["<p>253- İşte o peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile konuşmuş,                  kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu                  Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Onlardan sonra gelenler eğer Allah dileseydi kendilerine apaçık                  deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de kimi iman                  etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah                  dilediğini yapar.</p><div>                  253. Yüce Allah hem peygamberlere olan lütufları hem de onların gerçekleştirdikleri kâmil iman,                  köklü yakîn, yüce ahlâk, üstün adab, davet, öğretim ve oldukça kapsamlı faydaları oranında                  peygamberler arasında üstün faziletler ve güzel özellikler bakımından farklılıklar var ettiğini                  haber vermektedir. Zira onlardan kimisini yakın dost edinmiş, kimisi ile özel bir şekilde                  konuşmuş, kimisini diğer insanlar üzerine derecelerle yükseltmiştir. Hiçbir kimse onlardan                  hiçbirisinin zirveleşen faziletine ulaşamaz.                  Hususen Yüce Allah Meryem oğlu İsa’ya Allah’ın hak rasulü ve sadık kulu olduğuna, Allah’tan                  getirdiklerinin tamamının da hak olduğuna delalet eden açık deliller vermiştir. İsa aleyhisselam                  Yüce Allah’ın izni ile anadan doğma körü ve alaca hatalarını iyileştiriyor ve ölüleri                  diriltiyordu. Henüz beşikte küçük bir çocukken insanlarla konuşmuştu. Allah onu Ruhu’l-Kudüs ile                  yani iman ruhu ile desteklemişti. Yüce Allah onun ruhaniyetini başkasının ruhaniyetinden üstün                  kıldı. Böylece o, belli bir güç ve ilâhi desteğe mazhar olmuştu. Her ne kadar böyle bir ruh ile                  desteklenme hususu, imanı oranında bütün mü’minler için genel ise de -<i>nitekim Yüce Allah:</i><i>“Ve onları katından bir ruh ile destekledi...”</i><i>(el-Mücadele, 58/22)</i>                  buyurmaktadır- İsa’nın sahip olduğu bu destek, başkalarınınkinden çok daha büyüktür. O bakımdan                  Yüce Allah özellikle İsa’yı bu yönüyle söz konusu etmiştir.                  Sözü geçen <i>“Ruhu’l Kudüs”</i>ün Cebrail olduğu da söylenmiştir. Allah                  Cebrail’in yardım ve desteği ile İsa’nın gücünü pekiştirmiştir. Ancak daha doğru olan mana                  birincisidir.                  Yüce Allah peygamberlerinin kemalini, onlara ihsan etmiş olduğu fazilet ve özellikleri bildirip                  dinlerinin tek, hayra davetlerinin aynı olduğunu haber verdiğine göre; bütün ümmetlerin onları                  tasdik etmekte söz birliği etmeleri ve onlara itaat etmeleri gerekir. Çünkü Yüce Allah, onlara                  apaçık belgeler vermiştir ki insanlar benzeri belgelerle karşı karşıya kaldıkları takdirde iman                  etmekten başka bir yol seçemezler. Böyle olmakla birlikte onların pek çoğu dosdoğru yoldan                  ayrılıp sapmışlar ve ümmetler arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Onlardan kimisi iman                  etmiş, kimisi kâfir olmuştur. İşte bundan dolayı ayrılıkların ve düşmanlıkların sonucu olan                  savaş ortaya çıkmıştır. Eğer Allah dileseydi elbette insanları hidâyet üzere birleştirirdi ve                  onlar da ayrılığa düşmezlerdi. Yine Allah dileseydi -birbirleriyle çarpışmalarını gerektiren bu                  ayrılıklardan sonra bile- çarpışmazlardı. Ancak O’nun hikmeti sebeplere göre işlerin bu düzende                  cereyan etmesini gerektirmiştir.                  Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın bütün sebepler üzerinde -sonuçlarını doğurmaları yönünde-                  dilediği gibi tasarruf ettiğine çok açık bir delil vardır ve eğer dilerse O, bunları olduğu gibi                  bırakır, dilerse engeller. Bütün bunlar yalnızca O’nun hikmetine bağlıdır. O dilediğini yapar.                  O’nun irade ve meşîetine engel olacak, karşı çıkacak ya da yardım edecek hiçbir kimse yoktur.                </div>","<p>254- Ey iman edenler! Alışverişin de dostluğun da şefaatin de olmadığı bir gün gelmezden önce                  size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler, zalimlerin tâ kendileridir.</p><div>                  254. Yüce Allah mü’minleri bütün hayır yollarında infak etmeye teşvik etmektedir. Çünkü nereye                  infak edileceğinin belirtilmemesi umum ifade eder <i>(bütün hayır yollarını kapsar)</i>.                  Ayrıca Yüce Allah rızık verenin kendisi olduğunu, bunca çeşitteki nimetleri kendisinin verdiğini                  belirterek mü’minler üzerindeki nimetini hatırlatmaktadır. Onlara ellerinde ne varsa hepsini                  vermelerini de emretmemektedir. Aksine ayetteki <i>“bir kısmını”</i> anlamını                  ifade eden <i>“من” kelimesi, Allah'ın, bu mallarının bir bölümünü vermelerini istediğini gösterir. İşte bu da infak etmelerini gerektiren hususlar arasındadır.                    Yine onların infak etmelerini gerektiren hususlar arasında yaptıkları bu infakların Allah nezdinde onlar için saklanacağını haber vermesi de vardır. Bu infakları, hiçbir alış veriş şeklinin, bağışların ve şefaatlerin <span>(aracı koymaların)</i> faydalı olmayacağı bir güne saklanmaktadır. O günde herkes; “Keşke bu hayatım için dünyada iken bir şeyler göndermiş olsaydım”</span>,                  diyecektir. O günde bütün bağlar kopacaktır. Yalnızca Yüce Allah ve O’na iman ile alakalı bağlar                  bundan müstesna olacaktır.<i> O günde selim bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenin dışında hiç kimseye ne mal ne de evlat fayda sağlamayacaktır:</i><i>“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kattır. Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.”</i><i>(Sebe, 34/37)</i>; <i>“Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu Allah’ın yanında hem daha hayırlı hem de ecir bakımından daha büyük olarak bulursunuz.”</i><i>(el-Müzemmil, 73/20)</i>                  Daha sonra Yüce Allah: <i>“Kâfirler zalimlerin tâ kendileridir.”</i>                  buyurmaktadır. Çünkü Yüce Allah onları kendisine ibadet etsinler diye yaratmış, onlara rızık ve                  afiyet vermiştir ki, bunların yardımıyla Allah’a itaat etsinler. Ama onlar Allah tarafından                  yaratılmış oldukları hikmetin dışına çıkarak Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri                  ortak koşmuşlardır. Allah’ın nimetlerini küfrür, fasıklık ve isyan yolunda kullanmışlardır.                  Böylelikle onlar, adalete zerre kadar yer bırakmadılar. İşte bundan dolayı mutlak zulüm yalnızca                  kâfirlere münhasır kılınmıştır.                </div>","<p>255- Allah... O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur, Hayy’dır, Kayyûm’dur. Ne                  uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. Kimmiş O’nun                  izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek olan? O, onların önlerindekini de arkalarındakini de                  bilir. Onlar ise O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun                  Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Her ikisini de koruması O’na ağır gelmez. O Aliyy’dir,                  Azîmdir.</p><div>                  255. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu âyet-i kerimenin -tevhid ve azamete dair                  hususları, yüce yaratıcının engin sıfatlarını ihtiva etmesi dolayısıyla- Kur’ân-ı Kerîm’in en                  büyük âyeti olduğunu haber vermiştir.                  <i>“Allah... O’ndan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span> Bütün                  anlamları ile uluhiyyet yalnız O’nundur. O’ndan başka hiç kimse ulûhiyyet ve ubudiyyete hak                  sahibi değildir. O’ndan başkasının ulûhiyyeti geçersiz, O’ndan başkasına yapılan ibadet                  bâtıldır.                  <i>“Hayy’dır” Yani kâmil bir hayatın tüm manalarına ve bu hayatın gerektirdiği işitme, görme, kudret, irade vb. bütün zatî sıfatlara sahiptir. “Kayyûm’dur”</i>                  bütün fiili sıfatlar bunun kapsamına girmektedir. Çünkü O, hem bizatihi kaim <i>(var olan)</i>dır                  ve mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir. Hem de bütün varlıkları O, var etmiştir ve                  varlıklarını devam ettiren de yne O’dur. Bu varlıkların hem var olmaları hem de varlıklarını                  devam ettirebilmeleri için gerek duydukları her şeyi onlara O sağlar.                  Hayat ve kayyûmiyetinin kemâlinin bir gereği olarak da <i>“Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku.”</i>                  Çünkü uyuklama ve uyku; zaaf, acizlik ve çözülüş ile karşı karşıya kalan yaratılmışlara arız                  olan şeylerdir. Azamet, kibriyâ ve celâl sahibi olana ise ârız olmazlar.                  <i>“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur”</i> Yüce Allah göklerde                  ve yerde bulunan şeylerin mutlak maliki olduğunu haber vermektedir. Hepsi Allah’ın kulu ve                  mülküdürler. Onlardan hiçbir kimse bu konumun dışına çıkamaz. Çünkü <i>“göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”</i><i>(Meryem, 19/93)</i> O bütün mülklerin malikidir. Hükümranlık, tasarruf,                  egemenlik ve kibriya sıfatları yalnız O’nundur.                  Malik <i>(yegane hükümran)</i> oluşunun bir gereği olarak <i>“O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek”</i>                  hiçbir kimse yoktur. Bütün hatırı sayılır kimseler ve şefaatçi olacak olanlar da O’nun mülkü ve                  kullarıdır. O,<i> kendilerine izin vermeden hiçbirisi şefaata kalkışamayacaktır:</i><i>“De ki: Şefaat tamamıyla Allah’ındır. Gökler’in ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.”</i><i>(ez-Zümer, 39/44)</i> Allah razı olacağı kimseler müstesna hiçbir kimseye                  şefaat edilmesine izin vermeyecektir. Razı olacakları da ancak kendisini tevhid edip rasüllerine                  tabi olanlardır. Bu niteliğe sahip olmayan kimselerin ise şefaatta hiçbir nasipleri                  olmayacaktır.<i>                    Daha sonra Yüce Allah geniş ve kuşatıcı bilgisini haber vermektedir:</i><i>“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir”</i>                  Mahlûkatın gelecekteki sonu gelmez bütün hallerini bildiği gibi, sınırı bulunmayan geçmişe dair                  her şeyi de bilir. Hiçbir şey -gizli sanılsa dahi-<i> O’na gizli kalmayacaktır:</i><i>“O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir.”</i><i>(el-Mü’min, 40/19)</i>                  Yaratılmışlardan hiçbir kimse <i>“O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamaz.”</i>                  Allah’ın ilminden ve malumatından hiçbir şeyi kuşatamazlar. Burada <i>“dilediğinden başka”</i>                  denilerek istisna edilen ilim, Allah’ın onları muttali kıldığı şer’î ve kaderî hususlardır.                  Onların bu bildikleri ise Yüce Allah’ın ilmi ve malumatı karşısında son derece basit, geçici ve                  oldukça azdır. Nitekim yaratılmışlar arasında onu en iyi bilen peygamberler ve melekler dahi                  <i>“Rabbimiz, seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz”</i><i>(el-Bakara, 2/32)</i> demişlerdir.                  Daha sonra Yüce Allah azamet ve celaline dair haber vermekte ve Kürsîsinin göklerle yeri                  kuşattığını bildirmektedir. Ayrıca hem gökleri ve yeri hem de içlerinde bulunan bütün âlemleri                  mahlukat içinde yaratmış olduğu sebep ve nizamlar vasıtasıyla koruduğunu bildirmektedir. Bununla                  beraber azametinin ve kudretinin kemali, ahkâmındaki hikmetinin genişliği dolayısıyla bütün                  bunları koruması O’na hiçbir şekilde ağır gelmez.                  <i>“O Aliyy’dir,”</i> Zatıyla bütün mahlukatın üstünde Arş’ın üzerindedir.                  Sıfatlarının azameti ile yücedir, bütün mahlukatı emir ve hükmüne tabi kılmış olması ile                  yücedir. Bütün varlıklar O’na boyun eğmiştir, bütün zorluklar O’na itaat etmiştir, boyunlar                  O’nun önünde zilletle eğilmiştir.                  “Azîmdir” azamet, Kibriya, şan, şeref ve üstünlük sıfatlarının tümüne sahiptir. Kalpler O’nu                  sever, ruhlar O’nu tazim eder. Arifler her şeyin azametinin -nitelendirilemeyecek kadar büyük                  olsa dahi- O çok büyük ve yüce olanın azameti önünde hiçbir şey olmadığını bilirler.                  Manaların en üstünleri olan bu manaları ihtiva eden bir âyet, elbette Kur’ân’ın en büyük âyeti                  olmayı hak etmektedir. Bu âyeti dikkatle düşünerek ve anlayarak okuyan bir kimsenin kalbi yakîn,                  irfan ve iman ile dolar. Bu suretle şeytanın şerlerinden korunmaya da layık olur.                </div>","<p>256- Dinde zorlama yoktur. Doğru/hak ile sapıklık/batıl apaçık meydana çıkmıştır. Artık her kim                  Tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah                  her şeyi işitendir, bilendir.</p><div>                  256. <i>“Dinde zorlama yoktur.”</i> Bu, İslâm dininin mükemmelliğini açıkça                  ortaya koyan bir beyandır. Bu, onun delillerinin mükemmel, âyetlerinin apaçık oluşundandır.                  Çünkü o, aklın ve ilmin dinidir. Fıtrat ve hikmetin dinidir. Salah ve ıslahın dinidir. Hakkın ve                  doğruluğun dinidir. Bu dinin mükemmel oluşundan ve fıtratların da onu kabule hazır olmalarından                  dolayı bu dinin kabul edilmesi için zorlamaya gerek yoktur. Çünkü zorlama kalplerin nefret                  ettiği, hakikate ve hakka aykırı olan yahut da delil ve belgeleri gizli olan şeyler için söz                  konusudur. Yoksa bu dini öğrenip de onu reddeden ve kabul etmeyen bir kimse bunu ancak inadından                  dolayı yapar. Çünkü <i>“Doğru/hak ile sapıklık/batıl apaçık meydana çıkmıştır.”</i> O nedenle hiçbir                  kimsenin bu dini reddedip kabul etmemesi halinde ileri süreceği bir mazeret ve delili                  kalmamıştır.                  Bu gerçeğin böyle olması ile cihadı farz kılan pek çok âyet arasında herhangi bir zıtlık yoktur.                  Yüce Allah savaşı, din bütünüyle Allah’ın olsun ve dine saldıran saldırganlar defedilsin diye                  emretmiştir. Müslümanlar da cihadın iyi yöneticiyle de günahkâr yöneticiyle de olsa kıyamete                  kadar geçerli olduğunu icmâ ile kabul etmişlerdir. Yine aynı şekilde gerek sözle cihad, gerekse                  fiilen cihad, dinin sürekli devam eden farzlarındandır. Müfessirler arasından bu âyet-i                  kerimenin, cihad âyetleriyle uyuşmadığını zannederek onun cihad âyetleri ile mensuh olduğunu                  iddia edenlerin iddiaları hem lafız hem de mana itibari ile zayıftır. Nitekim -dikkat çektiğimiz                  üzere- âyet-i kerime üzerinde iyiden iyiye düşünen herkes bunu açıkça görür.<i>                    Daha sonra Yüce Allah insanların iki kısma ayrıldıklarını söz konusu etmektedir:</i> Bir kısmı Allah’a O’na hiçbir                  şeyi ortak koşmaksızın iman etmiş ve tâğûtu da -ki tâğût, Allah’a imana aykırı olan şirk ve                  benzeri hususlardır- inkar etmiştir. İşte bunlar <i>“kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış”</i>                  kimselerdir. Onlar doğru din üzere dosdoğru yürümektedir. Allah’ın huzuruna ulaşıncaya, Allah’ın                  lütuf ve ihsan yurduna varıncaya kadar da bu yolda yürür giderler.                  İkinci kısım insanlar ise âyetin mefhumundan anlaşılmaktadır. Buna göre Allah’a iman etmeyen,                  aksine O’nu inkar edip tâğûta iman eden kimseler de ebedi helâke duçar olur ve sonsuz azapta                  mahkûm kalır.                  <i>“Allah” çeşitli ihtiyaçların farklı dillerde kendisine arz edilmesine rağmen, bütün sesleri, dua edenlerin duasını, niyaz edenlerin yalvarıp yakarmasını “işitendir.”</i>                  Kalplerin gizlediklerini de gizli saklı işlerin gizli yanlarını da “bilendir.” O nedenle de                  herkese yaptıkları işlerine ve taşıdıkları niyetlerine göre bu ilmi uyarınca karşılık                  verecektir.                </div>","<p>257- Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfirlerin dostları ise                  tâğûttur. Onlar da onları <i>(dostlarını)</i> nurdan karanlıklara çıkarırlar.                  İşte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.</p><p>                  257. Bu âyeti kerime bir önceki âyet-i kerimenin sonucu niteliğindedir. Bir önceki âyet-i kerime                  esas mesabesinde bu da onun bir meyvesi durumundadır. Yüce Allah, Allah’a iman edip imanın                  gereklerini yerine getirmek, ona aykırı olan şeyleri terk etmek sureti ile imanlarındaki                  samimiyetlerini ispat edenlerin velisi olduğunu, özel dostluğu ile onları veli/dost edindiğini                  haber vermektedir. O nedenle de onları terbiye etmeyi de üzerine alır, onları bilgisizliğin,                  küfrün, masiyetlerin, gafletin ve haktan yüz çevirmenin karanlıklarından; ilmin, kesin bilginin,                  imanın, itaatın ve Rablerine tam anlamı ile yönelişin nuruna çıkartır. Kalplerini oralara                  bıraktığı vahiy ve iman nuru ile aydınlatır. Kolay olana doğru gitmeleri için onlara kolaylık                  verir ve zor olandan da onları uzaklaştırır.                  Kâfir olanlara gelince; onlar gerçek dost edinmeleri gereken yüce Rab’den başkasını dost                  edindiklerinden dolayı, Allah da onları dost edindikleriyle baş başa bırakır. Onları yardımsız                  bırakır, onları hiçbir fayda ve hiçbir zarara güçleri yetmeyen veli/dost edindikleri kimselerin                  gözetimine havale eder. Onlar da kendilerini dost edinenleri saptırır, bedbahtlığa sürükler,                  faydalı ilmin hidâyetinden ve salih amelden onları mahrum eder. Mutluluktan onları yoksun                  bırakırlar. Cehennem ateşi onların barınakları olacak ve orada ebediyyen kalacaklardır.                  Allah’ım! Bizleri dost edindiğin kimselerin arasına kat!                </p>","<p>258-<i> Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücalede edeni görmedin mi? Hani İbrahim:</i><i>“Benim Rabbim dirilten ve öldürendir”</i> deyince O: <i>“Ben de diriltir ve öldürürüm”</i>                  demişti.<i> İbrahim:</i><i>“Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir <span>(bakalım)</i>”</span> deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zalimler                  topluluğuna yol göstermez.</p><div>                  258. Yüce Allah geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin haberlerinden kendisi vasıtası ile                  gerçeklerin açıkça ortaya çıktığı ve tevhide dair çeşitli kesin delillerin ortaya konulduğu bir                  kısmını bize anlatmaktadır. Yüce Allah dostu İbrahim aleyhisselam’ın, zorba hükümdar ile olan                  tartışmasını bize haber vermektedir. Söz konusu bu zorba hükümdar, Babilli Nemrut’tu. O,                  Allah’ın varlığını kabul etmeyen, alemlerin Rabbini inkâr eden ateist bir kimse idi. O, herhangi                  bir şüphe ve hiçbir tereddüt bulunmayan, herhangi bir izahı gerektirmeyen bir hususta İbrahim’le                  tartışıp ona karşı delil getirmeye kalkışmıştı. Söz konusu bu husus ise Yüce tevhid ve Allah’ın                  rububiyetidir ki bu, en açık ve en belirgin hakikattir. Ancak bu zorba, hükümranlığına aldanmış                  ve hükümranlığı onu azdırmıştı. Öyle ki sonunda Allah’ın varlığını inkâr edecek hale gelmişti.                  Bu nedenle de Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında hiçbir peygambere vermediği                  ilim ve yakîni ihsan etmiş olduğu büyük peygamber İbrahim aleyhisselam ile tartışmaya                  kalkışmıştı.<i>                    İbrahim onunla tartışması esnasında:</i><i>“Benim Rabbim dirilten ve öldürendir”</i> demişti; yani                  bütün mahlukatı tek başına yaratan, idare eden, hayat veren ve öldüren O’dur. İbrahim bu konuda                  en açık delil olan öldürme ve diriltmeyi söz konusu etmişti. Ancak o zorba kişi,<i> iftira yoluna saparak:</i><i>“Ben de diriltir ve öldürürüm”</i> demişti. Bununla <i>“Ben de öldürmek istediğimi öldürürür, hayatta bırakmak istediğimi de hayatta bırakırım”</i>                  demek istemişti. Bunun ise bir gerçeği saptırma ve bir kelime oyunu olduğu, asıl maksattan yan                  çizmek olduğu bilinen bir husustur. Çünkü İbrahim’in asıl maksadı hayatı yokken tek başına var                  eden ve ölülere hayat verenin de ecelleri gelince insanları da diğer canlıları da birtakım                  sebeplere bağlı olsun olmasın öldürenin de Allah olduğudur.<i>                    İbrahim onun gerçekleri saptırdığını ve bazı kıt akıllı kimselerce kabul edilmesi muhtemel olan gerekçeler ileri sürdüğünü görünce; eğer iddia ettiği gibi ise onu şu sözünü doğrulamakla karşı karşıya bırakarak şöyle dedi:</i><i>“Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.”</i> Bunun                  üzerine <i>“o kâfir şaşırıp kaldı.”</i> Kalakalmış, ileri sürecek bir delili                  kalmamış ve uyandırdığı şüphe çürüyüp gitmişti. İbrahim’in burada yaptığı, bir delili bırakıp                  bir başka delil sunmak değildir. Aksine o, Nemrud’u eğer iddiasında doğru ise bu iddiasını                  delillendirmeyi sürdürmesini isteyerek susturmak istemişti. İbrahim böylelikle saptırma, yan                  çizme ve yalan propagandaya kabil olmayan bir delil ile karşısına çıkmıştı.                  Nakli, akli ve fıtri bütün deliller, Allah’ın vahdaniyetine şahittir, O’nun tek başına yaratıcı                  ve yönetici olduğunu ortaya koymaktadır. Bu niteliğe sahip olan ise tek başına ibadete layıktır.                  O’ndan başka kimse buna layık olamaz. Bütün peygamberler bu büyük esası ittifakla                  bildirmişlerdir. Hakkı bile bile kabul etmeyen bu inatçı zorba gibi olanlardan başkası bu                  gerçeği inkâr etmez. İşte bu, tevhidin delilleri arasındadır.                  Daha sonra Yüce Allah kudret,<i> öldükten sonra diriltme ve amellerin karşılıklarını verme sıfatlarına dair delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","<p>259- Yahut şu kimseyi <i>(görmedin mi)</i>? Duvarları çatıları üstüne çökmüş                  bir kasabaya uğramıştı da <i>“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?”</i> demişti. Allah da onu                  öldürmüş,<i> yüzyıl sonra dirilterek:</i><i>“Ne kadar kaldın?”</i> demişti.<i> O da:</i><i>“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım”</i> demişti. <i>(Allah da:)</i><i>“Hayır; yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış. Bir de merkebine bak! Biz seni insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. <span>(Şimdi)</i> kemiklere bak! Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz”</span>                  buyurmuştu.<i> Durum kendisine apaçık belli olunca:</i><i>“Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir”</i>                  demişti.                  260-<i> Hani İbrahim de:</i><i>“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster”</i>                  demişti. <i>(Allah:)</i><i>“İnanmadın mı ki?”</i> buyurmuştu.<i> O da:</i><i>“Elbette ki inandım, fakat kalbimin mutmain olması için”</i>                  demişti.<i> Buyurdu ki:</i><i>“O halde dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Süratle sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.”</i></p><div>                  259. Bu buyruklarda öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılığının görüleceğine dair                  âhiretten önce dünyada görülen somut iki büyük delil söz konusu edilmektedir. Bu delillerden                  birisini Yüce Allah -âyet-i kerimenin de delâletine ve sahih kabul edilen görüşe göre- öldükten                  sonra dirilişte şüphesi bulunan bir adam vasıtası ile gerçekleştirmiştir. Diğeri ise İbrahim                  vasıtası ile gerçekleştirilmiş bir delildir. Nitekim bundan önce tevhide dair delil de İbrahim                  vasıtası ile gerçekleştirilmişti.                  Âyetin söz konusu ettiği adam alabildiğine yıkılıp tahrip olmuş ve duvarları çatıları üzerine                  çökmüş bir kasabanın yanından geçiyordu. Bu kasabanın ahalisi ölmüş, mamur yerleri yıkılmış                  bulunuyordu.<i> Bu adam şüphe ile ve uzak bir ihtimal görerek:</i><i>“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?”</i> demişti. Yani burası bu                  halde iken böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Aynı durum -o anda kalbinde oluşan kanaate göre-                  diğer kasabalar için de geçerlidir. Yüce Allah bu kişiye rahmet ihsan etmeyi diledi ve insanlara                  da rahmet olmak üzere onu yüz yıllık bir süre ölü halde tuttu. Bu kişinin beraberinde bir de                  eşeği vardı. Eşeğini de onunla birlikte öldürdü. Beraberinde yiyecek ve içeceği bulunuyordu.                  Yüce Allah bu uzun süre boyunca yiyeceğini, içeceğini aynen muhafaza etti.<i> Yüz yıl geçtikten sonra Allah onu diriltti ve:</i><i>“Ne kadar kaldın?”</i> dedi,<i> o da:</i><i>“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım”</i>                  diye cevap verdi. Bu cevap onun kanaatine göre idi.<i> Yüce Allah ise:</i><i>“Hayır, yüz yıl kaldın”</i> dedi. Anlaşıldığı kadarı ile bu soru ve cevap                  bir peygamber vasıtası ile gerçekleştirilmiştir.                  Yine Yüce Allah gerek ona, gerekse de insanlara rahmetinin tamamlayıcı bir unsuru olarak gereği                  gibi kanaat sahibi olsun diye, bu mucizeyi gözleri ile ona gösterdi.<i> Bu adam önce ölü iken daha sonra Allah’ın kendisini dirilttiğini anladıktan sonra ona:</i><i>“İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış.”</i> Yani bu uzun süre                  boyunca olduğu gibi kalmış, denildi. Bu da Allah’ın kudretinin belgelerindendir. Çünkü özellikle                  müfessirlerin sözünü ettiğine göre bu yiyecek ve içecek meyve ve meyve suyu idi ki bunlar kısa                  zamanda bozulurlar. Yüce Allah ise bu yiyecek ve içeceği yüz yıl korudu.<i>                    Yine bu adama:</i><i>“Bir de merkebine bak”</i> dedi. Merkebinin darmadağın ve kemiklerinin çürümüş                  olduğunu gördü. <i>“<span>(Şimdi)</i> kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz.”</span>                  Yani kemiklerin birini diğerinin yanına ekliyor, onları önceleri darmadağın ve un ufak iken                  birbirlerine bitiştiriyoruz. Bu bitiştirmekten <i>“sonra da onlara et giydiriyoruz”</i>                  ve sonra da onlara tekrar hayat veriyoruz.                  <i>“Durum kendisine apaçık belli olunca”</i> yani hiçbir şekilde şüphe ve                  tereddüde mahal olmayacak şekilde gözleriyle bunu görünce: <i>“Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.”</i>                  dedi. Bu sözleri ile Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini itiraf ederek bütün insanlığa bir                  âyet <i>(mucize ve delil)</i> oldu. Çünkü insanlar onun ve merkebinin ölmüş                  olduğunu ve onun bu durumunu biliyorlardı. Sonra da bu büyük mucizeyi bizzat müşahade ettiler.                  İşte bu adam ile ilgili doğru görüş budur.                  Müfessirlerin birçoğunun bu kişinin bir mü’min yahut da bir peygamber -Uzeyr veya bir                  başkası-<i> olduğuna dair görüşlerine ve bu kişinin:</i><i>“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek!”</i>                  şeklindeki sözünün <i>“Bu kasaba önceleri tahrip olmuş iken nasıl bir daha mamur hale gelecek?”</i>                  anlamında olduğuna, Yüce Allah’ın da ona tekrar bu kasabanın nasıl imar edildiğini göstermek ve                  bu süre zarfında buranın mamur hale dönerek insanların -daha önceleri yıkılmış ve tahrip edilmiş                  iken- tekrar buraya geri dönmek sureti ile burayı mamur hale nasıl getirdiklerini gösterdiği                  şeklindeki görüşlerine gelince, ayetin lafızlarında bu görüşün lehinde bir delil                  bulunmamaktadır. Aksine âyetteki lafızlar onun aksini göstermektedir. Ayrıca anlam da buna delil                  teşkil etmemektedir. Yıkılmış ve tahrip edilmiş şehirlerin yeniden imar edilmesinde <i>(dirilişe dair)</i> delil ve mucize olacak ne vardır? Çünkü bu duruma sürekli                  olarak tanık olunmaktadır. Kimi kasabalar ve meskenler imar edilirken kimileri tahrip                  olmaktadır. Asıl delil ve mucize, bu kişinin ölümünden sonra diriltilmesinde, merkebinin                  diriltilmesinde, yiyecek ve içeceğinin kokmaksızın ve değişmeksizin olduğu gibi muhafaza                  edilmesindedir.<i> Diğer taraftan Yüce Allah’ın:</i><i>“Durum kendisine apaçık belli olunca”</i>                  buyruğu gerçeğin ancak, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delalet eden bu hali müşahade                  etmesinden sonra onun için açık seçik ortaya çıktığı hususunda gâyet sarih bir ifadedir.                </div><div>                  260.<i> Öldükten sonra dirilişe dair diğer delile gelince bu şöyledir:</i>                  İbrahim aleyhisselam Yüce Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesi istedi.<i> Yüce Allah da Halil’i hakkında şüpheye düşülme ihtimalini kaldırmak için:</i><i>“İnanmadın mı ki?”</i> diye buyurdu.<i> İbrahim aleyhisselam da:</i><i>“Elbette, inandım”</i> Ey Rabbim, dedi. Ben senin her şeye kadir olduğuna,                  ölüleri dirilttiğine, kullara amellerinin karşılığını vereceğine inandım; <i>“fakat kalbimin mutmain olması için”</i>                  ve ayne’l-yakin derecesine ulaşmak için bunu istiyorum.                  Yüce Allah İbrahim’e bir lütuf,<i> kullarına da bir rahmet olmak üzere onun bu duasını kabul etti ve:</i><i>“O halde dört kuş al”</i> buyurdu. Bu kuşların hangileri olduğu beyan                  edilmemiştir. Hangi türden olursa olsunlar mucize tahakkuk etmiştir ki maksat da budur. <i>“Onları kendine alıştır”</i> yanına al, daha sonra onları kes ve parçala <i>“sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.”</i>                  İbrahim bu denileni yaptı. Kuşların parçalarını etrafındaki dağlara dağıttı ve kuşları isimleri                  ile çağırdığında yanına geldiler. Çabucak hem de. Çünkü ayetteki “koşarak” süratli gelişi ifade                  eder. Yoksa ayakları üzerinde koşarak geldikleri kastedilmemektedir. Aksine uçarak ve onlar için                  hayatın en mükemmel derecesinde geldiler. Özellikle kuşların bu mucizede diriltilmeleri, kuşları                  diriltmenin diğer canlıları diriltmekten daha mükemmel ve daha açık oluşundandır.                  Aynı şekilde Yüce Allah, batıl peşinde koşan nefislere arız olabilecek her türlü vehmi de                  böylelikle izale etmiştir. Şöyle ki İbrahim aleyhisselam bu dört kuşu tespit ettikten sonra,                  onların hepsini parçaladı ve onları dağların tepelerine bıraktı ki bu husus apaçık ve aleni                  olsun ve uzaktakiler de yakındakiler de buna tanık olsun. Bu kuşları kendisinden alabildiğine                  uzaklaştırdı ki herhangi bir kimse onun herhangi bir hile yapmış olduğu zannına kapılmasın.                  Ardından Yüce Allah ona kuşları çağırmasını emretmiş, kuşlar da hızlıca ona gelmişlerdir.                  İşte bu mucize, Allah’ın izzet ve hikmetinin kemaline en büyük delildir. Ayrıca bu buyrukla                  öldükten sonra dirilişte kulların Allah’ın izzet, hikmet ve azametinin kemalini, egemenliğinin                  genişliğini, tam adalet ve lütfunu açıkça göreceklerine de dikkatler çekilmektedir.                </div>","","<p>261- Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz                  tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsidir, Alîmdir.                  262- Mallarını Allah yolunda infak edip de sonra o infaklarının arkasından başa kakmayan ve bir                  eziyette de bulunmayanların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur                  ve onlar üzülmeyeceklerdir de.</p><div>                  261. <i>“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu…”</i> Bu buyruk Yüce                  Allah’ın kullarına, mallarını kendi yolunda infak etmelerine dair yaptığı büyük bir teşviktir.                  O’nun yolu ise O’na ulaştıran yoldur. Bir kimsenin faydalı ilimlerin ilerlemesi için, Allah                  yolunda cihada hazırlık için, mücahitlerin techiz edilmeleri için ve müslümanlara fayda                  sağlayacak bütün hayır alanlarında malını infak etmesi bunun kapsamına girmektedir.                  Bundan hemen sonra ise ihtiyaç sahiplerine, fakir ve yoksullara infak gelir. Bazan her iki husus                  bir arada olabilir. O takdirde yapılan bu infakta bir taraftan ihtiyaçlar giderilmekte iken,                  diğer taraftan hayır ve itaatlere yardımcı olunabilir. Bu şekilde infaklar yedi yüz katına ve                  bundan da fazlasına kadar kat kat mükâfaatlandırılır.<i> İşte bundan dolayı:</i><i>“Allah dilediğine kat kat verir.”</i> buyrulmaktadır. Bu da infak edenin                  kalbindeki iman, eksiksiz ihlâs ve infakının getirdiği sonuçlara ve faydalara göredir. Zira bazı                  hayır yollarına infakta zincirleme giden faydalar ve pek çok maslahatlar söz konusu olabilir.                  Bundan dolayı mükâfaat da amelin türündendir.                </div><div>                  262. Daha sonra Yüce Allah, bir başka mükâfaat daha söz konusu etmiştir ki o, şartlarını                  eksiksiz taşıyan ve olmaması gereken nitelikleri de bulunmayan bir halde kendi yolunda mallarını                  infak edenler için. Onlar, infaklarının akabinde bu iyiliklerini infak ettikleri kimselerin                  başına kakmayan, iyiliklerini sayıp dökmeyen ve onlara sözlü ya da fiili hiçbir eziyet vermeyen                  kimselerdir. İşte böylelerinin <i>“Rab’leri yanında”</i> O’nun bu husustaki                  bilgisine göre, nafakalarına, nafakalarının faydasına göre <i>“mükâfaatları vardır.”</i>                  Bu, O’nun lütfundandır, yoksa onların sadakaları bu seviyeye ulaşamaz.                  <i>“Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.”</i> Yüce Allah                  üzülmeyeceklerini belirterek geçmişte hoşlarına gitmeyecek şeyleri ortadan kaldıracağını, korku                  olmayacağını belirterek de gelecekte korkmayacaklarını belirtmektedir. Böylelikle onlar                  sevdiklerini elde etmiş, hoşlanmadıklarından da uzaklaşmış olurlar.                </div>","","<p>263- Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah                  Ğanidir, Halîmdir.</p><div>                  263.<i> Yüce Allah ihsanın dört mertebesini söz konusu etmektedir:</i>                  1- Birinci mertebe salih bir niyet ile verilen ve verenin, arkasından her hangi bir başa kakma                  ve eziyet etmediği infaktır.                  2- Bundan sonra güzel söz söylemek gelir. Bu da bütün yönleri ile sözlü iyiliklerdir ki ya                  müslüman onlarla sevindirilir ya da kişi -eğer yanında bir şey olmadığı bir zamana denk                  gelmişse- dilenene mazeretini beyan edip güzel sözler söyler.                  3- Üçüncüsü ise sözlü veya fiili olarak sana kötülük yapan kimseyi affedip bağışlamak sureti ile                  yapılan ihsandır.<i> Bu ikisi dördüncü mertebeden daha faziletli ve daha hayırlıdır:</i>                  4- Dördüncüsü ise sadaka verenin verdiği kimseye sadakası akabinde eziyette bulunduğu sadakadır.                  Çünkü o böyle davranmakla iyiliğini bulandırmış, hem bir hayır, hem bir şer işlemiş olur. Daha                  az faziletli bile olsa sadece hayırda bulunmak, daha fazletli bir şey bile olsa içine şerrin                  karıştığı hayırdan daha hayırlıdır.                  Bu ayette ahmak ve cahil kimselerin yaptığı gibi tasaddukta bulunduğu kimselere eziyet verenler                  bu işten ileri derecede sakındırılmaktadır.                  Yüce <i>“Allah, Ğanidir”</i> böylelerinin sadakalarına ihtiyacı yoktur, hiçbir                  kuluna da muhtaç değildir. “Halimdir” kemal derecesindeki ganiliği ile birlikte geniş bağışları                  ile isyankârlara mühlet verir ve onları çabucak cezalandırmaz. Bunun yerine onlar, masiyet                  işleyerek O’na meydan okurlarken O kendilerine afiyet verir, rızık ihsan eder ve nimetlerini                  onlara bol bol verir.                  Daha sonra Yüce Allah yapılan infakın akabinde başa kakmanın ve eziyetin gelmesini en ağır                  şekilde yasaklayıp buna dair şöyle bir örnek vermektedir                </div>","<p>264- Ey iman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah’a ve âhiret                  gününe iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın.                  Böyle birinin misali, üzerinde <i>(azıcık)</i> toprak bulunan, sağnak halinde                  yağan bir yağmurla <i>(o toprak da sıyrılan, böylece)</i> cascavlak ortada                  kalan bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiç bir şeyi ele geçiremezler. Allah kâfirler                  topluluğuna yol göstermez.                  265- Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin misali                  de yüksek bir tepenin üstünde bulunan ve bol yağmur aldığı için meyvelerini iki kat veren güzel                  bir bahçeye benzer. O bol yağmur almasa bile çise alır <i>(ki bu da ona yeter)</i>. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.                  266- Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, altından                  ırmaklar aksın, orada her çeşit meyveleri bulunsun ve kendisine de ihtiyarlık gelip çatsın,                  üstelik elleri ermez güçleri yetmez küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye içinde ateş olan                  bir kasırga isabet etsin de bahçe <i>(tümden)</i> yanıversin? İşte Allah                  düşünesiniz diye âyetleri size böylece açıklar.</p><div>                  264-266. Allah, bu âyet-i kerimelerde <i>(farklı tiplere dair)</i> üç misal                  vermektedir: Kendi rızası için infak edip bu infakının akabinde başa kakma ve herhangi bir                  eziyet bulunmayan kişi, yaptığı infakın akabinde başa kakıp eziyet eden kişi ve bir de                  riyakârlık yapan kişi.                  Birincisinin infakı iman ve tam bir ihlâs ile verildiğinden dolayı makbuldür ve kat kat mükâfaat                  görecektir. Çünkü bu infak, <i>“Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile”</i>                  yapılmıştır. Yani bunlar cömertlikle, doğru ve samimi niyet üzere sebat eder halde infaklarını                  yaparlar. İşte böyle bir amelin misali <i>“yüksek bir tepenin üstünde bulunan... güzel bir bahçeye benzer.”</i>                  Böyle bir yer rüzgar ve güneş alır ve böyle bir bahçede su da boldur. Eğer bu bahçeye bol bir                  yağmur isabet etmeyecek olsa dahi bir çisinti bile yeterlidir. Çünkü onun yeri ve verimi                  güzeldir. Ayrıca bu bahçenin mahsullerinin gelişmesi, serpilmesi ve güzel meyve vermesi için                  gerekli bütün sebepler bir arada bulunmaktadır. İşte bundan dolayı bu bahçe <i>“meyvelerini iki kat verir.”</i>                  Bu niteliğe sahip olan bahçe insanın istediği en mükemmel türden bir bahçedir. O halde böyle bir                  faziletli amel de en yüce mertebeye sahip bir ameldir.                  Allah için infak etmekle birlikte bu infakın akabinde onu başa kakan, eziyet veren yahut da bir                  amel işleyip arkasından o ameli iptal edecek bir iş yapan kimsenin misali ise diğer örnekte sözü                  geçen bahçe sahibi kimseye benzer. Yüce Allah bu bahçeye <i>“içinde ateş olan bir kasırga”</i>                  yani şiddetli bir fırtına musallat eder de o bahçe yanıp kül olur. Üstelik bu bahçe sahibinin                  güçsüz çoluk çocuğu vardır ve kendisi de yaşlanmış, güçsüz düşmüştür. İşte böyle bir durum en                  çetin durumlardan biridir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah bu misalin başında:</i><i>“Sizden herhangi biriniz ister mi ki...”</i> diye muhataplarca çok kötü                  olduğunun kabul edileceğini ifade eden bir soru ile başlamaktadır. Çünkü böyle bir bahçenin                  ağaçlarının güzel bir hal almasından ve mahsullerini vermesinden sonra aniden yok olup gitmesi,                  çok büyük bir musibettir.                  Diğer taraftan böyle bir facianın meydana geldiği sırada o bahçenin sahibinin çalışamayacak                  kadar zayıflamış yaşlı biridir ve güçsüz çoluk çocuğu da vardır. Onlar kendisine yardımcı                  olamamakta, üstelik onların ihtiyaçlarını da kendisi karşılamaktadır. Bu da bir başka facia!                  Buna göre önceleri Allah için bir amelde bulunan sonra da bu amelini ona aykırı bir işle iptal                  edip boşa çıkaran kişi, bu örnekteki gibi, bahçesine son derece muhtaç olduğu bir sırada karşı                  karşıya kaldığı böyle bir musibetle her şeyini kaybeden kimsenin durumuna benzer.                  Üçüncü örnek ise Allah’a imanı bulunmayan, onun mükâfaatını da ummayan ve insanlara karşı                  riyakarlık yapan kimseye dairdir. Böyle bir kimsenin kalbi kaypak bir kayaya benzer. Kayanın                  üzerinde bir parça toprak vardır. Onu gören kişi bu toprağa yağmur isabet edecek olursa onun                  güzel araziler gibi bitki bitireceğini zanneder. Ancak o, oldukça şiddetli bir yağmurun isabet                  ederek üzerindeki toprağı alıp götürdüğü, böylece cascavlak bıraktığı bir kayadan ibarettir.                  Bu misal, içinde imanın bulunmadığı, aksine katılaşmış, yumuşamayan ve Allah korkusu da duymayan                  riyakâr kimsenin kalbine uygun bir örnektir. Böyle bir kimsenin amel ve infaklarının üzerinde                  yükseleceği bir temeli olmadığı gibi varacağı bir gayesi de yoktur. Aksine böylesinin ameli                  -kabul şartını taşımadığından dolayı- geçersizdir, boşa gitmiştir.                  Bundan önceki misalde sözü edilen kişinin ameli ise kabul şartının var olmasından sonra                  -kabulüne engel hususlar ortaya çıktığı için- boşa gitmiştir. Birinci örnekteki kişinin ameli                  ise makbuldür, kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu amel iman, ihlâs, sebat vb. gibi şartları                  taşımakla birlikte, ameli boşa çıkaracak engellerden de uzaktır.                  Bu üç misal, amel sahibi herkes için geçerlidir. O nedenle herkes kendisini ve başkalarını bu                  adaletli ölçülerle ve uygun misallerle ölçüp tartsın. <i>“İşte misaller... Biz bunları insanlara örnek veriyoruz. Ancak onları alimlerden başkası düşünüp anlamaz.”</i><i>(el-Ankebut, 29/43)</i><br></div>","","","<p>267- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden                  infak edin. Onların içinden <i>(size verildiği takdirde)</i> gözünüzü                  kapatmadan almayacağınız kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki Allah Ganidir, Hamîddir.                  268- Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size kendi                  katından bir mağfiret ve bolluk vaadediyor. Allah Vâsi’dir, Alîmdir.</p><div>                  267. Yüce Allah kullarını yaptıkları ticaretlerde kazandıklarından, Allah’ın yeryüzünden                  kendileri için çıkartmış olduğu tahıl ve meyvelerden infak etmeye teşvik etmektedir. Bu, hem                  altın ve gümüşün, hem alış-veriş için hazırlanmış ticaret mallarının, hem de topraktan çıkan                  tahıl ve mahsullerin zekâtını vermeyi kapsar. Ayrıca bu infak emrinin kapsamına bütün farz ve                  nafile infak çeşitleri de girer.                  Yüce Allah infak edecekleri malların iyilerini vermelerini, kötü ve bayağı olanlarını ayırarak                  Allah için onları vermeye kalkışmamalarını emretmektedir. Çünkü böyle bir bayağı mal, alacakları                  bulunan bir kişi tarafından kendilerine verilecek olsa, onlar böyle bir şeyi beğenip kabul                  etmezler ve onu ancak gözlerini kapatıp alırlar.                  O halde <i>(zekat ve sadakada)</i> farz olan, bu gibi malların orta halli                  olanını vermektir. Kemal derecesi ise üstün ve kaliteli olanlarını vermektir. Yasak olan da                  bayağı ve adi olanları vermektir. Çünkü bu kabilden olan bir infakta farz yerine gelmiş olmaz,                  müstehap infakta da tam bir mükâfaat elde edilemez.                  <i>“Bilin ki Allah Ganidir.”</i> Hiçbir yaratılmışa muhtaç olmayandır. İnfak                  edenlerin infaklarına da itaat edenlerin itaatine de muhtaç değildir. Onlara infakı emir ve                  teşvik etmesi onların faydalarınadır ve O’nun, üzerlerindeki katıksız lütuf ve kereminden                  dolayıdır. O hiçbir şekilde muhtaç olmamakla birlikte, kemal derecesine gani olmasına,                  bağışlarının geniş ve bol olmasına rağmen, kulları için teşrî’ buyurduğu, kendilerini esenlik                  yurduna ulaştıracak hükümler dolayısı ile de <i>“Hamiddir” her türlü övgüye layık olandır. O lütuf, adalet ve hikmet çerçevesinin dışına çıkmayan bütün fiilleri dolayısı ile de övgüye layık olandır. O bütün sıfatları ile de övgüye layıktır. Çünkü O’nun bütün sıfatları güzeldir, mükemmeldir. Kullar ise bunların özünü kavrayamaz, gerçek niteliklerini idrak edemezler.                    268.<span> Yüce Allah faydalı infaklara teşvik ettkten sonra zararlı olan cimriliği yasaklamakta ve iki türlü davetçi ile karşı karşıya olunduğunu beyan etmektedir:</i> Birisi Rahman’ın davetçisi olup bu, insanları hayra çağırır, hayır dolayısı ile onlara iyilik, ilahi lütuf, dünyevi ve uhrevi mükâfaatlar vaadeder. Yaptıkları infakın yerine başkalarının verileceğini bildirir. Diğeri ise Şeytanın davetçisi olup o da onları cimriliğe teşvik eder ve infak ettikleri takdirde fakir düşeceklerini söyleyerek onları korkutur.                    Rahman’ın davetçisinin çağrısını kabul ederek Allah’ın kendisine ihsan ettiği rızıktan infak eden kişiye günahlarının bağışlanacağı ve her bir isteğinin gerçekleşeceği müjdesi vardır. Şeytanın davetçisinin çağrısını kabul eden kimseye gelince; bilsin ki Şeytan kendi taraftarlarını cehennemliklerden olmaya çağırır. Kul, artık kendisine yakıştırdığı hangisi ise onu tercih etsin.                    Yüce Allah bu âyet-<i>i kerimeyi:</i> “Allah Vâsi’dir, Alîmdir.”</span> diyerek sona erdirmektedir. O,                  <i>“Vâsi’dir” yai sıfatları pek geniş, bağışları çok boldur. “Alîmdir”</i>,                  amelde bulunanların arasında kimlerin amelinin kat kat mükâfaata layık olduğunu çok iyi                  bilendir. Kimin bu gibi mükâfaatlara layık olduğunu çok iyi bilir ve böylelerini hayırları                  işleyip kötülükleri terk etmeye muvaffak kılar.                </div>","","<p>269- O, Hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise pek çok hayır verilmiş                  demektir. Olgun akıl sahiplerinden başkası <i>(bunu)</i> iyice bellemez.</p><div>                  269. Allah mallarını infâk edenlerin hallerini, bu malları onlara kendisinin ihsan ettiğini,                  lütfedip bağışladığını, onların da bu sayede hayır yollarında infâk etme ve yüksek makamlara                  ulaşma imkanına sahip olduklarını söz konusu ettikten sonra bütün bunlardan daha faziletli olan                  bir hususu söz konusu etmektedir. Bu husus, O’nun, hikmeti kullarından dilediği ve haklarında                  hayır murad ettiği kimselere vermesidir.                  Hikmet faydalı ilim, isabetli bilgi, dosdoğru akıl, sapasağlam düşünce, söz ve fiillerde hayra                  isabet etme demektir. Gerçekten bu, bağışların en üstünü ve ihsanların en değerlisidir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Kendisine hikmet verilen kimseye ise pek çok hayır verilmiş demektir.”</i>                  buyurmaktadır. Çünkü o böylelikle cehalet karanlıklarından kurtulup hidâyetin nuruna, söz ve                  davranışlarda sapma ahmaklığından kurtulup doğruya isabet etme ve doğru davranma nimetine                  kavuşmuş olur. Böyle bir kimse, bu büyük hayır sayesinde nefsini kemale erdirir ve artık o,                  diğer insanlara dinlerinde ve dünyalarında faydalı olmaya hazır hale gelmiş olur.                  Bütün işler ancak hikmet sayesinde düzene girer. Zira hikmet eşyayı gerçek yerlerine                  yerleştirmek, işleri olması gereken yere oturtmak, ileri gidilmesi gereken yerde ileri gitmek,                  durulması gereken yerde de durmak demektir.                  Fakat bu önemli hususu düşünen ve bu büyük bağışın kadrini bilebilenler ancak <i>“olgun akıl sahipleri”</i>dir.                  Bunlar ise yetkin akıl sahibi, mükemmel düşünce sahibi kimselerdir. Bunlar faydalı olanı bilir,                  gereğince amel ederler. Zararlı olanı da bilir ve onu terk ederler.                  Bu iki husus yani mala dayalı infakı çokça yapmakla ilme dayalı hikmeti yaymak Yüce Allah’a                  yaklaşan kimselerin kendisi ile O’na yaklaştıkları en faziletli amel, en üstün ikramlara                  kendileri ile ulaşabildikleri en yüce davranışlardır.<i> İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şu buyruğunda bu ikisinden söz etmektedir:</i><i>“Ancak iki kişiye gıpta edilir: Allah'ın mal verip o malı hak yolda tüketmesini imkânını verdiği bir adam ve Allah’ın kendisine hikmet verdiği adam ki o, insanlara o hikmeti öğretir.”</i><br></div>","<p>270- Yaptığınız her türlü infakı yahut adadığınız her adağı Allah muhakkak bilir. Zalimlerin                  hiçbir yardımcıları yoktur.                  271- Sadakalarınızı açıkça verirseniz bu, ne kadar güzeldir! Şâyet onları gizler ve fakirlere                  verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. <i>(Böylece)</i> O,                  günahlarınızın bir kısmını da bağışlar. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.</p><div>                  270.<i> Yüce Allah şunu haber vermektedir:</i> İnfak edenler her ne infak                  ederlerse yahut sadaka verenler ne verirlerse veya adakta bulunanlar neyi adarlarsa şüphesiz                  Allah onu bilir. Yüce Allah’ın bunları bildiğini haber vermesi, bunların karşılığını vereceğine                  ve Yüce Allah’ın nezdinde zerre ağırlığınca hiçbir şeyin kaybolmadığına delildir. Ayrıca O,                  kuldan sadır olan iyi veya kötü niyeti de bilir.                  Allah’ın kendilerine farz kıldıklarını vermeyen yahut da Allah’ın kendilerine haram kıldığı                  şeyleri işleme cesaretini gösteren zalimlere, Allah’a karşı yardım edebilecek ve onları azaptan                  koruyabilecek hiç kimse yoktur, böylelerinin cezalandırılmaları kaçınılmazdır.                  271.<i> Yüce Allah şunu haber vermektedir:</i> Sadaka veren kişi sadakasını                  açıktan verirse bu güzeldir, eğer onu gizli bir şekilde verir de fakire öylece teslim ederse                  böylesi daha faziletlidir. Çünkü fakire verilen sadakayı gizlice vermek ona ikinci bir                  iyiliktir. Aynı şekilde böyle bir tutum ihlâsın kuvvetine de delildir.<i> Zaten Yüce Allah’ın hiçbir gölgenin olmadığı bir günde kendi özel gölgesinde barındıracağı yedi kişiden birisi de:</i><i>“Sadakayı sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizleyen”</i>                  kimsedir.<i>                    Yüce Allah’ın:</i><i>“Şâyet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır”</i>                  buyruğunda oldukça incelikli bir mana vardır.<i> O da şudur:</i> Sadakayı -eğer                  fakire verilecek olursa- gizli saklı vermek onu açıktan vermekten daha hayırlıdır. Şâyet                  herhangi bir hayır yoluna infak yapılacak olursa âyet-i kerimede böyle bir sadakanın gizli saklı                  verilmesinin daha faziletli olduğuna dair delil olacak bir şey yoktur. O nedenle bu hususta                  şeriatın kaideleri, maslahat neyi gerektiriyorsa ona riâyet edileceğini göstermektedir. Hatta                  bazı hallerde başkalarına örnek ve önder olmak, onları da hayır ameller işlemeye teşvik etmek                  söz konusu olacaksa sadakayı açıktan vermek daha hayırlı olabilir.<i>                    Yüce Allah’ın:</i><i>“<span>(Böylece)</i> O, günahlarınızın bir kısmını da bağışlar”</span> buyruğunda da                  şu hususa işaret edilmektedir: Sadakalarda iki kazanç bir arada bulunur: Hayrın hâsıl olması ki                  bu da hasenatın, mükâfaatın ve ecrin çokluğudur. Bir de günahların bağışlanması sureti ile                  dünyevi ve uhrevi kötülüklerin ve belaların defedilmesidir.                  <i>“Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.”</i> O nedenle de hikmetine                  uygun olarak herkese ameline göre karşılık verecektir.                </div>","","<p>272- Onları hidâyete erdirmek senin üzerine <i>(vazife)</i> değildir. Fakat                  Allah dilediği kimseyi hidâyete erdirir. Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır. Zaten                  siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için infak edersiniz. Hayır türünden her neyi infak                  ederseniz, <i>(karşılığı)</i> size eksiksiz verilir ve size asla zulmedilmez.</p><div>                  272. Yani ey peygamber, sana düşen ancak tebliğ, insanları hayra teşvik etmek ve kötülüklerden                  de sakındırmaktır. Hidâyete erdirmeye gelince bu, Allah’ın elindedir.<i>                    Ayrıca Yüce Allah gerçek mü’minlerden de şöylece haber vermektedir:</i> Gerçek mü’minler ancak Rablerinin rızasını                  isteyerek, onun mükâfaatını umarak infak ederler. Çünkü imanları buna davet eder. Bu ise                  mü’minler için bir hayırdır, bir tezkiyedir. Ayrıca bu buyruk, onlara ihlâslı olmayı da                  hatırlatmktadır.<i>                    Yüce Allah yaptıkları infakları bildiğini bir kez daha tekrarlamakta böylece nezdinde zerre ağırlığı kadar bir hayrın dahi asla kaybolmayacağını onlara bildirmektedir:</i><i>“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar zulmetmez. <span>(Yapılan)</i> bir iyilik olursa onu da kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”</span><i>(en-Nisâ, 4/40)</i><i>“Hayır türünden her neyi infak ederseniz <span>(karşılığı)</i> size eksiksiz verilir”</span>                  kıyamet gününde ecirlerinizi tastamam alırsınız. <i>“ve size asla zulmedilmez.”</i> İyiliklerinizden hiçbir şey hatta zerre kadar                  bile eksiltilmez, kötülüklerinize de hiçbir şey eklenmez.                </div>","<p>273- <i>(Sadakalar)</i> Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde                  dolaşmaya gücü yetmeyen, iffetli davranmalarından dolayı bilmeyenin kendilerini zengin sandığı,                  senin ise simalarından tanıdığın ve yüzsüzlük edip de insanlardan <i>(bir şey)</i> istemeyen o fakirler içindir. Şüphesiz hayır türünden her ne                  harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.                  274- Mallarını gece-gündüz, gizli-açık infak edenler var ya, işte onların Rab’leri katında                  mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.</p><div>                  273. Yani verdiğiniz sadakaları gereken araştırmayı yaparak, kendilerini Allah yoluna ve O’na                  itaate vakfetmiş, bununla birlikte mal kazanma istekleri bulunmayan ya da buna güçleri yetmeyen                  ve aynı zamanda da iffetli davranan, o nedenle de onları tanımayan kimsesinin kendilerini                  gördüğü vakit zengin zannettiği fakirleri bulmanız gerekir. <i>“yüzsüzlük edip de insanlardan <span>(bir şey)</i> istemeyen”</span> Ounlar hiçbir zaman istemezler. Eğer mecbur                  kaldıkları için isteyecek olsalar dahi isteklerinde yüzsüzlük edip ısrar etmezler. İşte bunlar                  ihtiyaçlarını gidermeleri için kendilerine infak edilen fakir kesimlerin en faziletlileridir.                  Onlara verilenle hacetleri giderilir, maksatlarını gerçekleştirmeleri için ve hayır yolunda                  onlara yardım edilmiş olur. Sabır, yaratıcının nimetini gözlemek ve yaratılmışlardan bir şey                  beklememek gibi nitelikleri dolayısı ile bu, onlara ilâhî bir mükâfat gibi olur.                  Bununla birlikte iyilik ve ihsan yollarında ve nerede olurlarsa olsunlar muhtaçlara infakta                  bulunmak elbetteki bir hayırdır, ecre sebeptir ve Allah nezdinde mükâfaatı görülecektir. Bundan                  dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-<i>i kerimede şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                  274. İşte bu şekilde infak edenleri Allah kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı                  bir günde gölgesinde barındıracaktır. Şüphesiz Allah onları pek çok hayırlara nail edecek,                  kederlerini, korkularını ve hoşlanmadıkları şeyleri onlardan uzak tutacaktır.                  <i>“Rableri katında mükâfatları vardır”</i> buyruğu da bu infak edenlerden her                  birisinin kendi durumuna uygun bir mükâfaatı vardır, demektir. Bu mükâfaatın özellikle <i>“Rab’leri katında”</i> olmakla tahsis edilmesi bu durumun ne kadar şerefli                  olduğuna ve ne büyük bir önem taşıdığına delildir.<i> Nitekim sahih bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“Şüphesiz ki kul helâl kazancından bir hurma tasadduk eder de Cebbar olan Allah onu eli ile alıp kabul eder ve o kimse için bu sadakayı tıpkı sizden herhangi birinin kendi tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Nihayet o, kocaman bir dağ gibi oluverir.”</i><br></div>","","<p>275- Faiz yiyenler <i>(kabirlerinden)</i> ancak şeytan çarpmış kimse gibi                  kalkarlar.<i> Bu onların:</i><i>“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir”</i>                  demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime                  Rabbinden bir öğüt gelir de <i>(faizden)</i> vazgeçerse geçmişte olanlar                  kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de <i>(tekrar faize)</i> dönerse                  işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.                  276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden                  hiç kimseyi sevmez.                  277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin                  Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.                  278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı                  bırakın!                  279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz                  sermayeleriniz yine sizindir. <i>(Böylece)</i> ne zulmetmiş, ne de zulme                  uğramış olursunuz.                  280- Eğer o <i>(borçlu)</i> darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet                  verin. <i>(Alacağınızı)</i> ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha                  hayırlıdır. Eğer bilirseniz.                  281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı                  eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.</p><div>                  275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların                  affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan                  muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını                  bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için                  berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip                  mahşere gelecekleri sırada <i>“şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.”</i> Yani                  bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu                  da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir,<i> konumlarına ve:</i><i>“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir”</i> sözlerini açıkça söyleyip ifade                  etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı                  kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır.<i>                    Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:</i><i>“Artık kime Rabbinden bir öğüt”</i>                  yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama <i>“gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar”</i>                  yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey <i>“kendisinindir. İşi”</i>                  geleceğindeki durumu <i>“da Allah’a aittir.”</i> Tevbesini sürdürecek olursa                  şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır.                  <i>“Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.”</i>                  Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna                  sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman                  bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna                  bağlı olan hükümlerden birisidir.                  Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey                  yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda                  tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal                  tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de                  cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme                  girmeyi hak ettiğidir.                </div><div>                  276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık                  infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir.                  Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen,<i> bunun aksidir:</i><i>“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”</i>. Ne var ki rızkın kaynağı ve                  bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve                  O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah                  maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten                  <i>“sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”</i><i>(en-Nisa, 4/22)</i><i>“Allah küfürde direnen <span>(nankör)</i> ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.”</span>                  Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem                  de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-<i>i kerimenin mefhumu da şudur:</i>                  Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever.                  Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-<i>i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:</i><br></div><div>                  277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı                  ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir.                  Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki                  bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük                  bir kötülüktür.                  278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve                  bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan                  vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı                  savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun                  en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri                  Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir.<i> Daha sonra da:</i><i>“Eğer tevbe ederseniz”</i> yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz <i>“sermayeleriniz yine sizindir. <span>(Böylece)</i> ne”</span> faiz                  almak sureti ile insanlara <i>“zulmetmiş, ne de”</i> ana sermayenizi daha az                  almak sureti ile <i>“zulme uğramış olursunuz.”</i> Faizden vazgeçip tevbe eden                  herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a                  kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla                  yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur.                  Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen                  borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere                  <i>(faiz almak şöyle dursun)</i> mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı                  Allah,<i> devamla şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                  280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği                  bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir                  yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun                  tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için                  daha hayırlıdır.                  Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı                  dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli                  ilişkilerden uzak durmasını sağlar.<i> Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:</i><i>“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”</i><br></div>","","","","","","","<p>282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir                  kâtip adaletle yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın.                  Üzerinde hak <i>(borç)</i> olan da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın                  da ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan, aklı ermez veya zayıf olur yahut                  bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Bu işleme, erkeklerinizden de                  iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki                  kadın olsun ki biri unutursa diğerine ona hatırlatsın. Şahitler de çağırıldıkları takdirde                  kaçınmasınlar. Küçük veya büyük onu <i>(borcu)</i> vadesiyle birlikte yazmaktan                  üşenmeyin. Bu Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz                  için de daha elverişlidir. Bunun aranızda peşin bir ticaret olması hali müstesna. O zaman bunu                  yazmamanızda size bir vebal yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazan da şahid                  de zarara uğratılmasın. Eğer böyle bir şey yaparsanız bu, <i>(zararı)</i> size                  dokunacak bir fasıklık olur. Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok                  iyi bilendir.                  283- Eğer bir yolculukta olur da kâtip bulamazsanız, <i>(borca karşılık)</i>                  alacağınız rehinler de yeter. Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini                  <i>(borcunu)</i> eksiksiz ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın.                  Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı                  çok iyi bilendir.</p><div>                  282-283. Bu âyet-i kerimelerde Yaratıcı kullarına kendi aralarındaki ilişkilerde haklarını                  korumaya yönelik olarak aklı başında insanların daha üstün ve daha mükemmelini teklif etmelerine                  imkân bulunmayan faydalı birtakım yollarla ve düzenleyici kurallarla yol göstermektedir.<i> Bu buyruklarda faydalı birçok husus dile getirilmektedir:</i>                  1. İster selem türü borçlanma, ister bedeli belli bir süre sonra ödenecek olan vadeli satışlar                  gibi borçlanma şeklinde gerçekleşen muameleler caizdir. Çünkü Yüce Allah bu hususu mü’minlerin                  ilişkileri ile ilgili olarak haber vermektedir. O’nun mü’minlere dair haber verdiği hususlar da                  imanın gerekleri arasındadır ve amellerden hesaba çekecek olan Allah, onların bu işlemlerde                  bulunmalarını uygun görmüş demektir.                  2. Bütün borç işlemlerinde ve kira akitlerinde vadenin belirlenmesi farzdır.                  3. Eğer vade bilinmiyor ise bu borç işlemi helâl olmaz. Zira bu, hem bir aldatmadır, hem zarar                  doğrurma ihtimali vardır. Dolayısıyla da kumar kapsamına girer.                  4. Yüce Allah borçları yazmayı emretmektedir. Bu emir -hakkın korunmasının farz olması halinde                  olduğu gibi- bazen farz olabilir. Kişinin, yetimlerin malları ve vakıflar gibi velâyeti altında                  bir takım hakların olması hali buna örnektir. Vekiller ve eminler de böyledir. Bazen da bu                  borçların yazılması farza yakın bir hüküm ifade eder. Nitekim eğer hak, kulun katıksız bir hakkı                  ise bunu gerektirici hallerin durumuna uygun olarak farziyet ya da müstehablık daha bir güç                  kazanabilir. Durum her ne olursa olsun yazı ile belgelemek, bu gibi vadeli işlemlerin teminat                  altına alınabildiği en önemli işlemler arasındadır. Çünkü insanlar çokça unuturlar ve çokça                  yanılırlar. Diğer taraftan Yüce Allah’tan sakınmayan hainlerden korunmak da yazı ile belgelemeyi                  gerektirir.                  5. Yüce Allah karşılıklı ilişkilerde bulunan iki kişi arasında kâtibe işlemleri adaletle                  yazmasını emretmiştir. O nedenle katip, akrabalık vb. bir sebep dolayısı ile onlardan herhangi                  birisine meyletmemeli; düşmanlık vb. bir sebepten dolayı da onlardan herhangi birisinin aleyhine                  bir tutum takınmamalıdır.                  6. Karşılıklı işlemlerde bulunan kimseler arasında yazı yazmak en faziletli amellerden ve bu                  kimselere yapılacak iyiliklerden biridir. Çünkü bu şekilde yazı yazmakla onların hakları korunur                  ve ithamdan kurtulurlar. O bakımdan katip, bu hususta insanlar arasında Allah'ın kendisine                  emrettiği gibi yazmalı ve ecrini Allah’tan beklemeledir ki mükâfaatını elde etsin.                  7. Kâtibin, adaleti bilen ve adaleti ile bilinen bir kimse olması gerekir. Çünkü adaleti bilen                  bir kimse değilse, adaleti sağlama imkânı bulamaz. Eğer insanlar arasında adaleti bilinen,                  muteber ve razı olunan bir kimse değilse onun yazdığı da muteber olmaz ve bu yazmadan beklenen                  hakların gözetilmesi hususu gerçekleşmez.                  8. Yazı ile belgelemenin ve bunda adil olmanın tamamlayıcı unsurlarından birisi de kâtibin yazma                  üslubunu güzel bir şekilde becerebilmesi ve her bir işleme uygun muteber lafızları                  kullanabilmesidir. Bu konuda da örfün büyük bir ehemmiyeti vardır.                  9. Yazı yazmak Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetlerdendir. Dini ve dünyevi işler o                  olmaksızın doğru bir istikamette ilerleyemez. Yüce Allah’ın kendisine yazı yazmayı öğrettiği bir                  kimseye Allah büyük bir lütufta bulunmuş demektir. Yüce Allah’ın nimetlerine karşı şükrün tamam                  olması ise yazı yazan birisinin bu bilgisi ile kulların ihtiyaçlarını görmesi ve yazı yazmaktan                  imtina etmemesi ile gerçekleşir.<i> İşte bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin”</i> diye                  buyurmaktadır.                  10. Kâtibin yazacağı şey, borçlu borcunu güzel bir şekilde ifade edebiliyor ise onun ifadesinden                  ibarettir. Eğer küçüklüğü, akıl erdirememesi yahut deli veya dilsiz oluşu gibi sebeplerle                  borcunu güzelce ifade edemiyor ise bu konuda velisi onun yerine geçer ve o yazdırır.                  11. İtiraf, hakların kendisi vasıtası ile sabit olduğu en büyük yollardan birisidir. Çünkü Yüce                  Allah kâtibe, borçlunun kendisine yazdıracağı şeyleri yazmasını emretmektedir.                  12. Küçük, deli, aklı ermez vb. gibi ehliyet yeterliliğine sahip olamayanların <i>(kısıtlıların)</i>                  üzerinde velâyetin sabit olması.                  13. Veli, velâyeti altında bulunanın yerine geçer. Haklarını ilgilendiren bütün itiraflarında                  onun yerini tutar.                  14. Girişilen karşılıklı ilişkide kendisine güvenilen ve bu konuda yetki verilen kişinin bu                  hususta söyleyeceği söz makbuldür. Böyle bir kimse kendisine güvenenin vekilidir. Çünkü veli,                  kısıtlıların yerine geçtiğine göre, bir kimsenin kendi iradesi ile görevlendirdiği, işini                  kendisine havale ettiği kimsenin sözünün kabulü, öncelikle söz konusudur. Anlaşmazlık halinde                  ise kendisine güvenilerek vekâlet verilen kişinin sözünün muteber olması ve onun önceliğinin                  bulunması gerekir.                  15. Borçlu olan kişi kâtibe borcunu yazdırırken Allah’tan korkmalı, borcundan herhangi bir şeyi                  eksik yazdırmamalıdır. Miktarında, niteliğinde, şartlarında veya kayıtlarında bir eksiltmeye                  gitmemelidir. Aksine borç ile ilgili bütün yükümlülüklerini itiraf etmelidir. Tıpkı kendisinin                  alacaklı başkasının borçlu olması halinde göz önünde bulundurulması gerekli şeyler ne ise onları                  kendisi de göz önünde bulundurmalıdır. Kim bu şekilde davranmayacak olursa o, başkalarının                  haklarını eksilten ve gizleyen bir kimse demektir.                  16. Gizli ve açık bütün borçların itiraf edilmesi farzdır. Bu ise takvânın en büyük                  özelliklerinden birisidir. Nitekim kişinin üzerinde bulunan bu gibi borçları itirafı terk etmesi                  de takvâyı bozan ve eksilten hususlar arasında yer alır.                  17. Alışverişte de şahit tutma yolu gösterilmektedir. Eğer işlem borçlanma ile ilgili ise şahit                  tutmanın hükmü -önceden geçtiği gibi- yazışmanın hükmü ile aynıdır. Çünkü yazmak şahitliğin                  yazıya geçirilmesinden ibarettir. Eğer yapılan alışveriş peşin bir alış veriş ise bunda şahit                  tutmak gerekmekle birlikte yazışmanın terk edilmesinde bir vebal yoktur. Çünkü bu gibi                  alışverişler çok yapılır ve yazılmaları zorluk çıkartır.                  18. Adaletli iki erkeğin şahit tutulmasının gereği. Eğer buna imkân bulunmaz yahut                  gerçekleştirilemez veya zor olursa, o takdirde bir erkek ve iki kadının şahit tutulması yoluna                  gidilir. Bu da peşin ve borca dayalı alış veriş işlemlerini, bunlara bağlı şartları, belgeleri                  ve buna benzer bütün işlemleri kapsar.                  Şayet; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yemin ve tek bir şahit ile hüküm verdiği                  sabittir. Oysa âyet-i kerimede ancak iki erkeğin şahitliği veya bir erkek ve iki kadının                  şahitliği söz konusudur,<i> denilecek olursa cevabımız şudur:</i> Âyet-i                  kerimede Yaratıcının kullarına haklarını koruma yolu gösterilmektedir. Bundan dolayı âyet-i                  kerimede en mükemmel ve en sağlam yollar zikredilmiştir. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu                  aleyhi ve sellem’in sözü edilen bir şahit ve bir yemin ile hükmetmesine aykırı bir taraf da                  yoktur. İşin başında hakların korunması konusunda Yüce Allah kulunu en mükemmel şekli ile dikkat                  ve tedbir almaya yöneltmektedir. Aralarında anlaşmazlık bulunan kimseler arasında hüküm vermek                  halinde ise durumuna göre tercih edici sebep ve delillere bakılır.                  19. İki kadının şahitliği dünyevi haklarda bir tek erkeğin şahitliği yerine geçmektedir. Rivâyet                  ve fetva gibi dini hususlarda ise kadın da erkek gibidir, aralarında fark yoktur. Bu iki mesele                  arasındaki fark ise gâyet açıktır.                  20. İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği yerine sayılmasındaki hikmete işaret                  edilmesi. Söz konusu hikmet ise çoğunlukla kadının hafızasının zayıf, buna karşılık erkeğin                  hafızasının da güçlü oluşudur.                  21. Şahit şahitliğini unutacak olur da bir diğer şahit ona hatırlatacak olursa o da böylelikle                  durumu hatırlayacak olursa, onun ilk unutması -eğer hatırlatmakla ortadan kalkmışsa- zarar                  vermez.<i> Çünkü Yüce Allah:</i><i>“…ki biri unutursa diğeri ona hatırlatsın”</i>                  buyurmaktadır. O halde şahit unutup da sonra hatırlatılmaksızın kendiliğinden hatırlayacak                  olursa bu unutmasının zarar vermemesi öncelikle söz konusudur. Çünkü şahtliğin ekseni ilim ve                  yakîndir.                  22. Şahitliğin şüpheye dayalı değil, bilgi ve kesin kanaate dayalı olması kaçınılmazdır. Şahit                  eğer şahitliğinde şüphe ve tereddüde düşecek olursa -velev ki galip zan sahibi olsa dahi- kesin                  bildiği şeyin dışındaki herhangi bir hususta şahitlikte bulunması helâl değildir.                  23. Şahitin şahitliğe çağırılması halinde kabul etmeme hakkı yoktur. İster şahitliğin tahammülü                  <i>(yapılacak bir işleme tanık tutulması)</i> isterse de edası <i>(hakim huzurunda tanık olduğu şeye tanıklık etmesi)</i> için olsun fark etmez.                  Şahitlik salih amellerin en faziletlileri arasındadır. Nitekim Yüce Allah onu emretmiş ve                  faydalarında söz etmiştir.                  24. Kâtibe de şahide de zarar vermek helâl değildir. Meselâ kendilerine zarar verilecek bir                  zaman veya bir durumda çağırılmaları gibi. Aynı şekilde hak sahipleri ile karşılıklı ilişkilerde                  bulunan kimselerin de şahitlere ve kâtiplere zarar vermeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında                  kâtibin ve şahidin karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselere yahut onlardan herhangi birisine                  zarar vermeleri de yasaklanmıştır. Yine bu husus şahidin de kâtibin de -eğer yazma ve şahitlikte                  onlara herhangi bir zarar gelecek olursa- bu görevi yerine getirme yükümlülüklerinin düşeceğini                  de ortaya koymaktadır.                  Ayrıca bu buyruklarda iyilik yapan bütün ihsan sahibi kimselerin zarara sokulmalarının, altından                  kalkamayacakları yüklerin onlara yükletilmesinin helâl olmadığına dikkat çekilmektedir. Çünkü                  <i>“İyiliğin karşılığı iylilikten başka ne olabilir!?”</i><i>(er-Rahman, 55/60)</i>                  Aynı şekilde bir kimse bir iyilikte bulunur veya bir iyilik yapacak olursa, gerek sözlü gerekse                  de fiili yollarla iyilik yaptığı kimseye zarar vermeyi terk etmek sureti ile bu iyiliğini                  tamamlamalıdır. Çünkü yapılan iyilik ancak bu şekilde tamam olur.                  25. Yazmanın ve şahitliğin farz olduğu yerlerde bunlara karşılık ücret almak caiz değildir.                  Çünkü bu yazana ve şahitlik edecek olana Allah’ın farz kıldığı bir haktır. Diğer taraftan ücret                  almak işlemlerde bulunanlara bir zarardır.                  26. Bu buyruklarda bu üstün direktifler gereğince uygulama yapmanın sağlıyacağı pek çok maslahat                  ve faydaya dikkat çekilmekte, bu yollarla hakların ve adaletin korunacağına, anlaşmazlıkların                  ortadan kaldırılacağına, unutma ve yanılmanın da bertaraf edileceğine dikkat çekilmektedir.                  Bundan dolayı Yüce Allah <i>“Bu, Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir”</i>                  buyurmaktadır. Bunlar ise kullar için gerçekleştirilmesi zorunlu maslahatlardır.                  27. Yazı yazmayı öğrenmek dini emirlerdendir. Çünkü yazı yazmak din ve dünyanın muhafaza                  edilmesinin vesilesi, ihsan ve iyiliğin sebebidir.                  28. Yüce Allah’ın diğer insanların ihtiyaç duyacağı bir nimeti ihsan ettiği kimsenin bu nimete                  şükrünü tamamlayıcı unsurlarından birisi de Allah’ın kullarını bu nimetlerden faydalandırması,                  bununla onların ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Çünkü Yüce Allah yazmak istememeyi yasaklarken                  yazacak olana da <i>“Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin”</i> buyruğu ile                  hatırlatmada bulunup bu yasağın gerekçesini belirtmektedir.<i> Ayrıca şu da var ki:</i><i>“Kim din kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür.”</i>                  29. Şahitlere ve yazıcılara zarar vermek kişiyi fasık yapar. Fasıklık ise Yüce Allah’a itaat                  çerçevesinden çıkıp masiyete düşmektir. Fasıklık da artar, eksilir ve kısımlara ayrılır.<i> İşte bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“... siz fasık kimselersiniz”</i>                  yahut da: <i>“fasıklarsınız”</i> demeyerek bunun yerine <i>“bu <span>(zararı)</i> size dokunacak bir fasıklık olur”</span>                  buyurmaktadır. Buna göre kulun fasıklığı, Rabbine itaatin dışına çıkması oranında söz konusu                  olur.                  30.<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor”</i>                  buyruğu Allah’tan sakınmanın <i>(takvanın)</i> ilmin elde edilmesine vesile                  olacağına delil gösterilmiştir.<i> Bundan daha açık bir delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur:</i><i>“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız O, size furkan verir”</i><i>(el-Enfal, 8/29)</i> Yani kendisi vasıtası ile gerçekleri, hak ile batılı                  ayırt edebileceğiniz bir bilgi verir, demektir.                  31. İbadetlerle ilgili dini hususların öğretilmesi faydalı ilim kapsamında olduğu gibi,                  karşılıklı ilişkileri ve muameleleri ilgilendiren dünyevi hususların öğretilmesi de faydalı                  ililm kapsamında yer alır. Çünkü Yüce Allah kullarının hem dinleri ile ilgili işlerini hem de                  dünyalarını ilgilendiren işlerini muhafaza altına almış, korumuştur. O’nun yüce Kitabında her                  bir hususa dair açıklama vardır.                  32. Borçlar ile ilgili belgelendirme meşrudur ki bunlar da rehinler ve teminatlardır. Bu                  teminatlar ve rehinler ile kulun hakkını elde etmesi sağlanır. Bu konuda kendisi ile muamele                  yapılan kişi ister iyi bir kimse, ister günahkâr, ister güvenilir, ister hain bir kimse olsun                  fark etmez. Çünkü bu sayede nice haklar korunabilmekte ve nice anlaşmazlıkların önü                  kesilebilmektedir.                  33. Rehinde belgelendirmenin en mükemmel şekli, rehnin kabz/teslim alınmasıdır. Ancak bu, kabz                  olmaksızın rehnin geçerli olmayacağına delil değildir. Aksine âyet-i kerimede rehnin kabz ile                  kayıtlandırılması kimi zaman rehnin kabz edileceğine ve bu vesile ile tam bir güvenin hasıl                  olacağına diğer taraftan bazen da kabz edilmeyip bu güvenin de eksik olabileceğine delil teşkil                  etmektedir.                  34.<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“alacağınız rehinler”</i> diye                  buyurması şuna delil gösterilmiştir: Rehin bırakan ile rehin alan kişi eğer rehinin                  karşılığındaki borcun miktarında ihtilaf edecek olurlarsa, kabul edilecek olan söz, rehin alan                  kişinin sözüdür. Çünkü Yüce Allah o hakkın karşılığında rehini bir belge olarak tespit etmiştir.                  Şâyet bu hususta onun sözü kabul edilmeyecek olsaydı yazma ve şahitlik söz konusu olmadığından                  dolayı rehin vasıtası ile belgelendirme gerçekleşmiş olmazdı.                  35. Belgesiz ve şahitsiz muamelelerde bulunmak caizdir.<i> Çünkü Yüce Allah:</i><i>“Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini <span>(borcunu)</i> eksiksiz ödesin”</span> diye buyurmaktadır. Ancak böyle bir                  durumda takvâya ve Allah’tan korkmaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde hak sahibi olan kişinin                  hakkı tehlikeye düşer. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, böyle bir durumda borçlu olan kimseye                  Allah’tan sakınmasını ve kendisindeki emaneti <i>(hakkı, borcu)</i> eksiksiz                  ödemesini emretmektedir.                  36. Bir kimse bir diğerine güvenecek olursa hiç şüphesiz ona çok büyük bir iyilikte bulunmuş                  olur, onun dinine ve emanetine tam bir güven beslediğini ortaya koymuş olur.<i> O bakımdan borçlunun borcunu eksiksiz ödemesi iki bakımdan gereklidir:</i>                  Allah’ın emrine uymak için ve kendisine güvenerek onun eminliğinden razı olan arkadaşının                  güvenini boşa çıkarmamak için.                  37. Şahitliğin gizlenmesinin haram kılınması ve şahitliği gizleyen kimsenin bütün organların                  hükümdarı olan kalbinin günaha gireceğinin belirtilmesi. Çünkü şahitliği gizlemek tıpkı haksız                  ve yalan yere şahitlik etmek gibidir. Bundan dolayı haklar zayi olur, ilişkiler bozulur. Kişi                  hem alacaklının hem de borçlunun hakkı konusunda tekrar tekrar günah işler.                  38. Rehin almak hem ikamet halinde iken hem de yolculukta iken caiz olmakla birlikte âyet-i                  kerimede sadece yolculuk kaydının getirilmesi yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulmanın                  zorluğundan, bu nendenle de rehin almaya daha çok ihtiyaç duyulmasından dolayıdır.                  Yüce Allah âyet-i kerimeyi <i>“Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir”</i>                  buyruğu ile sona erdirmektedir. Âyetin bu şekilde sona ermesi onlara güzel muamelelerde                  bulunmaları için bir teşvik, kötü iş ve muamelelerden de uzak durmaları için bir uyarıdır.                </div>","","<p>284- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah                  onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye                  kadirdir.</p><div>                  284. Yüce Allah göklerde ve yerde bulunan her şeyin mutlak sahip ve hakimi olduğunu, kullarının                  açıkladıklarını da, içlerinde gizlediklerini de bilgisi ile kuşattığını, bunlar dolayısı ile                  kendilerini hesaba çekeceğini haber vermektedir. <i>“Sonra dilediğini bağışlar”</i> Bağışlayacağı kimseler, Rablerine dönenlerdir.                  <i>“Çünkü O, kendisine dönenleri gerçekten bağışlayıcıdır.”</i><i>(el-İsra, 17/25)</i><i>“dilediğine de azab eder.”</i> Azap                  edeceği kişiler ise masiyetlere gizlide de açıkta da ısrarla devam eden kimselerdir.                  Bu âyet-i kerime, kulun içinden geçirdiklerinden dolayı -onlarla amel etmedikçe yahut onları                  söylemedikçe- affedileceğine dair varid olan hadislere aykırı değildir. Çünkü hadiste sözü                  edilen husus, kulun vasfı haline dönüşmeyen ve onun işlemeye azmetmediği, sadece aklından gelip                  geçiveren düşüncelerdir. Ayette sözü edilen husus ise işlenmeye azmedilen, nefislerde iyice yer                  etmiş hayır ya da şer nitelikli şeylerdir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“İçinizdekini...”</i> buyurmaktadır. Yani içinizde karar kılan ve sağlamca                  yerleşen, işlemekte kararlı olduğunuz ve bir vasfınız haline gelen şeyler demektir.<i> Yüce Allah ayrıca:</i><i>“Allah her şeye kadirdir”</i>                  buyurmaktadır. İşte bütün insanları hesaba çekmesi ve hak ettikleri mükâfat ve cezayı vermesi de                  kudretinin mükemmelliğinin bir tecellisidir.                </div>","<p>285- O Peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti. mü’minler de. Onların her biri                  Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. <i>“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır.”</i>                  dediler.                  286- Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı <i>(iyilik)</i> lehine, yüklendiği <i>(kötülük)</i> de                  aleyhinedir. Rabbimiz, unutur yahut yanılırsak bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden öncekilere                  yüklediğin gibi üzerimize ağır yükler yükleme! Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize                  yükletme! Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle! Sensin bizim Mevlamız. Kâfirler                  topluluğuna karşı da bize yardım eyle.</p><div>                  285-286. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre geceleyin bu iki âyeti                  okuyan kimseye bu iki âyet bütün kötülüklere karşı yeterli gelir, ona isabet edecek kötülükleri                  önler. Buna sebep ise bu iki âyet-i kerimenin ihtiva ettiği oldukça yüce manalardır.                  Yüce Allah,<i> bu surenin baş tarafında:</i><i>“Deyin ki: Biz Allah’a ve bize indirilene... iman ettik”</i><i>(el-Bakara, 2/136)</i> buyruğu ile bütün insanlara imanın bütün esaslarına                  iman etmeyi emretmektedir. Bu âyet-i kerimede ise Peygamberin de onunla birlikte olan                  mü’minlerin de bu büyük esaslara, özellikle de bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman                  ettiklerini ve bunların bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkar edenlerin yaptığını                  yapmadıklarını haber vermektedir. Nitekim haktan sapan din mensuplarının ve doğru yoldan                  uzaklaşmış kimselerin böyle yaptıkları malumdur.                  Mü’minlerin peygamber ile birlikte söz konusu edilip, hepsi hakkında aynı haberin verilmesi                  mü’minler için büyük bir şereftir. Ayrıca bu Peygamberin de şer’i hitaplarda ümmeti ile ortak                  olduğunu, bu şer’i hitapları tam ve eksiksiz yerine getirdiğini, mü’minlerden bu hususta üstün                  olduğunu, hatta ve hatta iman hukukunu yerine getirmekte bütün peygamberlerden de ileri olduğunu                  ortaya koymaktadır.                  <i>“İşittik, itaat ettik”</i> buyruğu mü’minlerin Peygamber sallallahu aleyhi                  ve sellem’in getirdiği Kitab’ın ve Sünnetin tamamına uyup bağlandıklarını, onların bu buyrukları                  -kabul etmek ve dinleyip itaat etmek anlamında- işittiklerini bildirmektedir. Bunun                  muhtevasında, bu görevleri yerine getirmeleri hususunda Allah’tan yardım talebinde bulunmak,                  Allah’ın, yerine getirmekte kusurları bulunan görevlerini bağışlaması, işledikleri haramları                  affetmesi de vardır. Onlar bu faydalı dualar ile Yüce Allah’a yalvarıp yakarmaktadırlar. Yüce                  Allah da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ın ifadesi ile onların bu dualarına <i>“Evet, öyle yaptım”</i> diye cevap vermiştir. Bu dualar topluca bütün                  mü’minlerden kabul edildiği gibi eğer duanın kabulüne bir engel yoksa her bir ferdinden de kabul                  edilir.                  Yüce Allah unutma ve yanılma hallerinde onlardan sorumluluğu kaldırmıştır. Ayrıca Yüce Allah                  şeriatini mü’minlere son derece kolaylaştırmış, kendilerinden öncekilere yüklemiş olduğu                  zorlukları, ağır yükleri ve sorumlulukları onlara yüklememiştir. Takat getiremeyecekleri şeyleri                  de sırtlarına yük olarak vurmamıştır. Allah onlara mağfiret buyurmuş, merhamet eylemiş, kâfirler                  topluluğuna karşı onlara zafer vermiş, yardım etmiştir.                  Yüce Allah’tan isimleri, sıfatları ve bize lütfetmiş olduğu dinine bağlılık ile bize yönelik                  Peygamberinin dili ile yaptığı vaatlerini gerçekleştirmesini ve mü’minlerin hallerini ıslah                  etmesini niyaz ederiz.                  Bu buyruktan dinin bütün emirlerinde zorluğun kaldırılıp kolaylığın sağlanması kaidesi                  anlaşılmaktadır. <i>“İbadetlerde ve Allah’ın haklarında unutma ve yanılmanın affedildiği”</i>                  kaidesi de buradan anlaşılmaktadır. İnsanların hakları ile ilgili hususlarda ise bu, sadece                  günahın ve yerilmenin kaldırıldığını gösterir. Can veya mala yanılarak yahut unutarak zarar                  verilmesi halinde tazminatlarının ödenme gereği, bunları haksız yere telef etmenin bir                  sonucudur. Böyle bir tazminat, hem unutma ve yanılmayı hem de kasti halleri kapsamına                  almaktadır.                  Bakara Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd-ü senalarımız Yüce Allah’adır, efendimiz                  Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına salat ve selam olsun.                </div>","","<p>1- Elif, Lâm, Mîm.                 2- Allah... O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur, Hayy’dır, Kayyûm’dur.                3, 4- O, sana Kitab’ı hak ile öncekileri tasdik edici olarak indirdi. Tevrat ve İncil’i de bundan önce, insanlara yol gösterici olarak indirmişti. Furkan’ı da indirdi. Allah’ın âyetlerini inkar edenler için hiç şüphesiz şiddetli bir azap var. Allah Azizdir, intikam sahibidir.                5- Şüphe yok ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.                6- Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur; Azîz’dir, Hakîm’dir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir, 200 âyettir)</i></div><div>                1. <i>“Elif, lâm, mim”</i> bunlar anlamlarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği harflerdir.                </div><div>                2. Yüce Allah kendisinin <i>“Hayy” yani kâmil bir hayat sahibi olduğunu, “Kayyum”</i> yani zatı ile kâim ve kullarının hallerini idare edip düzene koyan olduğunu haber vermektedir. O, onların gerek dini hallerini gerekse de dünyevî ve kaderî hallerini idare edip düzene koymuştur.                </div><div>                3-4. Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir surette hak ile Kitab’ı indirmiştir. Bu Kitabın kendisi hakkı kapsamaktadır ve <i>“öncekileri”</i> indirilmiş kitapları da <i>“tasdik edici olarak”</i> indirilmiş bulunmaktadır. Yani bu kitap da ondan önceki kitapların tanıklık ettiği hususlara tanıklık etmiştir, onlara uygundur ve o kitapları getiren peygamberleri de tasdik etmiştir. Aynı şekilde <i>“Tevrat ve İncil’i de bundan”</i> yani bu kitaptan <i>“önce insanlara yol gösterici olarak indirmişti.”</i>                Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve ona indirdiği büyük Kitab ile risaleti kemale erdirmiş ve sonlandırmıştır. İndirdiği bu Kitabı sayesinde Allah bütün insanlara sapıklıklardan hidâyete çıkma ve cehaletlerden kurtulma yolunu göstermiştir. Hak ile batılı, mutluluk ile bedbahtlığı, Sırat-ı Müstakim ile cehenneme giden yolu birbirinden ayırt etmiştir. Bu Kitaba iman edip hidâyet bulan kimseler bu yolla pek çok hayır elde ederler, dünya ve âhiretin mükâfaatını kazanırlar. <i>“Allah’ın” Kitabında ve Rasûlü vasıtası ile açık seçik bildirdiği “âyetlerini inkar edenler için hiç şüphesiz şiddetli bir azap var. Allah Azîzdir”</i> kendisine isyan edenlere karşı <i>“intikam sahibidir.”</i><br></div><div>                5-6. Yüce Allah’ın Kayyûm oluşunun bir gereği olarak O’nun ilmi, bütün yaratılmışları kuşatmıştır. <i>“ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”</i> gebelerin karnındakilere varıncaya kadar her şeyi bilir. <i>“sizi dilediği gibi”</i> erkek ya da dişi, yaratılışı tam yahut eksik olarak <i>“şekillendiren O’dur.”</i> Sizler O’nun yaratmasının çeşitli aşamalarının ve hikmetinin harikulade hallerinin birinden diğerine geçersiniz. İşte kullarını bu şekilde yaratan ve onları yarattığı andan itibaren en nihaî hallerine kadar bütün aşamalarda ileri derecede itina gösteren zatın bu hususların hiçbirisinde ortağı olamaz.<i> O nedenle de O’ndan başka hiçbir kimse de ibadete hak sahibi olamaz:</i><i>“O’ndan başka <span>(hak)</i> ilâh yoktur.”</span><i>“Azîz’dir” Gücü ile bütün mahlukatı emrine boyun eğdiren, herhangi bir eksiklikle vasfedilmekten yahut yerilmekten uzak olandır, “Hakîm’dir”</i> yaratmasında ve şeriatında hikmeti sonsuz olandır.                </div>","","","","","","<p>7- Sana Kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir. Bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir. Kalbinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve onu te’vil etmek için onun müteşabih olanına uyarlar. Halbuki onun te’vilini Allah’tan başkası bilmez.<i> İlimde derinleşmiş olanlar ise:</i><i>“Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır”</i> derler. Olgun akıllılardan başkası düşünüp öğüt almaz.  8- <i>“Rabbimiz! Bizi doğru yola ulaştırdıktan sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz Vehhâb olan yalnız Sensin!”</i></p><div>                7. Yüce Allah, azametinin ve kayyûmiyetinin kemalinin bir tecellisi olarak bu yüce Kitab’ı indirenin yalnız kendisi olduğunu haber vermektedir. Bu, öyle bir Kitaptır ki hidâyete iletmesi, belağatı, i’cazı, insanların durumlarını ıslah edip düzeltmesi bakımından benzeri veya ona yakın bir eşi bulunmamaktadır ve bulunmayacaktır. Bu Kitap anlamları gâyet açık seçik, başkasına benzeşip karışmayan muhkem buyruklar ihtiva eder. Bu Kitabın bir bölüm âyetleri de müteşabihtir. Farklı birkaç anlama gelme ihtimali vardır; fakat muhkemlerin ışığında ele alınmadıkları sürece yalnızca müteşabihlerin ele alınması halinde iki ihtimalden herhangi birisini tayin etmek imkânı yoktur.                 İşte kalplerinde hastalık, eğrilik ve sapma bulunan kimseler, kötü maksatları dolayısı ile müteşabih olana uyarlar ve o buyrukları kendi batıl kanaatlerine, asılsız görüşlerine delil gösterirler. Bundan maksatları ise Kitab’ı tahrif etmek, hem başkalarını saptırsınlar, hem kendileri sapsınlar diye onu kendi meşreb ve görüşlerine uygun te’vil etmektir.                İlim ehli olup o kitapta derin bilgi sahibi bulunan ve kesin yakîn ile bilginin kalplerinin derinliklerine yerleşerek salih amellerde bulunmalarını ve marifet sahibi olmalarını sağladığı kimseler ise Kur’ân-ı Kerîm’in tümünün Allah tarafından geldiğini, muhkemi ile müteşabihi ile hepsinin hak olduğunu, hakkın bünyesi içerisinde ise çelişki ve tutarsızlık olmayacağını çok iyi bilirler. Onlar muhkem buyrukların anlam itibarıyla gâyet açık ve beyanlarının da gâyet sarih olduğunu bildikleri için, eksik bilgi ve az marifet dolayısı ile şaşkınlığa düşmeye sebep teşkil eden müteşabihleri o muhkemlere havale ederler. Müteşabih buyrukları muhkemin ışığında anlamak sureti ile de Kur’ân-ı Kerîm tümüyle muhkem olur.<i>                  Ayrıca onlar:</i><i>“Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır, derler. Olgun akıllılardan”</i> sağlam akıl sahibi kimselerden <i>“başkası” faydalı hususları ve isabetli bilgileri “düşünüp öğüt almaz.”</i> İşte bu buyrukta bu şekilde davranmanın, olgun akıl sahibi olmanın alâmetlerinden olduğuna, müteşabihlere tabi olmanın da hastalıklı görüş ve basit akıl sahibi, kötü maksatlı kimselerin niteliklerinden olduğuna delil vardır.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Halbuki O’nun tevilini Allah’tan başkası bilmez”</i> buyruğunda geçen <i>“te’vil” kelimesi ile işlerin âkıbetinin,<span> hakikatinin ve nereye varacaklarının bilinmesi kast edilecek olursa o takdirde:</i> “إلا اللّٰه”</span> üzerinde vakıf yapmak gerekir. Çünkü bu anlamı ile te’vili yalnızca Allah bilir. Şâyet te’vil ile tefsir ve sözün anlamının bilinmesi kastedilir ise o takdirde vakıf yapılmadan okunması daha uygun olur. Zira o takdirde bu, <i>“ilimde derinleşmiş olanlar”</i> hakkında bir övgü olur.<i> (Buna göre anlam şöyle olur:</i><i>“Hâlbuki onun te’vilini <span>(tefsirini ve anlamını)</i> ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir.”</span>) Böylece ilimde derinleşmiş olanların muhkem ve müteşabihleri ile Kitap ve Sünnetin naslarını nasıl anlayacaklarını bildikleri ifade edilmiş olur.                İşte bu konumda insanların,<i> sapanlar ve istikamet üzere olanlar olmak üzere ikiye ayrılmaları söz konusu olduğundan dolayı ilimde derinleşmiş olanlar Yüce Allah’a iman üzere kendilerine sebat vermesini dileyerek şöylece dua ederler:</i><br></div><div>                8. <i>“Rabbimiz, Bizi doğru yola ulaştırdıktan sonra kalplerimizi saptırma”</i> haktan batıla doğru meylettirme, çevirme; <i>“bize katından”</i> kendisi vasıtası ile hallerimizin ıslah olacağı <i>“bir rahmet bağışla. Şüphesiz Vehhâb olan yalnız Sensin!”</i> yani lütfu ve bağışı pek çok olan Sensin.                 İşte bu âyet-i kerime müteşabih buyruklar ile ilgili izlenmesi gereken yola bir örnek olarak gösterilebilir. Şöyle ki Yüce Allah, ilimde derinleşmiş olan kimselerin kendisinden, kendilerine hidâyet verdikten sonra kalplerini saptırmamasını istediklerini bildirmektedir. Başka bir takım âyet-<i>i kerimelerde ise sapık kimselerin kalplerinin sapmalarına sebep teşkil eden hususları haber vermekte ve esasen bunun kendi kazandıkları ameller yüzünden olduklarını belirtmektedir:</i><i>“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”</i><i>(es-Saff, 61/5)</i>; <i>“Ve sonra yüz çevirip giderler, Allah da onların kalblerini ters çevirir.”</i><i>(et-Tevbe, 9/127)</i>; <i>“İlk defa ona iman etmedikleri gibi <span>(yine iman etmezler)</i> biz de onların kalplerini ve gözlerini <i>(haktan)</i> çeviririz <i>(de onu ne görür ne de kavrarlar)</i>.”</span><i>(el-En’am, 6/110)</i>                Buna göre kul, Rabbinden yüz çevirip O’nun düşmanları ile dost olur, hakkı gördüğünde haktan yüz çevirir, batılı gördüğünde onu seçip tercih edecek olursa Yüce Allah kendisi için seçtiği şeye onu yöneltir, kalbini -sapmasının bir cezası olarak- haktan saptırıp uzaklaştırır. Bununla Allah o kimseye zulmetmiş olmaz. Aksine o kendi kendisine zulmetmiştir. O bakımdan kötülüğü çokça emreden nefsinden başka hiçbir kimseyi kınamamalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div>","","<p>9- <i>“Rabbimiz; kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Elbette Allah sözünden dönmez.”</i></p><div>                9. <i>“Rabbimiz; kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin…”</i> Bu, ilimde derinleşmiş onların sözlerinin bir devamıdır. Bu dua öldükten sonra dirilişin ve amellerin karşılığının verilmesinin ikrarı, tam bir yakîni ve Yüce Allah’ın mutlaka vaad ettiği şeyi gerçekleştireceğine imanı ihtiva etmektedir. Böyle bir iman ise bunun gereği olan ameli ve böyle bir güne tam bir hazırlığı beraberinde getirir.                Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair iman kalplerin ıslahının esasıdır. Hayra rağbet edip ona yönelmenin, şerden kaçınmanın da temelidir. Bunlar ise bütün hayırların başını teşkil etmektedir.                </div>","<p>10- Kâfirlere ne mallarının, ne de evlatlarının Allah’a karşı hiçbir faydası olmayacaktır. İşte ateşin yakacağı da onlardır.                11- Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan önce gelenlerin yaptıkları gibi. Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarından dolayı yakalayıverdi. Allah cezası pek şiddetli olandır.</p><div>                10-11. Yüce Allah Kıyamet gününü söz konusu ettikten sonra Allah’a küfredenlerin, peygamberlerini yalanlayanların cehenneme girmelerinin ve orayı boylamalarının kaçınılmaz olduğunu zikretmektedir. Bunların malları ve evlatları Allah’ın azabına karşı kendilerine herhangi bir fayda sağlamayacaktır. Dünya hayatında da başlarına, Firavun’un ve Allah’ın âyetlerini yalanlayan diğer ümmetlerin başına gelen ceza ve azapların benzerinin geleceğini bildirmektedir ki <i>“Allah onları günahlarından dolayı yakalayıverdi”</i> ve onlara uhrevi cezalar ile birleştirilecek şekilde dünyevi cezaları da derhal verdi. <i>“Allah cezası pek şiddetli olandır.”</i> Sakın O’nun cezasını küçümsemeye kalkışmayın, böyle yaparsanız küfür ve yalanlamayı sürdürmek size kolay gelir.                </div>","","<p>12-<i> O kâfirlere de ki:</i><i>“Yakında yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. O ne kötü döşektir!”</i>                13- <i>(Bedir’de)</i> karşılaşan iki toplulukta sizin için gereçkten bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi ve onlar, diğerlerini <i>(Allah yolunda savaşanları)</i> gözleri ile kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah yardımı ile dilediğini destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.</p><p>                12-13. Bu buyruklar mü’minler için bir hayır ve müjde, kâfirler için de bir korkutmadır. Allah Dünya’da kafirlerin mutlaka yenileceklerini bildirmektedir. Nitekim iş Yüce Allah’ın haber verdiği şekilde gerçekleşmiş ve benzeri görülmedik bir şekilde yenik düşmüşlerdir. Yüce Allah Bedir’de meydana gelen olayları, Peygamberinin doğruluğuna, onun hak üzere bulunduğuna, düşmanlarının da batıl üzere olduklarına delalet eden ilâhi belgelerden birisi kılmıştır.                 O savaşta iki kesim karşı karşıya gelmişti. Mü’minler tarafı ancak üç yüz on küsür kişi idi ve hazırlıkları da azdı. Onlar az olmakla birlikte kâfirler bin kişiye yakın idiler. Ayrıca silâh ve diğer gereçleri itibari ile de hazırlıkları tamdı. Yüce Allah yardımı ile mü’minleri destekledi ve Allah’ın izni ile mü’minler kâfirleri yendi. İşte bu olayda basiret sahibi kimselere büyük bir ibret vardır. Şâyet bu, batıl ile karşılaştığında onu darmadağın ve yok eden hakkın ta kendisi olmasa idi sonucun -maddi sebeplere göre- tam aksi olması gerekirdi.                </p>","","<p>14- Kadınlar, oğullar, yığın yığın yüklerle altın ve gümüş, salma güzel atlar, davarlar ve ekinler gibi arzulanan şeylere düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının <i>(geçici)</i> faydalarıdır. Güzel dönüş yeri ise Allah nezdindedir.                15-<i> De ki:</i> “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri nezdinde altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Onlar için tertemiz zevceler ve Allah’tan da bir rıza vardır. Allah kullarını hakkıyla görendir.</p><div>                14. Yüce Allah bu iki âyet-i kerimede dünya hayatını âhirete tercih hususunda insanların durumunu ve iki yurt arasındaki büyük farklılığı ve muazzam ayrılığı haber vermektedir. Yine insanlara bu dünyevi süslerin, cazip ve güzel gösterildiğini, onların da gözlerini bunlara diktiklerini, kalplerine tatlı geldiğini, nefislerin bunlarla zevk alıp lezzetlerine varmaya yöneldiklerini haber vermektedir.                 Her bir kesim bu türlerden birisine meyleder, bu süslü gördükleri şeyi elde etmek için bütün gayretlerini ortaya koyar ve bunun bilgilerinin vardığı son nokta olarak kabul ederler. Buna rağmen bütün bunlar dünya hayatının az olan faydasıdır ve kısa bir süre içerisinde geçip gidecektir. İşte <i>“Bunlar dünya hayatının <span>(geçici)</i> faydalarıdır. Güzel dönüş yeri ise Allah nezdindedir.”</span><br></div><div>                15. Daha sonra Yüce Allah, Allah’tan sakınan, O’na kulluk eden takva sahipleri için bu zevk ve lezzetlerden daha hayırlı olanlarının hazılanmış olduğunu haber vermektedir. Onlar için çeşit çeşit, hayırlı ve kalıcı nimetler hazırlanmıştır. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına bile gelmedik ebedi nimetler vardır. Onlar için Allah’tan bir razı oluş da vardır. Bu ise her şeyden daha büyüktür. Onlara her türlü rahatsızlık ve eksiklikten tertemiz kılınmış zevceler de vardır. Onların huyları güzel, yaratılışları da mükemmeldir. Zira bir şeyin nefyedilmesi <i>(olmadığının söylenmesi)</i> onun zıddının varlığını gerektirir. İşte bu zevcelerin rahatsızlık verici hususlardan arındırılmış olmaları da kemal sıfatları ile nitelendirilmelerini gerektirmektedir.                <i>“Allah kullarını hakkıyla görendir.”</i> Dolaysıyla da onlardan her birisi ne için yaratılmış ise onu, o kimselere kolaylaştırır. Mutlu ve bahtiyar olanlara bu kalıcı âhiret yurdu için amelde bulunmayı kolaylaştırır. Onlar da bu dünya hayatından Allah’a ibadet ve O’na itaatte kendilerine yardım ve destek sağlayacak şeyleri alırlar. Bedbaht ve haktan yüz çeviren kimselere gelince onlar da kendilerine yaraşır amelleri işlerler, dünya hayatından razı ve memnun olur, bu hayata meyleder ve bu hayatı kalıcı kabul ederler.                </div>","","<p>16, 17-<i> Onlar:</i><i>“Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru.”</i> diyen, sabreden, sadık olan, kunut eden, infak eden ve seher vakitlerinde mağfiret dileyen kimselerdir.</p><div>                16-17. İlimde derinleşmiş, ilim ve iman ehli kimseler, günahlarının bağışlanması ve cehennem azabından korunmak için imanları ile Rablerine yalvarır ve yönelirler. İşte bu, Yüce Allah’ın sevdiği vesilelerden <i>(tevessül çeşitlerinden)</i>dir. Kul Rabbine, Allah’ın kendisine lütfetmiş olduğu iman ve salih amelleri vesile kılarak Allah’ın kendi üzerindeki nimetlerini -mükâfaatın elde edilmesi ve cezanın da uzaklaştırılması sureti ile- tamamlamasını ister.                Daha sonra Yüce Allah bu hayırlı kullarını en güzel nitelikler ile vasfetmektedir ki bunların ilki <i>“Allah’ın rızasını isteyerek nefsi, Allah’ın sevdiği şeylerin sınırında tutmak”</i> demek olan sabırdır. Onlar Allah’a itaat üzere sabrederler, O’nun masiyetlerine karşı sabrederler ve can yakıcı ilahi takdire sabrederler.                 Söz ve fiillerde <i>“sıdk/doğruluk”</i> da onların sıfatlarındandır. <i>“Sıdk”, iç ile dışın aynı olması ve Sırat-i Müstakimi izlemekte samimi ve kararlı olmak demektir. Yine “gönülden boyun eğmek ve itaat üzere devam etmek”</i> demek olan kunût da onların sıfatları arasındadır.                Hayır yollarında fakirlere ve muhtaçlara infak etmek, özellikle de seher vakitlerinde Allah’tan mağfiret dilemek de bu hayırlı kulların nitelikleri arasındadır. Bunlar gece namazlarını seher vaktine kadar devam ettirirler ve bu vakitte de oturup Yüce Allah’tan mağfiret dilerler.                </div>","","<p>18- Allah adaleti ortaya koyarak kendisinden başka <i>(hak)</i> ilâh olmadığına şehadet etti. Melekler ve ilim sahipleri de <i>(buna şahitlik ettiler)</i>. O’ndan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur, Azîz’dir, Hakîm’dir.</p><div>                18. <i>“Allah adaleti ortaya koyarak kendisinden başka <span>(hak)</i> ilâh olmadığına şehadet etti.”</span> İşte bu yüce ve mutlak egemen el-Melik’in, meleklerin ve ilim ehlinin yaptıkları şehadetlerin en büyüğüdür. Şahitlik ettikleri şey de hakkında şahitlik edilenlerin en üstün ve en değerlisidir. O da Yüce Allah’ın tevhidi ve O’nun adaleti ayakta tuttuğudur. Bu aynı zamanda şeriatın bütün hükümlerine ve amellerin karşılıklarına dair bütün ahkâma şehadet etmeyi de kapsar. Çünkü şeriat ve dinin aslı ve temeli, Yüce Allah’ı tevhid, yalnız O’na ibadet etmek, azamet ve kibriya sıfatlarına tek başına O’nun sahip olduğunu itiraf etmektir. Bunlar; şeref, izzet, kudret, celal, cömertlik sıfatları, iyilik, rahmet, ihsan, cemal ve yaratılmışlardan hiçbir kimsenin sayamayacağı, kısmen dahi kuşatamayacağı yahut ulaşamayacağı ya da O’na övgünün nihaî derecesine varamayacağı mutlak kemal sıfatlarının yalnız O’na ait olduğunu kabul etmektir. Şeriatın öngördüğü ibadetler, muamelat ve bunlara dair diğer hükümler, emir ve nehiyler gibi şeyler de mutlak adalettir. Bunlarda herhangi bir şekilde zulüm ve haksızlık yoktur. Aksine bütün bunlar son derece hikmetli ve muhkemdir. Aynı şekilde iyi ve kötü amellere verilecek karşılıkların hepsi de adalettir. <i>“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür.<span> De ki:</i> Allah...”</span><i>(el-En’âm, 6/19)</i>                Buna göre Allah’ın tevhidi, dini ve amellere tespit ettiği karşılıkların verilmesi hususları, en ufak bir şüpheyi taşımayacak şekilde sabit olmuştur ve bunlar, hakikatlerin en büyüğü ve en açık olanıdır. Allah buna dair sayılamayacak ve hesap edilemeyecek kadar kat’i delil ve belgeyi ortaya koymuştur.                Bu âyet-i kerimede ilim ve ilim adamlarının fazileti de ortaya çıkmaktadır. Çünkü Allah sair insanlar arasından özellikle onları zikretmiş ve onların şahitliklerini kendisinin ve meleklerin şahitliği ile birlikte söz konusu etmiş, ilim adamlarının şahitliğini Allah’ın tevhidine, dinine, amellerin karşılığının verileceğine dair en büyük delil ve belgeler arasında değerlendirmiş, böylece mükelleflerin bu adil ve doğru şahitliği kabul etmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Yine bunun kapsamında ilim adamlarının adil oldukları, diğer insanların onlara tabi oldukları, ilim adamlarının ise kendilerine uyulması gereken önderler oldukları ortaya konmaktadır. Bu ise değeri ve kadri tespit edilemeyecek kadar büyük bir fazileti, şerefi ve üstün bir mevkiyi ifade eder.                </div>","<p>19- Şüphesiz Allah katında din İslâmdır. Kendilerine Kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse muhakkak Allah hesabı pek çabuk görendir.</p><div>                19. <i>“Şüphesiz Allah katında din İslâmdır.”</i> Yüce Allah, katında kendisinden başka gerçek dinin bulunmadığı ve kendisinden başkasının makbul sayılmayacağı dinin İslam olduğunu haber veriyor. İslâm ise zahiren ve batınen Allah’ın peygamberleri vasıtası ile teşrî buyurduğu şekilde yalnızca Allah’a boyun eğmektir.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa o, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan olur.”</i><i>(Âl-i İmran, 3/85)</i> Buna göre İslâm dininden başka bir dine bağlanan kimse gerçekte Allah’a boyun eğmemiş olur. Çünkü o, Allah’ın peygamberi vasıtası ile teşrî buyurduğu yolu izlememektedir.                Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehlinin bunu bildiklerini, onların inat ederek ve kıskançlıkları sebebi ile anlaşmazlığa düşüp bu doğru yoldan saptıklarını haber vermektedir. Çünkü anlaşmazlığa düşmemelerini gerektiren ve gerçek dine bağlı kalmalarını ön gören bilgi onlara ulaşmıştır. Diğer taraftan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de onlara peygamber olarak geldiğinde onu tam olarak tanıdılar. Kıskançlık, haksızlık ve Allah’ın âyetlerini inkara sapmaları, onları hakka uymaktan alıkoydu.                <i>“Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse muhakkak Allah hesabı pek çabuk görendir.”</i> O halde artık bunu beklesinler, şüphesiz ki o gün gelecektir ve Allah dünyada yaptıklarının karşılığı ile onları cezalandıracaktır.                </div>","<p>20-<i> Şayet seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki:</i><i>“Ben yüzümü/kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da.”</i> Kendilerine Kitap verilenlerle ümmilere de de ki: <i>“Siz de İslâm/teslim oldunuz mu?”</i> Eğer İslâm/teslim olurlarsa muhakkak hidâyet bulmuş olurlar. Şâyet yüz çevirirlerse artık sana düşen ancak tebliğdir. Allah kulları çok iyi görendir.</p><div>                20. <i>“Şayet seninle münakaşaya kalkışırlarsa…”</i> Yüce Allah, nezdinde geçerli olacak gerçek dinin İslâm olduğunu beyan etmiş, Kitap ehli de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile sözlü olarak tartışmaya girişmişler, bu konuda onlara karşı susturucu deliller ortaya konulmuş, ancak onlar bu delillere karşı inatla karşı koymuşlardır. Yüce Allah bunun üzerine Peygamber’e <i>“yüzünü” yani zahiri ve batını ile kendisini Yüce Allah’a teslim ettiğini, kendisine tabi olanların durumunun da aynı olduğunu söyleyip bunu ilan etmesini emretti. Zira onlar da bu katıksız itaat ve boyun eğme hususunda ona muvafakat etmişlerdir. Yine ona bütün insanlara, hem Kitap ehline hem de “ümmilere”</i> yani kendilerine kitap gönderilmemiş olan Araplara ve Arap olmayanlara şöyle demesini emretmiştir: Eğer İslam/teslim olursanız, dosdoğru yol, hidâyet ve hak üzeresiniz demektir. Eğer yüz çevirecek olursanız, hesabınızı görmek Allah’a aittir. Bana düşen ancak tebliğde bulunmaktır ve ben de size tebliğimi yaptım ve delili ortaya koydum.                </div>","<p>21- Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlar arasında adaletle emreden kimseleri öldürenlere can yakıcı bir azabı müjdele!                22- İşte onlar dünyada da, âhirette de amelleri heder olmuş kimselerdir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.</p><div>                21-22. Yani Allah’ın âyetlerini inkar etmek, Allah’ın peygamberlerini yalanlamak, bütün insanlar üzerinde gerçekten en büyük hakka sahip olan ve insanlara, bütün din ve akılların ittifakla kabul ettiği bir değer olan adaleti emreden peygamberleri ve hidâyet önderlerini öldürmek gibi şerleri kendilerinde toplayanlar, işte bu büyük cinâyeti işleyenler <i>“dünyada da âhirette de amelleri heder olmuş kimselerdir.”</i> Bundan dolayı da can yakıcı azabı hak etmişlerdir. Allah’ın azabına karşı bunlara yardımcı olacak ve onları Allah’ın azabından kurtaracak bir kimse de yoktur.                </div>","","<p>23- Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabına davet olunuyorlar da sonra onlardan bir grup yüz çevirip gerisin geri gidiyor.                 24-<i> Bu onların:</i><i>“Sayılı günler dışında bize asla ateş dokunmayacak”</i> demelerindendir. Uydurageldikleri şeyler, dinleri hususunda kendilerini aldatmıştır.                25- Geleceğinde hiçbir şüphe olmayan ve herkese kazandığı -hiçbir zulme uğramaksızın- eksiksiz ödeneceği bir gün için kendilerini topladığımızda <i>(bakalım halleri)</i> nasıl olacak?</p><div>                23. Yani sen şu <i>“kendilerine kitaptan bir pay verilenlere”</i> bakmaz ve yaptıklarına hayret etmez misin? <i>“Aralarında hüküm vermesi için”</i> Allah’ın daha önceki rasûllerine indirdiklerini tasdik eden <i>“Allah’ın kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir grup yüz çevirip gerisin geri gidiyor”</i> hakka uymayıp sırt çeviriyor.<i> Bununla sanki şöyle denmektedir:</i><i>“Onları bu şekilde yüz çevirmeye iten nedir? Hâlbuki ona herkesten çok onların tabi olmaları gerekir ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin gerçek olduğunu bütün insanlar arasında en çok onlar bilmektedirler.”</i> Âyet-<i>i kerime buna dair iki sebebi söz konusu etmektedir:</i>                24.<i> Bunların birincisi:</i> Kendilerinin kurtulacaklarına dair batıl şahitlikleri, kendilerini bu konuda güven altında hissetmeleri, ateşin kendi bozuk hevalarına göre belirledikleri sayılı birkaç gün dışında kendilerine dokunmayacağını ileri sürmeleridir.<i> Sanki mülkün tedbir ve takdiri onların elindeymiş gibi! Zira onlar:</i><i>“Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez”</i><i>(el-Bakara, 2/111)</i> demişlerdir. Bilindiği gibi bunlar, dinen de aklen de batıl ve geçersiz temenniler, boş kuruntulardır.                İkinci sebeb ise Allah’ın âyetlerini yalanlayıp Allah’a iftirada bulunduklarından şeytan kötü amellerini kendilerine süslü ve güzel gösterdi ve onlar da buna aldandılar. Yaptıklarının hak olduğu zannına kapıldılar. Bu ise onların haktan yüz çevirişlerinin bir cezasıdır.                25. Peki, böylelerinin hali ne olacak? Allah Kıyamet gününde onları bir araya toplayıp herkese amellerinin karşılıklarını eksiksiz verdiğinde, Allah’ın adaleti de kulları arasında uygulanacağında, işte o vakit onların karşı karşıya kalacakları ceza ile kaybedecekleri hayır ve mükâfaatları takdir etmeye imkân olmayacaktır. Bunun sebebi de onların kendi elleri ile kazandıklarıdır. Yoksa <i>“Rabbin kullara zulmedici değildir.”</i><i>(Fussilet, 41/46)</i><br></div>","","","<p>26-<i> De ki:</i><i>“Ey hükümranlığın sahibi olan Allah’ım! Sen hükümranlığı dilediğine verirsin, dilediğinden de hükümranlığı çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır <span>(tümüyle)</i> senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.                  27- Geceyi gündüze eklersin, gündüzü de geceye eklersin. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın ve dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”</span></p><div>                26-27. Yüce Allah asaleten peygamberine tebean da ümmetine hitaben işleri çekip çevirmenin, tasarrufta bulunmanın, ulvi ve süfli alemi idare etmenin yalnızca Rabbinin hakkı olduğunu, mutlak hükümranlığın ve egemenliğin, muhkem tasarrufun sadece O’nun elinde bulunduğunu, hükümranlığı dilediğine verip dilediğinden de çekip aldığını, dilediğini aziz ve dilediğini de zelil kıldığını ilan etmesini emretmektedir.                O halde durum ne Kitap ehlinin ne de başkalarının temennileri ile olacak şey değildir. Aksine emir Allah’ın emridir, tedbir onun tedbiridir. Tedbir ve idaresinde kimse O’na karşı çıkamaz. Takdirinde de yardımcıya ihtiyacı yoktur. Günleri insanlar arasında dönüp dolaştırmak sureti ile mutlak tasarrufta bulunan O olduğu gibi, bizzat zamanın kendisi üzerinde de tasarruf O’nun elindedir. Şöyle ki O, gündüzü geceye, geceyi de gündüze ekler. Yani birini ötekinin yerine geçirir ve o diğerinin yerini alır, diğer taraftan birinden eksiltip diğerine ilave eder. Böylelikle yarattıklarının maslahatlarını gerçekleştirmiş olur.                Yine Yüce Allah ölüden diri çıkartır. Meselâ ekini ve ağaçları tohumlarından çıkartır. Kâfirden mü’min çıkartır. Diriden de ölü çıkartır. Meselâ ekinlerden ve ağaçlardan tohumları ve çekirdekleri, uçan kuştan da yumurtayı çıkartır... Kısacası birbirine zıt şeylerin birini diğerinden çıkartan O’dur ve her şey O’na itaatle boyun eğmiştir.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Hayır <span>(tümüyle)</i> senin elindedir”</span> buyruğu; hayrın tamamı Sendendir demektir. İyilikleri, hayır ve güzellikleri veren yalnız Allah’tır. Şerre gelince o, Yüce Allah’a ne sıfat olarak, ne isim olarak ne de fiil olarak izafe edilmez. Ancak şer, O’nun fiillerinin sonuçlarına, kader ve kazasının kapsamına dahildir. Hayır da şer de kaza ve kaderin kapsamı içerisindedir. Allah’ın hükümranlığında O’nun dilediğinden başkası meydana gelmez. Fakat şer <i>(edeben)</i> Allah’a izafe edilmez. O bakımdan <i>“hayır ve şer senin elindedir”</i> denmez, bunun yerine Yüce Allah’ın buyurduğu ve Rasûlünün de söylediği gibi <i>“hayır senin elindedir”</i> denir. Bazı müfessirlerin bu konuda <i>“şer de aynı şekilde Allah’ın elindedir”</i> diyerek araya bir ifade yerleştirmeleri bir yanılgıdır. Zira onlar, bunu söylerken özellikle hayrın anılmasının, Allah’ın umumi <i>(hayrı da şerri de içine alan)</i> kaza ve kaderine aykırı olduğunu sanmışlardır. Bu kanaatlerinin cevabı ise az önce yaptığımız açıklamadadır.                <i>“Dilediğine de hesapsız rızık verirsin”</i> buyruğuna gelince; Yüce Allah başka âyet-i kerimelerde hangi sebeplerle Allah’ın rızkına kavuşulduğunu söz konusu etmektedir.<i> Mesela:</i><i>“Kim Allah’tan sakınırsa <span>(takvalı olursa)</i> Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter”</span><i>(et-Talak, 65/2-3)</i> buyruklarında olduğu gibi. O halde kullara düşen, rızkı ancak Yüce Allah’tan talep etmek ve Allah’ın kolaylaştırıp mubah kıldığı sebepler ile rızık elde etmek için çalışmaktır.                </div>","","<p>28- Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah ile olan bağını koparmış olur. Ancak onlardan gelecek bir zarardan korunmaya çalışmanız müstesnâ. Allah sizi kendisinden sakındırıyor. Nihâyet dönüş yalnız Allah’adır.</p><div>                28. <i>“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler.”</i> Bu, Yüce Allah’ın mü’minlere koyduğu bir yasak ve bir sakındırmadır. Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar edinmemelidirler. Çünkü mü’minler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da onların dostudur.                <i>“Kim bunu” kâfirleri dost edinmeyi “yaparsa Allah ile olan bağını koparmış olur.”</i> Yani o Allah’tan uzaktır, Allah da ondan uzaktır.<i> Nitekim Yüce Allah bir başka yerde:</i><i>“İçinizden kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır”</i><i>(el-Maide, 5/51)</i> buyurmaktadır.                <i>“Ancak onlardan gelecek bir zarardan korunmaya çalışmanız müstesnâ”</i> buyruğu da şu demektir: Ancak kâfirlere düşmanlığınızı açıkça ortaya koymanız halinde kendinize gelecek bir zarardan korkacak olursanız, bu durumda onlarla antlaşmanız ve iyi geçinmenizde size ruhsat vardır. Yoksa beraberinde yardımlaşma ve destek vermeyi de gerektiren ve kalbi sevgi demek olan dost edinmeye ise ruhsat yoktur.                <i>“Allah sizi kendisinden sakındırıyor.”</i> O halde siz de O’ndan korkun. O’ndan korkmayı insanlardan korkmanın önüne geçirin; çünkü kulların işlerini çekip çeviren O’dur. Onların idarelerini elinde tutan O’dur, O’na döneceklerdir ve O’nun huzuruna varacaklardır. O’ndan korkmayı ve mükâfatını ummayı başka şeylerden önde tutanları pek büyük ecirlerle mükâfatlandıracaktır. Kâfirleri ve onları dost edinenleri ise dehşetli azaplarla cezalandıracaktır.                </div>","<p>29-<i> De ki:</i><i>“Göğüslerinizindekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeye kadirdir.”</i>                30- Her nefis yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün ister ki işlediği kötülükle arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah sizi kendisinden sakındırıyor. Allah kullarına karşı Raûftur.</p><div>                29. <i>“De ki: “Göğüslerinizindekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir.”</i> Yüce Allah, kullar ister gizlesinler, ister açıklasınlar kalplerde bulunan şeyleri bilgisi ile kuşattığını haber vermektedir. O’nun bilgisi göklerde ve yerde bulunan her şeyi kuşatmıştır ve gizli sanılan hiçbir şey O’na gizli değildir. Bilgisinin kuşatıcılığı ile birlikte O yücedir ve her şeye gücü yetendir. Hiçbir varlık O’nun iradesine karşı koyamaz.                30. Yüce Allah kullarının, bütün hallerinde gözetimi altında olduklarını bilmelerini gerektirecek şekilde azamet ve sıfatlarının kapsamlılığını söz konusu ettikten sonra; yine O’nun gözetimi altında olduklarını hatırlamalarını ve O’ndan korkmalarını gerektiren bir başka hususu da sözkonusu etmektedir. O da; onların hepsinin huzuruna gelecekleri gerçeğidir. O vakit de amelleri hayır olsun şer olsun hazır olacaktır. İşte o vakit hayır işlemiş olanlar, kendileri için dünyada iken gönderdiklerinden ötürü sevinecektirler. Şer ehli ise işlediklerinin hazır olduğunu görecekleri vakit pişman olacaklar ve kendileri ile o kötü amelleri arasında çok büyük bir mesafe bulunmasını arzu edeceklerdir.                Kul Rabbine doğru yol aldığını, bu dünya hayatında çalışıp çabaladığını ve Rabbinin huzuruna çıkmasının ameli ile karşılaşmasının kaçınılmaz olduğunu bilecek olursa, bu hususta gereken tedbirlerini alması gerekir. Bu onun; rezil olmasını ve ceza görmesini gerektirecek amellerden sakınmasını, ebedi mutluluğu ve ilâhi mükâfaatları gerektiren salih amelleri de işleyerek hazırlanmasını gerektirir.<i> İşte bundan dolayı Yüce Allah:</i><i>“Allah sizi kendisinden sakındırıyor”</i> diye buyurmaktadır. Çünkü size açıkladığı azametine dair sıfatları, eksiksiz adaleti, şiddetli cezalandırması bunu gerektirmektedir. Cezasının çetin olması ile birlikte O Rauftur, Rahîmdir. Kullarını korkutması, sapıklık ve fesattan uzak durmalarını söylemesi de O’nun şefkat ve rahmetindendir.<i> Nitekim Yüce Allah bir takım suçların cezalarını söz konusu ettikten sonra:</i><i>“İşte Allah bununla kullarını korkutuyor, ey Benim kullarım, Benden korkun.”</i><i>(ez-Zümer, 39/16)</i> buyurmaktadır.                Allah’ın şefkat ve rahmeti onlara, izledikleri takdirde hayırlara ulaşabilecekleri yolları kolaylaştırmıştır. Yine O, şefkat ve rahmetinin gereği olarak kendilerini hoş olmayacak sonuçlara götürecek yollardan sakındırmıştır. Yüce Rabbimizden Sırat-i Müstakimi izlemeyi kolaylaştırmakla ve izleyenlerini cehenneme götüren yollardan kurtarmak suretiyle üzerimizdeki ihsanını tamamlamasını niyaz ederiz.                </div>","","<p>31-<i> De ki:</i><i>“Eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir.”</i>                32-<i> De ki:</i><i>“Allah’a ve Rasûl’e itaat edin.”</i> Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.</p><div>                31. Bu âyet Allah’ı gerçek anlamı ile sevenler ile bunu mücerred bir iddia olarak ileri sürenlerin kendisi vasıtası ile bilinip ayırt edildiği bir ölçüdür. Zira Allah’ı sevmenin alâmeti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmaktır. Yüce Allah O’na ve O’nun davet ettiği şeylerin tümüne tabi olmayı kendi sevgisine ve rızasına giden bir yol olarak tespit etmiştir. Allah’ın sevgisine, rıza ve mükâfaatına mazhar olmak ancak Allah Rasûlü’nün getirmiş olduğu Kitap ve Sünneti tasdik etmek, onların emirlerine uyup yasaklarından kaçınmakla mümkün olabilir. Bunu yapanı Allah sever ve sevenlerin mükâfaatı ile mükâfatlandırır, günahlarını bağışlar ve kusurlarını örter.                32.<i> Burada:</i> Peki, bununla beraber Allah Rasûlüne tabi olmanın gerçek mahiyeti ve niteliği nedir? diye bir soru farz edilmiş gibidir.<i> Böyle bir soruya da Yüce Allah şöylece cevap vermektedir:</i><i>“De ki: Allah’a ve Rasûl’e”</i> emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak ve verdikleri haberleri tasdik etmek sureti ile <i>“itaat edin. Eğer”</i> bundan <i>“yüz çevirirlerse”</i> işte bu küfrün tâ kendisi olur ve <i>“bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”</i><br></div>","","<p>33- Gerçekten Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ve İmrân ailelerini seçip âlemlere üstün kıldı.                34- Hepsi birbirinden gelmiş tek bir zürriyyettir. Allah hakkıyla işitendir, bilendir.                35-<i> Hani İmran’ın hanımı:</i><i>“Rabbim ben karnımdakini her kayıttan azade olarak sana adadım. Benden kabul buyur. Muhakkak Sen işitensin, bilensin.”</i> demişti.                36-<i> Fakat onu doğurunca:</i><i>“Rabbim ben kız doğurdum -Halbuki Allah ne doğurduğunu daha iyi biliyordu- Erkek ise kız gibi değildir. Ben, adını Meryem koydum. Ben onu da zürriyetini de kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım.”</i> dedi.                37- Rabbi de onu güzel bir kabul ile kabul etti. Güzel bir şekilde yetiştirdi ve onu Zekeriyya’nın bakımına verdi. Zekeriya her ne zaman onun yanına mihraba girse, yanında bir rızık buluyordu. <i>“Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?”</i> dedi.<i> O da:</i><i>“O, Allah katındandır.”</i> dedi. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.                38- Orada,<i> Zekeriyya Rabbine dua etti:</i><i>“Rabbim, bana katından tertemiz bir soy bağışla! Şüphesiz Sen duaları işitensin.”</i> dedi.                 39-<i> O mihrabda durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler:</i><i>“Allah sana, katından bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsini sakındıran ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya’yı müjdeliyor.”</i>                40- <i>“Rabbim, gerçekten ben kocamış iken ve eşim de kısır olduğu halde benim nasıl bir oğlum olur?”</i> dedi.<i> Buyurdu ki:</i><i>“Öyle, Allah dilediğini yapar.”</i>                41- <i>“Rabbim, bana bir alâmet ver”</i> dedi.<i> Buyurdu ki:</i><i>“Senin alâmetin insanlarla üç gün süre ile işaret dışında konuşamamandır. Rabbini çokça an ve sabah akşam tesbih et”</i>.                 42-<i> Hani melekler şöyle demişti:</i><i>“Ey Meryem! Şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün kıldı.”</i>                43- <i>“Ey Meryem, Rabbine kunut et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et.”</i>                44- Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Onlar Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında olmadığın gibi, onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.                45-<i> Hani melekler şöyle demişti:</i><i>“Ey Meryem, Allah katından bir kelime ile seni müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da âhirette de şanı yücedir ve mukarreblerdendir.                  46- Beşikte iken de yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır ve salihlerdendir.”</i>                47-<i> Dedi ki:</i><i>“Rabbim, bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?”</i> Buyurdu ki: <i>“Öyle, Allah dilediğini yaratır. O, bir işe hükmedince ona yalnızca “Ol”</i> der, o da oluverir.                48- <i>(Bir de Allah)</i> ona kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.                49- <i>(Allah onu)</i> İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek <i>(ve o da şöyle diyecek)</i>: <i>“Ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Size çamurdan kuş şekli yapar ve ona üfürürüm. Allah’ın izni ile o da derhal bir kuş olur. Yine Allah’ın izni ile anadan doğma körü ve alacalıyı iyi eder ve ölüyü diriltirim. Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm. Elbette bunlarda sizin için <span>(büyük bir)</i> delil vardır, eğer iman eden kimseler iseniz.                  50- Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size <i>(önceden)</i> haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Size Rabbinizden bir âyetle geldim. O halde Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.                  51- Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”</span>                52-<i> İsa onlardan küfrü sezince:</i><i>“Allah’a <span>(giden yolda)</i> bana yardım edecekler kimlerdir?”</span> dedi.<i> Havariler şöyle dediler:</i><i>“Biz, Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik, sen de bizim müslümanlar olduğumuza şahit ol!                  53- Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasul’e tabi olduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz!”</i>                54- Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.                55-<i> O vakit Allah şöyle buyurdu:</i><i>“Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, kendime yükselteceğim ve seni o kâfirler arasından tertemiz çıkaracağım. Sana uyanları da Kıyamet gününe kadar kâfirlerin üstünde tutacağım. Sonra hepinizin dönüşü bana olacak ve Ben de ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim.”</i></p><div>                33-34. Yüce Allah’ın kulları arasından seçtiği kimseler vardır. O üstün faziletlerle, yüce sıfatlarla, faydalı bilgilerle, salih amellerle ve çeşitli özelliklerle onlara ihsan ve lütufta bulunur, onları beğenip seçer. Yüce Allah bu buyruklarda bu büyük aileleri, bunların arasındaki kemal sıfatlarını elde etmiş üstün ve kâmil erkeklerin bazılarını söz konusu etmektedir. Faziletin ve hayrın bu üstün şahsiyetlerin zürriyetlerinde müteselsilen devam ettiğini, onların erkek ve kadınlarını da kapsamına aldığını ortaya koymaktadır. İşte bu Yüce Allah’ın en üstün lütuflarından, cömertlik ve kereminin en değerlilerinden birisidir. <i>“Allah hakkıyla işitendir, bilendir.”</i> Kimin fazilete ve üstün kılınmaya layık olduğunu çok iyi bilir. O hikmetinin gerektirdiği yerde de lütfunu ve faziletini ihsan eder.                35. Yüce Allah zikri geçen ailelerin büyüklüğünü vurguladıktan sonra Meryem ile oğlu İsa’nın kıssasını ve onların bu faziletli aileler arasında nasıl bir silsileden geldiklerini, başından sonuna kadar hangi durumlardan geçtiklerini söz konusu etmektedir. İmran’ın hanımının, Rabbine niyaz ederek, O’nun Beytini tazim ve O’na itaate devamı ihtiva eden ve Allah’ın sevdiği,<i> O’na yakınlaştırıcı bir ibadet ile O’na yakınlaşmak niyetiyle şöyle dediğini zikretmektedir:</i><i>“Rabbim ben karnımdakini her kayıttan azade olarak sana adadım.”</i> Yani ben karnımdakini ibadet edenlerle dolup taşan ibadet evinin bir hizmetkârı olarak adadım. <i>“Benden kabul buyur.”</i> Bu amelimi kabul et. Yani bu amelimin temelini iman ve ihlâs kıl, hayır ve sevaplar ile onu sonuçlandır.                36. <i>“Fakat onu doğurunca: “Rabbim ben kız doğurdum…”</i> İmran’ın hanımının bu sözlerinde sanki bir çeşit niyaz ve bir çeşit burukluk vardır. Çünkü o adağını karnındaki yavrunun erkek olacağını düşüncesiyle yapmıştı. Erkek ise güç ve kuvvet sahibi kimselerin ortaya koydukları gibi bu işleri yaparken güçlü bir şekilde gerçekleştirir, hizmetini ve bu hizmeti gerçekleştirmek için gerekli işleri güçlü ve yetkin bir şekilde yapar. Kız ise böyle değildir.                 37. Yüce Allah onun kalbinin burukluğunu gidererek adağını kabul etti ve bu kız, birçok erkekten daha doğrusu erkeklerin birçoğundan daha mükemmel ve daha eksiksiz hizmetler ifa etti. Onun varlığı ile Allah, erkekler ile elde edilenden çok daha büyük maksatları gerçekleştirdi.<i> Bundan dolayıdır ki Yüce Allah burada:</i><i>“Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Güzel bir şekilde yetiştirdi”</i> buyurmaktadır. Yani din, ahlâk, edep yönünden hayret edilecek bir terbiyeden geçti. Bu terbiye ile bütün halleri kemal derecesine ulaştı, bu sayede salih sözlere ve fiillere sahip oldu, gelişip kemale erdi. Allah Zekeriyya aleyhisselam’ı onun bakımıyla görevlendirdi. Bir kimsenin terbiyesini, kamil ve ıslah edici kimselerden birisinin üzerine alması Yüce Allah’ın o kuluna ihsan ettiği lütuflardan biridir.                 Diğer taraftan Yüce Allah, hem Meryem’e hem de Zekeriyya’ya ikramda bulunmuştur. Çünkü Meryem’e hiçbir şekilde yorulmadan, çabalamadan rızık ihsan etmişti. Bu, Yüce Allah’ın Meryem’i kendisi ile taltif ettiği bir keramettir.<i> Zira:</i><i>“Zekeriyya her ne zaman onun yanına, mihraba girse”</i> ibadet mahalline bu ifade, Meryem’in çokça namaz kıldığına ve ibadet mahallinden ayrılmadığına işaret etmektedir. <i>“yanında” afiyetle yiyeceği hazırlanmış “bir rızık buluyordu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?”</i> dedi.<i> O da:</i><i>“O, Allah katındandır.”</i> dedi. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”                38. Zekeriyya bu durumu,<i> yani Allah’ın Meryem’e olan büyük iyilik ve lütfunu görünce Yüce Allah’tan çocuk sahibi olmaktan ümidini kestiği bir zamanda çocuk sahibi olmayı dilemeyi hatırına getirdi ve şöyle dua etti:</i><i>“Rabbim, bana katından tertemiz bir soy bağışla!…”</i>                39. <i>“katından bir kelimeyi tasdik edici”</i> Allah katından olan kelime İsa b. Meryem’dir. Zekeriyya’nın bu şerefli peygamberle müjdelenmesi aynı zamanda Meryem oğlu İsa ile müjdelenmeyi, onu tasdik etmeyi, onun risaletine dair tanıklıkta bulunmayı da ihtiva etmektedir. Allah’tan gelen bu kelime, şerefli bir kelimedir. Allah bunu özel olarak Meryem oğlu İsa’ya tahsis etmiştir. Yoksa o da esas itibari ile bütün yaratıkları kendisi ile var etmiş olduğu kelimelerinden bir kelimedir. Nitekim Yüce Allah,<i> İsa’nın bu özelliğine şöylece dikkat çekmektedir:</i><i>“Muhakkak ki İsa’nın misali Allah nezdinde Âdem’in misali gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol”</i> dedi, o da oluverdi. (Aynı şekilde İsa’ya da <i>“Ol” dedi, o da oluverdi)”</i><i>(Al-i İmran, 3/59)</i><i>“efendi, nefsini sakındıran”</i> yani doğacağı müjdelenen kişi olan Yahya, peygamberlerin en faziletlilerinden ve en şereflilerinden olan efendi birisidir. (<i>“Nefsini sakındıran”</i> anlamı verilen) <i>“حصور”, bir görüşe göre çocuğu olmayan ve kadınlara karşı arzusu bulunmayan kimse demektir. Bir diğer açıklamaya göre ise günahlardan ve zarar verici arzulardan korunup muhafaza edilmiş kimse demektir ki iki anlamdan en uygun olanı da budur. “salihlerden bir peygamber”</i> yani salih olmada üstün bir zirveye ulaşmış kimselerden.                40. <i>“Rabbim, gerçekten ben kocamış iken ve eşim de kısır olduğu halde benim nasıl bir oğlum olur?”</i> Bu ikisi çocuk sahibi olmaya engeldir. Peki, ey Rabbim durumum çocuk sahibi olmaya elverişli değilken hangi yolla benim oğlum olacak?                <i>“Öyle, Allah dilediğini yapar.”</i> Yüce Allah’ın hikmeti, her bir işin bilinen sebeplerine bağlı olarak cereyan etmesini gerektirmesine rağmen bazen bu sebeplerin dışına çıkmayı gerektirdiği de olur. Çünkü O dilediğini yapandır. Sebepler kudretine boyun eğmiştir, O’nun meşiet ve iradesinin etkisi altındadır. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir sebep, O’nun kudretine karşı koyamaz.                41. <i>“Rabbim, bana bir alâmet ver”</i> ki onunla sevineyim ve müjdeye kavuşayım. Ey Rabbim, ben bana bildirdiğin habere kesinlikle inanıyorum; ama rahmetin öncü haberleri ve lütfun mukaddimeleri ile ruh sevinir, kalp de mutmain olur.                 <i>“Senin alâmetin insanlarla üç gün süre ile işaret dışında konuşamamandır.”</i> Bu süre içerisinde sen de <i>“Rabbini çokça an ve sabah akşam tesbih et.”</i> Günün başında da sonunda da O’nu tesbih et. Bu süre zarfında konuşamaması, böyle bir durumda kocamış yaşlı bir erkek ile kısır bir kadından doğacak çocuğa uygun bir alâmet idi. Diğer taraftan dili ile Yüce Allah’ı anıp O’nu tesbih etmekle birlikte insanlarla konuşamaması diğer bir alâmet idi. İşte o zaman sevindi, Yüce Allah’a şükretti, sabah ve akşam vakitlerinde çokça Allah’ı anıp tesbih etti.                Bu çocuğun <i>(Yahya)</i> dünyaya gelişi de İmran kızı Meryem’in, Zekeriyya’ya ulaşmasına vesile olduğu bereketlerden biri idi. Çünkü Yüce Allah’ın Meryem’e lütfettiği o hesapsızca verilen güzel rızık, Zekeriyya’yı Allah’a niyazda ve dilekte bulunmak için heyecana getirdi ve bu dilekte bulunmayı hatırlamasını sağladı. Sebebi de sonucu da lütfeden Yüce Allah’tır. Ancak O, sevdiği kimseler vasıtası ile sevilecek bir takım işleri takdir eder. Böylelikle Allah o kimsenin kadrini yükseltip ecrini çoğaltır.                 Daha sonra Yüce Allah,<i> tekrar Meryem’i söz konusu etmeye ve ibadet ve kemalde onun çok büyük bir dereceye ulaştığına dair açıklamalara dönerek şöyle buyurmaktadır:</i>                42. <i>“Hani melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Şüphesiz ki Allah seni seçti”</i> sana üstün nitelikler ve güzel bir ahlâk verdi, buna karşılık kötü huylardan da <i>“seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.”</i> Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: <i>“Erkeklerden kemale eren çok kişi olmuştur, kadınlardan kemale erenler ise yalnızca İmran kızı Meryem, Muzahim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice’dir. Âişe’nin sair kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”</i>                43. Melekler bu hususta ona Allah’ın emri ile seslendiler ki o, Yüce Allah’ın nimetleri dolayısı ile sevinsin, Allah’a şükretsin, O’nun haklarını yerine getirsin ve O’na ibadet ile meşgul olsun.<i> Bundan dolayı melekler devamla:</i><i>“Ey Meryem, Rabbine kunut et”</i> Rabbine çokça itaat et, gönülden gelen bir sevgi ile O’na boyun eğ ve bunu sürekli yap <i>“secdeye kapan ve rüku edenlerle beraber rükû et”</i> yani namaz kılanlarla birlikte sen de namaz kıl. Meryem de emrolunduğu her bir hususu yerine getirdi; böylelikle kemal ve olgunluğu ile belirli bir konuma yükseldi, üstün bir noktaya geldi.                 44. Bu kıssa ve diğerleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin en büyük delillerindendir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu kıssayı tafsilatlı ve gerçeğe uygun olarak bildirmiştir. Ne bir fazla ne bir eksik. Bunun böyle olması ise Kur’ân-ı Kerîm’in Aziz ve Hakim olan Allah tarafından vahiy ile bildirilmesinden ötürüdür. Yoksa insanlardan öğrenerek anlatılmış değildir. Bunun tek sebebi budur.<i> İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Onlar Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında olmadığın gibi, onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.”</i> Annesi Meryem’i getirdiğinde hangileri onun bakımını üstlenecek diye kendi aralarında tartışmaya koyuldular. Çünkü Meryem önderlerinin ve başlarının kızı idi. Hepsi de Allah’tan hayır ve ecir kazanmak istiyorlardı. Nihâyet aralarındaki tartışma bu hususta kur’a çekme noktasına kadar geldi. Kur’a çekmek üzere kalemlerini attılar ve kur’a -Yüce Allah’ın hem Zekeriyya’ya hem de Meryem’e bir rahmeti olarak- Zekeriyya’ya çıktı. İşte ey Peygamber; bunlar olurken sen orada değildin ki bunu bilesin ve insanlara bunu anlatasın. Sana bunu bildiren ancak Allah Teala’dır.                İşte kıssaların nakledilmesindeki en büyük maksat, onlardan ibret alınmasıdır. En büyük ibret ise bu kıssaları tevhide, risalete, öldükten sonra dirilişe ve bunun dışındaki diğer önemli temel konulara delil görebilmektir.                45-46. <i>“Dünyada da âhirette de şanı yücedir ve mukarreblerdendir.”</i> Yani dünyada da âhirette de insanlar nezdinde şerefli ve büyük bir mevkiye sahiptir. Bununla birlikte O, Allah nezdinde de yaratılmışların Yüce Allah’a en yakınları, derece itibarı ile de en üstünleri olan <i>“mukarreb” kimselerdendir. Şüphesiz ki bu, benzersiz bir müjdedir.<span> Bu müjdeyi daha da mükemmelleştiren bir husus ise onun:</i> “Beşikte iken de...”</span> insanlarla konuşmasıdır. Onun insanlarla bu şekilde konuşması Allah’ın mucizelerinden bir mucize, onun annesine ve diğer insanlara olan bir rahmetidir.                Aynı şekilde İsa <i>“yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır.”</i> Bu konuşma ise onun peygamber olarak davet ve irşad kastı ile konuşmasıdır. Beşikteki konuşması, onun doğruluğuna, peygamberliğine, annesinin ise hakkında kötü zanlardan beri olduğuna dair açık mucizelerden ve kesin delillerdendir. Yetişkinliğindeki konuşması ise insanlara oldukça büyük faydaları ihtiva eder. İnsanlar ile Rab’leri arasında Allah’ın vahyi, dininin ve şeriatının tebliği hususunda vasıta oluşunun insanlara faydası elbetteki pek büyüktür. Bununla birlikte o <i>“salihlerdendir.”</i> Yani öyle kimselerdendir ki Allah onların kalplerini marifeti ve muhabbeti ile dillerini övgüsü ve zikri ile azalarını da itaati ve kendi uğruna hizmet ile ıslah etmiştir.                47. <i>“Dedi ki: “Rabbim, bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?”</i> Çünkü bu, hayret edilecek bir husustur. <i>“Öyle, Allah dilediğini yaratır...”</i> Böylelikle kullar O’nun herşeye kadir olduğunu bilsinler ve O’nun iradesine hiçbir şeyin engel olamayacağını kavrasınlar. <i>“O, bir işe hükmedince ona yalnızca “Ol”</i> der, o da oluverir.”                48. <i>(Bir de Allah)</i> ona kitabı... öğretecek.” Yani kendinden önceki kitapları, insanlar arasında hüküm vermeyi öğretecek, ona peygamberlik ihsan edecektir.                 49. Ve Allah onu <i>“İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek”</i> apaçık âyetlerle ve karşı konulamaz delillerle destekleyecektir.<i> Çünkü İsa şöyle diyecekti:</i><i>“Ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim”</i> ve bu benim gerçekten size Allah’ın göndermiş olduğu bir peygamberi olduğumu göstermektedir.<i> Şöyle ki:</i><i>“Size çamurdan kuş şekli yapar ve ona üfürürüm. Allah’ın izni ile o da derhal bir kuş olur. Yine Allah’ın izni ile anadan doğma körü”</i> âyet-i kerimedeki <i>“الأكمه”; hem görme yetisini hem de gözlerini tamamıyla kaybetmiş, gözleri silme kör olan kimse demektir. “alacalıyı iyi eder ve ölüyü diriltirim. Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm. Elbette bunlarda”</i> sözü geçen hususlarda <i>“<span>(büyük bir)</i> delil vardır, eğer iman eden kimseler iseniz.”</span>                50-51. <i>“Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici olarak...”</i> Yüce Allah onu iki tür mucize ve delille desteklemiştir. İlki peygamber olmayanların göstermesine imkân olmayan harikulade haller. İkincisi de onun getirdiği risalet, davet ve din ki bu da Tevrat ve önceki peyamberlerin dinidir. İşte bu da doğru söyleyenlerin doğruluğunun en büyük bir delilidir. Çünkü eğer o yalan söyleyen kimselerden olsa idi, onun getirdiklerinin, peygamberlerin getirdiğine muhalif olması, inanç esaslarında ve fer’î meselelerde onlarla çelişmesi gerekirdi. İşte böylelikle onun Allah’ın peygamberi olduğu ve onun getirdiklerinin de hiçbir şüphe söz konusu olmayan hakkın tâ kendisi olduğu ortaya çıkmıştır.                <i>“ve size <span>(önceden)</i> haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için geldim”</span> yani üzerinizdeki bazı ağır yükleri, sırtınızdaki sorumlulukları hafifletmeye geldim. <i>“O halde Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibadet edin.”</i> İşte bütün peygamberlerin kendisine davet ettikleri şey budur. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmek ve peygamberlere itaat etmek. İşte dosdoğru yol budur ve bu yol, izleyeni Naîm cennetlerine ulaştırır.                52. İsrailoğullarının çeşitli fırkaları İsa hakkında görüş ayrılığına düştüler. Onlardan kimisi ona iman edip tabi oldu; kimisi de küfredip yalanladı ve annesini de Yahudiler gibi fuhuş işlemekle itham etti. <i>“İsa onlardan küfrü”</i> ve davetini reddetmek üzere ittifak üzere olduklarını <i>“sezince” İsrailoğullarına kendisini desteklemeye teşvik eden bir üslûpla şöyle dedi: “Allah’a <span>(giden yolda)</i> bana yardım edecekler kimlerdir? Havariler”</span> yani yardımcıları <i>“şöyle dediler: Biz, Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik, sen de bizim müslümanlar olduğumuza şahit ol!”</i> Bu da Yüce Allah’ın hem onlara hem de İsa’ya bir lütfudur. Çünkü havarilere kendisine iman edip itaatine boyun eğmelerini, peygamberine de yardımcı olmalarını ilham etmişti.                 53. <i>“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasul’e tabi olduk”</i> Bu da Yüce Allah’ın bütün indirdiklerine imana ve rasûlüne de itaate tam bir bağlılığı ifade eder. <i>“Artık bizi”</i> senin vahdaniyetine, peygamberinin risaletine, dininin hak ve gerçek olduğuna dair şahitlik eden <i>“şahitlerle beraber yaz!”</i>                54. İsa’nın küfürlerini sezdiği kimselere gelince onlar İsrailoğullarının çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. İşte <i>“onlar” İsa’ya “tuzak kurdulur. Allah da”</i> onlara <i>“tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”</i> İsrailoğulları İsa’yı öldürüp onu haça germek konusunda görüş birliğine vardılar; ancak yakaladıkları kimse İsa’ya benzer gösterildi ve böylelikle onlar İsa’ya benzettikleri kimseyi yakaladılar.<i> Allah da İsa’ya hitaben şöyle buyurdu:</i>                55. <i>“Seni vefat ettireceğim, kendime yükselteceğim ve seni o kâfirler arasından tertemiz çıkaracağım.”</i> Böylece Yüce Allah İsa’yı kendisine yükseltti, kâfirler arasından onu tertemiz çıkardı, onlar ise İsa sandıkları bir başkasını öldürüp çarmıha gerdiler ve böylelikle büyük bir günah işlediler.                Bu ümmetin son dönemlerinde Meryem oğlu İsa aleyhisselam adaletli bir yönetici olarak inecektir. Domuzu öldürecek, haçı kıracak, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerine tâbî olacaktır. Yalancılar da aldanış ve aldatmalarının farkına varacak, kendilerinin aldandıklarını ve aldanışa düştüklerini anlayacaklardır.                <i>“Sana uyanları da Kıyamet gününe kadar kâfirlerin üstünde tutacağım.”</i> İsa’ya uyanlardan kasıt ona iman eden ve Yüce Allah’ın İsa’nın dininden sapanlara karşı kendilerine yardım ve destek verdiği kimselerdir. Daha sonra Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti geldiğinde artık gerçek manada ona tâbî olanlar onlar oldular. Allah da onlara destek verdi ve bütün kâfirlere karşı onlara yardımcı oldu.<i> Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerine getirmiş olduğu din ile onlara üstünlük ve zafer verdi:</i><i>“Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere onları kesinlikle yeryüzünde halife kılacağını vaat etti...”</i><i>(en-Nur, 24/55)</i>                Ancak Yüce Allah’ın hikmetinde adalet de vardır ki O’nun hikmeti şunu hükme bağlamıştır: Dine sımsıkı yapışan kimselere Allah apaçık bir zafer verir ve onlara yardımcı olur. O’nun emir ve yasaklarını terk edip şeriatını bir kenara atan, O’na isyan etmek cesaretini gösteren kimseleri ise cezalandırır ve düşmanları ona musallat kılar. Allah Azîzdir, Hakimdir.                <i>“Sonra hepinizin dönüşü bana olacak ve Ben de ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim.”</i><br></div><p>                Yüce Allah onlara ne yapacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>56- Kafirlere dünyada da âhirette de şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.                57- İman edip salih ameller işleyenlere gelince Allah onların ecirlerini eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.</p><p>                56-57. Bu, söz konusu niteliklere sahip olan geçmiş din mensuplarının tümü hakkında genel bir cezadır. Yüce Allah peygamberlerin efendisi ve sonuncusunu peygamber olarak gönderip onun risaleti bütün risaletleri, dini bütün dinleri nesh ettikten sonra ise artık bu dinden başkasına sarılan kimseler helâk edilenlerden olur.                </p>","","<p>58- Bunlar sana okuduğumuz âyetlerden ve hikmet dolu zikirdendir.</p><p>                58. Yani öncekilerin ve sonrakilerin haberlerinin, peygamberlerin ve rasûllerin haberlerinin yer aldığı bu yüce Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın apaçık âyetleridir. Kulların gerek duydukları her şeyi açıklayıp öğüt veren odur. Bu Kitap hikmet dolu, muhkem, haberleri dosdoğrudur ve hükümlerin en güzelini ihtiva eder.                </p>","<p>59-<i> Doğrusu Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir:</i> Onu topraktan yarattı,<i> sonra ona:</i> Ol, dedi, o da oluverdi.                60- Bu <i>(anlatılanlar)</i> Rabbinden gelen haktır. Öyle ise şüphe edenlerden olma.                61-<i> Sana gelen ilimden sonra artık kim seninle onun hakkında çekişirse de ki:</i> “Gelin, hem siz hem biz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Sonra niyaz edelim de Allah’ın lanetinin yalan söyleyenlerin üzerine olmasını isteyelim.                 62- İşte doğru olan kıssa budur. Allah’tan başka <i>(hak)</i> ilâh yoktur ve şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir.                63- Artık yüz çevirirlerse <i>(bilsinler ki)</i> şüphesiz Allah fesatçıları çok iyi bilendir.</p><div>                59. Yüce Allah Meryem ile İsa’nın kıssasını ve onların gerçek haberlerini söz konusu edip İsa’nın Allah’ın kendisine nimet ihsan ettiği bir kulu olduğunu belirttikten sonra, İsa’nın ulûhiyetini iddia eden kimselerin, Allah’a karşı yalan ve iftira düzüp bütün peygamberleri ve İsa’yı yalanlamış olacağını zikretmiştir. Çünkü İsa’yı ilâh edinen kimselerin bu konudaki şüpheleri batıl bir şüphedir. Eğer bu şüphenin haklı bir yönü olsaydı Âdem, ilah olmaya ondan daha layık olurdu. Çünkü Adem hem annesiz, hem de babasız yaratılmıştır. Bununla birlikte bütün insanlar Âdem’in Allah’ın kullarından bir kul olduğunu ittifakla kabul etmektedirler. Dolayısı ile babasız ama bir anneden yaratılmış olduğuna dayanarak İsa’nın ilâhlığını iddia etmek, iddiaların en batıl olanlarındandır.                 60. İşte hiçbir şüphe taşımayan hakkın ta kendisi, budur.<i> İsa bizzat kendisinin de kendi hakkında söylediği gibi asla bir ilâh değildir:</i><i>“Ben onlara bana emrettiğin <span>(şu emirden)</i> başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin...”</span><i>(el-Maide, 5/17)</i>                61-63. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına Necran hıristiyanlarından bir heyet gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara karşı İsa’nın Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna dair apaçık delilleri ortaya koymasına rağmen onlar batıl inançlarından taviz vermediler. Zira onlar İsa’nın ilâh olduğunu iddia etmişlerdi. Nihâyet her iki taraf da öyle bir noktaya geldiler ki, sonunda Yüce Allah, Peygamber’e onlarla mübahale yapmasını emretti. Çünkü onlar için hak açıklık kazanmış bulunmaktaydı. Fakat inat ve taassupları onları hakkı kabul etmekten alıkoymuştu.                 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de onları mübahaleye davet etti. Şöyle ki kendisi, aile halkını ve çocuklarını getirecek onlar da kendi aile halkını ve çocuklarını getirecekler ve sonra hep birlikte Yüce Allah’a, yalan söyleyenlerin üzerine cezasını ve lanetini indirmesi için dua edeceklerdi. Bu isteği kabul etsinler mi diye kendi aralarında istişare ettiler. Nihâyet onun bu isteğini kabul etmemekte görüş birliğine vardılar. Çünkü onlar Peygamber’in Allah’ın gerçek peygamberi olduğunu anlamışlardır. Yine anlamışlardı ki eğer onunla mübahalede bulunacak olsalardı helâk olurlardı, hem kendileri hem de aile halkları ve çoluk çocukları. O nedenle onunla sulh yaptılar, ona cizye vermeyi kabul ettiler ve ondan iyi ilişkiler içinde olmayı istediler.                Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların isteklerini kabul etti ve onları zora koşmadı. Çünkü maksat olan hakkın açığa çıkması tahakkuk etmişti ve onların inatları da ortaya çıkmıştı. Zira mübahaleyi kabul etmemeyi kararlaştırmışlardı. Bu ise onların zalim olduklarının apaçık delilidir.<i>                  İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:</i><i>“İşte doğru olan kıssa budur”</i> ve bu kıssada hiçbir şüphe yoktur. <i>“Şüphesiz Allah Azîzdir”</i> kudret ve kuvvetiyle bütün mevcudatı emrine boyun eğdirmiştir, yeryüzünün ve göklerin bütün sakinleri O’na itaat etmişlerdir. Bununla birlikte O “Hakîmdir” her şeyi yerli yerince koyandır ve olmaları gereken yerlere yerleştirendir.                </div>","","","","","<p>64-<i> De ki:</i><i>“Ey Ehl-<span>i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin:</i> Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak tutmayalım. Kimimiz de kimimizi Allah’ın yanı sıra rabler edinmesin.”</span> Eğer yüz çevirirlerse: <i>“Şahit olun ki biz müslümanlarız”</i> deyin.</p><div>                64. Bu âyet-i kerimeyi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kitap ehlinin hükümdarlarına yazdığı mektuplarında kaydederdi.<i> Bazen de sabah namazının sünnetinin birinci rekâtinde:</i><i>“Deyin ki: Biz Allah’a... iman ettik”</i><i>(el-Bakara, 2/136)</i> âyetini, ikinci rekâtinde de bu ayeti okurdu. Çünkü bu âyet-i kerime, bütün peygamberlerin ve rasûllerin üzerinde ittifak ettiği tek dine daveti ihtiva etmektedir. Yine o, yalnızca Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak esasına dayanan uluhiyet tevhidini de ihtiva etmektedir. Bütün insanların birer beşer olduklarına, hiçbir kimsenin rububiyet özelliğine hak kazanamayacağına ve ulûhiyetin hiçbir niteliğine sahip olamayacağına inanmaları gerektiğini de ihtiva etmektedir. İşte Kitab ehli ve başkaları bunu kabul edecek olurlarsa hidâyet bulmuş olurlar. <i>“Eğer yüz çevirirlerse: “Şahit olun ki biz müslümanlarız, deyin”</i> Bu da Yüce Allah’ın: <i>“De ki! Ey kâfirler...”</i><i>(el-Kâfirun, 109/1-6)</i> suresinde dile getirilen buyrukların benzerini ifade etmektedir.                </div>","<p>65- Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıp duruyorsunuz? Hâlbuki Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirildi. Akıl erdiremiyor musunuz?                 66- Hadi siz bilginiz olan bir hususta tartıştınız diyelim; peki hiçbir bilginiz olmayan bir hususta ne diye tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.                67- İbrahim ne yahudi idi, ne de Hıristiyan. Aksine o müslüman bir hanif idi. Müşriklerden de değildi.                 68- Şüphesiz insanlar arasında İbrahim’e en yakın olanlar, elbette onun izinden gidenler, şu peygamber ve iman edenlerdir. Allah mü’minlerin dostudur.</p><div>                65-68. Bütün dinlerin ehli; yahudiler, hıristiyanlar, müşrikler ve aynı şekilde müslümanlar hep kendilerinin İbrahim’in dini üzere olduklarını iddia ediyorlardı. İşte Yüce Allah insanlar arasında İbrahim’e en yakın olanların, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile onun tabileri ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce İbrahim’e uyanlar olduğunu haber vermektedir. Yahudiler, hıristiyanlar ve müşriklere gelince; İbrahim aleyhisselam onlardan uzaktır, onların dostu da değildir. Çünkü İbrahim’in dini, bütün peygamberlere ve bütün kitaplara imanı ihtiva eden müsamahakar Haniflik idi ki bu da Müslümanlara has bir özelliktir.                Yahudi ve hıristiyanların İbrahim’in dini üzere oldukları iddialarına gelince, izlemekte oldukları yahudiliğin ve hıristiyanlığın ancak İbrahim’den sonra ortaya çıktığı bilinen bir husustur. Peki, yalancı oldukları ve iftirada bulundukları açıkça bilinen bir hususta nasıl tartışmaya koyulabilmektedirler? Hadi diyelim ki onlar bilgileri bulunan bir hususta tartıştılar. Peki, böyle bir durumda nasıl tartışırlar? Çünkü daha onların iddialarının ihtiva ettiği tutarsızlığa bakmadan önce bile bu iddialarının yersiz ve tutarsız olduğu açıkça belli olmaktadır.                Bu âyet-i kerimede insanın bilgisi bulunmayan hususlar hakkında söz söylemesinin yahut tartışmaya girişmesinin helâl olmadığına delil vardır.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“Allah mü’minlerin dostudur”</i> buyruğu şu demektir. Kulun imanı güçlendiği oranda Allah lütfu ile onu kendisine dost eder, kolay olan hidâyet yolunu ona kolaylaştırır ve zor olan sapıklık yolundan da onu uzaklaştırır.                </div>","","","","<p>69- Ehl-i kitaptan bir zümre sizi saptırabilmeyi arzu etmektedirler. Onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar da hâlâ farkında değiller.                70- Ey Ehl-i kitap, görüp durduğunuz halde Allah’ın ayetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?                 71- Ey Ehl-i kitap, niçin bile bile hakkı batılla karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?                72- Ehl-<i>i kitaptan bir zümre dedi ki:</i><i>“İman edenlere indirilene gündüzün başında iman edin, sonunda da onu inkâr edin. Olur ki dönerler.                  73- Ve dininize uyandan başkasına da inanmayın.”</i> De ki: Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir. <i>“Size verilenin benzerinin başkasına verilmiş olduğuna yahut onların Rabbiniz nezdinde size karşı deliller getireceklerine de <span>(inanmayın)</i>.”</span> De ki: <i>“Şüphesiz lütuf Allah’ın elindedir ve O, onu dilediğine verir. Allah Vâsidir, Alîmdir.”</i>                74- O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük lütuf sahibidir.</p><div>                69-74. Yüce Allah’ın bu ümmete, Kitap ehline mensup düşmanlarının hile ve tuzaklarını ve onların mü’minleri saptırma konusundaki aşırı tutkuları dolayısıyla son derece kötü ve çeşitli tuzaklar kurduğunu haber vermesi bu ümmete olan lütuflarındandır.<i> İşte onlardan bir kesim şöyle demişlerdi:</i><i>“İman edenlere indirilene gündüzün başında iman edin.”</i> Gündüzün son saatlerinde de onların dinlerinden geri dönün. Çünkü onlar sizlerin bilgi sahibi olduğunuza inandıkları için dinlerinden döndüğünüzü görecek olurlarsa,<i> kendi dinleri hakkında şüpheye düşerler ve şöyle derler:</i><i>“Eğer onlar bizim bu dinimizde beğenmedikleri bir şey görmüş ve önceki kitaplara uygun düşmeyen şeyler tespit etmiş olmasalardı dönmezlerdi.”</i> İşte Kitap ehlinin tuzakları budur. Dilediğini hidâyete erdiren ise Yüce Allah’tır. Lütuf O’nun elindedir ve bunu dilediğine tahsis eder. İşte siz ey Muhammed ümmeti, size de sizden başkalarına vermediği özellikler tahsis etmiştir.<i> Ancak bu tuzak kuranlar şunu bilmemektedirler:</i> Allah’ın dini haktı ve bu dinin hakikati kalplere ulaştı mı, zaman geçtikçe sahibinin bu dine olan iman ve yakîni gittikçe artar. Dini ile ilgili ileri sürülen şüpheler de ancak onun dinine bağlılığını artırır; Yüce Allah’a olan hamd-ü senasını -bu din ile kendisine lütufta bulunduğundan dolayı- daha da çoğaltır.<i>                  Onların söyledikleri nakledilen:</i><i>“Size verilenin benzerinin başkasına verilmiş olduğuna yahut onların Rabbiniz nezdinde size karşı deliller getireceklerine de <span>(inanmayın)</i>.”</span> sözleri şu anlama gelmektedir: Onları bu kötü işleri yapmaya iten şey; kıskançlıkları, azgınlıkları ve kendilerine karşı delil getirilmesi korkusudur.<i> Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kitap ehlinden birçoğu hak kendilerine besbelli olmuşken içlerinde yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirlere döndürmeyi çok isterler...”</i><i>(el-Bakara, 2/109)</i><br></div>","","","","","","<p>75- Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, sen ona bir kantar <i>(altın)</i> emanet etsen, onu sana <i>(eksiksiz)</i> öder. Yine onlardan öyle kimseler vardır ki ona tek bir altın emanet etsen, sen onu ısrarla istemedikçe onu sana ödemez.<i> Bunun sebebi onların:</i><i>“Ümmiler hakkında bize bir vebal yoktur”</i> demeleridir. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.                76- Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphesiz Allah sakınanları sever.</p><div>                75. Yüce Allah,<i> Kitap ehli hakkında bize şöyle haber vermektedir:</i> Onlardan bir kesim, güvenilir kimselerdir. Öyle ki onlardan birine çok miktarda altın para güvenip teslim edecek olursan, onu sana tamamıyla öder. Onlardan bir kesimin de hain kimseler olduklarını haber vermektedir ki bunlar en ufak bir bir miktarda dahi hainlik ederler.<i> Bu son derece çirkin hainliklerine rağmen onlar bir de batıl gerekçelerle yaptıklarını tevil ederek mazeret gösterirler ve:</i><i>“Ümmiler hakkında bize bir vebal yoktur”</i> derler. Yani biz bu ümmilere <i>(Araplara)</i> hainlik edecek ve onların mallarını helâl kabul edip yiyecek olursak, bize bir günah olmaz. Çünkü onların saygı duyulması gereken bir hakları, dokunulmazlıkları yoktur.<i>                  Yüce Allah ise şöyle demektedir:</i><i>“Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.”</i> Yani böyle bir şey yaptıkları takdirde büyük bir vebal altında olduklarını bildikleri halde bunu söylerler. Böylelikle onlar bir taraftan hainlik etmekte, diğer taraftan Arapları hakir görmektedirler. Üstelik Allah’a karşı da yalan söylemektedirler ve bunu bile bile yapmaktadırlar. Yoksa böyle bir şeyi bilgisizliklerinden ve şaşkınlıklarından yapan kimseler gibi değildirler.                </div><div>                76. <i>“Hayır” yani durum dedikleri gibi değildir. Çünkü “kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa”</i> yani hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getirirse işte sakınan <i>(takvâ sahibi olan)</i> kişi budur ve Allah böylelerini sever.                Öte yandan kim bunun aksine hareket eder de kendisi ile insanlar arasındaki ahit ve akitlerini yerine getirmeyecek olursa ve Allah’tan da sakınmazsa işte Allah böylelerine de gazap eder ve bu tutum dolayısı ile onları en ağır ve ibretlik şekilde cezalandırır.                </div>","","<p>77- Şüphesiz Allah’a olan ahitlerini ve yeminlerini az bir pahaya değiştirenler var ya, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için can yakıcı bir azap da vardır.</p><div>                77. Yani dinlerini dünyalık karşılığında değiştirerek, dünyanın azıcık menfaatini tercih eden ve yalan yeminlerle, yerine getirilmeyen ahit ve sözlerle dünyalık elde edenlerle, işte <i>“Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için can yakıcı bir azap da vardır.”</i> Yani Allah’ın bunlara gazap etmesi hak olmuştur. Allah’ın bunları cezalandırması kaçınılmaz olmuştur. Onlar Allah’ın mükâfaatından mahrum kalacaklardır. Allah tarafından temize çıkarılma imkânını da kaybetmişlerdir. Aksine onlar Kıyamet gününde günahlara bulanmış olarak, büyük hatalarla ve suçlarla kirlenmiş olarak geleceklerdir.                </div>","<p>78- Onlardan öyle bir zümre vardır ki Kitabı <i>(okurken)</i> siz <i>(okuduklarını)</i> Kitaptan sanasınız diye dillerini eğip bükerler. Hâlbuki o <i>(okudukları)</i> kitaptan değildir. <i>“Bu, Allah'ın katındandır”</i> derler, hâlbuki o Allah katından değildir. Onlar Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.</p><div>                78. Yani Kitap ehlinden Allah’ın Kitabını tahrif eden bir kesim vardır. <i>“tabı <span>(okurken)</i> siz <i>(okuduklarını)</i> Kitaptan sanasınız diye dillerini eğip bükerler.”</span> Bu, hem lafzî tahrifi hem de manevi tahrifi kapsar. Diğer taraftan bunlar bu çirkin tahriflerine rağmen bu tahriflerinin Kitaptan olduğu vehmini verirler. Hâlbuki bunu yaparken yalan söylemekte ve açıktan açığa da Allah’a yalan isnat etmektedirler. Bunu yaparken kendi vahim durumlarını ve kötü hallerini de çok iyi bilmektedirler.                </div>","<p>79- Allah'ın kendisine kitab,<i> hüküm ve peygamberlik verdiği hiçbir beşerin insanlara:</i><i>“Allah’ı bırakın da bana kul olun!”</i> demesi, olacak şey değildir.<i> Aksine o:</i><i>“<span>(Başkalarına)</i> öğretmekte ve okuyup öğrenmekte olduğunuz Kitap sayesinde Rabbânîler olun”</span><i>(der)</i>.                80- O, size melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi hiç?!</p><div>                79. Yani Allah’ın vahyi, Kitabı ve peygamberliği lütfettiği, ona şer’î hükümleri verdiği bir insanın, diğer insanlara kendisine ibadet etmelerini, peygamberlere ve meleklere ibadet edip onları rabler edinmelerini emretmesi son derece imkânsız ve hiç olmayacak bir şeydir. Çünkü bu, bizatihi küfürdür. İşte bu peygamber de nasıl böyle bir şey yapabilir ki? Yüce Allah ona her yönden küfrün zıddı olan İslâm’ı göndermiş iken o nasıl olur onun zıddı olan küfrü emredebilir? Böyle bir şeye imkân yoktur; çünkü onun durumu ve üzerinde bulunduğu gerçek, Allah’ın kendisine lütfetmiş olduğu faziletler ve özellikler tam bir ubudiyeti gerektirir, bir ve tek, gücü her şeye yeten Allah’a tam anlamı ile boyun eğip itaati gerektirir.                Bu, Necran heyetine verilen bir cevaptır.<i> Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara yalnızca Allah’a ibadet edip O’na itaat etmelerini emrettiğinde gururları onların imana yönelmelerini engellemiş ve kibirleri dolayısı ile:</i> Ey Muhammed, sana ibadet etmemizi mi emrediyorsun? demişlerdi. Şanı Yüce Allah böylelikle onların söylediklerinin geçersiz olduğunu, onların ve benzerlerinin bu husustaki sözlerinin açıkça bâtıl olduğunu ifade buyurmuştur.                </div>","","<p>81-<i> Hani Allah peygamberlerden:</i><i>“Size verdiğim kitap ve hikmetten sonra size beraberinizdekini tadik edici bir peygamber gelirse ona mutlak iman edecek ve yardım edeceksiniz”</i> diye söz aldığı zaman: <i>(Bunu)</i> kabul edip bu ağır sorumluluğu yüklendiniz mi?” demişti.<i> Onlar da:</i><i>“Kabul ettik”</i> demişlerdi.<i> O da:</i> Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şahit olanlardanım.” buyurmuştu.                82- Artık kim bundan sonra yüz çevirirse işte onlar fasıkların tâ kendileridirler.</p><div>                81-82.<i> Yüce Allah şöyle haber vermektedir:</i> O, bütün peygamberlerden söz ve ahit almıştır. Buna sebep ise onlara verdiği ve lütfettiği kitap ve hikmettir. Bu kitap ve hikmet ise Allah’ın hakkını eksiksiz olarak yerine getirmeyi ve bunu tastamam ifa etmeyi gerektirir. Şöyle ki şâyet onlara beraberlerinde bulunanı tasdik eden, kendileri ile gönderilen tevhidi, hak ve adaleti, şeriatlerin ittifakla kabul ettikleri esasları doğrulayan buyruklar getiren peygambere iman edecekler ve ona yardım edeceklerdir. Onlar da kendilerinden alınan bu sözü kabul ettiklerini söylemiş, itiraf etmiş ve bu söze bağlı kalacaklarını belirtmişlerdi. Buna dair onları şahit tuttuğu gibi bizzat kendisi de onlara karşı şahitlik etmiştir. Bu söze muhalefet edenleri de tehdit etmişti.                Bu, bütün peygamberler arasında ortak bir husustur. Onların hepsinin izledikleri yol aynıdır. Onların her birisinin davetini hepsi ittifakla kabul etmiş ve onaylamışlardır.<i> Bunun kapsamına şu da girmektedir:</i> Yüce Allah bütün peygamberlerden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman edeceklerine ve onun dinine <i>(yetiştikleri takdirde)</i> yardımcı olacaklarına dair söz almıştır. Buna göre peygamberlere tâbi olduğunu kim iddia ederse, işte peygamberlerin dini budur; Allah’ın onlardan yerine getirmelerini istediği ve onların da ikrar ve itiraf ettikleri din budur. O halde önceki peygamberlere uyduğunu iddia ettiği halde Muhammed’e uymaktan yüz çeviren kimse hiç şüphesiz fasıktır, Allah’a itaatın dışına çıkmıştır. Uyduğunu iddia ettiği peygamberi de yalanlamış ve onun yoluna muhalefet etmiştir.                 İşte bu kitap ehli ve diğer din mensupları arasından Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmeyen herkese karşı getirilmiş kesin bir delil ve belgedir. Onlar, peygamberlerin önderi ve sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmedikleri sürece uyduklarını iddia ettikleri kendi peygamberlerine de iman etmiş olamazlar.                </div>","","<p>83- Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve hepsi de O’na döndürülecektir.                 84-<i> De ki:</i><i>“Biz, Allah’a iman ettik. Bize indirilene, İbrahim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakûb’a ve oğullarına indirilene; Musâ’ya, İsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere de <span>(iman ettik)</i>. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Biz yalnız O’na teslim olmuşlarız.”</span>                85- Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan olur.</p><p>                83-85. Yüce Allah’ın bu ümmete emretmiş olduğu imanın esaslarından olan bu esaslar, Bakara Sûresi’nde de geçmiş bulunmaktadır. Bütün kitaplar ve peygamberler bunları ittifakla kabul etmiştir. Herkesin hedeflemesi gereken hususlar bunlardır, gerçek İslâm dini de bunlardır.                Kim bunlardan başkasını arayacak olursa onun ameli reddolunur. Onun itibar olunacak bir dini olmaz. Kim bunu kabul etmez ve bundan yüz çevirecek olursa nereye gidecektir? Ağaçlara, taşlara ve ateşe ibadete mi? Yoksa hahamları, rahipleri, haçları ilâh mı edinecek? Yoksa âlemlerin Rabbini inkâra mı yönelecek? Yoksa şeytanların telkinlerinden ibaret olan batıl dinlere mi yönelecek? İşte bütün bunlar, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.                </p>","","","<p>86- Peygamberin hak olduğuna şehadet edip de kendilerine apaçık deliller gelmiş iken imanlarından sonra küfre giren bir topluluğa Allah nasıl hidâyet versin ki? Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.                87- İşte böylelerinin cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.                88- Onlar onun içinde ebediyyen kalacaklardır. Onların ne azabı hafifletilir ve ne de onlara süre tanınır.                89- Ancak bundan sonra tevbe edenler ve ıslâh edenler müstesnâdır. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.                90- Şüphesiz imanlarından sonra kâfir olan, sonra küfürlerini daha da artıranların tevbeleri asla kabul edilmez. İşte onlar sapmış olanların tâ kendileridir.                91- Şüphesiz küfre girip de kâfir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fidye olarak verseler bile hiçbirinden asla kabul edilmez. İşte onlar için acıklı bir azap vardır, onların hiçbir yardımcıları da yoktur.</p><div>                86-88. İmanı öğrenen, imana giren, peygamberin hak olduğuna şahitlik eden, bütün bunlardan sonra imanlarını bozarak, arkalarını dönerek ökçeleri üzere gerisin geri dönen bir topluluğa Allah’ın hidâyet vermesi çok mu çok uzaktır! Çünkü bunlar hakkı öğrenmişler ve reddetmişlerdir. Diğer taraftan bu durum ve nitelikte olan kimseleri hiç şüphesiz Yüce Allah, ceza olmak üzere kalplerini tersyüz etmek ve baş aşağı çevirmekle cezalandırır. Çünkü böyle bir kimse hakkı bilmiş ve terk etmiş, batılı tercih etmiştir. Allah da onu kendisine yöneldiği şeye yönlendirmiştir. <i>“Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti”</i> böyle kimselerin üzerindedir ve onlar lanet ve azapta ebediyen kalacaklardır. <i>“Onların ne azabı hafifletilir ne de onlara süre tanınır.”</i> Allah’ın emri gelecek olursa onlara mühlet verilmez. Çünkü Yüce Allah öğüt alacak kimsenin öğüt alacağı kadar bir süre onlara ömür vermişti. Üstelik uyarıcı peygamber de gelmiştir onlara.                </div><p>                89-91. Diğer taraftan Yüce Allah, küfür ve günahlarından tevbe edip kusurlarını ıslah eden kimseleri bu tehditten istisna etmektedir. Allah, onların işledikleri günahları bağışlayacak ve geçmişteki hatalarını affedecektir.                 Ancak kâfir olup da küfrü üzere ısrar eden, ölünceye kadar da küfrünü artırmaktan başka bir şey yapmayanlar ise hidâyet yolundan sapmış ve bedbahtlık yolunu izlemiş kimselerdir. Böylece onlar bu acı verici azabı hak etmişlerdir. Allah’ın azabına karşı kimse onlara yardım edemeyecektir. Hatta fidye verip kurtulmak kastı ile yeryüzü dolusu kadar altını harcamaya kalkışsalar bile bunun onlara faydası olmayacaktır. Küfürden ve küfrün şubelerinden Allah’a sığınırız.                </p>","","","","","","<p>92- Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar Birr’e kavuşamazsınız. Her ne infak ederseniz muhakkak ki Allah onu çok iyi bilendir.</p><div>                92. Bütün hayırları kapsayan bir isim olup cennete ulaştıran yol olan Birr’e <i>(iyiliğe)</i> sevdiğiniz en güzel ve en temiz mallarınızdan infak etmedikçe ulaşamazsınız. Çünkü nefislerin sevdiği güzel şeylerin infak edilmesi, kişinin cömertliğinin, en üstün ahlâki değerlere sahip olduğunun, merhamet ve yumuşak kalpliliğinin en büyük delillerdendir. Aynı şekilde bu, Allah’ı sevmenin ve O’nun sevgisini mal sevgisinden önde tutmanın en önde gelen delillerindendir. Zira nefislerin mala olan sevgi ve tutkunluğu nefsin yapısında bulunan bir husustur. İşte Allah’ın sevgisini kendi nefsinin sevdiklerine tercih eden kimse, kemalin en yüksek zirvesine ulaşmış olur. Aynı şekilde hoş ve temiz şeyleri infak edip Allah’ın kullarına ihsanda bulunan kimselere de Allah ihsan eder. Onu böyle bir hale gelmeksizin elde edilemeyen pek çok amel ve ahlaki davranışlara muvaffak kılar.                 Aynı şekilde böyle bir infakta bulunan bir kimsenin diğer salih amelleri ve üstün ahlaki değerleri yerine getirmesi öncelikle söz konusudur. Bununla birlikte hoş ve temiz şeylerin infak edilmesi en mükemmel hallerden biridir. Kul güzel olsun veya olmasın, az ya da çok olsun her neyi infak ederse şüphesiz <i>“Allah onu çok iyi bilendir.”</i> O nedenle infak eden herkese ameline uygun karşılığını verecektir. Dünyada infak ettiğinin yerine başkasını ona ihsan etmekle, âhirette de pek büyük nimetlerle o kimseyi mükâfaatlandıracaktır.                </div>"]