belirttikten sonra iddeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla”</i> önceleri hayız <i>(ay hali)</i> oluyorken daha sonra yaşlılıkları yahut da başka bir sebep dolayısı ile hayızdan kesilen ve tekrar hayız olma imkânı kalmamış kadınlarla <i>“hayız olmayanların”</i> henüz hayız olmaya başlamamış küçükler yahut da büluğ yaşına gelmiş olduğu halde hiç hayız olmayan kadınların iddeti <i>“hakkında şüphe ederseniz”</i> bu süre <i>“üç aydır.” Her bir ay, bir defa hayız olma dönemine denk kabul edilmiştir. Hiç hayız olmayan baliğ kadınlar da hayızdan kesilmiş kadınlar gibi üç ay iddet beklerler.<span>                    Hayız olan kadınların iddetini ise Yüce Allah:</i> “Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç hayız süresi beklerler”</span><i>(el-Bakara, 2/238)</i> buyruğunda söz konusu etmiştir.                \"Hamile olanların <i>(iddet bitiş)</i> süreleri ise doğum yapmalarıdır.” Yani karınlarında bir ya da birden çok ne kadar çocuk varsa hepsini doğurmalarıdır. Bu durumda ne ay hesabı ile ne de başka esasa göre iddet hesap edilmez.                 <i>“Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir.”</i> İşleri ve her zoru ona kolaylaştırır.                </div><div>                5. <i>“İşte bu” Allah’ın size açıklamış olduğu hüküm “Allah’ın size indirdiği emridir.”</i> Üzerlerinde yürüyesiniz, arkalarında gidesiniz ve ta’zim edesiniz diye size bu emirleri vermiştir.                \"Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir.” Yani istenmeyen şeyleri ondan uzaklaştırır ve arzuladığı şeyleri ona nasip eder.                </div>","","<p>6- O <i>(boşanan)</i> kadınları imkanınız yettiği ölçüde oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın. Eğer onlar hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin. Eğer onlar sizin için <i>(bebeği)</i> emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda güzel ve meşru bir şekilde anlaşın. Eğer <i>(anlaşmada)</i> güçlük yaşarsanız o halde <i>(bebeği)</i> babası için başka bir kadın emzirir.                7- Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin. Rızkı dar olan kimse de Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği <i>(imkandan)</i> fazlasıyla yükümlü tutmaz. Allah, güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir.</p><div>                6. Yüce Allah, boşanan kadınların evlerinden çıkarılmalarını daha önceki buyruklarında yasaklamıştı. Burada da onları evlerde barındırmayı emretmekte ve bu barındırmayı maruf çerçevesi içerisinde yapmakla takdir etmektedir. Bu da kocanın imkanının bolluğu ve darlığına göre <i>(toplumda)</i> kendisinin ve boşadığı hanımın benzeri konumdakilerin içinde kaldığı bir meskendir.                \"Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın.” Yani meskenlerinde kaldıkları sırada usanıp da iddetleri tamamlanmadan önce evden çıkıp gitsinler diye söz veya fiillerinizle onlara zarar vermeyin. Bu durumda onları evlerinden siz çıkarmış olursunuz.                 Özetle Yüce Allah, kadınların evlerinden çıkartılmalarını yasakladığı gibi onlara da kendiliklerinden çıkmayı yasaklamıştır. Onlara zarar gelmeyecek ve zora girmeyecekleri bir şekilde mesken haklaırnın sağlanmasını da emretmiştir. Bu da örfe bağlı olarak belirlenecek bir husustur.                 <i>“Eğer onlar”</i> yani boşanan kadınlar <i>“hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin.”</i> Bu hüküm, kadının bain talâk ile boşanması halinde çocuk içindir. Eğer ric’î talâk ile boşanmışsa hem kadının kendisi için hem de çocuk içindir. Doğum yapıncaya kadar nafaka verilmeye devam edilir. Doğum yaptıkları takdirde kadınlar çocuklarını ya emzirirler yahut emzirmezler.                \"Eğer onlar sizin için <i>(bebeği)</i> emzirirlerse onlara” eğer miktarı tespit edilmiş ise tesbit edilmiş olan <i>“ücretlerini verin.”</i> Aksi takdirde örfte emzirme ücreti neyse o verilir.                \"Aranızda güzel ve meşru bir şekilde <i>(maruf ile)</i> anlaşın.” Eşlerden her birisi de onlardan başkaları da diğerine marufu emretsin. Maruf, dünya ve âhirette faydalı ve maslahata uygun her bir husustur. Marufu emretmekten gaflete düşmekten dolayı Allah’tan başkasının bilemediği pek çok zararlar ve kötülükler meydana gelir. Marufun emredilmesi ise din ve takvâ üzere yardımlaşmak demektir.<i> Zira böyle durumlarda genelde şöyle olur:</i> İddet sırasında eşlerin ayrılması halinde özellikle de çocukları olmuşsa çoğunlukla boşama ile birlikte kadına ve çocuğa nafaka verme konusunda anlaşmazlık ve tartışma ortaya çıkar. Boşanmalar da çoğu zaman bir nefretle birlikte gerçekleşir. Bunun ise pek çok olumsuz etkileri vardır. O bakımdan eşlerden her birisine maruf ile hareket etmesi, güzel geçinmesi ve anlaşmazlık çıkarmaması emredilir ve bu hususta ona öğüt verilir.                \"Eğer” eşler çocuklarını boşanan hanımın emzirmesi hususunda aralarında <i>“anlaşmada güçlük yaşarsanız o halde”</i> çocuğu o kadından <i>“başka bir kadın emzirir.”</i> Zira <i>“<span>(Süt anneye)</i> vereceğinizi meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur.”</span><i>(el-Bakara, 2/233)</i> Bu, çocuğun annesinden başkasının memesini alması halinde böyledir. Şâyet annesinden başkasının memesini kabul etmez ise artık annesi, onu emzirmek zorundadır. Bu onun görevi olur, kabul etmeyecek olursa buna mecbur edilir. Eğer miktarı belli bir ücret üzerinde babası ile ittifak etmeyecek olurlarsa örfte emzirme ücreti neyse ona o verilir.                Bu husus, âyet-i kerimenin manasından anlaşılmaktadır. Şöyle ki çocuk hamilelik süresi içinde annesinin karnındadır ve oradan çıkması söz konusu değildir. Bu durumda Yüce Allah, çocuğun nafakasını vermeyi velisine yüklemiştir. Çocuk dünyaya geldikten sonra annesinden de annesinin dışındaki kimselerden de beslenmesi mümkündür ki Yüce Allah da bu iki hususu mubah kılmıştır. Eğer annesinden başkasından beslenmesi imkânsız olursa o takdirde çocuk annesinin karnında gibi sayılır ve bu durumda annesi yoluyla gıdasının temin edilmesi, tek çare olur.                </div><div>                7.<i> Yüce Allah nafakanın miktarını kocanın durumuna göre belirleyerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin.”</i> Yani zengin olan kimse zenginliğine göre nafaka versin. Fakirler gibi nafaka vermeye kalkışmasın.                \"Rızkı dar olan” eli dar olan <i>“kimse de Allah’ın kendisine verdiği”</i> rızık <i>“kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği <span>(imkandan)</i> fazlasıyla yükümlü tutmaz.”</span> Bu da ilâhî hikmet ve rahmete uygundur. Çünkü herkese uygun olanı emretmiş, zorluk çekenin yükünü hafifleterek onu, ona verdiğinden başkası ile mükellef tutmayacağını belirtmiştir. Yüce Allah, gerek nafaka, gerek başka hususlarda hiçbir kimseyi takatinden fazlası ile mükellef tutmaz.                 <i>“Allah güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir.”</i> Bu, darlık ve zorluk içinde olanlara bir müjdedir. Yüce Allah, kısa zaman içerisinde sıkıntılarını ortadan kaldırıp zorluklarını gidereceğini müjdelemektedir. <i>“Çünkü güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”</i><i>(el-İnşirâh, 94/5-6)</i><br></div>","","<p>8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık.                9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını <i>(dünyada)</i> tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu.                10- Allah onlar için <i>(ahirette de)</i> çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir.                11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber <i>(göndermiştir)</i>. Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.                12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz.</p><p>                8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır.                \"O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur.                </p><div>                11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki <i>“Kim Allah’a iman edip”</i> farz ve müstehab türünden <i>“salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.”</i> Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır.                \"Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır.                </div><div>                12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir.                 Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler.<i> İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur:</i> Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek.                İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır.                </div><p>                Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","<p>1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.                2- Allah <i>(gerektiğinde)</i> yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir.                3- Hani Peygamber, eşlerinden birine <i>(Hafsa’ya)</i> gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü <i>(Aişe’ye)</i> bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu <i>(ikisi arasında geçen konuşmadan)</i> haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını <i>(Hafsa’ya)</i> bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber,<i> bu durumu eşine haber verince o:</i><i>“Bunu sana kim haber verdi?”</i> dedi.<i> O da:</i><i>“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi”</i> dedi.                4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz <i>(ne âlâ)</i>; çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz <i>(bilin ki)</i> onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.                 5- <i>(Ey Peygamberin eşleri!)</i> Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 12 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı.<i> Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:</i><i>“Ey Peygamber!”</i> Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi!                 <i>“Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?”</i> Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? <i>“Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”</i> Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur.<i> Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                2. <i>“Allah <span>(gerektiğinde)</i> yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.”</span> Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır.<i>                  Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:</i><i>“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu <span>(yeminin)</i> kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde <i>(ondan dönecek olursanız)</i> yeminlerinizin keffareti budur.”</span><i>(el-Mâide, 5/87-89)</i>                Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir.                \"Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir.                 <i>“O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.”</i> O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur.                </div><div>                3. <i>“Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...”</i> Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti.<i> Hafsa radıyallahu anha ona:</i><i>“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi.<span> O da:</i> Her şeyi bilen”</span> gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan <i>“ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.”</i><br></div><div>                4. <i>“Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz <span>(ne âlâ)</i>”</span> Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır.                 Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır.                \"Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse <i>“<span>(bilin ki)</i> onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.”</span> Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler.                İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır.                Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar.                </div><div>                5. Yüce Allah,<i> kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.”</i> Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir.                 Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu.                \"müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler;                <i>“İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden”</i> Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; <i>“çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire”</i> yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur.                 Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.                </div>","","","","","<p>6- Ey iman edenler! Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O <i>(ateşin)</i> başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.</p><div>                6. Yani ey Allah’ın kendilerine imanı lütfettiği kimseler! İmanın gereklerini ve şartlarını yerine getirin. <i>“Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan”</i> böyle korkunç niteliklere sahip <i>“ateşten koruyun.”</i>                Kişinin kendini koruması, nefsini Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından kaçınmaya mecbur etmesi, Allah’ı gazaplandıran ve azabı gerektiren şeylerden de tevbe etmesiyle olur. Aileyi ve çocukları korumak ise onları edeplendirmek, eğitip öğretmek, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye teşvik etmekle olur. Kul, hem kendisi hakkında hem de idaresi ve tasarrufu altında bulunanlara Allah’ın emirlerini uygulamadıkça kurtulamaz.                Yüce Allah’ın ateşi bu vasıflarla nitelendirmesi, kullarının emirlerine karşı gevşeklik göstermekten kaçınması içindir.<i> O bakımdan Yüce Allah’ın:</i><i>“yakacağı insanlar ve taşlar olan...”</i> buyruğu şu buyruğa benzemektedir: <i>“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.”</i><i>(el-Enbiyâ, 21/98)</i><i>“O <span>(ateşin)</i> başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır.”</span> Bunların huyları serttir. Azarları çetindir. Sesleri korkutucu, görünüşleri de dehşet vericidir. Güç ve kuvvetleri ile cehennemlikleri hakir ve zelil ederler. Onlara Allah’ın emirlerini uygularlar ki Allah da cehennemliklere azabı kaçınılmaz kılmış ve bu çetin cezayı belirlemiştir.                \"Onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.” Bu da o şerefli meleklere bir övgüdür ve onların, bütün emirlerinde Allah’a itaat ettiklerini ve O’na boyun eğdiklerini göstermektedir.                </div>","<p>7- Ey küfre sapanlar! Bugün <i>(boşuna)</i> özür dilemeyin. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.</p><div>                7. Yüce Allah Kıyamet gününde kâfirleri böylece azarlayacaktır.<i> Onlara şöyle diyecektir:</i><i>“Ey küfre sapanlar! Bugün <span>(boşuna)</i> özür dilemeyin.”</span> Çünkü özür dileme vakti geçmiş bulunuyor. Bunun faydası da yok. Şimdi geriye amellerin karşılığının verilmesinden başka bir şey kalmamıştır. Sizler ise dünyada iken Allah’ı inkâr edip küfre sapmaktan, O’nun âyetlerini yalanlamaktan, peygamberlerine ve dostlarına karşı savaş açmaktan başka bir şey yapmadınız. karşılığı                </div>","<p>8- Ey iman edenler! Nasûh/samimi bir tevbe ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber iman edenleri mahçub etmeyecektir. Onların nurları önlerinden ve sağlarından gidecektir.<i> Onlar da şöyle diyecektir:</i><i>“Rabbimiz! Bizim için nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! Çünkü Sen her şeye kadirsin!”</i></p><div>                8. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede <i>“nasûh tevbe”</i>yi emretmekte ve bundan dolayı kötülükleri örtme, cennete girme ve kurtuluşa erme vaadinde bulunmaktadır.                 Kıyamet gününde mü’minler imanların nurunun aydınlığında yürüyecekler, onun verdiği rahat ve huzurdan istifade edeceklerdir. Münâfıklara verilen nurların söndürüldüğünü gördükleri vakit korkacaklar ve Yüce Allah’tan nurlarını tamamlamasını dileyeceklerdir. Allah da onların dualarını kabul edecek, beraberlerindeki nur ve yakîn ile birlikte onları nimet dolu cennetlere, pek kerîm olan Rabbin komşuluğuna ulaştıracaktır. Bütün bunlar ise <i>“nasûh tevbe”</i>nin sonuçlarındandır.                Nasûh tevbe ise Allah için, Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmeyerek, O’na yakınlaşmak maksadı ile ve bütün günahları kapsayacak şekilde yapılan kapsamlı bir tevbe olup bütün hallerde de bu tevbeyi sürdürmek demektir.                </div>","<p>9- Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert ol! Onların yeri cehennemdir! O, ne kötü bir dönüş yeridir!</p><div>                9. Yüce Allah, Peygamberine kâfir ve münâfıklara karşı cihad etmeyi ve bu hususta onlara karşı sert davranmayı emretmektedir.                 Bu cihad, hem onlara karşı delil ortaya koymayı, hem onları güzel öğütlerle davet edip izlemekte oldukları türlü sapıklıkları çürütmeyi, hem de Allah’ın çağrısını kabul etmeyen ve hükmüne boyun eğmeyen kimselere karşı silahla savaşmayı kapsamaktadır. İşte davetten yüz çevirenlere karşı bu şekilde cihad edilir ve onlara sert davranılır. Birinci <i>(davet)</i> aşamasında ise en güzel yol hangisi ise o şekilde davranılır.                Kâfir ve münâfıklar için dünyada bir azap vardır. Bu da Allah’ın, Rasûlünü ve taraftarlarını onlara musallat etmesi ve onların da onlarla cihad etmeleridiri. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. Bu ise her bedbaht ve hüsrana uğramış kimsenin varacağı çok kötü bir âkıbettir.                </div><div>                Bunlar Yüce Allah’ın mü’minlere ve kâfirlere verdiği iki örnektir. Böylelikle Yüce Allah, onlara kâfirin mü’min ile ilişkisinin ve ona yakın olmasının, ona hiçbir fayda sağlayamayacağını, mü’minin kâfirle ilişkisinin de -görevlerini yerine getirmesi şartı ile- kendisine herhangi bir zararının olmayacağını açıklamaktadır.                Sanki bu buyruklarda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları isyana yönelmekten sakındırılmakta, onların Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile olan ilişki ve yakınlıklarının -kötülük işlemeleri halinde- kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağına işaret edilmektedir.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","<p>10- Allah,<i> kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir:</i> Bunların ikisi de kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idiler. İkisi de kocalarına <i>(din davalarında)</i> hainlik ettiler de kocalarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydaları olmadı.<i> İkisine de:</i><i>“Ateşe girenlerle beraber siz de girin!”</i> dendi.                11-<i> Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir:</i> Hani o: <i>“Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar”</i> demişti.                12- Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i <i>(müminlere misal verir)</i>. Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti ve itaatkarlardandı.</p><div>                10. <i>“Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir. Bunların”</i> bu kadınların <i>“ikisi de kullarımızdan iki kulun”</i> Nûh ve Lût’un -ikisine de selam olsun- nikâhı altında idiler. <i>“İkisi de kocalarına”</i> kocalarının dini üzere olmamakla din davalarında <i>“hainlik ettiler.”</i> Yoksa onların nesep ve namus noktasında bir hainlikleri kastedilmiş değildir. Çünkü hiçbir peygamberin hanımı, hayasızlık işlemiş değildir ve Allah hiçbir peygambere hayasızlık yapan bir eş vermemiştir.                 <i>“Kocalarının”</i> yani Nûh ve Lût’un <i>“Allah’a karşı kendilerine”</i> hanımlarına <i>“hiçbir faydaları olmadı.<span> İkisine de:</i> Ateşe girenlerle beraber siz de girin, dendi.”</span><br></div><div>                11. <i>“Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir.”</i> Adı, Muzâhim kızı Âsiye radıyallahu anha idi. <i>“Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar”</i> demişti.” Yüce Allah, bu buyrukları ile onu iman sahibi olmak, Rabbine yalvarıp yakarmak, en değerli şeyi Rabbinden dilemiş olmakla nitelendirmektedir ki bu da cennete girmek, şanı yüce kerim olan Rabbe komşu olmaktır.                 Ayrıca o, Rabbinden kendisini Firavun’un fitnesinden, kötü amellerinden ve her bir zalimin fitnesinden korumasını da dilemişti. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak kâmil bir iman ve tam bir sebat içerisinde, fitnelerden de kurtulmuş olarak yaşamasını takdir buyurdu.<i>                  Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</i><i>“Erkeklerden pek çok kişi kemâle ermiştir. Kadınlardan ise yalnız İmran kızı Meryem, Muzâhim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice kemâle ermiştir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.”</i><br></div><div>                12. <i>“Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i”</i> misal verir. O, dininin kemâli, iffet ve nezahetinin üstünlüğü sebebi ile namusunu her türlü hayasızlıktan tam anlamı ile korumuştu.                \"Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.” Cibril aleyhisselam gömleğinin yakasından üflemiş ve onun bu üflemesi, Meryem radıyallahu anha’ya ulaşmıştı. Ondan da pek kerim bir rasûl, pek büyük bir önder olan İsa aleyhisselam doğmuştu.                \"O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti.” Bu, onun ilim ve marifet ile vasıflandırıldığını göstermektedir. Çünkü Allah’ın kelimelerini tasdik etmek, O’nun hem dinî buyruklarını, hem de kaderî hükümlerini tasdik etmeyi kapsar.                Kitaplarını tasdik etmek ise tasdikin kendisi ile gerçekleşeceği hususları bilmeyi de kapsar. Bu da ancak ilim ve amel ile olur.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“itaatkarlardandı”</i> buyurmaktadır. Yani gönülden, korku ve saygı ile boyun eğmek sureti ile Allah’a devamlı itaat edenlerdendi.                Bu da onun kemâl derecesinde amel vasfına sahip olduğunu göstermektedir. O -Allah ondan razı olsun- bir sıddîka idi. Sıddîklık ise ilim ve amelin kemâl derecesinde olması demektir.                </div><p>                Tahrîm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","",""]