["<p>1- Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir! O, her şeye kâdirdir.                2- Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîzdir, Ğafûrdur.                3- Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözünü çevir de bir daha bak bakalım, herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?                4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak! Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. <i>“Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir!”</i> O, pek büyüktür, pek yücedir, hayrı pek çoktur, ihsanı her şeyi ve herkesi kuşatmıştır.                 O’nun azametinin bir tecellisi de ulvi ve süfli âlemin hükümranlığının ve tasarrufunun yalnızca O’nun elinde bulunmasıdır. Bu âlemi yaratan O’dur. Hikmetine bağlı olarak ister kaderi hükümleri ile ister dinî hükümleri ile dilediği şekilde bu âlemde yalnız O tasarruf eder.                \"O, her şeye kâdirdir.” Yani O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de her şeye güç yetirmesi demek olan kemâl derecesindeki kudretidir. O, gökler ve yer gibi var ettiği tüm mahlukatı bu kudreti ile yaratmıştır.                </div><div>                2. <i>“Hanginiz daha güzel”</i> daha ihlâslı ve daha doğru <i>“amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”</i> Kulları hakkında önce onlara hayat vermeyi, sonra da onları öldürmeyi takdir buyurmuştur.                 Yüce Allah, kullarını bu dünyada yaratmış, onlara buradan başka yere göçeceklerini haber vermiş ve onlara birtakım emirler verip yasaklar koymuştur. Emrine aykırı olan arzu ve isteklerle onları denemektedir. Allah’ın emrine sıkı sıkıya bağlanan kimseye Allah, dünyada da âhirette de en güzel şekilde mükâfat verir. Nefsinin isteklerine meyleden, onların arkasından giderek Allah’ın emrini bir kenara iten kimselere ise çok kötü bir ceza vardır.                \"O Azîzdir” herkesi kendi zatına boyun eğdirdiği, bütün yaratıkları emir ve hükümlerine bağladığı kamil izzet tümü ile yalnız O’nundur.                \"Ğafûrdur.” Günahkârları kusur işleyenleri ve hata içerisinde olanları -özellikle de tevbe edip kendisine yöneldikleri takdirde- bağışlayandır. O, onların tüm günahlarını bağışlar. İsterse bu günahları göğün tepesine kadar ulaşsın. Onların günahları dünyayı dolduracak kadar olsa dahi O, onların kusurlarını örter.                </div><div>                3. <i>“Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur.”</i> Bu göklerin biri diğerinin üstündedir. Bunlar hepsi tek bir tabaka değildir, kat kattır. O, bunları gâyet güzel ve son derece sağlam olarak yaratmıştır.                \"Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık bulamazsın. Hiçbir bakımdan dengesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadığına göre bunlar, tam anlamı ile güzel ve uyumlu demektir. Rengi, görünüşü, yüksekliği, içinde bulunan güneş, ay, ışık saçan yıldızlar, gezegenler vb. ile her bakımdan birbirleri ile uyum arz etmektedirler.<i>                  Göklerdeki mükemmellik bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah onun dört bir tarafına tekrar tekrar bakarak hakkında iyice düşünmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Haydi gözünü çevir de bir daha”</i> ibretle bakmak maksadı ile tekrar oraya <i>“bak bakalım herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?”</i> Herhangi bir eksiklik ya da dengesizlik bulabilecek misin?                </div><div>                4. <i>“Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak.”</i> Bundan kasıt, bakmayı çokça tekrarlamaktır. <i>“Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.”</i> Yani orada herhangi bir dengesizlik ya da bir çatlak göremeyeceksin. İstersen bu hususta bütün gayretini ortaya koymuş ol!                </div><div>                Daha sonra Yüce Allah,<i> göğün güzelliğini açıkça söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","<p>5- Andolsun Biz, <i>(dünyaya)</i> en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık.                6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!                7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler.                8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.<i> İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:</i><i>“Size bir uyarıcı <span>(peygamber)</i> gelmemiş miydi?”</span> diye sorarlar.                 9-<i> Onlar da şöyle derler:</i><i>“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti.<span> Fakat biz yalanlamış ve:</i> ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.”</span>                10-<i> Yine derler ki:</i><i>“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.”</i>                11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler <i>(ilahi rahmetinden)</i> uzak olsun!</p><div>                5. <i>“Andolsun Biz”</i> sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan <i>“<span>(dünyaya)</i> en yakın göğü kandillerle”</span> nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla <i>“süsledik.”                   Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur.                   Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır.                  \"Onları”</i> yani <i>(yıldızlar demek olan)</i> kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen <i>“şeytanlara atış taneleri yaptık.”</i> Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır.                \"Onlar için” âhirette <i>“çılgın alevli bir azap da”</i> Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için <i>“hazırladık.”</i><br></div><div>                6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”</i> Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir.                </div><div>                7. <i>“Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç”</i> oldukça yüksek ve dehşetli <i>“sesini işitirler.”</i><br></div><div>                8. <i>“Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.”</i> Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak.<i> Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun?                   Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı <span>(peygamber)</i> gelmemiş miydi?”</span> diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var.                </div><p>                9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür?                </p><div>                10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var.                Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î <i>(işitmeye dayalı nakli)</i> delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler.                 Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir!                </div><div>                11. Yüce Allah, cehenneme giren,<i> zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler <span>(ilahi rahmetinden)</i> uzak olsun!”</span> Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar!                Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.                </div>","","","","","","","<p>12- Rablerinden gıyâben korkanlar var ya, işte onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.</p><div>                12. Yüce Allah,<i> günahkâr ve bedbahtların durumunu söz konusu ettikten sonra bahtiyarların ve iyilikler yapanların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rablerinden gıyâben korkanlar var ya”</i> yani Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendilerini görmediği halleri de dahil her hallerinde Rablerinden korkan ve O’na isyanı gerektiren işlere yönelmeyen, kendilerine vermiş olduğu emirlerde de kusurlu hareket etmeyen kimseler; <i>“işte onlar için”</i> günahlarına <i>“mağfiret… vardır.”</i> Allah günahlarını bağışlayıp kendilerini günahlarının kötülüklerinden ve cehennem azabından koruyacak <i>“ve” ayrıca onlar için “büyük bir mükafat vardır.”</i>                Bu mükafat Allah’ın onlara cennette hazırlamış olduğu ebedi nimetler, pek büyük mülk, kesintisiz lezzetler, köşkler, pek yüksek konaklar, oldukça güzel huriler ve hizmetçilerdir. Bütün bunlardan daha büyük olmak üzere de Rahmân’ın cennetliklere ihsan edeceği rızasıdır.                </div>","<p>13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin <i>(fark etmez)</i>; çünkü O, kalplerde olanı bilendir.                14- Yaratan bilmez mi hiç? O, Lâtiftir, her şeyden haberdardır.</p><div>                13. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini,<i> en gizli hususlardan haberdar oluşunun kapsamlılığını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin.” Her ikisi de O’nun için birdir. Onlardan hiçbirisi O’na gizli kalmaz.                \"Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” Kalplerdeki niyetleri ve iradeleri bile çok iyi bildiğine göre ya görülüp işitilen söz ve davranışların durumu ne olur?                </div><div>                14. Daha sonra Yüce Allah,<i> ilmine aklî bir delil göstererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Yaratan bilmez mi hiç?”</i> Varlıkları yaratan ve onlara en sağlam şekli ve en güzel sureti veren, yarattığı şeyi nasıl olur da bilmez?                <i>“O Lâtiftir, her şeyden haberdardır.”</i> O’nun ilmi ve haberdar oluşu o kadar incelikleri de kuşatır ki O, gizlilikleri, kalpleri, saklı tutulanları ve gaybı dahi bilir. Çünkü <i>“O, gizli olanı da gizlinin gizlisini de bilendir.”</i><i>(Tâhâ, 20/7)</i>                Lâtif isminin manaları arasında şu da vardır: O, kuluna ve dostuna karşı lütufkârdır. İyilikleri ve ihsanı onun fark edemeyeceği yerlerden önüne sürer. Ummadığı, beklemedeği yerlerden onu kötülüklere karşı korur. Hiçbir şekilde kulun hatırından geçirmediği pek çok sebepler ile onu en yüksek mertebelere yüceltir. Hatta hoşuna gitmeyen şeyleri ona tattırarak bu şekilde onu en üstün ve sevilen şeylere, en değerli hedeflere ulaştırır.                </div>","","<p>15- Yeryüzünü sizin için emre amade kılan O’dur. O halde onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın <i>(oradaki)</i> rızkından yiyin. Dirilip toplanma O’na olacaktır.</p><div>                15. Yani yeri sizin emrinize veren ve size boyun eğdiren O’dur. Böylelikle ağaç dikmek, bina yapmak, sürüp ekmek gibi ihtiyacınız olan her bir şeyi yapabilirsiniz. Aynı şekilde pek uzak yerlere ve bölgelere ulaşmanızı sağlayacak yollar da açmıştır orada.                \"O halde” rızkınızı aramak ve kazanç elde etmek maksadı ile <i>“onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın <span>(oradaki)</i> rızkından yiyin. Dirilip toplanma O’na olacaktır.”</span> Yani sizler, Allah’ın sizin için bir imtihan ve âhiret yurduna ulaşmak üzere bir yol kılmış olduğu bu dünya yurdundan göç edip öldükten sonra diriltileceksiniz ve iyi ya da kötü amellerinizin karşılığını size vermek üzere de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.                </div>","<p>16- Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor!                17- Yahut gökte olanın üzerinize çakıl taşı yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Benim uyarımın <i>(akıbetinin)</i> nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız!                18- Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peki, benim <i>(yalanlamalarına verdiğim)</i> cevap nasılmış!?</p><div>                16. Bu buyruklar, azgınlığını sürdüren, haddi aşmayı ve ibretli cezayı gerektiren isyanını sürdürmeye devam eden kimselere cezaya çarptırılacaklarına dair bir tehdittir.<i> Şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Gökte olanın” yani varlıkların üstünde olan Yüce Allah’ın <i>“sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor!”</i> Siz helâk oluncaya kadar sizleri sallayıp sarsıyor.                </div><div>                17. <i>“Yahut gökte olanın üzerinize”</i> semâdan <i>“çakıl taşı yağdıran”</i> sizi taşa tutan <i>“bir rüzgâr göndermeyeceğinden”</i> ve böylece Allah’ın sizden intikam almayacağından <i>“emin mi oldunuz? Benim uyarımın <span>(akıbetinin)</i> nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız.”</span> Peygamberlerin ve onlara gönderdiğim Kitapların sizleri kendisi ile korkuttukları azabın size nasıl geleceğini göreceksiniz. O bakımdan yerden yahut semâdan size bir cezanın gelmesinden kendinizi güvenlik içinde hissedişinizin size faydası olacağını sanmayın. Er ya da geç yaptığınızın âkıbetini tadacaksınız.                18. Sizden öncekiler de sizin gibi yalanlamışlardı. Yüce Allah, onları helâk etti. Allah’ın onların yalanlamasına nasıl cevap verdiğine bir bakın. Ahiret azabından daha önce dünyada iken azaplarını onlara tattırdı. O halde onların başına gelenin size gelip çatmasından sakınmalısınız.                </div>","","","<p>19- Üstlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmezler mi? Onları <i>(havada)</i> Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görendir.</p><div>                19. Bu buyruk, Yüce Allah’ın emrinde olan, kendilerine de havayı ve atmosfer boşluğunu amade kıldığı kuşların durumuna ibretle bakmaya bir teşvik ve bakmamaktan dolayı da bir azardır. Kuşlar havada uçmak üzere kanatlarını açarlar, inmek için de kendilerine doğru çekip kaparlar. Böylelikle istek ve ihtiyaçlarına uygun olarak hava boşluğunda adeta yüzerler.                 <i>“Onları <span>(havada)</i> Rahmân’dan başkası tutmuyor.”</span> Onlara hava boşluğunu amade kılan, vücut yapılarını ve yaratılışlarını uçmaya elverişli bir halde yaratan, O’dur. Kuşların durumuna bakıp da ondan ibret alan kimse, yüce Yaratıcının kuvvetini ve Rabbânî inâyetini görür. Kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet edilmemesi gereken biricik yegane mabudun O olduğunu anlar.                \"Şüphesiz O, her şeyi görendir.” Kullarını kendilerine uygun olarak ve hikmetinin gereğine göre çekip çeviren O’dur.                </div>","<p>20- Hani, Rahmân’nın dışında <i>(O’na karşı)</i> size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş? Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler.                21- Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar inatla azgınlık etmekte ve haktan kaçmaktadırlar.</p><div>                20. Yüce Allah, emrinden uzaklaşan,<i> hakka karşı çıkan ve azgınlaşan kimselere şöyle hitap etmektedir:</i><i>“Hani, Rahmân’nın dışında <span>(O’na karşı)</i> size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş?”</span> Yani Rahmân olan Allah size bir kötülük murat ederse size yardıma gelerek O’nun azabını sizden geri çevirecek olan kimdir?                Düşmanlarınıza karşı Rahmân olan Allah’tan başka size kim yardım edebilir? Yardım eden, güçlü kılan, zelil eden O’dur. O’nun dışındaki varlıklar ise bir kula yardımcı olmak üzere bir araya gelseler, kim olursa olsun zerre ağırlığı kadar dahi ona faydalı olamazlar.                Rahmân olan Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bilmelerine rağmen kâfirlerin, küfürlerini sürdürmeleri sadece bir aldanıştır, bir akılsızlıktır.                </div><div>                21. <i>“Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir?”</i> Yani rızkın tümü Allah’tandır. Eğer O, size verdiği rızkı kesecek olursa rızkınızın size gelmesini sağlayacak olan kimdir? Varlıklar kendi rızıklarını temin edemezler ki başkalarına verebilsinler! O halde kullarının sahip olduğu ne kadar nimet varsa, hepsini veren ve hepsinin sahibi olan Allah’tan başka ibadete layık olan yoktur.                \"Hayır, onlar” yani kâfirler <i>“inatla azgınlık etmekte”</i> hakka karşı katılaşıp yumuşamamakta ve haktan uzaklaşıp <i>“kaçmaktadırlar.”</i><br></div>","","<p>22- Şimdi yüz üstü kapaklanmış bir halde yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır yoksa dosdoğru bir yol üzere dimdik yürüyen kimse mi?</p><p>                22. Şu iki şahıstan hangisi doğru yoldadır? Sapıklık içinde kaybolmuş, gırtlağına kadar küfre gömülmüş, kalbi baş aşağı çevrilmiş, böylelikle hakkı batıl batılı da hak olarak gören kimse mi? Yoksa hakkı bilen, onu tercih eden, gereğince amel eden, sözlerinde, davranışlarında ve bütün hallerinde dosdoğru yol üzerinde yürüyen kimse mi?                 Bu iki şahsın durumuna bakmakla aralarındaki fark anlaşılmış olur. Bunlardan hangisinin hidâyette, hangisinin de dalalette olduğu açıkça bilinir. Çünkü haller, sözlere göre daha büyük bir delil ve tanıktır.                </p>","<p>23-<i> De ki:</i><i>“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”</i>                24-<i> De ki:</i><i>“Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve <span>(ölümden sonra diriltilip)</i> O’nun huzurunda toplanacaksınız.”</span>                25- <i>“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?”</i> derler.                26-<i> De ki:</i><i>“Onun bilgisi, ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”</i></p><div>                23. Yüce Allah,<i> yegane mâbûdun kendisi olduğunu açıklayarak kullarını kendisine şükretmeye ve yalnızca kendisine ibadet etmeye davet etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“De ki: Sizi yaratan,”</i> herhangi bir destek ve bir yardımcı olmaksızın sizi yoktan var eden, sizi var ettikten sonra da varlığınızı kemâle erdirerek <i>“size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur.”</i> Bunlar insan vücudundaki azaların en değerlileri, bedenî güçlerin en mükemmelleridir.                Ancak sizler bunca nimetlere rağmen Allah’a <i>“ne kadar şükrediyorsunuz?”</i> Şükredenleriniz de pek azdır, şükrünüz de pek azdır.                </div><div>                24. <i>“De ki: Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur.”</i> Yeryüzünün dört bir yanına sizi yaymış, çeşitli yerlerinde sizi yerleştirmiş, size emir ve yasaklar koymuş, sizlere yararlanacağınız türden pek çok nimetleri bol bol vermiştir. Bundan sonra da Kıyamet gününde sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak bu inatçılar, amellerin karşılıklarının verileceğine dair olan bu vaadi inkâr etmektedirler.                </div><div>                25. O vaadi yalanlamak kastı ile <i>“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?”</i> derler.” Onlar, bu sözleri ile kendilerine bu tehditte bulunanların doğru söylediklerinin alâmetinin, onun geliş vaktini kendilerine bildirmeleri olduğunu ile sürmüşlerdir. Bu ise bir zulüm ve bir inattır.                </div><p>                26. Hiçbir yaratılmış bunu bilemez. Ayrıca verdiğimiz bu haber ile onun gerçekleşme vaktini bildirmek arasında bir ilişki yoktur. Çünkü doğru olan bir şey, delilleri ile bilinir. Yüce Allah da hakka şahit olarak bu gerçeğe kulak veren kimselerin, en ufak bir şüpheleri kalmayacak şekilde bunun doğruluğunu ortaya koyan apaçık delilleri ve belgeleri ortaya bildirmiş bulunmaktadır.                </p>","","","","<p>27- O <i>(azabı)</i> yakından gördüklerinde kâfirlerin üzüntüsü yüzlerinden belli olur ve <i>(onlara)</i>: <i>“İşte <span>(acele gelmesini)</i> istediğiniz şey budur!”</span> denilir.                28-<i> De ki:</i><i>“Söyleyin bakalım, eğer Allah <span>(sizin istediğiniz gibi)</i> beni ve benimle beraber olanları helâk etse yahut da bize merhamet buyursa <i>(ne değişecek?)</i> Kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtaracak ki?”</span>                29-<i> De ki:</i><i>“O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik. Siz de kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız.”</i>                30-<i> De ki:</i><i>“Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size akar bir su kim getirebilir?”</i></p><div>                27. Yani kâfirler, dünyada iken hakkı yalanladılar ve onun hakkında aldanışa düştüler. Amellerin karşılığının verileceği Kıyamet günü gelip de azabın kendilerine çok yakın olduğunu <i>“gördüklerinde”</i> bu, onları üzer. Onları dehşete düşürüp tedirgin eder. Bundan dolayı da çehreleri değişir.<i> Yalanlamaları dolayısı ile de azarlanarak onlara şöyle denilir:</i><i>“İşte <span>(acele gelmesini)</i> istediğiniz şey budur.”</span> Bugün onu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Artık her şey sizin için açıklık kazanmıştır. Ama kurtuluş çareleri de tükenmiştir, geriye azaba uğramaktan başka bir şey kalmamıştır.                </div><div>                28. Peygamberin davetini reddedip onu yalanlayanlar, peygamberin ölüp gitmesini bekliyorlar, musibetlerin gelip onu bulmasını gözlüyorlardı. O bakımdan Yüce Allah,<i> ona onlara şöyle demesini emretmektedir:</i>                Sizin bu temenniniz gerçekleşse de Allah beni ve benimle birlikte olanları helâk etse bile bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini inkâr ederek azabı hak etmiş bulunuyorsunuz. Peki başınıza gelmesi kesinlik kazanmış olan o can yakıcı azaptan sizleri kim koruyacak? O halde sizin benim helâk olup gitmem için gösterdiğiniz bu arzunun ve bu uğurda yorulup didinmenizin size hiçbir faydası yoktur. Bunun size en ufak bir katkısı olmaz.                </div><div>                29. Kafirler, kendilerinin hidâyet üzere, peygamberin de sapıklık üzere olduğunu söylemişler, tekrar tekrar bu hususu dile getirip bunu açıkça ifade ettiler, bu uğurda tartıştılar ve savaştılar. Yüce Allah da Peygamberine hem kendisinin hem de kendisine uyanların durumunu haber vermesini emretti. Böylelikle herkes, onların hidâyet ve takvâlarını da açıkça anlamış olacaktı.<i> Bu şöyle dile getirilmektedir:</i><i>“De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik.”</i> İman hem kalbin tasdikini kapsar, hem gizli ve açık amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemâli, Allah’a tevekküle bağlı olduğundan dolayı Yüce Allah, diğer ameller arasından özellikle tevekkülü söz konusu etmektedir. Yoksa tevekkül aslında imanın kapsamı içerisindedir ve onun gereklerindendir.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer müminseniz yalnız Allah’a tevekkül edin.”</i><i>(el-Mâide, 5/23)</i>                Peygamberin ve ona tabi olanların durumu işte budur. Bu ise kurtuluşa ermenin yegane yoludur. Bahtiyar olmak da bununla mümkündür. Düşmanlarının hali ise bunun zıddıdır. Onların imanları da yoktur tevekkülleri de yoktur. İşte bu yolla kimin hidâyet üzere kimin de apaçık bir sapıklık üzere olduğu açıkça anlaşılmaktadır.                </div><div>                30.<i> Daha sonra nimetleri özellikle de Allah’ın canlı her bir şeyi kendisinden var ettiği su nimetini verenin yalnızca Allah olduğu haber verilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:</i>                \"De ki: Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size” kendisinden içeceğiniz, davarlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız <i>“akar bir su kim getirebilir?”</i> Bu, olumsuzlama anlamında bir sorudur. Yani Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez.                </div><p>                Mülk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.                </p>","","","","<p>1- Nûn. Kaleme ve <i>(kalem tutanların)</i> yazdıkları şeylere andolsun ki;                2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin.                3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır.                4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.                5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler;                6- Deli hanginizmiş?                7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><p>                1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir.                 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.                </p><div>                3. Daha sonra Allah,<i> onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:</i><i>“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır”</i> buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin <i>(لَأَجۡرًا )</i> nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                4. <i>“Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.”</i> Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın.                O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir.<i> Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:</i><i>“Onun ahlâkı Kur’ân idi”</i> diyerek cevap vermiştir.<i>                  Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:</i><i>“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”</i><i>(el-A’râf, 7/199)</i>; <i>“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”</i><i>(Âl-i İmrân, 3/159)</i>; “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ <i>(et-Tevbe, 9/128)</i> Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir.                Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.                </div><div>                5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı.<i> Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?”</i> Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter.<i> Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:</i><br></div><p>                7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.                </p>","","","","","","","<p>8- O halde yalanlayanlara itaat etme!                9- Onlar senin <i>(kendilerine ve dinlerine karşı)</i> yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de <i>(sana karşı)</i> yumuşak davransınlar.                10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye;                11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana,                12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana;                13- Kaba saba, üstelik soysuz olana;                14- Mal ve oğullara sahiptir diye…                15-<i> Ona âyetlerimiz okunduğunda:</i><i>“Öncekilerin masalları!”</i> der.                16- Biz onu burnundan damgalayacağız.</p><div>                8.<i> Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:</i> Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere <i>“itaat etme!”</i> Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir.                Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir.<i> Bu özel konu ise şudur:</i> Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                9. <i>“Onlar” yani müşrikler “senin <span>(kendilerine ve dinlerine karşı)</i> yumuşak davranmanı arzu ederler”</span> İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. <i>“ki kendileri de <span>(sana karşı)</i> yumuşak davransınlar.”</span> Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.                </div><div>                10. <i>“Sen itaat etme o çokça yemin eden”</i> çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.                </div><div>                11. <i>“Kötüleyip duran”</i> Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen;                 <i>“durmadan laf taşıyana”</i> Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.                </div><div>                12. <i>“Hayra sürekli engel olan”</i> yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan;                 <i>“Haddi aşan”</i> canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden;                 <i>“Ve çok günahkâr olan”</i> Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;                </div><div>                13. <i>“Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz”</i> yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme!                Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.                </div><div>                14-15. <i>“Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!”</i> der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan <i>“öncekilerin masalları”</i> gibi değerlendirmiştir.                Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın <i>“Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!”</i> der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.                </div><p>                16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.                </p>","","","","","","","","","<p>17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani <i>(o bahçe sahipleri)</i> sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi.                18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı.                19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da;                20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi.                 21-<i> Sabahleyin birbirlerine seslendiler:</i>                22- <i>“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin”</i> diye.                23- Derken yola koyuldular.<i> Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı:</i>                24- <i>“<span>(Dikkat edin)</i> Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın”</span> diye.                25- <i>(Yoksulları mahsülden)</i> alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler.                 26-<i> Ama bahçeyi görünce dediler ki:</i><i>“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.”</i>                27- <i>“Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.”</i>                28-<i> En mutedil olanları:</i><i>“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?”</i> dedi.                29-<i> Onlar da:</i><i>“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!”</i> dediler.                30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar;                31-<i> Dediler ki:</i><i>“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!”</i>                32- <i>“Umarız Rabbimiz, bize o <span>(bahçe)</i> yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.”</span>                33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.</p><div>                17-18. Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i> Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc <i>(farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma)</i> bile olabilir.                 İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi.                 Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.                </div><div>                19-20. <i>“Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap”</i> yani ona geceleyin gökten inen bir azap <i>“bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,”</i> koyu karanlık bir gece gibi <i>“kapkara kesiliverdi.”</i> Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.                </div><div>                21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi.<i> O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:</i><i>“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”</i><br></div><div>                23. <i>“Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı”</i> Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler:                 24. <i>“<span>(Dikkat edin)</i> Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.”</span> Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.                </div><div>                25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde <i>“alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde”</i> buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”                </div><div>                26. <i>“Fakat bahçeyi”</i> Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde <i>“kapkara kesilmiş”</i> bir halde <i>“görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.”</i> Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek!                 27.<i> Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:</i><i>“Hayır, aksine biz”</i> ondan <i>“mahrum bırakıldık”</i> dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.                </div><div>                28. <i>“En mutedil olanları”</i> yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, <i>“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.”</i> Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.                </div><div>                29. <i>“Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.”</i> Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.                </div><div>                30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve <i>“birbirlerini”</i> yaptıkları dolayısı ile <i>“kınamaya başladılar.<span> Dediler ki:</i> Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.”</span> Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz.                32. <i>“Umarız Rabbimiz, bize o <span>(bahçe)</i> yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.”</span> Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.                </div><div>                33. Yüce Allah,<i> meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte azap böyledir.”</i> Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. <i>“Âhiret azabı ise”</i> dünya azabından <i>“elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”</i> Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır.                 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç?                36- Neyiniz var; nasıl <i>(böyle bir)</i> hüküm verirsiniz?                37- Yoksa sizin bir kitabınız var da <i>(bunu)</i> ondan mı okuyorsunuz?                38-<i> Orada:</i> Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye <i>(mi yazıyor?)</i>                39-<i> Yoksa:</i><i>“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir”</i> diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var?                40- Sor onlara, hangileri bu <i>(iddiaya)</i> kefildir?                41- Yoksa onların <i>(buna kefil olan)</i> ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını!</p><div>                34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır.                35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır.                37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler!                Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Sor onlara, hangileri bu <span>(iddiaya)</i> kefildir?”</span> buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.                </div>","","","","","","","","<p>42- O gün baldır açılacak ve onlar secde etmeye davet edilecekler ama edemeyecekler.                43- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. Halbuki onlar <i>(dünyada)</i> sapasağlam iken secdeye davet ediliyorlardı.</p><div>                42-43. Kıyamet günü olup da orada hatıra gelmeyecek türden sarsıntılar, dehşetli haller ve insanı tedirgin edecek olaylar açığa çıkacaktır. Yüce Yaratıcı kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek ve amellerinin karşılıklarını kendilerine göstermek üzere gelecek ve zatına yaraşır olup hiçbir şeye benzemeyen <i>“sâkını/baldırını”</i> açacak ve yaratılmışlar O’nun celal ve azametini anlatılması mümkün olmayacak bir şekilde görecekler ve o vakit Allah’a secde etmeye davet edileceklerdir. Dünyada iken kendi istek ve iradeleri ile Allah’a secde eden mü’minler secde edecekler. Günâhkar münafıklar ise secde etmeye çalışacaklar ancak buna güçleri yetmeyecektir. Sırtları sığırların boynuzları gibi olacak ve bükülmeyecektir. Bu ceza, onların amelleri türünden bir cezadır. Çünkü onlar dünya hayatında iken Yüce Allah’a secde etmeye davet ediliyorlar, O’nu tevhid etmeye, O’na ibadet etmeye çağrılıyorlardı. O sırada onlar sapasağlam idiler ve herhangi bir hastalıkları yoktu. Ancak bu emre karşı büyükleniyor ve onu reddediyorlardı.                Artık o gün onların hallerini, kötü âkıbetlerini sorma gitsin! Allah kendilerine gazap edecek, azap sözü onlara hak olacak, kurtuluş çareleri kalmayacak, Kıyamet gününde pişmanlık duymanın, özür beyan etmenin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Bu ayetler, kalpleri masiyetleri sürdürmekten alıkoymayı ve imkânı varken vakit geçmeden kusurları telafi etmeye yönelmeyi gerektirmektedir.                </div>","","<p>44- O halde sen, bu sözü <i>(Kur'ân’ı)</i> yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.                45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır.                46- Yoksa sen onlardan <i>(davete karşılık)</i> bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?                47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?                48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi <i>(Yunus)</i> gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde <i>(Rabbine)</i> seslenmişti.                49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı.                50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı.                51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse <i>(öfkelerinden)</i> gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler.<i> Üstelik bir de:</i><i>“O gerçekten deli!”</i> derler.                52- Halbuki o <i>(Kur'ân)</i>, ancak âlemler için bir öğüttür.</p><div>                44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! <i>“Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.”</i> Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür.                </div><div>                46. <i>“Yoksa sen onlardan <span>(davete karşılık)</i> bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?”</span> Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun.                </div><div>                47. <i>“Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?”</i> Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir.                </div><div>                48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.”</i> Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. <i>“Ve balık sahibi gibi olma!”</i> Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu.                 <i>“Hani o gamla dolu bir halde <span>(Rabbine)</i> seslenmişti.”</span> Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti.<i> Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:</i><i>“Senden başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”</span><i>(Enbiyâ, 21/87)</i>                Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti.<i> Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır:</i>                49. <i>“Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana”</i> ıssız bir düzlüğe <i>“kınanmış bir halde atılırdı.”</i> Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                50. <i>“Ama Rabbi onu seçti de”</i> ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve <i>“onu salihlerden kıldı.”</i> Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı.                </div><div>                51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı.                52. <i>“Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.”</i> Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler.                Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","","<p>1- Gerçekleşmesi hak olan <i>(kıyamet)</i>;                2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan?                3- Gerçekleşmesi hak olan o <i>(kıyametin)</i> ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?                4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o <i>(günü)</i> yalanladılar.                5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.                6- Âd’a gelince onlar da <i>(uğultusu ve soğuğu)</i> şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler.                 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.                8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. <i>“Gerçekleşmesi hak olan <span>(el-Hâkka)</i>”</span> Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar.                Yüce Allah,<i> onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:</i><i>“Gerçekleşmesi hak olan <span>(kıyamet)</i>; Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o <i>(kıyametin)</i> ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?”</span> Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.                </div><div>                4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır.<i> Şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o <i>(günü el-Kâria)</i> yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti.                 O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler.                Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi.<i> Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:</i><br></div><div>                5. <i>“Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.”</i> Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.                </div><div>                6. <i>“Âd’a gelince, onlar da <span>(uğultusu ve soğuğu)</i> şiddetli”</span> gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen <i>“azgın bir fırtınayla helâk edildiler.”</i> Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.                </div><div>                7. <i>“Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.”</i> Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti.                \"Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.                </div><div>                8. <i>“Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?”</i> Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. <i>(Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)</i><br></div>","","","","","","","","<p>9- Firavun da ondan öncekiler de ve <i>(Lut’un)</i> altı üstüne getirilen şehirleri de hep <i>(aynı)</i> günahı işlediler.                10- Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler. O da onları çok şiddetli bir <i>(azapla ansızın)</i> yakalayıverdi.                11- Su sınırı aşıp <i>(her yeri kapladığı)</i> zaman sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık.                12- Onu sizin için bir ibret kılalım ve belleyen kulaklar da onu bellesin diye.</p><div>                9. Yani azgın iki ümmet olan Âd ve Semûd’un dışında azgın ve haddi aşan başka ümmetler de gelmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine rasûlü İmran oğlu Mûsâ’yı -salât ve selâm olsun ona- peygamber olarak gönderdiği Mısır Firavun’u bunlara bir örnektir.                 O, onlara apaçık belgeler ve mucizeler göstermişti. Bunlar sayesinde hakka kesin olarak inandıkları halde sırf zalimlik ederek ve büyüklük taslayarak bile bile inkâr ettiler, küfre saptılar.                 Onlardan önce daha başka yalanlayıcılar da gelmişti. <i>“<span>(Lut’un)</i> altı üstüne getirilen şehirleri”</span> bunlar Lût kavminin şehirleri idi. İşte bu sayılanların hepsi de <i>“hep <span>(aynı)</i> günahı işlediler.”</span> Yani haddi aşan işler yaptılar ki bunlar da küfür, yalanlama, zulüm, inatlaşma ve bunlara ek olarak türlü masiyetler ve fasıklıklar idi.                 10. <i>“Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler.”</i> Yani bunların hepsi, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladılar.                \"O da onları” hepsini <i>“çok şiddetli”</i> helâkleri ile sonuçlanan, bilinen sınırın ve miktarın çok üstünde <i>“bir <span>(azapla ansızın)</i> yakalayıverdi.”</span><br></div><div>                11. Helak olanlar arasında Nûh kavmi de vardır. Allah,<i> tufan ile onları suda boğmuştu:</i><i>“Su sınırı aşıp <span>(her yeri kapladığı)</i> zaman”</span> yeryüzünü kaplayıp oranın en yüksek yerlerinin de üstüne çıktığında <i>“sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık”</i> Yüce Allah, onlardan sonra yarattığı insanlara olan lütfunu zikretmekte <i>“sizleri” diyerek Allah’ın boğulmaktan kurtardığı baba ve annelerinin sulblerinde oldukları sırada gemide onları taşıyanın kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. O bakımdan Allah’a hamdedin. Azgınları helâk ettiğinde sizi kurtarana şükredin. O’nun birliğine/tevhide delil olan âyet ve belgelerinden ibret alın.<span> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                  12. “Onu”</span> yani o gemiyi -ki maksat gemi türüdür- <i>“sizin için”</i> yapılmış ilk gemiyi size hatırlatan <i>“bir ibret kılalım... diye.”</i>                Bu geminin kıssası nedir? Allah kendisine iman edenleri ve rasûlüne uyanları bu gemi ile nasıl kurtardı? Yeryüzünde bulunanların hepsini nasıl helâk etti? İşte bunları hatırlayasınız diye yaptı. Çünkü bir şeyin cinsinden olan, o cinsin ilkini/aslını hatırlatır.                 <i>“Ve belleyen kulaklar onu bellesin diye.”</i> Akıl sahipleri bunu akılları ile kavrasın, bundan maksadın ne olduğunu ve hangi yönü ile belge ve mucize olduğunu bilsinler diye. Yüz çeviren ve gaflette olanlarla ahmak ve kavrayışsızlar ise böyle değildir. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gereği gibi yararlanmazlar. Çünkü Allah’tan gelen hükümleri bellemez, O’nun âyetleri üzerinde düşünmezler.                </div>","","","","<p>13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde,                14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında;                15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan <i>(kıyamet)</i> gerçekleşir.                 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır.                17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz <i>(melek)</i> de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır.                18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.</p><div>                13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir.                 Bunların ilki İsrafil’in <i>“Sûr’a tek bir üfürüş”</i> üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir.                14. <i>“Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında”</i> un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır.                 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır.                 17. <i>“Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak”</i> semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir.                 <i>“O gün onların üstlerinde bulunan sekiz”</i> son derece güçlü melek, <i>“Rabbinin Arş’ını”</i> kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada <i>“taşıyacaktır.”</i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:                18. <i>“O gün huzura”</i> Allah’ın huzuruna <i>“çıkarılırsınız ve”</i> bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan <i>“size ait hiçbir şey gizli kalmaz.”</i> Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","","<p>19-<i> Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:</i><i>“İşte alın, okuyun amel defterimi!”</i>                20- <i>“Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.”</i>                21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir.                22- Yüksek bir cennettedir ki;                23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri <i>(onlara)</i> yakındır.                24- <i>“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”</i><i>(denir onlara)</i>.</p><div>                19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır.                İşte o vakit onlar,<i> sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:</i><i>“İşte alın, okuyun amel defterimi!”</i> diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor.                20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır.<i> Bundan dolayı o şöyle diyecektir:</i>                \"Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” <i>(Âyet-i kerimenin aslında geçen)</i><i>“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek”</i> anlamındadır.                </div><div>                21. <i>“Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”</i> Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir.                22. <i>“Yüksek bir cennettedir ki”</i> köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır.                 23. <i>“Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri <span>(onlara)</i> yakındır.”</span> Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir.                 24.<i> Onlara ikramda bulunularak:</i><i>“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için”</i> denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır.                Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.                </div>","","","","","","<p>25-<i> Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:</i><i>“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!”</i>                26- <i>“Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!”</i>                27- <i>“Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!”</i>                28- <i>“Malımın bana faydası olmadı!”</i>                29- <i>“Saltanatım da elimden kaydı gitti.”</i>                30- <i>“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!”</i>                31- <i>“Sonra cehenneme sokun onu!”</i>                32- <i>“Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”</i>                33- <i>“Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi,                  34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.”</i>                35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur.                36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.                37- Onu da ancak günahkarlar yer.</p><div>                25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir.                Onlar gam,<i> keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:</i><i>“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.”</i> Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir.                26. <i>“Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.”</i> Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim.<i> Bundan dolayı şöyle diyecektir:</i>                27. <i>“Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.”</i> Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı.                28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu,<i> bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir:</i>                \"Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı.                 <i>“Saltanatım da elimden kaydı gitti.”</i> Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.                </div><div>                30.<i> İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:</i><i>“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.”</i> Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun.                 31. <i>“Sonra cehenneme sokun onu.”</i> Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin.                32. <i>“Sonra da onu”</i> cehennemin son derece sıcak zincirlerinden <i>“yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”</i> Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline!                33.<i> Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:</i><i>“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.”</i> Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi.                34. <i>“Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.”</i> Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi.<i>                  Bu azabın esas sebebi şudur:</i> Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır.                35. <i>“Artık bugün burada”</i> yani Kıyamet gününde <i>“onun hiçbir yakın dostu yoktur.”</i> Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. <i>“Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”</i><i>(Sebe, 34/23)</i>; <i>“Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”</i><i>(el-Mü’min, 40/18)</i>                36. <i>“İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.”</i> Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir.                 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak <i>“günahkarlar yer.”</i> Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.                </div>","","","","","","","","","","","","","<p>38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere,                39- Ve görmediğiniz şeylere ki,                40- O <i>(Kur'ân)</i>, hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in <i>(okuduğu)</i> bir sözdür.                41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz!                42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz!                43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.                44- Eğer o <i>(Peygamber)</i> bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi;                45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık,                46- Sonra da kalp damarını koparırdık.                47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.                48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür.                49- Biz, içinizden <i>(onu)</i> yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.                50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır.                51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir.                52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.</p><div>                38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir.                40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir.                 Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi.                Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin <i>“âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş”</i> olduğunu bileceklerdir.                 Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.                </div><div>                44-46. <i>“Eğer o <span>(Peygamber)</i> bazı sözler uydurup”</span> iftira ederek yalan yere <i>“Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.”</i>                Kalp damarı <i>(ٱلۡوَتِينَ )</i> kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir.                Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir.                47. <i>“O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.”</i> Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.                </div><div>                48. <i>“Şüphesiz o”</i> Kur’ân-ı Kerîm <i>“takvâ sahipleri için bir öğüttür.”</i> Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler.                 Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.                </div><div>                49. <i>“Biz, içinizden”</i> onu <i>“yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.”</i> Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.                </div><p>                50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.                </p><div>                51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn <i>(kesin gerçek)</i>tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden <i>(kulakla)</i> elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir.                İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.                </div><p>                52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.                </p><p>                Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- <i>(Müşriklerden)</i> biri, kesin gelecek olan azabı istedi.                2- O <i>(azap)</i> kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur.                3- O <i>(azap)</i>, yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.                4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.                5- O halde sen güzel bir şekilde sabret.                6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar.                7- Biz ise onu yakın görüyoruz.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek,<i> işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“<span>(Müşriklerden)</i> biri”</span> dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek <i>“kesin gelecek olan azabı istedi.”</i>                2. <i>“O <span>(azap)</i> kâfirler içindir”</span> Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir <i>“ki onu önleyebilecek yoktur.”</i> Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz.                Bu <i>(azap isteme)</i> olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin,<i> şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:</i><i>“Allah’ım, şâyet bu <span>(Kur'ân)</i> senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”</span><i>(el-Enfal, 8/32)</i>                Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                3-4. <i>“O <span>(azap)</i>, yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”</span><i>“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.”</i> O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada <i>“rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler.                   Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir.                   İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî <span>(amellerin karşılığını vermeye dair)</i> hükmünü onlara uygular.                   O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun!                  Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir!                  Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı”</span> uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile <i>“elli bin yıl olan bir günde”</i> gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.                </div><div>                5. <i>“O halde sen”</i> kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin <i>“güzel bir şekilde sabret.”</i> Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır.                 6-7. <i>“Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.”</i> Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur.                Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.                </div><div>                Daha sonra Yüce Allah,<i> bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","","","<p>8- O gün gök erimiş maden gibi olacak.                9- Dağlar da <i>(didilmiş boyalı)</i> yün gibi ol<i>(up havada uçuş)</i>acak.                10- Hiçbir dost dostunu sormayacak.                11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı <i>(herkesi)</i> feda etmeyi arzular: Oğullarını,                12- Eşini, kardeşini,                13- Kendisini barındıran aşiretini,                14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.                15- Asla! O, alevli bir ateştir.                16- Derileri kavurup soyar.                17- <i>(Kendine)</i> çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni;                18- <i>(Mal)</i> toplayıp da bir kenara yığanı.</p><div>                8. <i>“O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.”</i> Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.                </div><div>                9-10. <i>“Dağlar da <span>(didilmiş boyalı)</i> yün gibi ol<i>(up havada uçuş)</i>acak.”</span> Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak.                 Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin?                 Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması,<i> aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.”</i>                11-14. <i>“Onlar birbirlerine gösterilirler.”</i> Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez.                Azap göreceği muhakkak olan <i>“günahkâr kimse, o günün azabından dolayı <span>(herkesi)</i> feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…”</span> Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr,<i> bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:</i><i>“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.”</i> Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.                </div><div>                15-16. <i>“Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır.                   “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.”</i> Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir.                 17-18. <i>“<span>(Kendine)</i> çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; <i>(mal)</i> toplayıp da bir kenara yığanı.”</span> Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.                </div>","","","","","","","","","","","<p>19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.                 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.                21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.                22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ.                23- Onlar namazlarına devam ederler.                24- Mallarında belli bir hak vardır;                25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış.                26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler.                27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar.                28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.                29- Onlar, mahrem yerlerini <i>(haram ilişkiden)</i> korurlar.                30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları <i>(cariyeler)</i> hariç. <i>(Onlarla ilişki kurarlar ve)</i> bundan dolayı da kınanmazlar.                31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır.                32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.                33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.                34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar.                35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.</p><div>                19. Bu buyruklar,<i> insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir:</i>                20. <i>“Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.”</i> Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez.                21. <i>“İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.”</i> Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.                </div><div>                22. <i>“Ancak namaz kılanlar müstesnâ.”</i> Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler.                23. <i>“Onlar namazlarına devam ederler”</i> Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.                </div><div>                24-25. <i>“Mallarında”</i> zekât ve sadaka kabilinden <i>“belli bir hak vardır.”</i> İnsanlardan <i>“dilenen ve dilenmeyen yoksul”</i> insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar <i>“için ayrılmış.”</i><br></div><div>                26. <i>“Onlar hesap gününü tasdik ederler.”</i> Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.                </div><div>                27-28. <i>“Onlar Rablerinin azabından korkarlar.”</i> Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. <i>“Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.”</i> O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.                </div><div>                29. <i>“Onlar, mahrem yerlerini <span>(haram ilişkiden)</i> korurlar.”</span> Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız <i>(ay hali)</i> iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler.                30. <i>“Ancak eşleri yahut sahip oldukları <span>(cariyeler)</i> hariç. <i>(Onlarla ilişki kurarlar ve)</i> bundan”</span> ekinin geldiği <i>(çocuğun doğduğu)</i> yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı <i>“kınanmazlar.”</i>                31. <i>“Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa”</i> yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse <i>“işte onlar sınırı aşanlardır.”</i> Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır.                Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.                </div><div>                32. <i>“Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.”</i> Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul,<i> ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır:</i> Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye                </div><div>                33. <i>“Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.”</i> Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”</i><i>(et-Talâk, 65/2)</i>; <i>“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”</i><i>(en-Nisâ, 4/135)</i><br></div><div>                34. <i>“Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”</i><br></div><div>                35. <i>“İşte bunlar”</i> yani bu niteliklere sahip olanlar; <i>“cennetlerde ağırlanırlar.”</i> Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır.                Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>36,37- Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan <i>(sözlerinle alay etmek için)</i> sana doğru koşuyorlar.                38- Onların her biri <i>(iman etmeden)</i> Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?                39- Asla! Gerçek şu ki Biz, onları bildikleri o şeyden yarattık.</p><div>                36-37. Yüce Allah,<i> kâfirlerin aldanışını da beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan”</i> her birisi elindekiyle şımarmış halde çeşitli gruplar halinde <i>“<span>(sözlerinle alay etmek için)</i> sana doğru koşuyorlar.”</span>                38. <i>“Onların her biri Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?”</i> Yani onlar,<i> küfürden ve âlemlerin Rabbini inkâr etmekten başka bir iş işlememişken böyle bir şeyi nasıl ümit edebilirler? Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i>                39. <i>“Asla!” Yani durum onların temenni ettikleri gibi değildir ve arzuladıklarını kendi güçleri ile de elde edemezler. “Hayır, Gerçek şu ki Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.”</i> Yani göğüs kemiği ile bel çıkan ve hızlıca atılan bir sudan yaratıldılar. Onlar zayıf varlıklardır. Kendilerine bir fayda sağlayamazlar, gelecek bir zararı önleyemezler, öldüremezler, hayat veremezler ve öldükten sonra da diriltemezler.                </div>","","","","<p>40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz.                42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar <i>(batıl işlerine)</i> dalıp oyalansınlar                43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar.                44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların <i>(dünyadayken)</i> tehdit edildikleri gündür.</p><div>                40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan <span>(da aciz değiliz)</i>.”</span><i>(el-Vâkıa, 56/61)</i><i>“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.”</i> Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.                </div><div>                42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa <i>“O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar <span>(batıl işlerine)</i> dalıp oyalansınlar.”</span> Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.                </div><div>                43. Daha sonra Yüce Allah,<i> yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi”</i> davet edenin çağrısına uyarak <i>“kabirlerinden süratle çıkarlar.”</i> Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir.                44. <i>“Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.”</i> Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır.                \"İşte bu” hal ve âkıbet <i>“onların <span>(dünyadayken)</i> tehdit edildikleri gündür.”</span> Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.                </div><p>                Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.                </p>","","","","","<p>1- Şüphesiz Biz Nûh’u kavmine <i>(peygamber olarak)</i> gönderdik ve: Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, dedik.                2- O <i>(kavmine)</i> dedi ki: <i>“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için apaçık uyarıcıyım.”</i>                3- <i>“Şöyle ki: Allah’a ibadet edin, O’ndan korkup sakının ve bana itaat edin.”</i>                4- <i>“Ki O da günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir vadeye kadar ertelesin. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vade geldi artık ertelenmez. Keşke bilseydiniz!”</i>                5-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim! Şüphesiz ben kavmimi gece gündüz davet ettim.”</i>                6- <i>“Ama benim davetim sadece onların kaçışlarını artırdı.”</i>                7- <i>“Ben senin kendilerini bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.                  8- “Sonra ben onları açıktan açığa davet ettim.”</i>                9- <i>“Yine onlarla hem açık açık, hem de gizli gizli konuştum.”</i>                10- <i>“Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok bağışlayıcıdır.”</i>                11- <i>“<span>(Mağfiret dileyin)</i> ki O, üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin.”</span>                12- <i>“Mallarla ve oğullarla sizi destekleyip çoğaltsın. Size hem bağlar bahçeler hem de nehirler versin.”</i>                13- <i>“Size ne oluyor ki Allah’a saygı duymuyorsunuz?”</i>                14- <i>“Halbuki sizi aşama aşama yaratan O’dur.”</i>                15- Görmez misiniz ki Allah yedi göğü nasıl kat kat/uyum içinde yaratmış?                16- Orada ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.                17- <i>“Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir.”</i>                18- <i>“Sonra sizi yine oraya gönderecek ve bir defa daha sizi <span>(oradan)</i> çıkaracaktır.”</span>                19- <i>“Allah yeryüzünü sizin için bir sergi gibi yaymıştır.”</i>                20- <i>“Ki onun geniş yollarında gidesiniz.”</i>                21-<i> Nûh dedi ki:</i><i>“Rabbim! Gerçek şu ki bunlar bana isyan ettiler de malları ve çocukları sadece zararlarını artıracak olan kimselere uydular.”</i>                22- <i>“Onlar da çok büyük tuzaklar kurdular.”</i>                23- <i>“Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terk etmeyin.”</i>                24- <i>“Gerçekten onlar, birçok kimseyi saptırdılar. O halde Sen de bu zalimlerin sapıklığından başka bir şeylerini artırma!”</i>                25- Günahlarından dolayı onlar suda boğuldular da ardından da ateşe sokuldular. Ama Allah’ın dışında kendilerini kurtaracak hiçbir yardımcı bulamadılar.                26-<i> Nûh dedi ki:</i><i>“Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan tek bir kimse bırakma!”</i>                27- <i>“Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve sadece <span>(kendileri gibi)</i> günahkar ve kâfir çocuklar dünyaya getirirler.”</span>                28- <i>“Rabbim! Beni, anamı, babamı, mü’min olarak evime gireni, erkek ve kadın mü’minleri bağışla! Zalimlerin de helâklerinden ancak başka bir şeylerini artırma!”</i></p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 28 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><p>                Yüce Allah, bu sûrede Nûh aleyhisselam kıssasından başkasını zikretmemiştir. Buna sebep ise onun, kavmi arasında uzun bir süre kalıması, daveti ve şirkten uzaklaşma çağrısını tekrar tekrar yapmış olmasıdır.                </p><p>                1. Yüce Allah Nûh aleyhisselam’ı kavmine onlara bir rahmet olması ve can yakıcı bir azaba karşı onları uyarması için göndermiş olduğunu haber vermektedir. Çünkü onların küfürlerini sürdürmeleri bundan dolayı da ebedî olarak helâke uğramaları ve sonu gelmez bir azaba maruz kalmaları tehlikesi vardı.                </p><div>                2. Nûh aleyhisselam da bu emre riâyet edip Yüce Allah’ın emrini yerine getirmek için elini çabuk tuttu ve <i>“<span>(kavmine)</i> dedi ki: Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için apaçık uyarıcıyım.”</span> Benim sizi korkutup uyarışım çok açık ve ortadadır. Çünkü onun kendisi ile korkutup uyardığı hususu, neden korkutup uyardığını ve kurtuluşun ne ile gerçekleşeceğini açıkça onlara bildirmişti. O, bütün bu hususları en ufak bir kapalı taraf kalmayacak şekilde onlara açıklamıştı.                 3-4.<i> Onlara kurtuluşun esasını bildirip gereğini yerine getirmelerini emretmek üzere şunları söylemişti:</i><i>“Allah’a ibadet edin, O’ndan korkup sakının.”</i> Bu ise yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmek, O’nu tevhid etmek, şirkten, şirk yollarından ve şirk vesilelerinden uzak durmakla olur.                 Allah’tan korktukları takdirde Allah da günahlarını bağışlar. Günahları bağışlandı mı onlar azaptan kurtulurlar ve mükâfata nail olurlar.                \"Ve sizi belli bir vadeye kadar ertelesin.” Bu dünya yurdunda sizi faydalandırsın ve belli bir süreye kadar helâki sizden uzaklaştırsın. Yani dünyada Allah’ın kaza ve kaderi gereğince belli bir süreye kadar kalışı takdir eden O’dur. Ebediyen dünyadan yararlanmak söz konusu değildir. Çünkü ölüm kaçınılmaz bir şeydir.<i> Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çünkü Allah’ın takdir ettiği vade geldi mi artık ertelenmez. Keşke bilseydiniz!”</i> Ama siz Allah’ı inkâr ettiniz ve O’na karşı inatlaştınız.                </div><div>                5-6. Ancak kavmi, onun davetini kabul etmediler, emrine de uymadılar. Bundan dolayı o da bu sözleriyle Rabbine şikâyette bulundu. Zira onlar, yüz çevirerek haktan kaçıp uzaklaştılar. Davetinin hiçbir faydası olmadı. Çünkü davetin fayda vermesi, maksadın kısmen veya tamamen gerçekleşmesi halinde söz konusudur.                7. <i>“Ben senin kendilerini bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem”</i> yani çağrımı kabul etsinler ve ettikleri takdirde de sen kendilerine mağfiret edesin diye davet ettim. Bu, katıksız olarak onların faydasına idi. Ama onlar, batılları üzere devam etmekten, haktan nefret edip kaçmaktan başka bir yol kabul etmediler.                 <i>“Parmaklarını”</i> peygamberleri Nûh aleyhisselam’ın kendilerine söylediklerini işitmemek için <i>“kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler.”</i> Haktan uzaklaşmak için ve ona duydukları nefret dolayısı ile elbiselerine bürünüp örtündüler.                 Küfür ve kötülükleri üzere <i>“direndiler”</i> ve hakka karşı <i>“büyüklendikçe büyüklendiler.”</i> Böylelikle kötülükleri arttı, hayır da onlardan alabildiğine uzaklaştı.                </div><div>                8-9. <i>“Sonra ben onları”</i> hepsinin işitebilecekleri şekilde <i>“açıktan açığa davet ettim. Yine onlarla hem açık açık, hem de gizli gizli konuştum.”</i> Bütün bunlar, samimi olarak onların iyiliğini arzu ettiğinden dolayı idi. Onun için maksadı gerçekleştirebileceği düşünülen bütün yolları davette kullanmıştı.                </div><div>                10. <i>“Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin.”</i> Yani işlemekte olduğunuz günahları terk edin ve onlardan dolayı Allah’tan affedilmeyi isteyin. <i>“Çünkü O, çok bağışlayıcıdır.”</i> Tevbe edip mağfiret dileyene bağışlaması, affı pek çoktur, diyerek günahların bağışlanabileceğini belirttim, mağfiret dilemenin vesile olacağı mükâfatları anlattım ve bunun cezayı uzaklaştıracağını da söyledim.                 11.<i> Aynı şekilde onları daha dünyada iken kavuşacakları birtakım hayırları bildirerek de teşvik ettim:</i><i>“<span>(Mağfiret dileyin)</i> ki O, üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin.”</span> Yani dağları, ovaları sulayacak, ülkeyi ve kulları canlandırıp hayat verecek şekilde ardı arkasına size yağmur yağdırsın.                12. <i>“Mallarla ve oğullarla sizi destekleyip çoğaltsın.”</i> Dünyadan istediklerinizi kendileri vasıtası ile elde ettiğiniz mallarınızı ve evlâtlarınızı çoğaltsın.                \"Size hem bağlar bahçeler hem de nehirler versin.” Bunlar, dünya lezzet ve isteklerinin en ileri derecesidir.                </div><div>                13. <i>“Size ne oluyor ki Allah’a saygı duymuyorsunuz?”</i> Allah’ı tazim edip O’ndan korkmuyorsunuz? Allah’ın nezdinizde hiçbir kıymeti bulunmuyor?                14. <i>“Halbuki sizi aşama aşama yaratan O’dur.”</i> Yani anne karnı, sonra süt emme ve ardından çocukluk çağı, sonra iyiyi kötüden ayırt edebilme çağı, ergenlik çağı, sonra gençlik, sonra da yaratmanın vardığı diğer aşamalara kadar getirmek sureti ile sizi bir yaratılıştan sonra bir başka yaratılışla var eden O’dur. Bu harikulade yaratma ve idareyi tek başına gerçekleştiren, elbette tek başına ibadeti ve tevhid edilmeyi hak etmektedir.                Onların ilk yaratılışlarının söz konusu edilmesi, öldükten sonra dirilişe dikkatlerini çekmek ve onları yoktan var edenin, ölümlerinden sonra tekrar yaratmaya kadir olduğunu göstermek içindir.                </div><div>                15. Yine Allah,<i> insanların yaratılmasından daha büyük olan göklerin yaratılışını da dirilişe delil göstererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Görmez misiniz ki Allah yedi göğü nasıl kat kat/uyum içinde”</i> her bir semâyı diğerinin üstünde <i>“yaratmış?”                  16. “Orada ayı”</i> yeryüzündeki insanlar için <i>“bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.”</i> Bu buyrukta bu cisimlerin yaratılışlarının azametine, Allah’ın rahmetine, ihsanının genişliğine delil olan güneş ve ayın pek çok menfaatlerine dikkat çekilmektedir. O halde pek büyük ve pek merhametli olan yaratıcının ta’zim edilmesi ve sevilmesi hakkıdır. O’ndan korkmak ve rahmetini ummak gerekir.                </div><div>                17. <i>“Allah sizi”</i> atanız Âdem’i siz onun sulbünde olduğunuz halde yarattığında <i>“yerden bir bitki gibi bitirmiştir.”</i>                18. <i>“Sonra sizi”</i> ölümden sonra <i>“yine oraya gönderecek ve”</i> öldükten sonra diriliş için ve amellerinizin karşılığını görmeniz için <i>“bir defa daha sizi <span>(oradan)</i> çıkaracaktır.”</span> Hayatın, ölümün ve öldükten sonra dirilişin yegane hakimi ve sahibi O’dur.                </div><div>                19. <i>“Allah yeryüzünü sizin için bir sergi gibi yaymıştır.”</i> Yararlanılmaya hazır bir şekilde döşemiştir.                20. <i>“Ki onun geniş yollarında gidesiniz.”</i> Eğer sizin için döşememiş olsaydı, buna imkân bulunmazdı. Hatta insanların orayı sürmeleri, ekip biçmeleri, bina yapmaları ve üzerinde oturmaları dahi mümkün olmazdı.                </div><div>                21. <i>“Nûh” Rabbine şikâyetle “dedi ki: Rabbim…”</i> Benim onlara söylediğim bunca sözlerin, öğütlerin ve hatırlatmaların onlara hiçbir faydası olmadı. Aksine <i>“bunlar bana”</i> kendilerine emrettiğim bütün hususlarda <i>“isyan ettiler de malları ve çocukları sadece zararlarını artıracak olan kimselere uydular.”</i> Yani onlar, kendilerine samimiyetle öğüt veren, hayrı gösteren rasûle karşı geldiler. Diğer taraftan ileri gelen ve eşraf kabul edilenlere uydular. Halbuki bunların malları ve çocukları kendilerinin ziyanlarından başka bir şeylerini artırmayacaktır. Yani onların, kendilerini helâke götürmekten ve kurtuluştan mahrum etmekten başka bir faydaları yoktur. Peki ya onlara uyup itaat edenlerin hali nice olur!                22. <i>“Onlar da çok büyük”</i> hakka karşı inatlaşma hususunda oldukça ileri ve pek büyük <i>“tuzaklar kurdular.”</i>                23. <i>“Ve” kavimlerini şirke çağırarak ve onlara bunu süslü göstererek “dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın”</i> Böylece onları izlemekte oldukları şirk yoluna taassupla ve sımsıkı sarılmaya, önceki atalarının izlediği yolu bırakmamaya çağırdılar.<i> Daha sonra bu ilâhlarını isim isim zikredip şöyle dediler:</i><i>“Sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terk etmeyin.”</i> Bunlar, salih birtakım insanların isimleri idi. Bunlar öldükten sonra şeytan, kavimlerine onların suretlerini yapmalarını vesvese verip güzel gösterdi. Böylece kanaatlerine göre bunları gördükleri vakit itaat için daha çok gayrete geleceklerdi.                Aradan uzun zaman geçti ve bu işi yapanların dışında başkaları gelince şeytan,<i> bunlara da şunu söyledi:</i> Sizden öncekiler bunlara ibadet ediyorlar, bunları vesile/aracı ediniyorlardı. Bunların vesilesiyle yağmura kavuşuyorlardı. Bunun üzerine onlar da bunlara ibadet ettiler. İşte bundan dolayı onların ileri gelen elebaşları, kendilerine uyan kimselere bu putlara ibadetten vazgeçmemelerini emrettiler.                24. <i>“Gerçekten onlar”</i> yani büyük kabul edilenler ve liderler, yaptıkları çağrılarla insanlardan <i>“birçok kimseyi saptırdılar.”</i><i>“O halde Sen de bu zalimlerin sapıklığından başka bir şeylerini artırma!”</i> Eğer onların sapmaları, benim kendilerini hakka davetim esnasında olsaydı bunun bir anlamı olabilirdi. Fakat onlar, sırf liderlerinin davetleri ile sapmakta ve bununla da ancak sapıklıkları artmaktadır. Yani artık onların kurtuluşlarına ve düzelmelerine imkân kalmamıştır. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> onların dünya ve âhiretteki azap ve cezalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                25. <i>“Günahlarından dolayı onlar suda”</i> kendilerini her taraftan çepeçevre kuşatan denizde <i>“boğuldular. Ardından da ateşe sokuldular.”</i> Bedenleri suda boğulup kayboldu, ruhları da ateşe ve yakılmaya gönderildi.                 Bütün bunlara sebepse işledikleri günahları idi. Halbuki peygamberleri, bu günahlarından dolayı onları uyarmak üzere gelmişti. Onlara bu günahlarının uğursuzluğunu ve kötü âkıbetlerini de bildirmişti. Onlarsa bu ibretli ceza gelip kendilerini buluncaya kadar söylediklerini reddedip durdular.                \"Ama Allah’ın dışında kendilerini kurtaracak hiçbir yardımcı bulamadılar.” Bu ilâhî emir üzerlerine indiğinde, hiç kimse onlara yardım edemedi. Hiç kimse Allah’ın kaza ve kaderine karşı duramadı.                </div><div>                26-27. Nuh aleyhisselam <i>“Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan tek bir kimse bırakma!”</i> diye beddua etti,<i> sonra da bunun sebebini zikrederek şunları söyledi:</i><i>“Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve sadece <span>(kendileri gibi)</i> günahkar ve kâfir çocuklar dünyaya getirirler.”</span> Yani bunların hayatta kalmaları, kendileri için de başkaları için de katıksız bir fesad, bir kötülüktür.                Nûh aleyhisselam, onlarla çokça oturup kalktığından, onların huylarını iyiden iyiye bildiğinden, amellerinin sonuçlarını da gördüğünden bunu anlayıp kestirmişti. Bu sözleri söylemesine sebep de budur. Bundan dolayı Yüce Allah da onun duasını kabul ederek hepsini suda boğdu. Yalnızca Nûh’u ve onunla birlikte iman edenleri kurtardı.                </div><div>                28. <i>“Rabbim! Beni, anamı, babamı, mü’min olarak evime gireni”</i> bunların hakları daha büyük ve bunlara iyilik yapmak daha öncelikli olduğundan dolayı özellikle burada sözü geçenleri zikretti,<i> ardından da duasını genelleştirerek şöyle devam etti:</i><i>“... erkek ve kadın mü’minleri bağışla!”</i><i>“Zalimlerin de helâklerinden”</i> hüsranlarından ve yok olup gidişlerinden <i>“başka bir şeylerini artırma.”</i><br></div><p>                Nûh aleyhisselam Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1-<i> De ki:</i><i>“Bana cinlerden bir topluluğun <span>(benim Kur'ân okuyuşumu)</i> dinledikleri ve şöyle dedikleri vahyolundu: “Gerçekten biz, güzelliğiyle hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik.”</span>                2- <i>“O, doğru yolu gösteriyor. Bundan ötürü biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak koşmayacağız.”</i></p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 28 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Ey peygamber! İnsanlara <i>“de ki: Bana cinlerden bir topluluğun <span>(benim Kur'ân okuyuşumu)</i> dinledikleri ve şöyle dedikleri vahyolundu…”</span> Yüce Allah, onlara karşı delilin ortaya konulması, üzerlerindeki nimetin tamamlanması ve kavimleri için uyarıcılar olmaları için Rasûlüne doğru gitmelerini sağlamıştı. Rasûlüne de onların bu haberini insanlara anlatmasını emretmiştir. Cinler,<i> onun yanına geldiklerinde birbirlerine:</i> Susup dinleyin, demişlerdi. Onlar Kur’ân’ı dinlediklerinde manalarını anlayıp kavradılar ve onun hakikatleri de onların kalplerine ulaştı.                 <i>“Gerçekten biz güzelliğiyle hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik.”</i> Bu, oldukça hayrete düşürücü, çok üstün ve pek değerli bir Kitaptır.                </div><div>                2. <i>“O yolu gösteriyor.”</i> Doğru yol <i>(rüşd)</i>; insanlığa din ve dünyalarının maslahatlarını göstererek onları irşâd eden her bir şeyi kapsayan genel bir isimdir.                \"Bundan ötürü biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak koşmayacağız.” Böylelikle onlar, bütün hayırlı amellerin kapsamına girdiği iman ile birlikte kötülükleri terk etmeyi ihtiva eden takvâya bir arada sahip olmuş oldular. Kendilerini imana girmeye ve imana bağlı olan diğer hususları yerine getirmeye iten sebep olarak da Kur’ân-ı Kerîm’den öğrendikleri irşâd edici buyruklar ve onun ihtiva ettiği çeşitli maslahatlar, faydalı hususlar ve zararlı şeylerden kaçınma prensibidir.                 Bu, Kur'ân’la aydınlanan, onun hidâyeti ile doğru yolu bulan kimseler için pek büyük bir âyet ve kesin bir delildir. İşte her türlü hayrı meyve olarak veren ve Kur’ân-ı Kerîm’in hidâyetine dayalı olan faydalı iman budur.                Böyle bir iman, âdet üzere sahip olunan ve terbiye yolu ile çevreden elde edilen yahut alışkanlık veya buna benzer yollarla elde edilen bilinçsiz imandan çok farklıdır. Çünkü o, taklide dayalı ve her zaman için şüphe ve pek çok arızi haller karşısında tehlike ile karşı karşıya kalabilecek bir imandır.                </div><div>                Bu sûrede yararlı birçok husus vardır.<i> Bunlardan bazıları şöyledir:</i>                1. Cinler vardır, onlar da emir ve yasaklara muhataptırlar ve amellerinin karşılıklarını göreceklerdir. Nitekim bu sûrede bu husus açıkça ifade edilmektedir.                2. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi cinlere de peygamber olarak gönderilmiştir. Çünkü Yüce Allah, Peygamberine vahyolunanları dinleyip kavimlerine tebliğ etmek üzere cinlerden bir grubu ona doğru yönlendirmiştir.                3. Cinlerin akılları vardır ve hakkı bilirler. Zira onları iman etmeye sevkeden husus Kur’ân-ı Kerîm’in hidâyetinin kesin olduğunu anlamalarıdır. Ayrıca onlar, hitaplarında edebe riâyet etmişlerdir.                4. Yüce Allah’ın, Rasûlüne inâyeti ve onun getirdiklerini koruduğu da buradan anlaşılmaktadır. Çünkü onun peygamberlik müjdeleri görülmeye başlandığında semâ yıldızlarla korunmuş, şeytanlar yerlerinden kaçarak oturup gözetledikleri yerlerden uzaklaştırılmışlar, Yüce Allah onun sayesinde yeryüzündeki insanlara değeri ölçülemeyecek çapta büyük bir merhamette bulunmuş ve onlar hakkında hayır murat etmiştir. Yine dininden, şeriatinden ve marifetinden yeryüzünde öyle birtakım gerçekleri açığa çıkarmayı irade buyurmuştur ki bunlar sayesinde kalpler neşe ile dolar, olgun akıl sahipleri onlarla sevinir, bunlar vasıtası ile İslâm’ın şiarları ortaya çıkar ve putperestler de bu yolla engellenirler.                5. Cinler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i dinlemeye son derece özen göstermişler ve onun etrafında yığılmışlardır.                6. Bu sûre, tevhid emrini ihtiva etmekte ve şirki de yasaklamaktadır. İnsanların da durumunu açıklamakta, hiçbir kimsenin zerre ağırlığı kadar dahi ibadete layık olamadığını ortaya koymaktadır. Çünkü Rasûlullah Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisi hiçbir kimseye herhangi bir fayda sağlayamadığına, bir zarar veremediğine göre hatta bizzat kendisine karşı bile durumu böyle olduğuna göre bütün insanların ve yaratılmışların durumunun böyle olduğu da açık bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. O halde bu vasıfta olan herhangi bir kimseyi ilâh edinmek çok büyük bir yanlış ve zulümdür.                7. Gayb bilgisi yalnızca Allah’a mahsustur. Yaratılmışlardan hiç kimse bu bilgiye sahip değildir. Bundan Allah’ın bilmesine razı olduğu ve ondan ona bir miktar bilme imtiyazını verdiği kimseler <i>(melekler ve peygamberler)</i> müstesnâdır.                </div><p>                Cin Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","<p>3- <i>“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne bir zevce edinmiştir, ne de bir evlât.”</i>                4- <i>“Demek içimizdeki akılsız <span>(İblis)</i> Allah’a karşı batıl sözler söylüyormuş.”</span></p><div>                3. <i>“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir.”</i> Azameti, şanı çok yüce, isimleri pek mukaddestir. <i>“O ne bir zevce edinmiştir, ne de bir evlât.”</i> Onlar, Allah’ın yücelik ve azametini anladıkları için Allah’ın zevcesi yahut evlâdı olduğunu iddia edenlerin bu kanaatlerinin batıl olduğunu da anladılar. Çünkü O, bütün kemâl sıfatlarında azamet ve celâle sahiptir. Zevce ve evlât edinmek ise buna aykırıdır. Çünkü bu, mutlak ve kemâl derecesindeki Ğanî oluşa <i>(hiçbir şeye/kimseye muhtaç olmayışa)</i> zıttır.                </div><div>                4. <i>“Demek içimizdeki akılsız <span>(İblis)</i> Allah’a karşı batıl sözler”</span> haktan alabildiğine uzak, haddi alabildiğine aşan sözler <i>“söylüyormuş.”</i> Onu buna iten ise akılsızlığından başka bir şey değildir. Yoksa o aklı başında, kalbi iman ile mutmain birisi olsaydı, ne söylediğini bilirdi.                </div>","","<p>5- <i>“Halbuki biz, insanların da cinlerin de Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”</i></p><div>                5. <i>“Halbuki biz insanların da cinlerin de Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”</i> Yani bizler, bundan önce aldanmışız. Cin ve insanların ileri gelenleri, efendileri bizi aldattılar. Biz onlara hüsn-ü zan beslemiş, onların Allah’a karşı yalan söyleme cesaretini göstermeyeceklerini zannetmiştik. Bundan dolayı önceden biz onların yolundan giderdik. Bugün ise hak, bizim için açıklık kazandığına göre artık hakkın yolunu izlemeye koyulduk, ona boyun eğdik. Hidâyete aykırı, onunla bağdaşmayan hiçbir kimsenin sözüne artık aldırış etmiyoruz.                </div>","<p>6- “Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da bu suretle onların azgınlıklarını/korkularını artırırlardı.</p><div>                6. <i>“Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da bu suretle onların azgınlıklarını/korkularını artırırlardı.”</i> Yani insanlar, korku ve dehşet hallerinde cinlere sığınıyorlar, onlara ibadet ediyorlardı. Böylelikle insanlar, cinlerin azgınlıklarını ve büyüklenmelerini artırmış oldular. Çünkü onlar, insanların kendilerine ibadet ettiklerini ve tehlikelerden kendilerine sığındıklarını görünce böyle bir azgınlığa sürüklendiler.<i>                  Buradaki mana şöyle de olabilir:</i> Cinler, insanların kendilerine sığınmakta olduklarını görünce, onların kendilerine daha çok sığınmalarını ve izlemekte oldukları bu yola daha bir yapışmalarını sağlamak için onların korku ve dehşetlerini daha da artırdılar. Zira herhangi bir insan,<i> tehlikeli bir vadide konakladı mı:</i><i>“Ben bu vadideki kavmin sefillerinden vadinin <span>(cinlerden olan)</i> efendisine sığınırım”</span> derdi.                </div>","<p>7- <i>“O insanlar da sizin inandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini inanmışlardı.”</i></p><div>                7. <i>“O insanlar da sizin sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı.”</i> Yani öldükten sonra dirilişi inkâr etmeleri üzerine şirk ve azgınlığa yönelmişlerdi.                </div>","<p>8- <i>“Gerçekten biz, göğü yokladık da onun, güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu gördük.”</i>                9- <i>“Halbuki <span>(bundan önce)</i> biz, <i>(göğün haberlerini)</i> dinlemek için orada birtakım yerlere oturuyor idik. Şimdi ise kim dinlemeye kalksa kendisini bekleyen alevli bir ateş buluyor.”</span></p><div>                8. <i>“Gerçekten biz, göğü yokladık”</i>; oraya gittik ve oradan haber almaya kalkıştık <i>“da” köşe bucağına ulaşmak ve ona yaklaşmayı engellemek üzere “güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu gördük.”</i> Bu ateşler, kulak hırsızlığı yoluyla bir şeyler işitmeye çalışanlara atılıyor.                 9. Bu ise bizim daha önce alışageldiğimize duruma aykırıdır.<i> Çünkü bizler daha önce semâdan haber alma imkânını buluyorduk:</i><i>“Halbuki <span>(bundan önce)</i> biz, <i>(göğün haberlerini)</i> dinlemek için orada birtakım yerlere oturuyor idik.”</span> Ve Allah’ın dilediği kadarı ile semâdaki haberlerden bir şeyler kapıp öğreniyorduk. <i>“Şimdi ise kim dinlemeye kalksa kendisini bekleyen alevli bir ateş bulur.”</i> Bu alevli ateş, onu beklemekte, onu telef etmek ve yakmak için hazır bulunmaktadır.                Yani bu durumun, çok büyük bir sebebi ve pek muazzam bir haberi olmalıdır. Böylelikle onlar, Yüce Allah’ın, yeryüzünde hayır ya da şer türünden pek büyük bir olay meydana getirmeyi murat ettiğine kesin kanaat getirmişlerdi.<i> Bundan dolayı şunları söylediler:</i><br></div>","","<p>10- <i>“Doğrusu biz yeryüzündekiler için şer mi murat edildi yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murat etti, bilemiyoruz.”</i></p><p>                10. Yani bunlardan birisinin murat edilmiş olması kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü onlar, mevcut durumda çok önemli bir değişiklik olduğunu, alışkın olmadıkları bir hal ile karşılaştıklarını gördüler. Kavrayışları ile bunun, Allah’ın yeryüzünde gerçekleştirmeyi murat ettiği bir iş dolayısı ile olduğunu anladılar.                 Bu ifadede onların konuşmadaki edebi de açıklanmaktadır. Çünkü hayrı açıktan Allah’a nispet ettikleri halde şerri Allah hakkındaki edebleri gereği O’na nispet etmediler.                </p>","<p>11- <i>“Gerçekten bizim içimizde salih kimseler de var, bundan aşağıda olanlar da var. Biz farklı farklı yollara ayrılmışız.”</i></p><div>                11. <i>“Gerçekten bizim içimizde salih kimseler de var, bundan aşağıda olanlar da var.”</i> Yani kimimiz fâsık, kimimiz fâcir, kimimiz de kâfirdir.                \"Biz farklı farklı yollara ayrılmışız.” Çeşitli fırkalar, farklı görüşler arkasından gitmişiz. Her bir grup da sahip olduğu yolundan memnundur.                </div>","<p>12- <i>“Şunu kesinlikle anladık ki biz, yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız. Kaçmakla da O’ndan kurtulamayız.”</i></p><p>                12. Biz, şu anda Yüce Allah’ın kudretinin kemâlini, buna karşılık bizim de aczimizin en ileri derecede olduğunu açıkça anladık. Bizim idaremiz, tamamı ile Allah’ın elindedir. Yeryüzünde onu asla âciz bırakamayız. Kaçacak olsak da yine O’ndan asla kurtulamayız. Bizim O’nun kudretinden kaçmak, kudretinin dışına çıkmak için birtakım yollara ve sebeplere başvurmamızın da bir faydası yoktur. O’ndan kurtulmak için yine O’na sığınmaktan başka çaremiz yok.                </p>","<p>13- <i>“Gerçekten biz, hidâyeti/Kur'ân’ı işittiğimizde ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse O, <span>(mükafatının)</i> eksiltilmesinden de zulme uğramaktan da korkmaz.”</span>                14- <i>“Gerçekten bizim içimizde müslüman olanlar da var, haktan sapan zalimler de var. Müslüman olanlara gelince onlar, doğrunun peşinde olanlardır.”</i></p><div>                13. <i>“Gerçekten biz hidâyeti”</i> yani dosdoğru yola ileten Kur’ân-ı Kerîm’i <i>“işittiğimizde”</i> onun hidâyet ve irşadını öğrendiğimizde o, kalplerimize oldukça etki etti ve <i>“ona iman ettik.”</i>                Sonra mü’min kimselerin iman şevkini artıran bir hususu söz konusu ederek şöyle dediler: <i>“Kim Rabbine iman ederse O, <span>(mükafatının)</i> eksiltilmesinden de zulme uğramaktan da korkmaz.”</span> Yani kim samimi olarak iman ederse, onun mükâfatı eksik verilmez. Ona herhangi bir eziyet erişmez, kötülükten esenliğe kavuştuğunda da hayrı elde etti demektir. İman, her türlü hayra götüren ve her türlü şerri ortadan kaldıran bir sebeptir.                </div><div>                14. <i>“Gerçekten bizim içimizde müslüman olanlar da var, haktan sapan zalimler”</i> dosdoğru yoldan uzaklaşmış, haksızlık yapan kimseler <i>“de var.”                  “Müslüman olanlara gelince onlar, doğrunun peşinde olanlardır.”</i> Kendilerini cennete ve cennet nimetlerine ulaştıracak olan doğru yolu arayıp bulmuş kimselerdir.                </div>","","<p>15- <i>“Haktan sapan zalimlere gelince onlar da cehenneme odun olurlar.”</i>                16- Eğer o <i>(kafirler, İslam)</i> yolunda dosdoğru yürüselerdi Biz elbette onlara bol su verirdik.                17- Böylece onları sınardık. Kim Rabbinin Zikrinden/Kur'ân’dan yüz çevirirse O, onu çetin bir azaba sokar.</p><div>                15. <i>“Haktan sapan zalimlere gelince onlar da cehenneme odun olurlar.”</i> Bu da amellerinin bir karşılığıdır. Allah’ın onlara zulmetmesinin bir sonucu değildir.                16. <i>“Eğer o <span>(kafirler, İslam)</i> yolunda”</span> o mükemmel yolda <i>“dosdoğru yürüselerdi Biz elbette onlara”</i> afiyetle <i>“bol su verirdik.”</i> Ancak bundan onları alıkoyan sadece zulüm ve haksızlıklarıdır.                17. <i>“Böylece onları sınardık.”</i> Kimin doğru, kimin yalancı olduğunu ortaya çıkarmak maksadı ile onları sınayalım diye böyle yapardık.                 <i>“Kim Rabbinin Zikrinden/Kur'ân’dan yüz çevirirse O, onu çetin bir azaba sokar.”</i> Yani kim Allah’ın Kitabı demek olan Zikrinden, öğüdünden yüz çevirip de ona uymaz, ona itaat etmezse, aksine onu bırakıp başka şeylerle oyalanır, ondan gafil kalırsa Allah, onu son derece çetin ve ağır bir azaba sokar.                </div>","","","<p>18- Şüphesiz mescidler Allah’a mahsustur. Onun için Allah ile birlikte hiç kimseye dua/ibadet etmeyin.                19- Allah’ın kulu <i>(Muhammed)</i> O’na dua/ibadet etmek için kalktığı zaman neredeyse <i>(cinler, izdihamdan dolayı)</i> onun etrafında keçe <i>(gibi)</i> oldular.                20-<i> De ki:</i><i>“Ben, ancak Rabbime dua/ibadet ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”</i>                21-<i> De ki:</i><i>“Şüphesiz ben, sizden bir zararı savma imkânına da size bir hayır ulaştırma imkânına da sahip değilim.”</i>                22-<i> De ki:</i><i>“Gerçek şu ki <span>(eğer ben Allah'a isyan edersem)</i> beni Allah’tan kimse kurtaramaz ve ben, O’ndan başka sığınacak birini de bulamam.”</span>                23- <i>“Ben ancak Allah tarafından gönderilenleri tebliğ ederim. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.”</i>                24- Nihâyet onlar tehdit edildikleri <i>(azabı)</i> gördükleri vakit, kimin yardımcısının daha zayıf ve sayısının daha az olduğunu anlayacaklardır.                25-<i> De ki:</i><i>“Tehdit edildiğiniz <span>(o azap)</i> yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tayin eder, bilemem.”</span>                26- O, gaybı bilendir; ama gaybından hiç kimseyi haberdar etmez.                27- Ancak seçmiş olduğu rasul/elçi bunun dışındadır. O, onun önünden ve ardından da koruyucular gönderir <i>(ki onu korusunlar)</i>.                28- Bu da o <i>(rasulün, geçmiş rasullerin)</i> Rablerinin gönderdiklerini <i>(olduğu gibi)</i> tebliğ ettiklerini, Allah'ın onların yanında olan her şeyi kuşattığını ve her şeyi tek tek kaydettiğini bilmesi içindir.</p><p>                18. Ne ibadet anlamı ile dua, ne de dilekte bulunma anlamı ile dua, Allah’tan başkasına yapılmamalıdır. İbadetin en önemli yerleri olan mescitlerin esası, ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmak, O’nun azametinin önünde eğilmek ve O’nun izzetinin karşısında boyun bükmek için kurulmuştur.                </p><div>                19. <i>“Allah’ın kulu <span>(Muhammed)</i> O’na dua/ibadet etmek”</span> O’ndan dilekte bulunmak, O’na ibadet etmek ve Kur’ân okumak <i>“için kalktığı zaman neredeyse”</i> cinler kalabalık bir şekilde onun etrafında toplandıklarından dolayı <i>“keçe” gibi “oldular.”</i> Onun getirdiği hidâyeti ve Kur'ân’ı dinlemeye ileri derecedeki rağbet ve isteklerinden dolayı keçe gibi üst üste yığılmışlardı.                </div><div>                20. Ey peygamber! Kendisine çağırdığın şeyin gerçek mahiyetini açıklamak üzere onlara <i>“de ki: Ben, ancak Rabbime dua/ibadet ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”</i> Ben, O’nu tevhid ederim, O’na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet ederim. O’nun dışındaki ortaklardan, putlardan ve müşriklerin O’nun dışında edindikleri her bir şeyden de uzağım.                </div><div>                21. Yani ben sadece bir kulum. Benim elimde yetki namına bir şey yoktur, kendiliğimden en ufak bir tasarrufta da bulunamam.                22. <i>“De ki: “Gerçek şu ki <span>(eğer ben Allah'a isyan edersem)</i> beni Allah’tan kimse kurtaramaz.”</span> Allah’ın azabından beni kurtarması için kendisine sığınabileceğim hiçbir kimse yoktur. Mahlukatın en mükemmeli olan o yüce Rasûl dahi, herhangi bir zarar veya iyilik konusunda yetkili olmadığına, eğer Allah kendisi hakkında bir kötülük dileyecek olursa kendisi bile bu kötülüğü önleyemeyeceğine göre başka bir yaratılmışın bu durumda olması öncelikle söz konusudur.                \"Ve ben O’ndan başka sığınacak” barınacak, yardımını alacak <i>“birini de bulamam.”</i><br></div><div>                23. <i>“Ben ancak Allah tarafından gönderilenleri tebliğ ederim.”</i> Benim insanlardan bir ayrıcalığım yoktur. Tek ayrıcalığım, Yüce Allah’ın bana verdiği mesajları tebliğ etmekten ve insanları da buna davet etmekten ibarettir. Bu yolla da insanlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olur.                \"Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Burdaki isyandan kasıt, diğer muhkem nasların kayıt getirdiği şekilde küfür anlamındaki isyandır. Küfür derecesine ulaşmayan isyana gelince bu, cehennem ateşinde ebedî kalmayı gerektirmez. Nitekim pek çok Kur’ân âyeti ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş olan hadisler buna delil olduğu gibi ümmetin selefi ve imamları da bunu icma ile kabul etmişlerdir.                </div><div>                24. <i>“Nihâyet onlar tehdit edildikleri <span>(azabı)</i>”</span> gözleri ile <i>“gördükleri”</i> ve artık onunla karşılaşacaklarına kesin inanacakları <i>“vakit kimin yardımcısının daha zayıf ve sayısının daha az olduğunu”</i> kesinlikle ve gerçek anlamı ile <i>“anlayacaklardır.”</i> Çünkü o vakit, başkalarının kendilerine yardımcı olamadığını, kendilerinin de kendilerine yardım edemediklerini göreceklerdir. Çünkü artık ilk olarak yaratıldıkları şekilde yine tek başlarına diriltilip mahşere getirilmişlerdir.                </div><div>                25.<i> Eğer onlar sana:</i> Bu tehdit ettiğin azap ne zaman gerçekleşecek? diye soracak olurlarsa <i>“de ki: Tehdit edildiğiniz <span>(o azap)</i> yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tayin eder”</span> buna daha uzun bir süre mi var <i>“bilemem.” Buna dair bilgi, yalnız Allah’ın nezdindedir.                  26. “O gaybı bilendir; ama gaybından hiç kimseyi haberdar etmez”</i> yaratıklardan kimseye bildirmez. Aksine kalplerin içerisindeki sırları ve gaybleri bilmek, yalnız O’na mahsustur.                </div><div>                27. <i>“Ancak seçmiş olduğu rasul bunun dışındadır.”</i> Ona hikmetinin haber vermeyi gerektirdiği kadarını haber verir. Çünkü peygamberler başkaları gibi değildir. Allah, onları hiçbir varlığı desteklemediği yollarla desteklemiştir. Onlara bildirdiği vahiyleri gerçek anlamı ile tebliğ etmeleri için de korumuştur. Şeytanların o vahye yaklaşmalarına, ona bir şeyler katmalarına ya da eksiltmelerine imkân vermemiştir.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:</i><i>“O, onun önünden ve ardından da koruyucular gönderir <span>(ki onu korusunlar)</i>.”</span> Yani Allah’ın emri ile onu korurlar.                </div><div>                28. <i>“Bu da o <span>(rasulün, geçmiş rasullerin)</i> Rablerinin gönderdiklerini”</span> bu maksatla onlara vermiş olduğu sebepler aracılığı ile <i>“ettiklerini, Allah'ın onların yanında olan her şeyi”</i> gizleyip açıkladıklarını <i>“kuşattığını ve her şeyi tek tek saydığını bilsmesi içindir.”</i><br></div>","","","","","","","","","","","<p>1- Ey elbisesine sarınıp bürünen!                2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir;                3- Yarısını veya ondan biraz azını.                4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere <i>(ağır ağır ve tane tane)</i> oku.                5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.                6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.                7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.                8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!                9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir <i>(hak)</i> ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan!                10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş.                11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı.                İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı.<i> Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:</i><i>“Beni örtün, beni örtün!”</i> demişti.<i> Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:</i><i>“Oku” dedi.<span> Peygamber:</i> “Ben okuma bilmem”</span> deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi.                Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi.                Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir.                Yüce Allah,<i> Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:</i><i>“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir”</i> buyurmaktadır.                3-4.<i> Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:</i><i>“Yarısını veya ondan”</i> yarısından <i>“biraz azını”</i> üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. <i>“Yahut da ondan”</i> yarısından <i>“biraz fazlasını!”</i> Bu da gecenin üçte iki kadarı olur.                \"Kur’ân’ı da tertil üzere <i>(ağır ağır ve tane tane)</i> oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir.<i> O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                5. <i>“Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”</i> Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz.                 Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir.                </div><div>                6. Daha sonra Yüce Allah,<i> ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çünkü gece kalkışı”</i> yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak <i>“hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.”</i> Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir.                </div><div>                7.<i> Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:</i><i>“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.”</i> Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz.                </div><div>                8. <i>“Rabbinin ismini an”</i> bu bütün zikir çeşitlerini kapsar <i>“ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!”</i> Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir.                </div><div>                9. <i>“O, doğunun da batının da Rabbidir.”</i> Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir.                 <i>“O’ndan başka hiçbir <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span> O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:</i><i>“O halde O’na güvenip dayan!”</i> Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil!                </div><p>                10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır.                 Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir.                </p><div>                11. <i>“Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!”</i> Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları <i>(azaba uğratmayı)</i> ihmal etmeyeceğim.                 <i>“Refah sahibi”</i> ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir.<i>                  Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”</i><i>(el-Alak, 96/6-7)</i><br></div><p>                Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:                </p>","","","","","","","","","","","<p>12- Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş vardır.                13- Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap vardır.                14- O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır ve dağlar akıp giden kum yığınları gibi olur.</p><div>                12. <i>“Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş var.”</i> Oldukça şiddetli bir azap vardır. Biz, bunu Allah’ı gazaplandıran işleri yapmaya devam eden kimseler için ibretli bir ceza olmak üzere hazırladık. <i>“Ve yakıcı” oldukça kızgın “bir ateş var.”</i>                13. Çok acı, çirkin, korkunç, tadı tiksinti verici, kokusu son derece kötü ve iğrenç olduğu için <i>“boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı”</i> dehşet verici çapta acı ve ızdırap verici <i>“bir ateş vardır.”</i><br></div><div>                14. İşte bunlar, öyle bir günde gerçekleşecek ki pek büyük dehşetten dolayı <i>“o gün yeryüzü ve dağlar sarsılır.”</i> O sapasağlam, yerinden oynamayan <i>“dağlar” dağılan, yukarıdan aşağı “akıp giden kum yığınları gibi olur.”</i> Bundan sonra da etrafa savrularak darmadağın olurlar.                </div>","","","<p>15- Şüphesiz Biz, Firavun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhit olacak bir peygamber gönderdik.                16- Firavun, o peygambere karşı çıkmıştı da Biz de onu feci bir şekilde yakalamıştık.</p><div>                15-16. Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i> Şu ümmî, Arabî, müjdeleyici, uyarıcı, ümmete yaptıkları amelleri hususunda şahitlik edecek olan peygamberi size gönderdiği için Rabbinize hamd ve şükredin. Bu pek üstün ve değerli nimetin gereklerini yerine getirin. Sakın küfre sapıp Rasûlünüze karşı gelmeyin. O takdirde Yüce Allah’ın kendisine İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak gönderdiği vakit isyan eden Firavun gibi olursunuz. Nitekim Mûsâ, onu Allah’a davet etmiş, Allah’ı tevhid etmesini emretmişti. Firavun ise onun sözünü kabul etmeyip ona isyan ederek karşı çıkmıştı. Allah da onu çok çetin bir azap ile ansızın yakalamıştı.                </div>","","<p>17- Eğer siz küfürde diretirseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?                18- Ki o gün <i>(dehşetten)</i> gök bile yarılacaktır. Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.</p><div>                17-18. Yani o, oldukça dehşetli, çok tehlikeli, çocukların dahi saçlarını ağartacak, pek muazzam cansız varlıkları eritecek, göğü yarıp çatlatacak ve yıldızları darmadağın edecek olan Kıyamet gününde sizler, nasıl yakanızı kurtarabilecek, nasıl kendinizi kurtarabileceksiniz?                <i>“Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.”</i> Yani bu vaadin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Hiç kimse ona engel olamaz.                </div>","","<p>19- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.</p><div>                19. Yani Yüce Allah’ın Kıyamet gününün durumunu ve dehşetli hallerini bildirdiği bu öğüt, takvâ sahibi kimselerin düşünüp ibret alacağı, mü’minlerin de kendisi dolayısı ile yasaklardan kaçınacağı bir öğüttür.                 <i>“Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.”</i> Ona götüren yolu izler. Bu ise O’nun şeriatının izinden gitmekle olur. Çünkü O, bu yolu tam anlamı ile açıklamış ve onda kapalı bir taraf bırakmamıştır.                İşte bu da Yüce Allah’ın, kullara kendi fiillerini işleyebilme gücünü verdiğini ve bu konuda onlara belli bir imkân tanıdığını gösteren bir delildir. Yoksa durum Cebriye’nin iddia ettiği gibi değildir. Zira onlara göre insanların fiilleri kendi iradeleri dışında cereyan eder. Böyle bir iddia hem nakle aykırıdır, hem de akla.                </div>","<p>20- Şüphesiz Rabbin, senin ve seninle beraber olan <i>(müminlerden)</i> bir kesimin kalkıp gecenin üçte ikisine yakın bir süreyi, yarısını veya üçte birini namazla geçirdiğini biliyor. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir ve tespit eder. O, sizin gece <i>(ibadet vaktini)</i> tam olarak hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. Artık <i>(gece namazında)</i> Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizden hastalananlar olacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan <i>(rızkını)</i> aramak üzere yeryüzünde yol tepeceğini, başka bir kısmınızın da Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde Kur'ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz onun mükafatını Allah katında hem daha hayırlı, hem de daha büyük olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.</p><div>                20. Yüce Allah, bu sûrenin başlarında, Rasûlüne gecenin yarısını, üçte ikisini yahut üçte birini namazla geçirmesini emretmiştir. Aslolan ise hükümlerde ümmetinin ona uymasıdır. Burada da onun kendisine verilen o emre uyduğu gibi mü’minlerden bir kesimin de o emre uyduğu söz konusu edilmektedir.                Emrolunan bu süreyi tespit etmek, insanlara ağır geldiğinden dolayı Yüce Allah,<i> artık bunun kendilerine son derece kolaylaştırdığını haber vermekte ve:</i><i>“Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir ve tespit eder”</i> buyurmaktadır. Yani onların miktarlarını, bunların ne kadarının gidip geriye ne kadarının kaldığını tam manasıyla O bilir.                \"O, sizin gece <i>(ibadet vaktini)</i> tam olarak hesap edemeyeceğinizi” yani bu büyük bir dikkat ve oldukça titizlik gerektirdiğinden dolayı onun miktarını eksiksiz ve fazlasız olarak belirleyemeyeceğinizi <i>“bildiği için sizi affetti.”</i> Yükünüzü hafifletti ve tayin edilen miktardan ister fazla ister eksik olsun, size kolayınıza gelen kadarı ile yetinmeyi emretti.                 <i>“Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.”</i> Yani bildiğiniz bölümleri ve size ağır gelmeyecek miktarı okuyun. Bundan dolayıdır ki geceleyin namaz kılan kimse, bu konuda istekli ve gücü yerinde olduğu sürece namaz kılmakla emrolunmuştur. Yorulur yahut tembellik basar yahut uyuklayacak olursa, namaza huzurla ve dinlenmiş olarak devam edebilmesi için dinlenmelidir.                Daha sonra Yüce Allah,<i> bu yükümlülüğü hafifletmeye uygun gerekçeler olan bazı sebepleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah, içinizden hastalananlar olacağını... bilir.”</i> Böylelerine ise gecenin yarısı, üçte biri veya üçte ikisi boyunca namaz kılmak ağır gelir. O halde hasta olan kimse, kolayına gelen kadarını kılsın. Aynı şekilde eğer kendisine ağır gelecekse ayakta namaz kılması da emrolunmamıştır. Hatta nafile namaz kılmak, ona ağır gelirse bunu terk edebilir. Üstelik ona sağlıklı iken yapmış olduğu nafile amellerin ecri de yazılır.                \"Bir kısmınızın Allah’ın lütfundan <i>(rızkını)</i> aramak üzere yeryüzünde yol tepeceğini” yani başkalarına muhtaç olmamak ve onlara el açmamak için ticaret yapmak maksadı ile yolculuk edecek kimseler bulunacağını bilir. Yani yolculuk yapan kimsenin durumu, yükünün hafifletilmesini gerektirir. Bundan dolayı farz namaz yükü hafifletilmiş, iki vakit namazı cem ederek bir vakitte kılması, dört rekâtlik farzları iki rekât olarak kısaltması ona mubah kılınmıştır.                Aynı şekilde <i>“başka bir kısmınızın da Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde Kur'ân’dan kolayınıza geleni okuyun.”</i> Yüce Allah, burada iki hafifletmeyi söz konusu etmektedir. Bunlardan birisi, sağlıklı ve mukim <i>(yolcu olmayan)</i> kimseye dair bir hafifletmedir. Böyle bir kişi, vakti tam tespit etme külfetine girmeksizin, gayret ve isteğini göz önünde bulundurarak gece namazını kılar. Hatta en faziletli olan vakti değerlendirir ki bu da gecenin ilk yarısından sonra gelen gecenin üçte birlik bölümüdür.                 Diğer hafifletme ise hasta ve yolcu içindir. Bu yolculuk da ister ticaret kastı ile olsun, ister cihad, hac veya buna benzer bir ibadet kastı ile yapılmış olsun fark etmez. O da külfete girmeyeceği hususları göz önünde bulundurmalıdır.                Dinde bize zorluk kılmayıp aksine şeriatını kolaylaştırdığı, kullarının hallerini, dinlerinin, bedenlerinin ve dünyalarının maslahatını dikkate aldığı için Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.                Daha sonra Yüce Allah, ibadetlerin anası ve direği olan iki ibadeti emretmektedir. Bunlar ise kendisi olmaksızın dinin doğru bir şekilde ayakta duramayacağı namazı dosdoğru kılmak, diğeri de imanın kanıtı olan zekâtı vermektir. Ki zekât sayesinde fakirler ve yoksullar da gözetilmiş olur. Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Namazı” rükünleri, sınırları, şartları ve bütün tamamlayıcı unsurları ile birlikte “dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin.”</i> Samimi bir niyet ile nefsinizden bir sebat ile temiz maldan yalnız Allah için verin. Bunun kapsamına farz olan zekât da müstehab olan sadakalar da girmektedir.<i>                  Daha sonra genel olarak bütün hayırlara ve bunları yapmaya teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz onun mükafatını Allah katında hem daha hayırlı, hem de daha büyük olarak bulursunuz.”</i> Bir iyilik on katından yedi yüz katına kadar ve daha pek çok katlara kadar karşılık görecektir.                 Bilinmeli ki bu dünya yurdunda zerre ağırlığı kadar yapılan bir hayır, ebedî nimetler yurdu olan cennette dünyanın ve üzerinde bulunanların kat kat fazlası lezzetler ve arzu edilen şeylerle karşılık bulacaktır. Bu dünyadaki hayır ve iyilik, ebedilik yurdundaki hayır ve iyiliğin kaynağı, tohumu, aslı ve esasıdır. Gafletlerle geçen vakitlere ne kadar üzülünse azdır. Salih amellerin dışındaki işlerle geçen zamanlara ne kadar yazık!                 Yaratıcının öğüdünden etkilenmeyen ve onlara bizzat kendilerinden daha çok merhametli olanın teşvik edici buyruklarından istifade edemeyen kalplere yazıklar olsun!                Hamd-u senâlar Sanadır Allah’ım. Şikâyetlerimiz Sanadır. Senden yardım dileriz. Bütün gücümüz, kuvvetimiz Senin yardımınladır.                \"Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” İtaat ve hayırlı işleri yapmaya teşvikten sonra mağfiret dileme emrinin anlamı çok büyüktür. Çünkü kullar, emrolundukları hususlarda mutlaka kusur ederler. Ya hiçbir şekilde emri yerine getirmez yahut da eksik bir şekilde yaparlar. O bakımdan Allah, bunun mağfiret dilenerek telafi edilmesini emretmektedir. Kul, gece gündüz günah işler durur. Allah, rahmet ve mağfireti ile onu kuşatmayacak olursa, şüphesiz o helâk olur.                </div><p>                Müzzemmil Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","<p>1- Ey elbisesine sarınıp bürünen!                2- Kalk ve uyar!                3- Yalnız Rabbini tazim et!                4- Elbiseni temizle!                5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur.                6- <i>(Yaptığını)</i> çok görerek başa kakma!                7- Rabbin için sabret.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 56 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı.                 Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti.                Burada da davetini açığa vurmasını,<i> açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek:</i> Tam bir gayret ve istek ile <i>“kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar”</i> ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun.                </div><p>                3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun.                </p><div>                4. Burada geçen <i>“elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir.                  Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur.<span> Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir:</i> Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır.                  Bu buyruktaki “elbise”</span> ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur.                </div><div>                5. Buradaki <i>“Azaba sebep olacak şeyler”</i> ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir.                Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir.                </div><div>                6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör.<i>                  Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir:</i> Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur.                </div><p>                7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet!                Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu.                Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.                </p>","","","","","","","<p>8- Sûr’a üfürüldüğü zaman,                9- İşte o gün, oldukça zor bir gündür.                10- Kâfirlere hiç de kolay değildir.</p><div>                8-10. Yani kabirlerden kalkılması, bütün insanların öldükten sonra dirilmesi ve amel defterlerinin verilmesi için Sûr’a <i>“üfürüldüğü zaman, işte o gün”</i> dehşetli hallerinin ve zorluklarının çokluğundan dolayı <i>“oldukça zor bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir.”</i> Çünkü onlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş, kesinlikle helâk olacaklarını, azap içinde mahvolacaklarını anlamış olacaklardır.                Bu son ayetten anlaşıldığına göre o gün mü’minlere kolay olacaktır.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.”</i><i>(el-Kamer, 54/8)</i><br></div>","","","<p>11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım,                12- Kendisine bolca mal verdiğim,                13- Ve <i>(yanı başında)</i> hazır duran oğullar <i>(ihsan ettiğim)</i>;                14- Her türlü imkanı önüne serdiğim <i>(kafir)</i> kimseyi.                15- Bir de kalkmış <i>(nimetleri)</i> daha da artırmamı bekliyor.                16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.                17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim.                18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti.                19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti!                20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti!                21- Sonra baktı.                22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı.                23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı.                24-<i> Nihayet dedi ki:</i><i>“Bu <span>(eskilerden)</i> nakledilen bir sihirden ibarettir.”</span>                25- <i>“Bu, insan sözünden başka bir şey değil!”</i>                26- Ben onu Sekar’a sokacağım.                27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.                29- Derileri yakıp kavurur.                30- Başında da on dokuz <i>(görevli melek)</i> vardır.                31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin,<i> kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:</i><i>“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?”</i> desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.</p><div>                Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                11. <i>“Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.”</i> Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim;                12-13. <i>“Kendisine bolca”</i> pek çok <i>“mal verdiğim ve”</i> yanı başında <i>“hazır duran oğullar”</i> sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim;                14. <i>“Her türlü imkanı önüne serdiğim”</i> ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir.                 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte <i>“bir de kalkmış <span>(nimetleri)</i> daha da artırmamı bekliyor.”</span> Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor.                16. <i>“Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır.<span> Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur:</i>                  17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.”</span> Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır:</i>                18-20. <i>“Çünkü o” kendi kendine “düşündü”</i> Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları <i>“ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?”</i> Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı.                 21-22. <i>“Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.”</i> Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi.                 23. <i>“Sonra yüz çevirip”</i> geri döndü <i>“Büyüklük tasladı.”</i> Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur.                24-25. <i>“Nihayet dedi ki: “Bu <span>(eskilerden)</i> nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!”</span> Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür.                Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir?                 Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir.<i> Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                26-28. <i>“Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.”</i> Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz.                29. <i>“Derileri yakıp kavurur.”</i> Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz.                30. <i>“Başında da on dokuz”</i> bekçi melek <i>“vardır.” Bunlar, “<span>(O ateşin)</i> başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”</span><i>(et-Tahrim, 66/6)</i><br></div><div>                31. <i>“Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.”</i> Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır.                \"Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.<i>” Burada şu kastedilmiş olabilir:</i> Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da <i>“fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah,<span> şöyle buyurmaktadır:</i> “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”</span><i>(ez-Zâriyât, 51/13)</i> Yani azaba uğratılırlar, demektir.<i>                  Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir:</i> Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır.<i> Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:</i><i>“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir”</i> Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri <i>(kesin inançları)</i> daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur.                \"kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır.                 Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır.<i> Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kalplerinde hastalık”</i> şüphe, tereddüt ve münafıklık <i>“bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.”</i> Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder.                 Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.”</i> Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır.                \"Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan <i>“ordularını O’ndan başkası bilmez.”</i> Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir.                \"Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>32- Asla <i>(öyle değil)</i>! Andolsun aya,                33- Dönüp gittiğinde geceye,                34- Aydınlandığı zaman sabaha ki,                35- O <i>(sekar)</i>, gerçekten büyük <i>(felaketlerden)</i> biridir.                36- İnsanlar için bir uyarıcıdır;                37- İçinizden hem <i>(hayra ve cennete)</i> ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için <i>(bir uyarıdır)</i>.                38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır;                39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.                40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar,                41-<i> Günahkarlar hakkında:</i>                42- <i>“Sizi Sekar’a ne sürükledi?”</i>                43-<i> Derler ki:</i><i>“Biz namaz kılanlardan değildik.”</i>                44- <i>“Yoksula da yedirmezdik.”</i>                45- <i>“<span>(Batıla)</i> dalanlarla birlikte biz de dalardık.”</span>                46- <i>“Hesap gününü de yalanlardık.”</i>                47- <i>“Nihâyet ölüm bize <span>(bu haldeyken)</i> gelip çattı.”</span>                48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.                49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?                50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.                52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler <i>(ilahi kitap)</i> verilmesini bekliyor.                53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.                54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.                55- Dileyen ondan öğüt alır.                56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.</p><div>                32-34. <i>“Asla <span>(öyle değil)</i>! Andolsun aya...”</span> Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir.                </div><div>                35-37.<i> Hakkında yemin edilense şudur:</i><i>“O, büyük <span>(felaketlerden)</i> biridir.”</span> Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın.                 Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”</i><i>(el-Kehf, 28/29)</i><br></div><div>                38. <i>“Her nefis işledikleri”</i> yaptığı şer ve kötü amelleri <i>“karşılığında rehin alınmıştır.”</i> Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur.                39. <i>“Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.”</i> Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir.                40. <i>“Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.”</i> Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar.                41-42. Bu karşılıklı konuşmaları,<i> nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek:</i> Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında,<i> azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:</i><i>“Sizi Sekar’a ne sürükledi?”</i> Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz?                43-44. <i>“Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.”</i> Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı.                45. <i>“<span>(Batıla)</i> dalanlarla birlikte biz de dalardık.”</span> Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik.                46. <i>“Hesap gününü de yalanlardık.”</i> İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür.                 Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür.                47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. <i>“Nihâyet ölüm bize <span>(bu haldeyken)</i> gelip çattı.”</span> Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu.                 48. <i>“Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”</i> Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır.                </div><div>                49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra,<i> hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?”</i> Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı <i>“aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.”</i> gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar,<i> pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar:</i>                52. <i>“Dahası onlardan her biri, kendisine”</i> üzerine semâdan inmiş <i>“açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.”</i> ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                53. <i>“Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.”</i> Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı.                </div><div>                54. <i>“Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.”</i> Burada <i>“o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir.                  55. “Dileyen ondan öğüt alır.”</i> Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur.                56. <i>“Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.”</i> Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz.                 Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir.                Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır.                \"O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir.                </div><p>                Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Kıyamet gününe yemin olsun,                2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki <i>(siz kesinlikle diriltileceksiniz)</i>.                3- İnsan, Bizim onun <i>(çürüyüp dağılmış)</i> kemiklerini bir araya getir<i>(ip dirilt)</i>emeyeceğimizi mi sanıyor?                4- Elbette <i>(bunu yapabiliriz)</i>; hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip <i>(eski haline getirmeye)</i> kâdiriz.                5- Ama insan, günah işlemek için önündeki <i>(kıyameti)</i> yalanlamayı tercih eder.                6- <i>“Ne zamanmış o kıyamet günü?”</i> diye sorar.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1.<i> Burada “لا:</i> hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur.                Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.                </div><div>                2. <i>“Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…”</i> Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara <i>“kendini kınayan”</i> denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir.<i>                  Diğer bir sebep de şudur:</i> Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.                </div><div>                3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların,<i> Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İnsan, Bizim onun <span>(çürüyüp dağılmış)</i> kemiklerini”</span> ölümünden sonra <i>“bir araya getir<span>(ip dirilt)</i>emeyeceğimizi mi sanıyor?”</span> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”</i><i>(Yâsîn, 36/78)</i>                Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir.                4.<i> Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Elbette <span>(bunu yapabiliriz)</i>; hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip <i>(eski haline getirmeye)</i> kâdiriz.”</span> Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.                </div><p>                5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.                </p><p>                Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.                </p>","","","","","","<p>7, 8, 9- Gözler <i>(dehşetten)</i> donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman;                10-<i> O gün insan:</i><i>“Kaçacak yer neresi?”</i> der.                11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok!                12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.                13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.                14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir;                15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.</p><div>                7. <i>“Gözler <span>(dehşetten)</i> donup kaldığı zaman”</span> artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri <span>(ile)</i> kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”</span><i>(İbrahim, 14/42-43)</i>                8-9. <i>“Ay tutulduğu”</i> ışığı ve gücü gittiği <i>“güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.”</i> Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır.                 10. <i>“O gün insan”</i> bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için <i>“Kaçacak yer neresi?”</i> der.”                </div><div>                11. <i>“Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.”</i> Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır.                12. <i>“O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.”</i> Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:</i>                13. <i>“O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.”</i> İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.                </div><div>                14. <i>“Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.”</i> Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir.                 15. <i>“Türlü mazeretler ortaya atsa bile.”</i> Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”</i><i>(el-İsrâ, 17/14)</i>                Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir.<i> Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:</i><i>“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”</i><i>(er-Rûm, 30/57)</i><br></div>","","","","","","","","","<p>16- Kur'ân’ı <i>(vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için)</i> acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama!                17- Çünkü onu <i>(sana)</i> belletmek de okutmak da Bize düşer.                18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.                 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.</p><div>                16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah,<i> ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:</i><i>“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”</i><i>(Tâ-Hâ, 20/114)</i>                İşte burada da şöyle buyurmaktadır: <i>“Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!”</i>                17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini,<i> okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çünkü onu <span>(sana)</i> belletmek de okutmak da Bize düşer.”</span> Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır.                18. <i>“O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.”</i> Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku.                19. <i>“Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.”</i> Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu <i>(vahyetti mi)</i> onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu.                 Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir.                 Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder.                Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.                </div>","","","","<p>20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen <i>(dünyayı)</i> seviyorsunuz.                21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz.                22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.                23- Rablerine bakmaktadırlar.                24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır.                25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.</p><div>                20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin <i>“çabuk elde edilen <span>(dünyayı)</i> seviyor”</span> olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız.                Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.                </div><div>                22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir.<i> Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.”</i> Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar.                23. <i>“Rablerine bakmaktadırlar.”</i> Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.                </div><div>                24.<i> Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır”</i> kederli, hor, hakir ve zelildir.                25. <i>“Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.”</i> Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.                </div>","","","","","","<p>26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı;                27- <i>“Kim <span>(şifa bulsun diye ona)</i> okuyup üfleyecek?”</span> denildiği;                28- Artık <i>(ölüm döşeğinde olanın, dünyadan)</i> ayrılık vaktinin geldiğini anladığı;                29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman;                30- İşte o gün <i>(kulların)</i> götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır.                31- Ama o <i>(kafir insan)</i>, tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı.                32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti.                33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.                34- Sana lâyıktır <i>(o azap)</i>, lâyık!                35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!                36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?                37- O, <i>(rahme)</i> dökülen bir damla meni değil miydi?                38- Sonra <i>(rahme)</i> yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir.                39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır.                40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?</p><div>                26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister.<i> İşte bundan dolayı devamla:</i><i>“Kim <span>(şifa bulsun diye ona)</i> okuyup üfleyecek?”</span> denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez.                28-30. <i>“Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.”</i> Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek.                İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.                </div><div>                31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını,<i> küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:</i><i>“Ama o <span>(kafir insan)</i>, tasdik etmemiş”</span> Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; <i>“namaz da kılmamıştı.”</i>                32-33. <i>“Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve”</i> ona verilen emir ve yasaklardan <i>“yüz çevirmişti.”</i> O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine <i>“kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.”</i> Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.                </div><div>                34-35. Yüce Allah,<i> böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:</i><i>“Sana lâyıktır <span>(o azap)</i>, lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!”</span> Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.                </div><div>                36. Daha sonra Allah,<i> insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?”</i> Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır.                37-38. <i>“O, <span>(rahme)</i> dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra”</span> o meni halinden sonra <i>“<span>(rahme)</i> yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu”</span> canlı biri olarak <i>“yaratıp şekil vermişti.”</i> Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır.                39-40. <i>“Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın”</i> insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin <i>“ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”</i> Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.                </div><p>                Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o, <i>(bu süre zarfında)</i> anılmaya değer bir şey değildi.                2- Şüphesiz Biz insanı imtihan etmek üzere karışık bir sudan yarattık ve bu sebeple onu işiten ve gören bir varlık kıldık.                3- Gerçekten Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık ya şükreden biri olur ya da bir nankör/kafir!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 31 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah, bu sûrede insanın ilk durumunu, sonunu ve orta dönemlerdeki halini söz konusu ederek; onun üzerinden <i>“uzun bir süre”</i> geçtiğini bildirmektedir. Bu süre, o daha var olmadan önce, yokluk halinde ikenki dönemini dile getirmektedir. <i>“Ki o” bu süre zarfında “anılmaya değer bir şey değildi.”</i><br></div><div>                2. Yüce Allah, insanı yaratmayı dileyince babası Âdem’i çamurdan yarattı,<i> sonra da ardı arkasına onun neslini var etti:</i><i>“Gerçekten Biz insanı… karışık bir sudan”</i> hakir ve tiksinti veren bir sudan <i>“yarattık.”                  “imtihan etmek üzere”</i> Acaba ilk halini düşünüp bunun farkına mı varacak yoksa nefsi onu kandırıp aldatacak mı, ortaya çıkaralım diye.                Yüce Allah insanı yaratmış, ona görme, işitme ve diğer azalar gibi gizli ve açık güçler vermiştir. Bunları da tam ve sağlıklı bir şekilde maksatlarını elde etmesine imkân verecek şekilde yaratmıştır.                </div><div>                3. Sonra da ona peygamberler göndermiş, peygamberlere de Kitaplar indirmiştir. Kendisine ulaştıran yolunu gösterip açıklamış ve bu yolu izlemeye teşvik etmiştir. Huzuruna varacağı vakit nezdinde kendisine neler saklamış olduğunu da haber vermiştir. Diğer taraftan helâke götüren yolu da bildirip bu yolu izlemekten sakındırmıştır. Bu yolu izlediği takdirde nelerle karşılaşacağını da bildirmiş ve bu şekilde onu imtihana tabi tutmuştur.<i>                  Bunun sonucunda da insanlar iki kısma ayrılmışlardır:</i> Biri, Allah’ın nimetlerine şükreden ve O’nun yerine getirilmesini istediği hakları ifa eden kimselerdir. Diğeri de Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu dinî ve dünyevî nimetlere nankörlük edip Rabbini inkar eden ve helâke götüren yola giren kimselerdir.                </div>","","","<p>4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.                5- İyi ve itaatkar <i>(müminler)</i> ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten <i>(cennet şarabı)</i> içerler.                6- O, Allah’ın <i>(has)</i> kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.                7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.                8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler.                9- <i>(Ve derler ki:)</i><i>“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.”</i>                10- <i>“Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”</i>                11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve <i>(yüzlerine)</i> bir aydınlık, <i>(gönüllerine de)</i> bir sevinç verir.                12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.                13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk.                 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır.                15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.                 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.                17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur.                18- Bu da orada <i>“Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır.                  19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın.                  20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.                  21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir.                  22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.”</i>                23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik.                24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!                25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!                 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et!                27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen <i>(dünyayı)</i> seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar.                28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.                29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.                30- Ama Allah dilemedikçe siz <i>(bir şey)</i> dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.                31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.</p><div>                4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde <i>“zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah,<span> şöyle buyurmaktadır:</i> “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”</span><i>(el-Hâkka, 69/32)</i><i>“Kâfirler için”</i> ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran <i>“demir halkalar ve alevli bir ateş”</i> bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev <i>“hazırladık.”</i><i>“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”</i><i>(en-Nisâ, 4/56)</i> İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.                </div><div>                5. <i>“İyi ve itaatkar <span>(müminler)</i> ise”</span> yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların <i>“kâfûr karıştırılmış bir kadehten”</i> çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır.                Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”</i><i>(el-Vakıa, 56/28-29)</i>; <i>“Tertemiz kılınmış zevceler...”</i><i>(el-Bakara, 2/25)</i>; <i>“Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”</i><i>(el-En’âm, 6/143)</i>; <i>“Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”</i><i>(ez-Zuhruf, 43/71)</i><br></div><div>                6. <i>“O, Allah’ın <span>(has)</i> kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.”</span> Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir.                 Daha sonra Yüce Allah,<i> bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                7. <i>“Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.”</i> Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler.                \"Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.                </div><div>                8. <i>“Yemeğe olan arzularına rağmen”</i> kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp <i>“yoksula, yetime ve esire yedirirler.”</i>                9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler.<i> Hallerinin dili ile de şöyle derler:</i><i>“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.”</i> Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de.                 10. <i>“Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı”</i> kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı <i>“bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”</i><br></div><div>                11. <i>“Allah da o günün şerrinden onları korur.”</i><i>“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez.<span> Melekler onları karşılar:</i> Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”</span><i>(el-Enbiya, 21/103)</i><i>“Ve” yüzlerine “bir güzellik”</i> ve kalplerine de <i>“bir sevinç verir.”</i> Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.                </div><div>                12. <i>“Sabretmeleri”</i> itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri <i>“sebebi ile de onları”</i> her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan <i>“cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.”</i>                Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: <i>“Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”</i><i>(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33)</i> Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.                </div><div>                13. <i>“Orada tahtlara yaslanırlar.”</i> Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir.                \"Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve <i>“ne de” şiddetli derecede “soğuk”</i> görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.                </div><p>                14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.                </p><div>                15. <i>“Etraflarında”</i> genç hizmetçiler <i>(vildân)</i> ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından <i>“gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.”</i>                16. <i>“Bu billurlar gümüştendir”</i> Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. <i>“ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.”</i> yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez.<i>                  Maksadın şu olma ihtimali de vardır:</i> Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.                </div><div>                17. <i>“Orada” cennette “onlara”</i> tadının ve kokusunun güzelleşmesi için <i>“zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.”</i> Kadeh, içi şarap dolu kaba denir.                18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.                </div><div>                19. <i>“Etraflarında ölümsüz.”</i> Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış <i>“hizmetçi çocuklar dolaşır.”</i><i>“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini”</i> güzelliklerinden ötürü <i>“etrafa dağılmış birer inci sanırsın.”</i>                Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.                </div><div>                20. <i>“Cenneti bir görsen”</i> cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan <i>“orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.”</i> Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün.                Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.                </div><div>                21. <i>“Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.”</i> Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir.                \"Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur.                \"Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.                </div><div>                22. <i>“İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır”</i> dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir.                 <i>“Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.”</i> Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.                </div><div>                23.<i> Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:</i><i>“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik”</i> buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir.<i> Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın.                Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen <i>“günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!”</i> Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.                </div><div>                25.<i> Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!”</i> Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.                </div><div>                26. <i>“Gecenin bir kısmında O’na secde et!”</i> Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır.                \"Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade,<i> Yüce Allah’ın daha önce geçen:</i><i>“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”</i><i>(el-Müzzemmil, 73/14)</i> buyruğu ile kayıtlıdır.                </div><div>                27. <i>“Şüphesiz bunlar”</i> yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha <i>“çabuk elde edilen”</i> dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar.                \"ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü <i>“de arkalarına atıyorlar”</i> Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır.<i> O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”</i><i>(el-Kamer, 54/8)</i> Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.                </div><div>                28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir.<i> Şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onları Biz yarattık.”</i> Yoktan onları var eden Bizleriz.                 <i>“ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.”</i> Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur.                 İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.”</i> Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.                </div><div>                29. <i>“Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.”</i> Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder.                \"Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. <i>“Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”</i><i>(el-Enfâl, 8/42)</i><br></div><div>                30. <i>“Ama Allah dilemedikçe siz <span>(bir şey)</i> dileyemezsiniz.”</span> Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir.                \"Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.                </div><div>                31. <i>“O, dilediğini rahmetine alır”</i> ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir.                 Bedbahtlığı hidâyete tercih eden <i>“zalimlere gelince O, onlar için”</i> zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile <i>“can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”</i><br></div><p>                İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun iyilikle gönderilenlere,                2- Şiddetlice esenlere;                3- İyice yayanlara,                4- Tam anlamı ile ayırt edenlere;                5, 6- Gerek mazeret kapısını kapatmak gerekse de uyarmak üzere zikri getirip bırakanlara ki,                7- Tehdit olunduğunuz şey elbette gerçekleşecektir.                8- Yıldızlar söndürüldüğü zaman,                9- Gök yarıldığı zaman,                10- Dağlar parçalanıp savrulduğu zaman,                11- Peygamberlerin <i>(ümmetlerine şahitlik etme)</i> vakti geldiği zaman <i>(kıyamet kopmuş olacaktır.)</i>                12- Peki, onlar hangi güne ertelendiler?                13- Hüküm/ayrım gününe!                14- Hüküm/ayrım gününün ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?                 15- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 50 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah,<i> öldükten sonra dirilişin ve amellerin karşılıklarının verileceğinin gerçekleşeceğini bildirmek üzere birtakım hususlara yemin etmektedir:</i><i>“Andolsun iyilikle gönderilenlere”</i> Bunlar, Yüce Allah’ın gerek kaderin ve âlemin işlerinin idare edilmesi için, gerekse de dini hususlar ve peygamberlere vahyi getirmek için gönderegeldiği meleklerdir.                 Âyet-i kerimedeki <i>“عُرۡفٗا / iylikle”</i> ifadesi, bu gönderilenlerin halini anlatmaktadır. Yani melekler, iyilik, hikmet ve maslahat ile gönderilirler. Çirkin ve boş işlerle gönderilmezler.                2. <i>“Şiddetlice esenlere”</i> bunlar da aynı şekilde Yüce Allah’ın gönderdiği meleklerdir. Allah, onları verdiği emirleri çabucak yerine getirmekle ve emirlerini uygulamakta şiddetlice esen rüzgar gibi hareket etmekle nitelendirmektedir.                \"Şiddetlice esenler”den kasıt, hızla ve şiddetlice esen rüzgârlar da olabilir.                3. <i>“İyice yayanlara”</i> bununla yaymakla görevli olduğu hususları yayan melekler kastedilmiş olabileceği gibi Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile yeryüzünü canlandırdığı, ona ölümünden sonra hayat verdiği bulutları kastetmiş olma ihtimali de vardır.                [4. <i>“Tam anlamı ile ayırt edenlere”</i>, Bunlar da Allah katından hak ile batılı ve helal ile haramı birbirinden ayırt edecek şeyler indiren meleklerdir.]                5-6. <i>“Gerek mazeret kapısını kapatmak gerekse de uyarmak üzere zikri getirip bırakanlara;”</i> bunlar da en şerefli emirleri getirip bırakan meleklerdir. Buradaki zikir, Yüce Allah’ın kendisi ile kullarına rahmet buyurduğu, onunla menfaat ve maslahatlarını kendilerine hatırlattığı zikirdir/vahiydir ki melekler bunu peygamberlere getirip bırakırlar.                Onun gönderilişi de insanlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmamak yahut bir uyarı olmak içindir. Onunla insanlar ileride kendilerini bekleyen tehlike ve korkulu şeylere karşı uyarılmakta ve onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakılmamaktadır. Buna bağlı olarak onların da Allah’a karşı ileri sürecekleri bir delilleri kalmamaktadır.                </div><div>                7. <i>“Tehdit olunduğunuz şey”</i> öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının görülmesi, <i>“elbette gerçekleşecektir.”</i> Onun gerçekleşmesi kaçınılmazdır, bunda herhangi bir şüphe ve tereddüt yoktur.                </div><div>                8-14. Diriliş ve hesap günü gerçekleşeceğinde kâinatta öyle korkunç ve dehşetli değişiklikler meydana gelecektir ki, bunlar kalpleri dehşete düşürecek ve onları pek çok ağır sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır.                 Yıldızlar söndürülecek, etrafa savrulup dağılacak, yerlerinden oynayacaklardır. Dağlar da savrularak toz duman olacaktır. Dağlar ve yeryüzü, herhangi bir çukurun ya da tümseğin görülmediği dümdüz bir arazi haline gelecektir. İşte peygamberler için belirli vaktin tayin edildiği gün de budur. Peygamberlerle ümmetleri aralarında hüküm vermek için bugüne ertelenmişlerdir.<i> Bundan dolayı:</i><i>“Peki, onlar hangi güne ertelendiler?”</i> buyrulmaktadır. Buradaki soru bugünün büyüklüğünü, ağırlığını ve dehşetini dile getirmek içindir.<i>                  Daha sonra bu soruya:</i><i>“Hüküm/ayrım gününe!”</i> diye cevap verilmektedir. Yani o, hem insanlar arasında birbirleri ile ilgili olarak hem de herbirisinin ayrı ayrı hesabının görülüp hükme bağlanacağı gündür.                </div><div>                15. Daha sonra Yüce Allah,<i> bu günü yalanlayanları tehdit ederek:</i><i>“O gün yalanlayanların vay haline!”</i> buyurmaktadır. Yani onlar, o günde geçmişlerine ne kadar çok pişman olup yanacaklar, ne kadar çetin azap görecekler ve ne kadar kötü bir âkıbet ile karşılaşacaklardır!                 Yüce Allah, onlara haber verdiği ve bu hususta onlara yemin de ettiği halde onlar onu tasdik etmediler. İşte bundan dolayı en ileri derecede cezayı hak ettiler.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","<p>16- Biz öncekileri helâk etmedik mi?                17- Sonra arkadan gelenleri de <i>(helakte)</i> onların peşine takarız.                18- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.                19- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                16-18. Yani biz öncekilerden yalanlayanları helâk etmedik mi? Daha sonra gelenler arasından yine yalanlayanları helâk ederek bunları öncekilerin peşine katıyoruz. İşte Allah'ın her bir günahkâr hakkında önceden de sonradan da uygulayageldiği sünneti/kanunu budur. Günahkârların cezalandırılması kaçınılmaz bir şeydir. Niçin görüp duyduğunuz şeylerden gereği gibi ibret almıyorsunuz?                 19. <i>“O gün” gördükleri bunca âyet ve belgelere, ibretlik ceza örneklerine rağmen “yalanlayanların vay haline!”</i><br></div>","","","","<p>20- Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?                21- Onu sağlam bir yere yerleştirdik;                22- Malum bir süreye kadar.                23- Bunu biz takdir ettik ki ne güzel takdir edenleriz Biz!                24- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                20-21. Yani ey Âdemoğulları <i>“Biz sizi hakir bir sudan”</i> son derece değersiz, sırt ile göğüs kemiği arasından çıkan bir sudan <i>“yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere”</i> rahme <i>“yerleştirdik.”</i> O, orada yerleşip gelişir.                 22. <i>“Malum bir süreye”</i> süresi tayin edilmiş bir vakte <i>“kadar.”                  23. “Bunu biz takdir ettik.”</i> Yani Biz, o ceninin o karanlıklar içerisinde kalmasını takdir ettik ve bunun tedbirini aldık. Onu nutfeden bir kan damlacığına, ondan da bir lokmacık ete dönüştürdük. Sonunda Allah onu bir bedene döndürdü ve sonra da ona ruh üfledi. Bundan önce ölenler de vardır.                \"ki ne güzel takdir edenleriz Biz!” Bununla Yüce Allah, kendi mukaddes zatını kastetmektedir. Çünkü O’nun takdiri, hikmetine tabidir ve hamde lâyıktır.                 24. <i>“O gün” Allah kendilerine ayetleri açıkladığı, ibret ve apaçık delilleri gösterdiği halde “yalanlayanların vay haline!”</i><br></div>","","","","","<p>25- Biz yeryüzünü toplanma yeri kılmadık mı?                 26- Dirilere de ölülere de.                27- Orada köklü ve yüksek dağlar yarattık ve size tatlı su içirdik.                28- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                25-26. Yani biz yeryüzünü sizin maslahatlarınız ve faydanız için amade kılmak suretiyle size lütufta bulunmadık mı? Sizlere bunca nimetleri bu yolla bağışlamadık mı? Buna bağlı olarak Biz orayı sizin için <i>“toplanma yeri kılmadık mı?”</i> Evlerde <i>“dirilere” kabirlerde de “ölülere.”</i> Nasıl ki evler, köşkler Yüce Allah’ın kullarına nimet ve lütufları arasındadır, kabirler de aynı şekilde onlar için -cesetlerinin yırtıcı hayvanların ve başka şeylerin önünde bırakılmayarak oraya gömülmesi dolayısıyla- bir rahmettir.                27. <i>“Orada köklü ve yüksek dağlar yarattık.”</i> Yeryüzü üzerindekileri sarsmasın diye yeri sağlamlaştıran dağlar var ettik. Allah yeryüzünü enli-boylu, muazzam ve sapasağlam dağlarla sağlamlaştırıp güçlendirmiştir.                \"Size tatlı” içimi hoş <i>“su içirdik.”</i> Yüce Allah,<i> bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İçtiğiniz sudan bana haber verin. Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indirenler Biz miyiz? Dileseydik onu acı kılardık. Şükretmeniz gerekmez mi?”</i><i>(el-Vâkıa, 56/68-70)</i>                28. <i>“O gün yalanlayanların”</i> Allah, kendilerine tek başına yarattığı ve özellikle onlara lütfetmiş olduğu bu nimetleri göstermiş olmasına rağmen bunlara yalanlayarak karşılık verenlerin <i>“vay haline!”</i><br></div>","","","","<p>29- Haydi gidip yalanlamakta olduğunuz <i>(o azaba)</i> girin!                30- Gidip üç kola ayrılmış bir gölgeye girin.                31- O, ne gölgelendirir ne de alevlere karşı fayda sağlar.                32- O, her biri saray kadar büyük kıvılcımlar atar.                33- Ki <i>(her bir kıvılcım)</i> kara-kızıl develeri andırır.                34- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                29.<i> Yalancı günahkârlar için hazırlanıp onlara:</i><i>“vay hallerine!”</i> dedirten hususlardan birisi de Kıyamet gününde onlara söylenecek olan şu sözlerdir: <i>“Haydi gidip yalanlamakta olduğunuz <span>(o azaba)</i> girin!”</span> Daha sonra bu,<i> şu buyruklarla açıklanmaktadır:</i>                30-31. <i>“Gidip üç kola ayrılmış bir gölgeye girin.”</i> Yani ortasından üç kol, ateşten üç parça beliren, gidip gelen ve onunla bir arada bulunan cehennem ateşinin gölgesine gidin. Ancak <i>“o, ne gölgelendirir.”</i> Onda ne rahat, ne de huzur vardır. <i>“ne de alevlere karşı”</i> orada kalana bir <i>“fayda sağlar.”</i> Aksine alevler, sağından solundan, dört bir yanından onu çepeçevre kuşatır. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onların üstlerinde de ateşten tabakalar vardır altlarında da.”</i><i>(ez-Zümer, 39/16)</i>; <i>“Onlara cehennemden bir döşek vardır. Üstlerinde de <span>(ateşten)</i> örtüler. İşte Biz zalimleri böyle cezalandırırız.”</span><i>(el-Araf, 7/41)</i>                32-33. Daha sonra Yüce Allah, cehennemdeki kıvılcımların büyüklüğüne,<i> korkunç manzaralarına ve kötü görünüşlerine delil teşkil edecek şu ifadeleri zikretmektedir:</i>                \"O, her biri saray kadar büyük kıvılcımlar atar ki <i>(her bir kıvılcım)</i> kara-kızıl develeri andırır.” Kara-kızıl develer, sarıya çalan siyah renkli develerdir. Bu da cehennem ateşinin alevinin, kor ateşinin ve kıvılcımlarının karanlık ve siyah renkli olduğuna, görünüşünün dehşet verici ve oldukça da sıcak olduğuna delildir. Yüce Allah’tan ateşten kurtarıp esenliğe kavuşturmasını, oraya yakınlaştırıcı amellerden de uzak tutmasını dileriz. <i>“O gün yalanlayanların vay haline!”</i><br></div>","","","","","","<p>35- Bu, onların konuşamayacakları gündür.                 36- Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.                37- O gün yalanlayanların vay haline!                38- İşte bu, hüküm/ayrım günüdür. Sizi de öncekileri de topladık.                39- Eğer <i>(azaptan kurtulmak için)</i> bana karşı kuracağınız bir tuzağınız varsa haydi durmayın kurun.                40- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                35. Yani yalanlayanlara çok çetin gelecek bu pek büyük günde yalanlayıcılar, korku ve aşırı dehşetlerinden dolayı konuşamayacaklardır.                36-37. <i>“Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.”</i> Yani özür dileyecek olsalar dahi özürleri kabul olunmayacaktır: <i>“O zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan <span>(Rablerini)</i> razı etmeleri de istenmez.”</span><i>(er-Rûm, 30/57)</i><br></div><div>                38. <i>“İşte bu, hüküm/ayrım günüdür. Sizi de öncekileri de”</i> aranızda ayırt edici hükmü verelim, bütün mahlukat arasında hükmedelim diye <i>“topladık.”                  39-40. “Eğer bana karşı kuracağınız bir tuzağınız varsa”</i> benim mülkümün dışına çıkabiliyor ve azabımdan kurtulabiliyor iseniz <i>“haydi durmayın kurun.”</i> Yani sizin buna gücünüz yok, buna imkân bulamazsınız.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin bucaklarından kaçmaya gücünüz yetiyor ise kaçın. Ama güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız!”</i><i>(er-Rahmân, 55/33)</i>                İşte o gün zalimlerin bütün hileleri, çareleri tükenir. Onların kurabilecekleri bütün tuzaklarda, gidebilecekleri bütün yollarda çaresizlikleri ortaya çıkar. Allah’ın azabına teslimiyet göstermekten başka yolları kalmaz ve o gün yalanlayışlarında yanlış yaptıkları açıkça ortaya çıkar. <i>“O gün yalanlayanların vay haline”</i><br></div>","","","","","","<p>41- Şüphesiz takvâ sahipleri gölge altlarında ve pınar başlarındadır.                42- Canlarının çektiği meyveler arasındadırlar.                43- Yaptıklarınız sebebiyle afiyetle yiyin, için.                44- İşte Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.                45- O gün yalanlayanların vay haline!</p><div>                41. Yüce Allah,<i> yalanlayanların cezasını söz konusu ettikten sonra iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz takvâ sahipleri”</i> yani yalanlamaktan sakınan, söz, fiil ve davranışlarında tasdik vasfına sahip olan kimseler -ki ancak farzları eda etmek ve haramları terk etmek sureti ile bu hale ulaşabilirler- çiçekler açmış, göz kamaştırıcı türlü ağaçların çokluğundan dolayı <i>“gölge altlarında”</i> Selsebîl’den, Rahîk’den ve diğer pınarlardan oluşan türlü <i>“pınar başlarındadır.”</i>                42. <i>“Canlarının çektiği”</i> en iyi ve en lezzetli türden <i>“meyveler arasındadırlar.”</i>                43.<i> Onlara:</i><i>“Yaptıklarınız sebebiyle”</i> canların çektiği yiyeceklerden ve lezzetli içeceklerden <i>“afiyetle” boğazınızda kalmaksızın, rahatsız edici hiçbir sebep de bulunmaksızın “yiyin için”</i> denilir. Tam anlamı ile afiyetin gerçekleşmesi ise yenilen ve içilen şeylerin her türlü olumsuzluktan ve kusurdan uzak kalması ile bir de bunların ardının arkasının kesilmeyeceğine ve sonlarının gelmeyeceğine kesin inanmaları ile mükmündür.                 Bu mükâfatlar size <i>“yaptıklarınız sebebiyle”</i> verilmektedir. Yani sizi ebedi ve kalıcı nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran, sizin işlediğiniz amellerdir.                44-45. Allah’a ihsan ile ibadet eden, Allah’ın kullarına da ihsanda/iyilikte bulunan herkesin durumu böyledir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. O gün yalanlayanların vay haline!”</i> Bu bedbahtlıklarından paylarına düşen, sadece bu nimetleri elden kaçırmak bile olsaydı, keder ve mahrumiyet olarak onlara bu tek başına yeterdi.                </div>","","","","","<p>46- Biraz yiyin ve faydalanın <i>(bakalım)</i>! Çünkü siz günahkârsınız.                 47- O gün yalanlayanların vay haline!                 48-<i> Onlara:</i><i>“Rükû’ edin”</i> denildiği zaman rükû’ etmezler.                49- O gün yalanlayanların vay haline!                50- Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar ki?</p><div>                46-47. Bu buyruk, inkarcılara yönelik bir tehdittir. Onlar dünyada yiyip içseler, lezzet verici şeylerden istifade etseler dahi, Allah’a yakınlaştırıcı şeylerden gaflete düştüklerinden dolayı günahkârdırlar. Ve günahkârların hak ettiklerini hak ederler. O bakımdan onların lezzetleri kesilir, ondan mahrum kalırlar, geriye sadece veballeri ve günah yükleri kalır.                 48-49.<i> Onların günahkârlıklarının bir parçası da kendilerine en şerefli ibadet olan namaz kılmaları emredildiği ve onlara:</i><i>“Rükû’ edin”</i> denildiği vakit bunu kabul etmeyişleridir. Bunun ötesinde bir günahkârlık olur mu? Bundan daha ileri derece bir yalanlama düşünülebilir mi?                <i>“Yalanlayanların o gün vay haline?”</i> Çünkü ilâhî tevfike mazhar oluşun kapıları önlerine kapanır ve her türlü hayırdan mahrum kalırlar.                 50. Onlar, doğruluğun ve kayıtsız şartsız olarak kesin bilginin en üst mertebesinde bulunan bu Kur’ân-ı Kerîm’i yalanladıktan sonra artık <i>“hangi söze inanacaklar ki?”</i> Adı gibi olan ve delillendirilmesi bir tarafa delile benzer bir dayanağı dahi bulunmayan bâtıla mı yoksa Allah’a ortak koşan, çok yalancı, kuru iftiracıların sözlerine mi?                Apaydınlık nurun ötesinde koyu karanlıkların dışında ne vardır? Lehine pek çok delil ve kesin belgenin bulunduğu doğruluğun ötesinde, apaçık iftiranın ve ancak kendisine uygun olanlara yakışan apaçık yalanın dışında ne bulunabilir? Yazıklar olsun onlara! Ne kötü ameller işlediler. Yazık onlara! Ne kadar hüsrandadırlar! Ne kadar bedbahttırlar!                Yüce Allah’tan bizleri affetmesini ve esenliğe kavuşturmasını dileriz. Şüphesiz O, pek cömerttir, çok lütufkârdır.                </div><p>                Murselat Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd, Allah’a mahsustur.                </p><p>                ***                </p>","","","",""]