["<p>1- Birbirlerine neyi soruyorlar?                2, 3- Hakkında anlaşmazlığa düştükleri o büyük haberi                4- Asla <i>(ihtilafa yer yok)</i>, onlar yakında bilecekler.                5- Yine asla! Onlar yakında anlayacaklar.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. Yani şu Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar,<i> ne hakkında soruşturup duruyorlar? Daha sonra hakkında soruşturup durdukları hususu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hakkında anlaşmazlığa düştükleri o büyük haberi.”</i> Yani yalanlamak ve uzak bir ihtimal görmek yönünde aralarında uzun boylu ihtilafa düştükleri ve anlaşmazıkların yaygınlık kazandığı o büyük haber hakkında birbirlerine soru sorup duruyorlar.                 Halbuki o, herhangi bir şüpheyi kabil olmayan ve herhangi bir tereddüdün yaklaşamayacağı bir haberdir. Ancak Rablerine kavuşacaklarını yalanlayanlar, can yakıcı azabı görmedikleri sürece kendilerine her türlü âyet, belge ve mucize gelecek olsa dahi iman etmezler. Bundan dolayı Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i>                4-5. Azap tepelerine indiği vakit, cehenneme sürüklene sürüklene, itile kakıla götürülecekleri vakit yalanladıkları şeyin mahiyetini bileceklerdir.<i> O vakit onlara şöyle denilecek:</i><i>“İşte bu, sizin yalan saydığınız ateştir.”</i><i>(et-Tûr, 52/14)</i><br></div><div>                Daha sonra Yüce Allah,<i> peygamberlerin getirdiklerine delil teşkil eden belgeleri ve nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","<p>6- Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?                7- Dağları da birer kazık?                 8- Sizi de çift çift yarattık.                9- Uykunuzu bir istirahat yaptık.                10- Geceyi bir elbise yaptık.                11- Gündüzü de geçim zamanı kıldık.                12- Üstünüzde sapasağlam yedi <i>(gök)</i> bina ettik.                 13- <i>(Orada)</i> alev alev yanan bir kandil <i>(ısı ve ışık kaynağı)</i> yarattık.                14- Yağmur yüklü bulutlardan sağanak sağanak yağan bir su indirdik.                15, 16- Ki onunla tahıl, bitki ve ağaçları sarmaş dolaş olmuş bahçeler çıkaralım diye.</p><div>                6. Biz, sizlere pek üstün ve değerli nimetler ihsan ederek sizin için <i>“yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?”</i> Yani orası size boyun eğmiş, hazırlanmış, ekin ekmek, meskenler yapmak ve yollar açmak gibi maslahatlarınız için hazır hale getirilmiştir.                 7. <i>“Dağları da”</i> sizi çalkalamasın ve sallayıp durmasın diye yeryüzünü sağlamlaştıran <i>“birer kazık”</i> kıldık.                 8. <i>“Sizi de çift çift”</i> aynı cinsten erkek ve dişiler olarak <i>“yarattık.” Böylelikle onların birinin diğeri ile sükûn bulmasını, aralarında sevgi ve merhametin oluşmasını, bu çiftten zürriyetin meydana gelmesini sağladık. Bu lütfun kapsamı içerisinde eşlerin birbirleri ile nikâhlanmaları ve bu yolla lezzet almaları da vardır.                  9-11. Uykuyu sizin için rahatlayacağınız ve işlerinize ara vereceğiniz bir hâl kıldık. Çünkü çalışma zamanınız sürekli devam edecek olursa bedenlerinize zarar verir.                   Yüce Allah, gece ve uyku ile insanları bürüyerek, gündüzün devam eden yorucu hareketlerinin sükûn bulmasını ve faydalı bir şekilde dinlenmelerini sağlamıştır.                   12. “Üstünüzde sapasağlam”</i> son derece güçlü ve dayanıklı <i>“yedi” gök “bina ettik.”</i> Yüce Allah, bu gökleri kudreti ile ayakta tutmuş ve onları yeryüzüne bir tavan yapmıştır. Göklerin pek çok faydaları vardır. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> bunun faydalı unsurlarından birisi olarak güneşi söz konusu edip şöyle buyurmaktadır:</i>                13. <i>“<span>(Orada)</i> alev alev yanan <i>(ısı ve ışık yayan)</i> bir kandil yarattık.”</span><i>“Kandil” ifadesiyle Allah, insanlar için zorunlu bir ihtiyaç olan güneşin ışık nimetine dikkat çekmektedir. “Alev alev yanan”</i> ifadesi ile de onun yaydığı ısının mahsulleri olgunlaştırma ve benzeri başka faydalarına dikkat çekmektedir.                14. <i>“Yağmur yüklü bulutlardan sağanak sağanak”</i> oldukça çok miktarda <i>“yağan bir su indirdik.”</i>                15-16. <i>“Ki onunla” buğday, arpa, darı, pirinç ve buna benzer Âdemoğlunun yediği “tahıl, bitki”</i> bu da Yüce Allah’ın, hayvanlara gıda olarak yarattığı tüm bitkileri kapsar <i>“ve ağaçları sarmaş dolaş olmuş”</i> birbiri üzerine sarılmış ve lezzetli bütün meyve türlerinden bulunan <i>“bahçeler çıkaralım diye.”</i>                Değeri ölçülemeyen ve sayılamayacak kadar çok olan bu üstün nimetleri ihsan edeni nasıl inkâr edersiniz? O’nun size haber verdiği öldükten sonra dirilişi ve amellerinizin karşılıklarının görülmesini nasıl yalanlarsınız? Yahut nasıl olur da O’nun nimetlerini O’na isyan yolunda kullanırsınız ve bunca nimetlere nankörlük edersiniz?                </div>","","","","","","","","","","","<p>17- Şüphe yok ki hüküm/ayrım günü belirlenmiş bir vakittir.                18- O gün Sûr’a üfürülecek ve siz de bölük bölük geleceksiniz.                19- Gök açılacak ve her yeri kapı olacaktır.                20- Dağlar yürütülecek ve adeta bir serap olacaktır.                21- Şüphesiz cehennem pusuda bekleyecektir.                22- Azgınların varacakları yer orasıdır.                23- Onlar sonsuz devirler boyu orada kalacaklardır.                24- Orada ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek.                25- Ancak kaynar bir su ve irin <i>(içeceklerdir)</i>.                26- Tam da <i>(amellerine)</i> uygun bir karşılık olmak üzere.                27- Çünkü onlar hesaba çekileceklerini ummuyorlardı.                28- Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanlıyorlardı.                29- Biz ise her şeyi tek tek yazıp kaydetmiştik.                30- <i>“O halde tadın <span>(azabı)</i>! Artık yalnızca azabınızı artıracağız.”</span></p><div>                17. Yüce Allah, yalanlayıcıların hakkında soru sordukları ve inatçıların inkâr ettikleri Kıyamet gününde olacakları söz konusu etmekte, onun pek büyük bir gün olduğunu, Yüce Allah’ın o günü insanlar için <i>“belirlenmiş bir vakit”</i> kıldığını zikretmektedir.                18-20. <i>“O gün Sûr’a üfürülecek ve siz de bölük bölük geleceksiniz.”</i> O gün yeni doğmuş bebeklerin dahi saçını ağartacak ve kalpleri yerinden oynatacak korkunç sarsıntılar ve büyük olaylar meydana gelecektir. Dağlar yürütülecek de etrafa savrulmuş toz toprak gibi olacak, semâ yarılıp çatlayacak da kapı kapı olacak. Derken Yüce Allah, mükellefler arasında asla haksızlığın söz konusu olmayacağı hükmü ile hükmedip haklıyı haksızdan ayırt edecektir.                 21-23. Yüce Allah’ın azgınlar için pusu olarak hazırladığı ve onların dönüp varacakları, barınacakları yer kıldığı cehennem ateşi de tutuşturulacaktır. Onlar, orada upuzun devirler boyunca kalacaklardır. Çoğu müfessirlerin dediklerine göre <i>“devirler” <span>(diye meâli verilen)</i> “أحقاب”</span>ın tekili olan <i>“الحقب”; seksen yıllık zaman dilimine verilen addır.                  24. Onlar, bu cehenneme girdiklerinde artık “orada ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek.”</i> Ne derilerini soğutacak bir şey bulacaklar, ne de susuzluklarını giderecek bir şey.                25. <i>“Ancak” içmek için yüzlerini kavuracak ve bağırsaklarını paramparça edecek oldukça “kaynar bir su”</i> ve cehennemliklerin vücudundan akan “irin” bulacaklardır ki bu da son derece iğrenç ve tadı oldukça kötüdür.                </div><div>                26. Bu korkunç cezaları hak etmelerine gelince bu, ancak amellerine <i>“uygun bir karşılık olmak üzere”</i> onlara verilecektir. Kendilerini buralara kadar getiren ameller işledikleri için bu cezaya çarptırılacaklar. Allah onlara zulmetmeyecektir, aksine kendi nefislerine kendileri zalimlik etmişlerdir.                Bundan dolayı Yüce Allah,<i> böyle bir cezayı hak etmelerine sebep teşkil eden amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                27. <i>“Çünkü onlar hesaba çekileceklerini ummuyorlardı.”</i> Öldükten sonra dirilişe de Allah’ın insanların yaptıkları iyiliklere ve kötülüklere karşılık vereceğine de inanmıyorlardı. Ondan dolayı âhiret için amelde bulunmayı da terk ettiler.                28. <i>“Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanlıyorlardı.”</i> Ayetlerimizi açık açık yalanladılar. Onlara apaçık âyetlerimiz geldiği halde onlara karşı inatla direndiler.                29. <i>“Biz ise” az ya da çok hayır ya da şer “her şeyi tek tek yazıp kaydetmiştik.”</i> Levh-i Mahfuz’da tespit etmişizdir. O bakımdan günahkârlar, bizim kendilerini işlemedikleri günahlar dolayısı ile cezalandıracağımızı sanmasınlar. Yaptıkları amellerden herhangi bir şeyin kaybolacağını yahut zerre ağırlığı kadarının dahi unutulacağını da zannetmesinler.                 Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kitap <span>(amel defterleri)</i> ortaya konmuş olacak. Günahkârları onun içindekilerden korkuya kapılmış göreceksin. “Vay halimize! Ne olmuş bu Kitaba? Küçük büyük hiçbir şey bırakmamış, hepsini sayıp dökmüş!”</span> diyecekler. Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” <i>(el-Kehf, 18/49)</i>                30. <i>“O halde” ey yalanlayıcılar! “tadın”</i> bu can yakıcı azabı ve bu ebedi rüsvaylığı! <i>“Artık yalnızca azabınızı artıracağız.”</i> Her an, her zaman azapları artıp duracaktır.                Cehennem ehlinin azabının ne kadar çetin olacağına dair en ağır ayetlerden biri budur. Allah bizi ondan muhafaza buyursun.                </div>","","","","","","","","","","","","","","<p>31- Şüphesiz takvâ sahipleri için bir kurtuluş vardır.                32- Bahçeler ve üzüm bağları,                33- Göğüsleri kabarmış yaşıt kızlar,                34- Ve dolu dolu kadehler vardır.                35- Orada ne boş bir söz işitirler, ne de yalan.                36- Bunlar, Rabbinden amellerine bir karşılık ve büyük bir lütuftur.</p><div>                31. Yüce Rabbimiz,<i> günahkârların durumunu söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz takvâ sahipleri için bir kurtuluş vardır.”</i> O’na itaate sımsıkı sarılmak ve O’na isyanı gerektiren hususlardan uzak durmak suretiyle Rablerinin gazabından sakınan kimseler için bir kurtuluş vardır. Onlar cehennem ateşinden de uzak kalacaklardır.                32. Onların kurtuluşa erdikleri yerde de onlar için <i>“bahçeler ve üzüm bağları”</i> vardır. Meyvelerle dolup taşan, güzel, çeşitli ağaçları ihtiva eden bahçeler ve etrafında ırmakların kaynayıp coştuğu üzüm bağları vardır. Özellikle üzümün söz konusu edilmesi, o bahçelerde çok olacağından ve üzümün üstün ve ayrıcalıklı bir meyve oluşundan dolayıdır.                 33. Ayrıca onlar için canların arzuladığı türden eşler de vardır. <i>“Göğüsleri kabarmış, yaşıt”</i> aynı ve birbirine yakın yaşlarda <i>“kızlar.” Bunların göğüsleri, gençliklerinden, güçlü ve taze olduklarından dolayı sarkık olmayacaktır. Yaşıt kızların niteliklerinden birisi de çabuk kaynaşan ve iyi geçimli kimseler olmalarıdır. Onların yaşları ise gençliğin en orta yaşı olan otuz üç yaş olacaktır.                  34. “Ve”</i> içenlere lezzet veren şarapla <i>“dolu dolu kadehler vardır.”</i>                35. <i>“Orada ne boş”</i> faydası bulunmayan <i>“bir söz işitirler ne de yalan”</i> yani günahı gerektiren bir söz.                 Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar orada ne boş ne de günahı gerektiren bir söz işitirler. Ancak Selâm, selâm sözü başka.”</i><i>(el-Vâkıa, 56/25-26)</i>                36. Yüce Allah’ın onlara bu kadar büyük mükâfatları bağışlaması,<i> O’nun lütuf ve ihsanındandır:</i><i>“Rabbinden amellerine bir karşılık ve büyük bir ihsan olmak üzere.”</i> Yani Yüce Allah, bunu kendilerine, kendilerini işlemeye muvaffak kıldığı, lütuf ve ihsanına ulaşmaya vesile yaptığı amellerine karşılık bir mükâfat olmak üzere ihsan etmiştir.                </div>","","","","","","<p>37- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi olan Rahmân’dan <i>(bir mükâfattır)</i>. O’nun huzurunda <i>(O izin vermedikçe)</i> kimse konuşmaya cesaret edemez.                38- O gün Ruh ve melekler saf halinde duracaklardır. Rahmân’ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimselerden başkası konuşamayacaktır.                39- İşte bu, hak gündür. O halde kim dilerse, Rabbine yönelsin.                40- Şüphesiz Biz, sizi yakın bir azap ile uyardık.<i> O gün kişi kendi elleriyle işlediklerini görecek ve kâfir:</i><i>“Ah, keşke toprak olsaydım!”</i> diyecek.</p><div>                37. Yani onlara bunca bağışları veren, lütufları ihsan eden, onların Rabbidir ki, O <i>“göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi”</i>; onları yaratan ve işlerini çekip çeviren, rahmeti her şeyi kuşatan, kendilerini rubûbiyeti ile terbiye eden, merhamet eden ve bunca nimetlere kavuşmalarını sağlayıncaya kadar onlara lütuflarda bulunan <i>“Rahmân’dan”</i> bir mükâfattır.                Daha sonra Allah, kıyamet günündeki azametini ve mülkünü söz konusu etmekte, bütün mahlukatın o günde konuşmayacaklarını,<i> aksine susacaklarını şöyle belirtmektedir:</i><i>“O’nun huzurunda söz söylemeye kimse cesaret edemez.”</i>                38-39. <i>“Rahmân’ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimselerden başkası konuşamayacaktır.”</i> O gün konuşanlar,<i> ancak bu iki şartla konuşurlar:</i> Allah’ın konuşmasına izin vermesi ve söylediklerinin doğru olması. Çünkü o gün <i>“hak gündür”</i> ve o günde batılın geçerliliği yoktur, yalanın da o günde faydası olmayacaktır.                Bu günde <i>“Ruh” meleklerin en faziletlisi olan Cebrail aleyhisselam “ve melekler”</i> hepsi de Allah’ın önünde saygı ile boyun eğmiş olarak <i>“saf saf halinde duracaklardır.”</i>                Yüce Allah teşvik edip uyardıktan ve müjdeleyip korkuttuktan sonra şöyle buyurmaktadır: <i>“O halde kim dilerse, Rabbine yönelsin.”</i> Yani Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda kendisine yarayacak ameller yapsın.                </div><div>                40. <i>“Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.”</i> Çünkü bu azap size doğru gelmektedir ve gelmekte olan her şey de yakındır.                \"O gün kişi kendi elleriyle işlediklerini görecek.” Yani onun için tek önemli şey amelidir. O, ona sığınmaya çalışacak. O halde bu dünya yurdunda,<i> ebedi kalınacak yurt için neler gönderdiğine iyice baksın:</i><i>“Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır...”</i><i>(el-Haşr, 59/18)</i>                Eğer hayırla karşılaşırsa Allah’a hamdetsin, başkasını bulursa kendisinden başkasını kınamasın.<i> İşte bundan dolayı kâfirler ileri derecedeki pişmanlıklarından dolayı ölümü temenni edeceklerdir:</i><i>“ve kâfir: “Ah, keşke toprak olsaydım!”</i> diyecek.”                Yüce Allah’tan bize küfürden ve bütün kötülüklerden esenlik vermesini dileriz. O, bağışı pek bol olandır, lütuf ve kerem sahibidir.                </div><p>                Nebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd, Yüce Allah’a mahsusdur.                </p><p>                ***                </p>","","","","<p>1- Andolsun <i>(kâfirlerin ruhlarını)</i> şiddetle çekip çıkaranlara,                2- <i>(Mü’minlerin ruhlarını)</i> yumuşaklıkla çıkaranlara,                3- Yüzüp gidenlere,                4- Yarışıp geçenlere,                5- İşleri düzenleyip yürüten <i>(melek)</i>lere ki...                6- O gün sarsan <i>(birinci üfürüş)</i> sarsacak.                 7- Arkasından onu izleyen <i>(ikinci üfürüş)</i> izleyecek.                8- O gün birtakım kalpler şiddetle çarpacaktır.                9- Gözleri de zillet içinde yere bakacaktır.                10-<i> Onlar derler ki:</i><i>“Biz, tekrar ilk halimize mi döndürüleceğiz?!”</i>                11- <i>“Hem de çürümüş kemikler olduktan sonra mı?!”</i>                12- <i>“Öyleyse bu, <span>(bizim için)</i> ziyanlı bir dönüş olacaktır!”</span>                13- Halbuki o <i>(diriliş)</i>, ancak tek bir haykırışa bakar.                14- Bir de bakmışsın ki hepsi <i>(dirilerek)</i> toprağın yüzüne çıkmışlar bile!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 46 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Burada melâike-i kiram ve onların Allah’ın emirlerine tam anlamı ile bağlılıklarına delil teşkil eden ve o emirleri yerine getirmekteki süratlerini ifade eden birtakım fiillerine yemin edilmektedir.                 Kendisi hakkında yemin edilen şeyin ise amellerin karşılığının görülmesi ve öldükten sonra diriliş olması ihtimali vardır. Buna delil, bundan sonra Kıyametin çeşitli hallerinin söz konusu edilmesidir.                Kendisi hakkında yemin edilenin de kendisi ile yemin edilenin de aynı şey, yani melekler olma ihtimali de vardır. Çünkü onlara iman etmek, imanın altı esasından birisidir. Ayrıca burada onların fiillerinin söz konusu edilmesi, meleklerin ölüm esnasında, ondan önce ve ondan sonra amellerin karşılıkları konusunda üstlendikleri bir görevi de ihtiva etmektedir.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                1. <i>“Andolsun şiddetle çekip çıkaranlara.”</i> Bunlar, ruhları şiddetle çekip çıkaran ve onları çıkarmak işine adeta dalan meleklerdir. Tâ ki ruh bedeninden çıksın ve amelinin karşılığını görsün.                 2. <i>“Yumuşaklıkla çıkaranlara.”</i> Bunlar da meleklerdir. Bunlar da ruhları tam bir güçle ve şevkle çekip alırlar. Yahut da yumuşaklıkla çıkarmak mü’min ruhlar için, şiddetle çekip çıkarmak da kâfir ruhlar için söz konusu olabilir.                3. <i>“Yüzüp gidenlere”</i> Yani havada inip çıkarak gidip gelenlere;                4. <i>“Yarışıp geçenlere”</i> başkalarını geride bırakarak Yüce Allah’ın emrini yerine getirmeye çalışanlara ve vahyi Allah’ın peygamberlerine ulaştırmak için şeytanları -o vahiyden hırsızlayarak bir şey almasınlar diye- geride bırakanlara.                5. <i>“İşleri düzenleyip yürütenlere ki…”</i> Bunlar da Yüce Allah’ın, ulvi ve süfli âlemin pek çok işlerini idare etmek üzere görevlendirmiş olduğu meleklerdir ki yağmurlar, bitkiler, rüzgarlar, denizler, ceninler, canlılar, cennet, cehennem vs. bunlardan bazılarıdır.                </div><div>                6-7. <i>“O gün sarsan”</i> kıyametin kopması <i>“sarsacak; arkasından onu izleyen <span>(ikinci üfürüş)</i>”</span> yani hemen onun akabinde gelen ikinci sarsıntı <i>“izleyecek.”</i>                8-9. <i>“O gün birtakım kalpler”</i> görüp işittiklerinin korkusu ile dehşete kapıldığından <i>“şiddetle çarpacaktır.”</i><i>“Gözleri de zillet içinde yere bakacaktır.”</i> Hakir ve zelil bir şekilde bakacaktır. Korku kalplerine hakim olacak, yürekleri dehşetle yerinden oynayacak. Üzüntü ve keder onları kuşatmış, pişmanlık dört bir yanlarını sarmış olacaktır.                </div><div>                10-11. Dünyada iken kâfirler yalanlamak sureti ile <i>“derler ki: “Biz, tekrar ilk halimize mi döndürüleceğiz? Hem de çürümüş”</i> ve dağılmış <i>“kemikler olduktan sonra mı?”</i>                12. <i>“Öyleyse bu, <span>(bizim için)</i> ziyanlı bir dönüş olacaktır.”</span> Yani Allah’ın öldükten sonra kendilerini diriltmesini, çürümüş kemikler haline geldikten sonra onları tekrar yaratmasını, Allah’ın kudretini bilmediklerinden ve O’na karşı küstahlıklarından dolayı uzak bir ihtimal olarak gördüler.<i>                  Yüce Allah ise bu işin kendisi için son derece kolay olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:</i>                13. <i>“Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır.”</i> Bir defa Sûr’a üfürülecektir.                 14. <i>“Bir de bakmışsın ki hepsi”</i> bütün yaratılmışlar <i>“toprağın yüzüne çıkmışlar bile!”</i> Ayağa kalkıp bekleyecekler. Yüce Allah, onları bir araya toplayacak, adaletli hükmü ile aralarında hükmedecek ve amellerinin karşılığını onlara verecektir.                </div>","","","","","","","","","","","","","","<p>15- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?                16- Hani Rabbi,<i> ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti:</i>                17- <i>“Firavun’a git! Çünkü o, pek azmıştır.”</i>                18- <i>“<span>(Ona)</i> de ki: “Sen kendini arındırmak ister misin?”</span>                19- <i>“<span>(İster misin ki)</i> sana Rabbine giden yolu göstereyim de <i>(O’ndan)</i> korkasın.”</span>                20- Musa ona en büyük mucizeyi gösterdi.                21- Fakat o, yalanlayıp isyan etti.                22- Sonra da yüz çevirip <i>(Musa’ya karşı)</i> çalışmaya koyuldu.                23- Derken <i>(adamlarını)</i> toplayıp seslendi.                24- <i>“Ben, sizin en yüce Rabbinizim!”</i> dedi.                25- Bunun üzerine Allah da onu hem âhiret, hem de dünya azabı ile <i>(ansızın)</i> yakaladı.                26- Hiç şüphesiz bunda <i>(Allah'tan)</i> korkan kimseler için bir ibret vardır.</p><div>                15-16. Yüce Allah,<i> Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?”</i> Bu, kesinlikle vuku bulmuş olan pek büyük bir olaya dair bir sorudur. Yani <i>“Rabbi”nin “ona mukaddes Tuvâ vadisinde”</i> seslenişine dair haberi sana ulaştı mı?                 Tuvâ, Yüce Allah’ın Musa ile konuşup ona risâletini lütfettiği, vahyini gönderdiği ve onu seçtiği yerin adıdır.<i> Ona şöyle demişti:</i>                17. <i>“Firavun’a git! Çünkü o pek azmıştır.”</i> Yani sen git de ona azgınlığından, şirk ve isyanından vazgeçmesini yumuşak sözlerle ve kaba olmayan ifadelerle bildir. Belki <i>“öğüt alır yahut korkar”</i><i>(Tâ-Hâ, 20/44)</i>                18. Ona <i>“de ki: Sen kendini arındırmak ister misin?”</i> Özlü akıl sahiplerinin elde etmek için birbirleri ile yarıştıkları, övülmeye değer güzel bir haslete sahip olmaya ne dersin? Ki bu da nefsini küfür ve azgınlıktan arındırarak iman ve salih amele yönelmektir.                 19. <i>“İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim”</i> Onun nelerden razı olduğunu, nelerin O’nu gazaplandırdığını sana açıklayayım <i>“da” dosdoğru yolu öğrenmek suretiyle Allah'tan “korkasın.”</i>                Ancak Firavun Mûsâ’nın davetini kabul etmedi.                20. <i>“Musa ona en büyük mucizeyi gösterdi.”</i> Yani tür olarak en büyük mucizeyi gösterdi. Bu ifade,<i> bu mucizelerin birden çok olmasına aykırı değildir:</i><i>“Bunun üzerine asasını bıraktı, o da hemen aşikar ve kocaman bir yılan oluverdi. Elini <span>(yakasından sokup geri)</i> çıkardığında o, bakanlara bembeyaz görünüverdi.”</span><i>(eş-Şuarâ, 26/32-33)</i>                21-22. <i>“Fakat o” hakkı “yalanlayıp”</i> emre <i>“isyan etti. Sonra da yüz çevirip”</i> hakka karşı çıkmak ve onunla savaşmak hususunda olanca gücü ile <i>“çalışmaya koyuldu.”</i>                23-24. <i>“Derken” askerlerini “toplayıp seslendi.”</i> Onlara: <i>“Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi.”</i> Onlar da ona itaat ettiler. O, onları küçümseyip hafife aldı, onlar da onun bu batıl iddiasını kabul ettiler.                25. <i>“Bunun üzerine Allah da onu hem âhiret, hem de dünya azabı ile yakaladı.”</i> Allah, onun uğradığı cezayı, dünya ve âhiret cezasını açıklayan bir delil ve isyandan alıkoyan açık bir uyarı kıldı.                </div><p>                26. Çünkü Allah’ın âyetlerinden asıl yararlanan ve ibret alanlar, Allah’tan korkandır. O, Firavun’un âkıbetini gördü mü büyüklük taslayıp isyan eden, en yüce ve mutlak egemene karşı savaş açanların, dünyada da âhirette de O’nun tarafından cezalandırılacağını bilir. Allah korkusunun kalbinde yer etmediği kimseye ise her türlü delil ve mucize gelecek olsa dahi o iman etmez.                </p>","","","","","","","","","","","","<p>27- Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu O bina etti;                28- Onu yükseltip kusursuz yaptı.                29- Gecesini karanlık yaptı, gündüzünü de aydınlıkla açığa çıkardı.                30- Bundan sonra da yeri yayıp döşedi.                31- Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.                32- Dağları da köklü bir şekilde yerleştirdi.                33- <i>(Bütün bunlar)</i> sizin ve hayvanlarınızın faydası içindir.</p><div>                27-28. Yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere,<i> Allah’ın bedenleri tekrar yaratacağını uzak görenlere açıkça anlaşılan bir delili göstererek şöyle buyurmaktadır:</i>                Ey insanlar! <i>“Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa”</i> pek büyük olan, yaratılışı itibari ile güçlü ve gözleri kamaştıracak kadar yüce ve yüksek olan <i>“göğü mü? Onu O”</i> Allah <i>“bina etti. Onu yükseltip kusursuz”</i> yani yapısını da şeklini de akıllara hayret verecek, zihinleri durduracak şekilde sağlam ve mükemmel <i>“yaptı.”                   29. “Gecesini karanlık yaptı”</i> ve karanlık semânın dört bir yanını kuşatıp yeryüzünü de kararttı.                \"Gündüzünü de aydınlıkla açığa çıkardı.” Güneşi doğdurmak sureti ile orada pek büyük bir aydınlığı ortaya çıkardı. İnsanlar da din ve dünya maslahatlarını görmek için etrafa yayıldı.                30. <i>“Bundan” gökleri yarattıktan “sonra da yeri yayıp döşedi.”</i> Onun faydalı zenginliklerini yaratıp düzenledi.<i> Bu faydaları da şu buyruklarıyla açıklamaktadır:</i>                31-33. <i>“Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları da köklü bir şekilde yerleştirdi.”</i> Onları yere sabit kıldı. Buna göre âyet-i kerimeden açıkça anlaşıldığı gibi yerin döşenmesi, göklerin yaratılışından sonradır. Bizzat yerin yaratılması ise göklerin yaratılmasından öncedir. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“De ki: Siz, yeri iki günde yaratan Allah’ı gerçekten inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir... Sonra duman halinde bulunan semâya yöneldi de... böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı.”</i><i>(Fussilet, 41/9-12)</i>                İşte bunca muazzam büyüklükteki gökleri, göklerdeki aydınlık yıldızları ve gök cisimlerini, üstü toprakla örtülü kesif yeri, orada bulunan mahlukatın zorunlu ihtiyaçlarını ve faydalarına olacak şeyleri yaratan, hiç şüphesiz mükellef varlıkları da ölümden sonra tekrar diriltecektir ve amellerinin karşılıklarını onlara verecektir. Kim bu dünyada iyilik işlerse ona iyilik yani cennet vardır. Kim de kötülük işlerse artık o, kendinden başkasını kınamasın.                </div><div>                Bundan dolayı Yüce Allah,<i> daha sonra Kıyametin kopuşunu ve arkasından da amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div>","","","","","","","<p>34- Fakat o en büyük felaket geldiğinde;                35- O gün insan, <i>(dünyada)</i> neler yaptığını hatırlayacak;                36- Cehennem de gören herkese apaçık gösterilecek.                 37, 38- Haddi aşıp dünya hayatını tercih edene gelince;                39- <i>(Onun için)</i> varılacak tek yer, hiç şüphesiz cehennemdir.                40- Rabbinin huzuruna çıkmaktan korkup da nefsini kötü arzularından alıkoyana gelince;                41- <i>(Onun için)</i> varılacak tek yer, hiç şüphesiz cennettir.</p><div>                34. Yani o pek büyük Kıyamet ve her türlü felaketin karşısında küçük kalacağı pek büyük felaket gelip çattığında baba evladını unutacak, arkadaş arkadaşını, seven de sevdiğini...                35. <i>“O gün insan”</i> dünyada iken hayır ve şer türünden <i>“neler yaptığını hatırlayacak.”</i> İyiliklerinin bir zerre ağırlığı kadar fazla olmasını temenni ederken, kötülükleri bir zerre ağırlığı kadar fazla diye üzülüp kederlenecek. İşte o vakit kâr ve zararın asıl kaynağının dünyada yaptıkları olduğunu anlayacak, dünyada iken -ameller dışında- mevcut bütün bağların kopmuş olduğunu görecektir.                36. <i>“Cehennem de gören herkese apaçık gösterilecek.”</i> Herkes tarafından görülecek şekilde açık bir yerde aşikar olacaktır. O da içine girecekler için hazırlanmış bir halde onları yakalamak için pusuda bekleyecek ve bunun için de Rabbinin emrini bekliyor olacak.                </div><div>                37-39. <i>“Haddi aşıp”</i> pek büyük günahlar işleme cesaretini göstererek Allah’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde kalmayan, <i>“dünya hayatını”</i> âhirete <i>“tercih edene”</i> dünya için çalışan, dünyalığa ve zevklerine dalarak vaktini onlarla geçirip âhireti ve onun için amel etmeyi unutanlara <i>“gelince <span>(onun için)</i> varılacak tek yer, hiç şüphesiz cehennemdir.”</span> Durumu böyle olanların karar kılıp yurt edineceği yer orasıdır.                </div><div>                40-41. <i>“Rabbinin” huzurunda durup adaletle amellerin karşılığını vereceğini beklemek üzere “huzuruna çıkmaktan korkup”</i> bu korkunun etkisini kalbinde hissedip <i>“nefsini” Allah’a itaati engellemek isteyen “kötü arzularından alıkoyana”</i> ve böylelikle hevâsını Allah Rasûlü’nün getirdiklerine tabi kılan; hayırdan alıkoyan arzulara karşı direnip mücadele eden kimseye <i>“gelince; <span>(onun için)</i>”</span> bu niteliklere sahip olan kimseler için <i>“varılacak tek yer”</i> her türlü hayır, sevinç ve nimetleri ihtiva eden <i>“cennettir.”</i><br></div>","","","","","","","","<p>42- Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar.                43- Sen onu nereden bilip de söyleyeceksin?                44- Ona dair nihaî bilgi ancak Rabbine aittir.                45- Sen ancak ondan korkanları uyarırsın.                46- Onlar onu gördükleri gün sanki <i>(dünyada)</i> ancak bir akşam yahut kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanacaklardır.</p><div>                42. Yani işi yokuşa süren, öldükten sonra dirilişi yalanlayan kimseler <i>“sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını”</i> ne zaman kopacağını <i>“soruyorlar.”</i> Yüce Allah da onlara şu buyruğu ile cevap vermektedir:                43. <i>“Sen onu nereden bilip de söyleyeceksin?”</i> Hem onu bu şekilde söz konusu etmenin ve ne zaman geleceğini bilmenin sana faydası ne, onlara faydası ne? Bunun hiçbir sonucu yoktur. Bundan dolayı kulların Kıyametin kopma vaktini bilmelerinde dinî ve dünyevî herhangi bir maslahatları bulunmadığından, aksine onların maslahatı bunun onlardan saklı tutulmasında bulunduğundan dolayı Yüce Allah, ona dair bilgiyi bütün yaratıklardan gizlemiş ve onun bilgisini yalnızca kendisine mahsus kılmıştır.<i> Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır:</i>                44. <i>“Ona dair nihai bilgi ancak Rabbine aittir.”</i> Onun bilgisi nihai olarak Ona aittir. Nitekim bir başka âyet-<i>i kerimede şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sana Kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar.<span> De ki:</i> Onun bilgisi Rabbimin yanındadır, onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz.”</span><i>(el-A’râf, 7/187)</i><br></div><div>                45-46. <i>“Sen ancak ondan korkanları uyarırsın.”</i> Senin korkutup uyarmaların, ancak Kıyamet’in geleceğinden korkan ve Allah’ın huzuruna çıkmaktan endişe duyan kimselere fayda sağlar. İşte bunlar için önemli olan, Kıyamet için hazırlanmak ve o gün için gereken amelleri yapmaktır.                Ona iman etmeyenlere gelince onlara aldırış edilmez ve onların işi yokuşa sürmelerine önem verilmez. Çünkü onların bu şekilde işi yokuşa sürmelerinin amacı, onu yalanlamaktır ve inattır. Böyle bir duruma varan bir kimsenin de bu gibi sorularına cevap vermek abestir. Bu durumda ancak <i>“ahkemu’l-hakimîn <span>(Hüküm verenlerin en güzeli, en sağlam, en hikmetli hüküm veren Yüce Allah)</i>”</span> bundan tenzih edilir.                </div><p>                Nâziât Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ve tevfiki ile- burada sona ermektedir.                </p><p>                ***                </p>","","","","","<p>1- Yüzünü ekşitip çevirdi;                2- Âmâ yanına geldi diye.                3- Ne biliyorsun; belki de o, arınacak?                4- Yahut da öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek?                5- <i>(Hidayete)</i> ihtiyaç görmeyen kimseye gelince;                6- Sen ona yöneliyorsun.                7- Halbuki onun <i>(küfründen)</i> arınmamasının vebali sana ait değildir!                8- Ama sana koşarak gelen,                9- Üstelik de <i>(Allah'tan)</i> korkan kimseye gelince;                10- Sen, onu bırakıp ilgilenmiyorsun.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 42 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Bu âyet-<i>i kerimelerin nûzül sebebi şudur:</i> Mü’minlerden âmâ bir kişi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soru sormak ve ondan bazı hususları öğrenmek üzere gelmişti. O sırada zenginlerden bir adam da gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de insanların hidâyete ermelerini çokça arzu ediyordu. O nedenle o, zengine yönelip ona kulak verdi, fakir ve âmâ olandan ise yüzünü çevirdi. Ancak bunu o zenginin hidâyet bulması umudu ile ve arınması arzusu ile yapmıştı.<i> Yüce Allah da ona nazik bir şekilde azarda bulunarak şöyle buyurdu:</i><br></div><div>                1-2.  <i>“Yüzünü ekşitip”</i> bedenini <i>“çevirdi. Âmâ yanına geldi diye.”</i>                3-4.<i> Daha sonra o âmâya yönelmenin faydasını söz konusu ederek şöyle buyurdu:</i><i>“Ne biliyorsun belki de o”</i> âmâ <i>“arınacak” bayağı huylardan kurtulacak ve güzel huylarla bezenecek!                  “Yahut da öğüt alacak da bu öğüt ona fayda verecek!”</i> Kendisine faydalı olacak öğütleri alarak bu öğütlerden yararlanacak!                Bu ise büyük bir faydadır ve peygamberlerin gönderilmesinden, öğüt verenlerin öğütlerinden ve hatırlatanların hatırlatmalarından maksat da budur. O nednele ihtiyaç duyarak kendiliğinden senin yanına gelen ve sana yönelen kimseye yönelmen, daha uygundur ve bu, yerine getirilmesi gereken bir görevdir.                5-10. Soru sormayan, hayra arzu ve istekli olmadığı için sormaya gerek de görmeyen zengin kimseye yönelmene, bununla birlikte ondan daha önemli olanları terk edip ilgilenmemene gelince böyle bir şey sana yakışmaz. Çünkü onun arınmamasından dolayı sana bir vebal yoktur. Şayet o arınmazsa, onun yaptığı kötülüklerden dolayı sen hesaba çekilmeyeceksin.                Bu,<i> şu meşhur kaideye delil teşkil etmektedir:</i><i>“Muhtemel bir iş dolayısı ile gerçekleşeceği bilinen bir iş, muhtemel bir maslahat dolayısı ile de gerçekleşeceği kesin olan bir maslahat terk edilmez.”</i>                Ayrıca ilim talep eden, ona ihtiyaç duyan ve buna özellikle gayret gösteren kimseyle başkalarından daha çok ilgilenmek gerekir.                </div>","","","","","","","","","","<p>11- Asla <i>(böyle yapma)</i>! Çünkü o, bir öğüttür.                 12- Artık dileyen onunla öğüt alır.                13, 14- Çok değerli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir.                 15, 16- Çok itaatkâr, pek şerefli kâtip elçilerin elleri ile <i>(yazılmıştır)</i>.                17- Kahrolası insan! Ne kadar da nankör!                18- Yaratan onu hangi şeyden yarattı?                19- Bir nutfeden yarattı da onu bir ölçüye göre şekillendirdi.                20- Sonra da yolu ona kolaylaştırdı.                21- Sonra onu öldürüp kabre koydu.                22- Sonra da dilediği zaman onu diriltecek.                23- Asla! O, Yaratanın kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.                24- Öyleyse insan yediğine bir baksın <i>(nasıl meydana geliyor)</i>!                25- Biz suyu bolca akıtırız.                26- Sonra yeri iyice yararız.                27- Ve orada tahıllar bitiririz,                28- Üzümler ve yoncalar,                29- Zeytinler ve hurmalar,                30- Sık ağaçlı bahçeler,                31- Meyveler ve çayırlar da.                32- <i>(Bütün bunlar)</i> sizin ve hayvanlarınızın faydası içindir.</p><div>                11. <i>“Hayır! Çünkü o bir öğüttür.”</i> Yani gerçek şu ki bu öğüt, Allah’tan gelmiş bir öğüttür. Bununla O’nun kullarına öğüt verilir, Kitabında onların ihtiyaç duydukları şeyleri açıklar ve hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırt eder.                12. Bu, açıklık kazandıktan sonra <i>“artık dileyen onunla öğüt alır”</i> yani gereğince amel eder.<i> Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:</i><i>“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”</i><i>(el-Kehf, 18/29)</i>                Daha sonra Yüce Allah, bu öğüdün konumunu,<i> büyüklüğünü ve şanının yüceliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                13-14. <i>“Çok değerli”</i>, değeri ve konumu <i>“son derece yüksek ve tertemiz”</i> zararlardan, şeytanların eline geçmekten yahut onların hırsızlık yolu ile çalmalarından uzak <i>“sahifelerdedir.”</i>                15-16. Kalpleri ve amelleri iyi ve <i>“çok itaatkâr, pek şerefli”</i> hayır ve bereketleri pek çok olan, Allah ile kulları arasında elçilik yapan melekler olan <i>“katip elçilerin elleri ile <span>(yazılmıştır)</i>.”</span>                Bütün bunlar, Yüce Allah’ın Kitabını korumasının bir neticesidir. Allah, Kitabının Peygambere ulaştırılmasında aracılık eden elçileri; şerefli, güçlü ve kötülüklerden uzak olma özelliğine sahip melekler kılmıştır. Şeytanlara ona karşı bir imkân tanımamıştır. İşte bu, Kitaba iman etmeyi ve onu kabul ile karşılamayı gerektirir.                Bununla birlikte insanoğlu küfre sapmakta diretmektedir.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                17-19. <i>“Kahrolası o insan!”</i> Allah’ın nimetlerine karşı <i>“ne kadar da nankör!”</i> Hakkı apaçık gördükten sonra hakka karşı ne kadar da inatla direnmektedir! Halbuki onun aslı nedir? O, en zayıf şeyden yaratılmıştır. Allah onu değersiz, hakir bir sudan yarattı. Sonra onu belli bir ölçü ile şekillendirdi. Sonra onu eli ayağı düzgün bir insan haline getirdi. Sonra da iç ve dış güçlerini sapasağlam yaptı.                 20. <i>“Sonra da yolu ona kolaylaştırdı.”</i> Dinî ve dünyevî yolları izlemeyi ona kolaylaştırdı. Ona doğru yolu gösterip açıkladı ve o yola iletti. Emir ve yasaklarla da onu sınadı.                 21. <i>“Sonra onu öldürüp kabre koydu.”</i> Toprağa defnedilmek ile ona ihsanda, lütufta bulundu. Onu leşleri yerin üzerinde kalan hayvanlar gibi kılmadı.                22-23. <i>“Sonra da dilediği zaman onu diriltecek.”</i> Ölümünden sonra amellerinin karşılığını görmek üzere kabrinden diriltip kaldıracak.                İnsanın bütün işlerini tek başına çekip çeviren ve bu şekilde onu aşamadan aşamaya getiren, yalnız Allah’tır. Bunlarda O’na ortak olan hiç kimse yoktur. Bununla birlikte insan, Allah’ın kendisine verdiği emirleri yerine getirmemekte, kendisine farz kıldıklarını edâ etmemektedir. Aksine sürekli kusurlu hareket etmekte ve kendisinden istenenleri yerine getirmek noktasında borçlu bulunmaktadır.                </div><div>                24-25. Daha sonra Yüce Allah, insanı yiyeceği hususunda,<i> pek çok aşamadan tekrar tekrar geçtikten sonra ulaştığı noktaya nasıl geldiği ve Yüce Allah’ın bunları ona nasıl kolaylaştırdığı üzerinde dikkatle düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Öyleyse insan yediğine bir baksın. Biz suyu bolca akıtırız.”</i> Yani yeryüzüne çok miktarda yağmur indiririz.                26-27. <i>“Sonra yeri”</i> bitkiler için <i>“iyice yararız ve”</i> Lezzetli yiyeceklerden, arzulanan gıdalardan türlü çeşitli daneler bitiririz. <i>“orada tahıllar bitiririz.”</i> Bu, değişik türleri ile tüm dane ve tahılları kapsar.                28-29. <i>“Üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar.”</i> Faydalarının çokluğu dolayısı ile özellikle bu dördü zikredilmiştir.                30. <i>“Sık ağaçlı”</i> birbirine sarmaş dolaş ağaçları bulunan <i>“bahçeler.”                  31. “Meyveler ve çayırlar da”</i> incir, üzüm, şeftali, elma ve benzerlerini; bir de hayvanların ve davarların yedikleri otları bitirdik.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                32. <i>“<span>(Bütün bunlar)</i> sizin ve”</span> size Yüce Allah’ın amade kıldığı, sizin için yaratmış olduğu <i>“hayvanlarınızın faydası içindir.”</i>                Bu nimetler üzerinde dikkatle düşünen bir kimse, bundan dolayı Rabbine şükretmesi gerektiğini anlar. O’na dönmek, O’na itaate yönelmek, haberlerini tasdik etmek için olanca gayretini ortaya koyar.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>33- O kulakları sağır eden <i>(ikinci üfürüş)</i> geldiği zaman,                34- O gün kişi <i>(herkesten)</i> kaçar; kardeşinden,                35- Annesinden ve babasından,                36- Eşinden ve çocuklarından;                37- O gün onların her birinin derdi başından aşkındır.                38- O gün birtakım yüzler vardır apaydınlıktır.                39- Güleç ve neşelidir.                40- O gün birtakım yüzler de vardır ki üzerlerini toz toprak kaplamıştır.                41- Bir de onları bir siyahlık bürür.                42- İşte bunlar, kâfirler ve fâcirlerdir.</p><div>                33-36. <i>“O kulakları sağır eden <span>(ikinci üfürüş)</i> geldiği zaman”</span> Yani dehşetinden dolayı adeta kulakların sağır olacağı ve kalplerin dehşete kapılacağı o Kıyamet çığlığı geldiği vakit… İnsanlar, görecekleri dehşetli hallerden ve önceden hazırlanmış iyi amellere çokça ihtiyaç duyacaklarından dolayı kişi, kendisi için insanların en değerlileri ve kendisine en çok şefkat duyanları olan <i>“kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından”</i> kaçacaktır.                 37. Çünkü <i>“O gün onların her birinin derdi başından aşkındır.”</i> Yani o, kendisi ile uğraşacaktır. Kendisini kurtarmaya önem verecek ve başka hiçbir şeye aldırış etmeyecektir. İşte o vakit insanlar, bahtiyarlar/cennetlikler ve bedbahtlar/cehennemlikler olmak üzere iki kısma ayrılacaktır.                 38.<i> Bahtiyarların durumu şudur:</i><i>“O gün birtakım yüzler vardır apaydınlıktır.”</i> Sevincin ve aydınlığın okunacağı yüzler vardır. Buna sebep ise kurtulduklarını ve nimetlere mazhar olacaklarını öğrenmiş olmalarıdır.                 39. Bunlar <i>“güleç ve neşelidir.”</i>                40-41. <i>“O gün birtakım yüzler de vardır ki üzerlerini toz toprak kaplamıştır”</i> Bunlar da bedbaht olanlardır; <i>“Bir de onları bir siyahlık bürür.”</i> Bu yüzler, simsiyahtır, kapkaradır. Her türlü hayırdan yana ümidini kesmiş ve helâk olduklarını öğrenmiş olacaklardır.                42. <i>“İşte bunlar”</i> bu niteliklerde olanlar <i>“kâfirler ve facirlerdir.”</i> Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, âyetlerini yalanlayan ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cüretkârlığını gösterenlerdir.                Yüce Allah’tan af, afiyet ve esenlik dileriz. Şüphesiz ki O, pek cömert ve çok lütufkârdır.                </div><p>                Abese Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","<p>1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman,                2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman,                3- Dağlar yürütüldüğü zaman,                4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman,                5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman,                6- Denizler tutuşturulduğu zaman;                7- Nefisler eşleştirildiği zaman;                8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;                10- Amel defterleri serildiği zaman;                11- Gök sıyrıldığı zaman;                12- Cehennem alevlendirildiği zaman,                13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman,                14- <i>(İşte o zaman)</i> herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır.                2. <i>“Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;”</i> başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman;                3. <i>“Dağlar yürütüldüğü zaman”</i> önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur.                4. <i>“Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;”</i> Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. <i>“ٱلۡعِشَارُ <span>(meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)</i>”</span>, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir.                5. <i>“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;”</i> Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak,<i> sonra da onlara:</i> Toprak olun, denilecek.                6. Büyüklüklerine rağmen <i>“denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;”</i>                7. <i>“Nefisler eşleştirildiği”</i> her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği <i>“zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir.<span>                    Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:</i> “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”</span><i>(ez-Zumer, 39/71)</i>; <i>“Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”</i><i>(ez-Zumer, 39/73)</i>; Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” <i>(es-Sâffât, 37/22)</i>                8-9. <i>“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna”</i> karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına <i>“hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;”</i> Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır.                10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden <i>“amel defterleri serildiği”</i> ve sahiplerine dağıtıldığı <i>“zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır.                  11. “Gök sıyrıldığı”</i> yerinden sökülüp kaldırıldığı <i>“zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”</i><i>(el-Furkân, 25/25)</i>; <i>“Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”</i><i>(el-Enbiyâ, 241/104)</i>; <i>“Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”</i><i>(ez-Zümer, 39/67)</i>                12. <i>“Cehennem alevlendirildiği”</i> harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı <i>“zaman;”                  13-14. “Cennet de”</i> takvâ sahiplerine <i>“yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.”</i> Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”</i><i>(el-Kehf, 18/49)</i>                Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar.<i> Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:</i><i>“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”</i><br></div>","","","","","","","","","","","","","","<p>15- Yemin olsun <i>(gündüz)</i> sinip saklanan,                16- Akıp <i>(yörüngelerine)</i> dönen <i>(yıldızlara/gezegenlere)</i>,                17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye,                18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki,                19,20- O <i>(Kur'ân)</i>, çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin <i>(getirdiği)</i> sözdür.                21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir <i>(bir elçidir)</i>.                22- Arkadaşınız <i>(Muhammed)</i> bir deli değildir.                23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür.                 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.                25- O <i>(Kur'ân)</i>, kovulmuş şeytanın sözü değildir.                26- O halde nereye gidiyorsunuz?                27- O, ancak âlemler için bir öğüttür.                28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için.                29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz <i>(bir şey)</i> dileyemezsiniz.</p><div>                15-16.<i> Yüce Allah:</i><i>“el-<span>hunnes:</i> geri dönüp gelenlere”</span> yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre <i>(venüs)</i>, müşteri <i>(jüpiter)</i>, zuhal <i>(satürn)</i>, utarid <i>(merkür)</i> olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır.                 İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.                </div><div>                17. <i>“Karanlığıyla geldiği zaman geceye”</i> Bu, <i>“dönüp gittiği zaman”</i> diye de açıklanmıştır.                18. <i>“Yavaş yavaş aydınlandığı”</i> yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı <i>“zaman sabaha.”</i><br></div><div>                19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur.<i> O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, çok şerefli… bir elçinin”</i> Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği <i>“sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah,<span> şöyle buyurmaktadır:</i> “Muhakkak ki bu <i>(Kur’ân-ı Kerîm)</i> âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin <i>(Cebrail)</i> indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”</span><i>(eş-Şuarâ, 26/192)</i>                Yüce Allah bu elçiyi <i>“çok şerefli”</i>, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır.                O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde <i>“pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir.                  \"Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…”</i> Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.                </div><div>                21. <i>“O, orada kendisine itaat edilen…”</i> Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir.                \"Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz.                İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir.                 Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.                </div><div>                22.<i> Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“Arkadaşınız”</i> Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem <i>“bir deli değildir.”</i> Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.                </div><div>                23. <i>“Andolsun ki o”</i> yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o <i>“apaçık ufukta görmüştür.”</i><br></div><div>                24. <i>“O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.”</i> Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir.                 Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.                </div><div>                25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından,<i> doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, kovulmuş”</i> Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş <i>“şeytanın sözü değildir.”</i><br></div><p>                26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?                </p><div>                27. <i>“O ancak âlemler için bir öğüttür.”</i> Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî <i>(amellere karşılık verilen)</i> hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.                </div><div>                28. <i>“İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için”</i> ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.                </div><p>                29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz.                 Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun.                Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Gök yarıldığı zaman,                2- Yıldızlar saçıldığı zaman,                3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman,                4- Kabirlerin altı<i>(ndakiler)</i> üstüne getirildiği zaman,                5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><p>                1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman;                4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman;                İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır.                 İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır.                 İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.                </p>","","","","","<p>6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?                7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.                8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi.                9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz.                10- Halbuki üzerinizde bekçiler,                11- Çok şerefli yazıcılar vardır.                12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.</p><div>                6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan,<i> kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok?                 7. <i>“O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.”</i> Yoksa seni yaratan O değil mi?                <i>“Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.”</i> En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır.                 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”</i><br></div><div>                9-12. <i>“Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.”</i> Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler.                 Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.                </div>","","","","","","","<p>13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler.                14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler.                15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.                16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.                17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.</p><div>                13. Burada <i>“İyi ve itaatkar müminler”</i><i>(ٱلۡأَبۡرَارَ )</i>”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır.                14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan <i>“kötü ve günahkarlar”</i>a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar <i>“hiç şüphesiz cehennemdedirler.”</i> Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler.                15. <i>“Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.”</i> Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır.                16. <i>“Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.”</i> Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir.                17-18. <i>“Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”</i> Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir.                19. <i>“O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.”</i> İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir.                \"O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir.                 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","<p>1- Eksik ölçüp tartan <i>(hilekarların)</i> vay haline!                2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar.                3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler.                4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?                5- Büyük bir gün için?                6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda <i>(hesap için)</i> duracaklardır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. <i>“Vay haline!”</i> Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. <i>“Eksik ölçüp tartan <span>(hilekarların)</i> vay haline!”</span> Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır:                2. <i>“Onlar ki insanlardan”</i> onlardaki haklarının karşılığını <i>“aldıklarında tastamam alırlar.”</i> Eksik almazlar.                 3. <i>“Ama onlara”</i> insanlara, onların haklarını <i>“ölçü yahut tartı ile verdiklerinde”</i> onlara <i>“eksik verirler.”</i> Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır.                Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur.                Âyet-<i>i kerime şunu da göstermektedir:</i> İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar.                Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz.                4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte,<i> onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…”</i> O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.                </div>","","","","","","<p>7- Asla <i>(öyle yapmayın)</i>! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir.                8- <i>“Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                  9- O, yazılmış bir kitaptır.                  10- O gün yalanlayanların vay haline!                  11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar.                  12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.                  13-<span> Böylesine âyetlerimiz okunduğunda:</i> “Öncekilerin efsaneleri!”</span> der.                14- Asla <i>(öyle değil)</i>! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır.                15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır.                16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.                17- Sonra da <i>(onlara)</i>: <i>“İşte sizin <span>(dünyadayken)</i> yalanlamakta olduğunuz şey budur!”</span> denilecektir.</p><div>                7. <i>“Asla <span>(öyle yapmayın)</i>! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı”</span> bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar <i>“şüphesiz Siccîndedir.”</i> Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır:                8-9. <i>“Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.”</i> Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır.                 Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.                </div><div>                10-11. <i>“O gün yalanlayanların vay haline!”</i> Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: <i>“Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.”</i> Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza <i>(amelerin karşılık)</i> gününü yalanlarlar.                12. <i>“Halbuki onu”</i> Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile <i>“haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.”</i> İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir.<i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i>                13. <i>“Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda”</i> onları yalanlar,<i> onlara karşı inatla durur ve:</i> Bunlar <i>“Öncekilerin efsaneleri”</i> yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler.                İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.                </div><div>                14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi.                16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra <i>“onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.”</i> Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: <i>“İşte sizin <span>(dünyadayken)</i> yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.”</span> Yüce Allah,<i> onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir:</i> Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır.                Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır.                Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.                </div>","","","","","","","","","","","<p>18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı <i>“illiyyîn”dedir.                  19- “İlliyyîn”</i>in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki?                20- O, yazılmış bir kitaptır.                21- Onu mukarreb <i>(melekler)</i> müşahede ederler.                22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler.                 23- Tahtlar üzerinden bakarlar.                24- <i>(İçinde bulundukları)</i> nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.                25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.                26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar!                27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir.                28- O da mukarreb <i>(Allah'a yakın)</i> kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.</p><div>                18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde,<i> en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır:</i>                İyilerin kitabı <i>“yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb <span>(melekler)</i>”</span> yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları <i>“onu müşahede ederler.”</i> Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.                </div><div>                22. Yüce Allah,<i> onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:</i><i>“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.”</i> Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir.                 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü <i>“tahtlar üzerinden”</i> hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne <i>“bakarlar.”                  24. Ey onlara bakan kişi! Sen “<span>(içinde bulundukları)</i> nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.”</span> Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır.                25-26. <i>“Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.”</i> Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın <i>“mührü, misktir.”</i> Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır.<i>                  Şu mana da kastedilmiş olabilir:</i> Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır.                \"O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için <i>“yarışsınlar.”</i> Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur.                 27-28. <i>“Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb <span>(Allah'a yakın)</i> kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.”</span> Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.                </div>","","","","","","","","","","","<p>29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi.                30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar<i>(ak onları alaya alır)</i>lardı.                31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de <i>(yaptıklarından dolayı)</i> keyif içinde dönerlerdi.                32-<i> Onları gördüklerinde de:</i><i>“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!”</i> derlerdi.                33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.                34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler.                35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak.                36- <i>(Nasıl?)</i> Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?</p><div>                29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam <i>“Ailelerinin yanına döndükleri vakit de <span>(yaptıklarından dolayı)</i> keyif”</span> sevinç ve neşe <i>“içinde dönerlerdi.”</i>                Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı.                 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı.                33.<i> Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.”</i> Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?!                Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;                </div><div>                34. <i>“İşte bugün”</i> yani Kıyamet günü <i>“de iman edenler kâfirlere”</i> her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit <i>“gülerler.”                   35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.”</i> Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar.                 36. <i>“<span>(Nasıl?)</i> Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?”</span> Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır.                Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","<p>1- Gök yarıldığı;                2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur.                3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği;                4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı;                5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur.                6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın.                7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince;                8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek,                9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir.                10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince;                11- O, ölümü çağıracaktır.                12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır.                13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi.                 14- Çünkü o, asla <i>(Rabbine)</i> dönmeyeceğini sanmıştı.                15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah,<i> Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü;                 2. <i>“Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman”</i> O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman;                <i>“ki zaten ona layık olan da budur.”</i> Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.                </div><div>                3. <i>“Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği”</i> yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman;                4-5. <i>“İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp”</i> onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.                </div><div>                6. <i>“Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da <span>(çalışmanın karşılığını almak üzere)</i> O’na kavuşacaksın.”</span> Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar <i>(cennetlik)</i> bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht <i>(cehennemlik)</i> bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin.<i> İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:</i><br></div><div>                7-8. <i>“Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince”</i> bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir <i>“o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.”</i> Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah,<i> ona şöyle diyecek:</i><i>“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.”</i>                9. <i>“Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.”</i> Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.                </div><div>                10-12. <i>“Kitabı arka tarafından”</i> yani arkasından sol eline <i>“verilecek kimseye gelince; o”</i> rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü <i>“ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.”</i> Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir.<i> Bunun sebebine gelince:</i>                13. <i>“Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.”</i> Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı.                15. <i>“Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.”</i> Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","<p>16- Yemin ederim alaca karanlığa,                17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına,                18- Dolunay olduğu zaman aya ki;                19- Sizler halden hale geçeceksiniz.                20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar?                21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!                22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar.                23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.                24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!                25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.</p><div>                16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da <i>“geceye ve onun içinde barındırdıklarına”</i> yani örttüğü canlılara ve diğerlerine;                18. <i>“Dolunay olduğu zaman”</i> on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- <i>“aya ki;”                   19.<span> Hakkında yemin edilen hususa gelince:</i> “Sizler”</span> Ey insanlar! <i>“halden hale geçeceksiniz.”</i> Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz.                 Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir.                 İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir.<i> Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:</i><br></div><div>                20-21. <i>“O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!”</i> Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar?                22. <i>“Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.”</i> Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur.                23. <i>“Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.”</i> Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:</i>                24. <i>“O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!”</i> Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde <i>“ten” manası da bulunan “البشارة”</i>) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.                </div><p>                25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır.                Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.                İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun burçlara sahip göğe,                2- Vaat edilen güne,                3- Şahitlik edene ve edilene,                4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!                6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar;                7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.                8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.                9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir.                10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.                11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur.                12- Şüphesiz Rabbinin <i>(azabıyla)</i> yakalayışı pek çetindir.                13- <i>(Varlıkları)</i> ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.                14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir.                15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir.                16- Dilediği her şeyi yapandır.                17- Orduların haberi sana geldi mi?                18- Firavun’un ve Semûd’un.                19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.                20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.                21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.                22- Levh-i Mahfûzdadır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. <i>“Andolsun burçlara”</i> konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran <i>“göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir.                  2. “Vaat edilen güne;”</i> bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır.                 3. <i>“Şahitlik edene ve edilene.”</i> Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir.                Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir.<i>                  Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:</i><br></div><div>                4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar.                 Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş,<i> onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:</i><i>“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!”</i>                6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı.                8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi <i>(Aziz)</i> ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan <i>(Hamîd)</i> Allah’a iman etmeleriydi.                9. <i>“O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı”</i> yaratılma ve kulluk itibari ile <i>“yalnız O’nundur.”</i> Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder.                 <i>“Allah her şeye şahittir.”</i> Her şeyi bilir, işitir ve görür.                Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı?                Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.                </div><div>                10. Daha sonra Yüce Allah,<i> böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.”</i> Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir.                 Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-<i> şöyle der:</i><i>“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”</i><br></div><div>                11. Yüce Allah,<i> zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                Kalpleri ile <i>“iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte”</i> Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan <i>“büyük kurtuluş da budur.”</i><br></div><div>                12. <i>“Şüphesiz Rabbinin <span>(azabıyla)</i> yakalayışı pek çetindir.”</span> Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir.<i>                  Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”</i><i>(Hûd, 11/102)</i><br></div><div>                13. <i>“<span>(Varlıkları)</i> ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.”</span> Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.                </div><div>                14. <i>“O, çok bağışlayıcıdır.”</i> Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder.                 <i>“Pek sevendir/sevilendir <span>(el-Vedûd)</i>.”</span> Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur.                Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”</i><i>(el-Mâide, 5/54)</i>                Bu sevgi <i>(meveddet)</i>, saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın <i>“pek seven/sevilen <span>(el-Vedûd)</i>”</span> ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir.                 Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir.                 Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir.                Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!                </div><div>                15. <i>“Arş’ın sahibidir, Meciddir.”</i> O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir.                 Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür.                Bu açıklama <i>“Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir.<span> (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur:</i> “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”</span>)                “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.                </div><div>                16. <i>“Dilediği her şeyi yapandır.”</i> Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur.                Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!                </div><div>                17-18. Daha sonra Yüce Allah,<i> peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.”</i> Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?                </div><div>                19. <i>“Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.”</i> Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.                </div><div>                20. <i>“Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.”</i> İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”</i><i>(el-Fecr, 89/14)</i>                Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.                </div><div>                21. <i>“Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.”</i> Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur.                22. <i>“Levh-i Mahfûzdadır.”</i> Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır.                Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur.                İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir.                Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div><p>                Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd, yalnız Allah’adır.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun göğe ve Târık’a.                2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki?                3- O, <i>(ışığı karanlığı)</i> delip geçen yıldızdır.                4- Üzerinde bir gözcü <i>(meleğin)</i> bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.                5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın!                6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır.                7- O su, <i>(erkeğin)</i> beli ile <i>(kadının)</i> göğüs kemikleri arasından çıkar.                8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir.                9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.                10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.                11- Andolsun sürekli dönen göğe;                12- Devamlı yarılan yere ki                 13- O <i>(Kur'ân)</i>, kesin ve <i>(hakla batılı)</i> ayırt edici bir sözdür.                14- Şaka değildir.                15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar.                16- Ben de bir tuzak kuruyorum.                17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3.<i> Yüce Allah:</i><i>“Andolsun göğe ve Târık’a”</i> buyurduktan sonra Târık’ı: <i>“O, delip geçen yıldızdır”</i> diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır.                 Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur.                Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir.                 Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır.                4.<i> Hakkında yemin olunan şey ise şudur:</i><i>“Üzerinde bir gözcü <span>(meleğin)</i> bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.”</span> Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.                </div><div>                5-7. <i>“O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !”</i> Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü <i>“o, hızla atılan bir sudan”</i> yani meniden <i>“yaratılmıştır. O su, <span>(erkeğin)</i> beli ile <i>(kadının)</i> göğüs kemikleri arasından çıkar.”</span> Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır.                 Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o <i>“hızla atılan su”</i>yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde <i>“göğüs kemikleri”</i> anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                </div><div>                8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir.<i>                  Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir:</i> Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir.<i> Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır:</i>                9. <i>“O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.”</i> Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”</i><i>(Âl-i İmran, 3/106)</i>                Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir.                Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir.                10. <i>“Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.”</i> Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği.                Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi.                İkinci olarak Allah,<i> Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                11-12. <i>“Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...”</i> Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar.                 Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır.                13-14. <i>“O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve <span>(hakla batılı)</i> ayırt edici bir sözdür.”</span> Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. <i>“Şaka değildir.”</i> Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.                </div><div>                15. <i>“Şüphesiz onlar”</i> yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile <i>“bir tuzak kuruyorlar.”</i>                16. <i>“Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.”</i> Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir.                17. <i>“O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.”</i> Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.                </div><p>                Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et!                 2- O ki yaratıp düzene koyan.                3- O ki takdir edip yol gösterendir.                 4- O ki bitkileri çıkaran,                5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.                6- Sana okutacağız ve <i>(sen onu)</i> unutmayacaksın.                7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.                8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız.                 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver.                 10- <i>(Rabbinden)</i> korkan kimse öğüt alacaktır.                11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır.                12- O ki en büyük ateşe girecektir.                13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.                14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir.                16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.                17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.                18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde,                 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder.                 Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır.                 3. <i>“O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip”</i> bütün mahlukata bu konuda <i>“yol gösterendir.”</i>                Bu genel anlamdaki hidâyettir.<i> Bunun anlamı da şudur:</i> O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır.<i> O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                4. <i>“O ki bitkileri çıkaran”</i>dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar.                 Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar.                5. <i>“Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.”</i> Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.                </div><div>                6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sana okutacağız ve <span>(sen onu)</i> unutmayacaksın.”</span> Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir.                 7. <i>“Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.”</i> Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır.                \"Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.                </div><p>                8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.                </p><div>                9. <i>“O halde öğüt faydalı olduğu sürece”</i> yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin <i>“sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.”</i>                Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar.                 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah,<i> onları şöylece söz konusu etmektedir:</i><i>“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.”</i> Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar.                 11-12.<i> Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:</i><i>“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.”</i> Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir.                13. <i>“Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.”</i> Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir <i>(ki buna yaşamak denmez)</i>. Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden <span>(cehennemin)</i> azabından bir şey de hafifletilmez.”</span><i>(Fâtır, 35/36)</i><br></div><div>                14-15. <i>“Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse”</i> Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse <i>“gerçekten kurtuluşa ermiştir”</i> kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur.                 İşte âyetin manası budur.                \"Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, <i>“Rabbinin adını anıp namaz kılan”</i>ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.                </div><div>                16. <i>“Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.”</i> Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz.                17. <i>“Halbuki âhiret”</i> dünyada aranan bütün özellikler bakımından <i>“hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”</i> Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.                </div><div>                18-19. <i>“Şüphesiz bunlar”</i> bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler <i>“önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.”</i> Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.                 Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.                </div><p>                Hamd, Yüce Allah’a mahsustur.                A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- <i>(Dehşeti her yanı)</i> saran <i>(Kıyametin)</i> haberi geldi sana geldi mi?                2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir.                3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.                4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir.                5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.                6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur.                7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir.                8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.                9- Amellerin<i>(in karşılığını almış olmaktan)</i> dolayı hoşnutturlar,                10- Yüksek bir cennettedirler.                11- Orada boş bir söz işitmezler.                12- Orada akan pınarlar vardır.                13- Orada yüksek tahtlar vardır.                 14- <i>(Önlerine)</i> konmuş bardaklar,                 15- Sıra sıra dizili minderler,                16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir.<i>                  Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                2-3.<i> Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:</i><i>“O gün birtakım yüzler vardır”</i> yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı <i>“yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.”</i> Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir”</i> buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir.                Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı <i>(siyâk)</i> buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu <i>(o gün)</i> zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum <i>(dünyada amel ve ibadet sahibi olmak)</i>, oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir.                4-5. <i>“Kızgın bir ateşe gireceklerdir.”</i> Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. <i>“Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.”</i> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”</i><i>(el-Kehf, 18/29)</i> İşte onların içecekleri budur.                6-7. Yiyeceklerine gelince <i>“onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.”</i> Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır.                Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.                </div><div>                8.<i> Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.”</i> Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır.                9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü <i>“hoşnutturlar.”</i> Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir.                 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça <i>“yüksek bir cennettedirler.”</i> Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler.                \"Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri <i>(onlara)</i> yakındır” <i>(el-Hâkka, 69/23)</i> Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır.                11. <i>“Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.”</i> Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler.                 12. <i>“Orada akan pınarlar vardır.”</i> Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır.                 13. <i>“Orada yüksek tahtlar vardır.”</i> Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar.                 14. <i>“<span>(Önlerine)</i> konmuş bardaklar.”</span> Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar.                15. <i>“Sıra sıra dizili minderler”</i> İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır.                16. <i>“Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.”</i> Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.                </div>","","","","","","","","","","","","","","","","<p>17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına;                18- Göğün nasıl yükseltildiğine;                19- Dağların nasıl dikildiğine;                20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?                21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.                22- Onları <i>(imana zorlayacak)</i> bir zorba değilsin.                23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse;                24- Allah ona en büyük azap ile azap eder.                25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir.                26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.</p><div>                17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları,<i> Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı?                18-19. <i>“Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?”</i> Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır.                20. <i>“Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?”</i> Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi?                Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler.                 Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.                </div><div>                21-22. <i>“O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.”</i> İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin.                 Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir.<i> Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sen onları <span>(imana zorlayacak)</i> bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”</span><i>(Kâf, 50/45)</i><br></div><div>                23-24. <i>“Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip”</i> Allah’ı <i>“inkâr ederse Allah ona en büyük”</i> çetin, ağır ve sürekli <i>“azap ile azap eder.”</i><br></div><div>                25. <i>“Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.”</i>                26. <i>“Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”</i><br></div><p>                Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                 Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","<p>1- Yemin olsun fecre,                2- On geceye,                3- Çifte ve teke,                4- Ve gelip geçtiği zaman geceye…                5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur.                1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e <i>(tan vaktine)</i> yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır.                 Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz <i>(sabah namazı)</i> da vardır.                 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır.                Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır.                Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir.                İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler.                 4. <i>“Ve gelip geçtiği zaman geceye”</i> yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye…                5. <i>“Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?”</i> Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.                </div>","","","","","<p>6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?                7- Yüksek sütunlu İrem’e?                8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı.                9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?                10- Kazıklar sahibi Firavun’a?                11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler,                12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.                13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı.                14- Çünkü Rabbin <i>(her an)</i> gözetlemededir.</p><div>                6-8. Yüce Allah,<i> şöyle buyuruyor:</i> Kalbin ve basiretinle <i>“görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?”</i> Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden <i>“yüksek sütunlu İrem’e”</i> ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. <i>“Ki ülkeler içinde”</i> gücü ve dayanıklılığı itibari ile <i>“bir benzeri yaratılmamıştı.”</i> Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: <i>“Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”</i><i>(el-A’raf, 7/69)</i>                9. <i>“Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?”</i> Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler.                10. <i>“Kazıklar sahibi”</i> yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi <i>“Firavun’a?”</i>                11. <i>“Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler”</i> Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı.<i> Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:</i>                12. <i>“Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.”</i> Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular.                13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi.                14. <i>“Çünkü Rabbin”</i> kendisine isyan edenleri <i>“gözetlemededir.”</i> Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.                </div>","","","","","","","","","<p>15- İnsan,<i> Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:</i><i>“Rabbim, bana değer verdi”</i> der.                16-<i> Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:</i><i>“Rabbim beni zelil etti”</i> der.                17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz.                18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.                19- Mirası <i>(başkalarının hakkını gözetmeden)</i> toptan yiyorsunuz.                20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.</p><div>                15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder.                 16. Buna karşılık O <i>“rızkını kısarsa”</i> gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah,<i> onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır:</i>                17. <i>“Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah,<span> böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır:</i>                  \"Doğrusu siz”</span> babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş <i>“yetime ikram etmiyorsunuz.”</i> Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir.                 18. <i>“Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.”</i> Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır.<i> Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:</i>                19. <i>“Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.”</i> Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız.                20. <i>“Malı da çok aşırı seviyorsunuz.”</i> Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: <i>“Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”</i><i>(el-A’lâ, 87/16-17)</i>; <i>“Hayır, hayır siz hemen elde edilen <span>(dünyayı)</i> seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”</span><i>(el-Kıyâme, 75/20)</i><br></div>","","","","","","<p>21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde,                22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde;                23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan <i>(dünyada yaptıklarını)</i> hatırlaycaktır; ama ne fayda!                24- <i>“Ah! Keşke <span>(bu)</i> hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!”</span> der.                25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez.                26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz.                27- <i>“Ey mutmain olmuş nefis!”</i>                28- <i>“Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!”</i>                29- <i>“Haydi katıl kullarımın içine!”</i>                30- <i>“Ve gir cennetime!”</i></p><div>                21. <i>“Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir.                   22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır.                   23. “İşte o gün cehennem”</i> melekler tarafından zincirlerle çekilerek <i>“getirilir. O gün”</i> İşte bu hususların gerçekleştiği vakit <i>“insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?”</i> Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır.                24.<i> Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:</i><i>“Ah! Keşke <span>(bu)</i>”</span> ebedi kalıcı <i>“hayatım için önceden bir şeyler”</i> salih ameller <i>“göndermiş olsaydım, der”</i> Bu,<i> Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:</i><i>“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”</i><i>(el-Furkân, 25/27-28)</i>                Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.                </div><p>                25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.                </p><div>                27-28.<i> Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:</i><i>“Ey mutmain olmuş”</i> yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş <i>“nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş”</i> yani Allah tarafından hoşnut olunmuş <i>“olarak dön”</i> nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun <i>“Rabbine!”                   29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!”</i> Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.                </div><p>                Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p>","","","","","","","","","","<p>1- Yemin olsun bu beldeye,                2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın;                 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki,                4- Biz insanı <i>(karşı karşıya kalacağı birçok)</i> zorluk içinde yarattık.                5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?                6- <i>“Ben, yığınla mal tükettim.”</i> diyor.                7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?                8- Biz ona iki göz vermedik mi?                9- Bir dil ve iki de dudak?                10- Ona her iki yolu da gösterdik.                11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.                12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir,                14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir;                15- Akrabalık bağı olan bir yetime,                16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula.                17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.                18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.                19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır.                20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir.                3. <i>“Babaya ve soyundan gelenlere ki”</i> yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…                </div><div>                4.<i> Hakkında yemin edilen konu ise şudur:</i><i>“Biz insanı <span>(karşı karşıya kalacağı birçok)</i> zorluk içinde yarattık.”</span> Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır.<i>                  Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır:</i> Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık.                 Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter.<i> Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır:</i>                5-6. <i>“O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?”</i> Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: <i>“Ben, yığınla mal tükettim.”</i> Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, <i>“diyor.”                  Yüce Allah,<span> nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında:</i> “tüketmek/yok etmek”</span> tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder.                 7. Yüce Allah,<i> devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?”</i> Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.                </div><div>                8-9. Daha sonra Allah,<i> insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?”</i> Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir.                10.<i> Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ona her iki yolu da gösterdik.”</i> Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.                </div><div>                11. <i>“Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.”</i> Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah,<i> bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:</i><br></div><div>                12-13. <i>“O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.”</i> Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur.                14-16. <i>“Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde”</i> insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda <i>“yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime”</i> hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; <i>“yahut da toprağa sarılmış”</i> ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan <i>“bir yoksula”</i>;                </div><div>                17. <i>“Bir de iman edenlerden”</i> yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; <i>“birbirlerine hem sabrı”</i> Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; <i>“hem de merhameti”</i> insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı <i>“tavsiye edenlerden olmaktır.”</i><br></div><div>                18. <i>“İşte onlar”</i> bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler <i>“amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.”</i> Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.                </div><div>                19-20. <i>“Âyetlerimizi”</i> bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek <i>“inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.”</i> Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.                </div><p>                Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Hamd, Allah’a mahsustur.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun güneşe ve aydınlığına,                2- Onu takip ettiği zaman aya,                3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze,                4- Onu bürüdüğü zaman geceye,                5- Göğe ve onu bina edene,                6- Yere ve onu yayıp döşeyene,                7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana,                8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma <i>(takvâ)</i> özelliğini ilham edene ki;                9- Nefsini <i>(iyiliklerle)</i> arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.                10- Onu <i>(kötülüklerle)</i> örten de kesinlikle ziyana uğramıştır.                11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı.                12- Hani onların en azılıları <i>(deveyi kesmek üzere)</i> öne atılmıştı.                13- Allah’ın rasûlü <i>(Salih)</i> ise onlara: <i>“Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!”</i> demişti.                14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.                15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)</i></div><div>                Yüce Allah,<i> kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır:</i>                1. <i>“Andolsun güneşe ve aydınlığına”</i> güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere;                2. <i>“Onu takip ettiği zaman aya”</i> yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya.                3. <i>“Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman”</i> yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren <i>“gündüze;”                   4. “Onu bürüdüğü zaman”</i> yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen <i>“geceye.”                   Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir.                  5-6. “Göğe ve onu bina edene”</i> buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller,<i> Yüce Allah’ın:</i><i>“Yere ve onu yayıp döşeyene”</i> buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.                </div><div>                7-8. <i>“Nefse ve yaratılışını düzgün kılana”</i> buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır.                Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.                </div><div>                9. <i>“Nefsini <span>(iyiliklerle)</i> arındıran”</span> Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse <i>“elbette kurtuluşa ermiştir.”</i>                10. <i>“Onu <span>(kötülüklerle)</i> örten”</span> yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse <i>“de kesinlikle ziyana uğramıştır.”</i><br></div><div>                11. <i>“Semûd, azgınlığı nedeniyle”</i> azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile <i>“yalanladı.”</i>                12. <i>“Hani onların en azılıları”</i> o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere <i>“öne atılmıştı”</i> kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti.                 13. <i>“Allah’ın rasûlü”</i> Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere <i>“onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.”</i> Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin.                14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı <i>“yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.”</i> Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. <i>“birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.”</i> Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı.                15. <i>“O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!”</i> Kâhir <i>(her şeye emrini geçiren)</i>, hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?                </div><p>                Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun örtüp bürüdüğü zaman geceye;                2- Açılıp aydınlandığı zaman gündüze;                3- Erkeği ve dişiyi yaratana ki;                4- Sizin amelleriniz farklı farklıdır.                5- Kim verir ve korkup sakınırsa,                6- En güzel <i>(sözü)</i> de tasdik ederse,                7- Biz ona en kolay yolu kolaylaştırırız.                8- Ama kim de cimrilik eder ve <i>(Allah'a)</i> ihtiyacı olmadığını düşünürse,                9- En güzel <i>(sözü)</i> de yalanlarsa,                10- Biz de ona en zor yolu kolaylaştırırız.                11- <i>(Cehenneme)</i> yuvarlandığı zaman da malı kendisine fayda vermez.                12- Şüphesiz doğru yolu açıklamak <i>(ve ona ulaştırmak)</i> Bize aittir.                13- Âhiret de dünya da yalnız Bizimdir.                14- İşte Ben sizi alev alev yanan bir ateşle uyardım.                15, 16- Oraya yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimselerden başkası girmez.                17, 18- Malını arınmak için veren, en takvalı kimseler ise ondan uzak tutulur.                19- Böylesinin üzerinde hiçbir kimseye ait karşılığı verilmesi gereken bir iyilik yoktur.                20- <i>(O nedenle o, verdiğini)</i> ancak en yüce olan Rabbinin rızasını kazanmak için <i>(verir)</i>.                21- Yakında da o, elbette <i>(yaptıklarının karşılığını alarak)</i> razı olacaktır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 21 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Burada Yüce Allah,<i> kulların fiillerinin içinde bulundukları farklı hallerine göre ortaya çıktığı zamana yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</i>                \"Andolsun” karanlığı ile bütün yaratıkları <i>“örtüp bürüdüğü zaman”</i> ve böylelikle her bir varlık kendi barınağına ve meskenine çekildiği ve kulların çalışmaktan yorulduktan sonra, dinlenmeye çekildiği vakit olan <i>“geceye”                  2. Işığı ile insanlar için “açılıp aydınlandığı zaman gündüze;”</i> ki onlar onun aydınlığında işleri ve maslahatları için etrafa yayılırlar.                </div><div>                3. <i>“Erkeği ve dişiyi yaratana ki;”</i> Bu, Yüce Allah’ın erkek ve dişilerin yaratıcısı olma sıfatına sahip olması anlamında kendi şerefli zatına yapılmış bir yemin olabileceği gibi O’nun erkeği ve dişiyi yaratması fiiline yapılmış bir yemin de olabilir.                Yüce Allah’ın bu husustaki hikmeti kemâl derecesindedir. Çünkü O, hayatta kalmalarını dilediği canlıların bütününü, erkek ve dişi olarak yaratmıştır. Böylelikle o canlı türü hayatta kalabilmekte ve yok olmamaktadır. Bunların birini de diğerine şehvet zinciri ile bağlamış ve her birini diğerine uygun olarak yaratmış bulunmaktadır. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir!                </div><div>                4. <i>“Sizin amelleriniz farklı farklıdır.”</i> Hakkında yemin edilen husus budur. Yani ey mükellefler, sizin yaptıklarınız birbirinden çok farklıdır.<i>                  Bizzat ameller ve onların miktarları farklı olduğu gibi bu amelleri yapmaktaki gayretler ve bu amellerden gözetilen maksatlar da birbirinden çok farklıdır:</i> Acaba yapılan bu amel, baki ve en yüce Allah’ın rızası için midir? Ki o takdirde bu amelin mükâfatı -Allah’ın baki olması sebebiyle kalıcıdır- ve sahibi ondan sürekli yararlanır.                 Yoksa bu amel, yok olmaya ve faniliğe mahkûm bir maksat için midir? Ki o takdirde de bu maksat batıl olduğu için onun için yapılan çaba da batıl olur. Bu gayenin yok oluşu ile amel de yok olur gider. İşte Allah’tan başkasının rızası gözetilerek yapılan bütün ameller böyledir.                Bundan dolayı Yüce Allah,<i> amelde bulunanlar arasında üstünlük farkı bulunduğunu belirtmekte ve onların amellerinin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                5. <i>“Kim verir” yani zekât, nafakalar, keffâretler, sadakalar, çeşitli hayır yollarına yapılan harcamalar gibi malî ibadetleri yerine getirirse; namaz, oruç ve buna benzer bedeni ibadetleri ifa ederse; hac, umre ve benzeri her ikisinin de bir arada bulunduğu <span>(hem mali hem bedeni)</i> ibadetleri yaparsa; “ve korkup sakınırsa”</span> kendisine yasak kılınmış haramlardan ve masiyetlerden her türü ile uzak durursa;                 6. <i>“En güzel <span>(sözü)</i>”</span><i>“Lâ ilâhe illallah”</i>ı ve bunun delalet ettiği dinî akideleri ve bunun sonucu olarak verilecek mükâfatları <i>“tasdik ederse;”</i>                7. <i>“Biz ona en kolay yolu kolaylaştırırız.”</i> İşini ona kolaylaştırır, her türlü hayrı kolayca işlemesini, her türlü kötülüğü de kolayca terk etmesini sağlarız. Çünkü o, bu kolaylaştırmayı beraberinde getiren sebepleri işlemiştir. O bakımdan Allah da bunları ona kolaylaştırır.                </div><div>                8. <i>“Ama kim de”</i> emrolunduğu şeyleri yerine getirmekte <i>“cimrilik eder”</i> farz ve müstehab olan infakı terk edip de nefsi Allah’ın farzlarını eda etme noktasında cömert davranmazsa, <i>“ve” Allah’a “ihtiyacı olmadığını düşünürse”</i> nefsinin Rabbine son derece muhtaç olduğunu kabul etmeyerek O’na ibadeti bir kenara atarsa… Halbuki nefsin kurtuluşu, umduğunu elde etmesi ve felâhı, ancak Allah’ı sevmesi, O’nu esas gaye görüp O’nu yöneldiği mabudu olarak kabul etmesi ile olur.                9. <i>“En güzel <span>(sözü)</i> de”</span> Allah’ın kullarına farz kılmış olduğu güzel inançları tasdik etmeyerek <i>“yalanlarsa;”</i>                10. <i>“Biz de ona”</i> nerede olursa olsun, kötülüğü kolaylaştırmak ve masiyetleri işleme imkânını vermek sureti ile <i>“en zor yolu”</i> en zor hali ve en kötü hasletleri <i>“kolaylaştırırız.”</i> Allah’tan esenlik dileriz.                </div><div>                11. <i>“<span>(Cehenneme)</i> yuvarlandığı”</span> helâk olduğu <i>“zaman da” kendisini azdıran, kendisi sebebi ile Allah’a ihtiyacı olmadığını düşündüğü ve cimrilik ederek infâk etmediği “malı kendisine fayda vermez.”</i>                Çünkü insan ile birlikte salih amelinden başka bir şey gitmez. Farz haklarını çıkarıp vermediği malına gelince bu, onun için bir vebal olur. Zira o maldan, âhirette yarayacak şeyleri önden göndermemiştir.                </div><div>                12. <i>“Şüphesiz doğru yolu açıklamak <span>(ve ona ulaştırmak)</i> Bize aittir.”</span> Dosdoğru yol olan hidâyet Allah’a ulaştırır, O’nun rızasına yakınlaştırır. Sapıklığın yolları ise Allah’a ulaşmaz. Kişiyi çetin azaptan başka bir yere de götürmez.                </div><div>                13. <i>“Âhiret de dünya da”</i> mülkiyet ve tasarrufları itibari ile <i>“yalnız Bizimdir.”</i> Her ikisinde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. O halde istekleri olanlar, O’ndan istesinler. Yaratılmışlara bel bağlamasınlar.                </div><div>                14. <i>“İşte Ben sizi alev alev yanan”</i> alevli, kaynayıp coşan <i>“bir ateşle uyardım.”</i>                15-18. <i>“Oraya” Allah'ın bildirdiklerini “yalanlayıp”</i> Rabbinin emirlerinden <i>“yüz çeviren en bedbaht kimseden başkası girmez. Malını”</i> nefsini arındırmak, onu günahlardan ve kirlerden temizlemek ve Yüce Allah’ın rızasını ummak suretiyle <i>“arınmak için veren en takvalı kimseler ise ondan uzak tutulur.”</i>                Bu buyruklar,<i> şuna delil teşkil etmektedir:</i> Eğer müstehap olan bir infak, beraberinde farz olan borç ödeme, nafaka ve benzeri bir farzı terk etmeyi getiriyorsa meşru değildir. Aksine böyle bir kimsenin verdiği, çoğu ilim adamlarının kanaatine göre geçersizdir. Çünkü böyle bir kimse, farzı yerine getirme imkânını ortadan kaldıran bir müstehab ile arınmış olmaz.                </div><div>                19. <i>“Böylesinin üzerinde hiçbir kimseye ait karşılığı verilmesi gereken bir iyilik yoktur.”</i> Bu <i>“en takvalı kimse”</i> üzerinde mahlukattan herhangi bir kimsenin, karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği yoktur. Kimin ona iyiliği dokunmuşsa o, mutlaka ona karşılığını vermiştir. Hatta belki kendisinin diğer insanlar üzerinde karşılığı ödenmedik iyilikleri vardır.                Bu bakımdan o, Allah’ın halis bir kuludur. Çünkü yalnızca O’nun ihsanının kölesidir. İnsanların lütuf ve iyiliği karşısında borçlu kalan kimse, eğer bunların karşılığını vermeyecek olursa mutlaka onların hatırı için bir şeyleri terk eder ya da yapar ki bu da onun ihlâsını eksiltir.                 Bu âyet-i kerime elbette ki Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh’ı kapsamına alır. Hatta bu âyetin nüzul sebebinin o olduğu dahi söylenmiştir. Çünkü onun üzerinde kimseye karşılığını vermesi gereken bir minnet borcu yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bile. Zira onun, onun üzerinde sadece karşılığının ödenmesine imkân bulunmayan Allah Rasûlü olma nimeti vardır. Bu da İslâm dinine davet etmek, hidâyeti öğretmek ve hak dini göstermek nimetidir. Bu yönüyle Allah’ın ve Rasûlünün herkes üzerinde nimeti ve lütfu vardır. Bu lütfun karşılığını vermeye ise imkân yoktur.                 Bu âyet-i kerime Ebu Bekir radıyallahu anh’ı öncelikle kapsamına almakla birlikte elbette ki bu üstün vasfa sahip olup hiçbir mahluka karşı minnet borcu olmayan ve böylelikle bütün amelleri sırf Allah rızası için olan herkesi de kapsamına alır.<i> Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i>                20-21. <i>“<span>(O nedenle o, verdiği)</i> ancak en yüce olan Rabbinin rızasını kazanmak için <i>(verir)</i>. Yakında da o, elbette <i>(yaptıklarını karşılığını alarak)</i> razı olacaktır.”</span> Bu, en takvalı kişi, Allah’ın kendisine bağışlayacağı pek çok lütuf, ihsan ve mükâfat çeşitlerinden dolayı hoşnut olacaktır.                </div><p>                Leyl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Andolsun kuşluk vaktine,                2- Karanlığı çöktüğünde geceye ki;                3- Rabbin seni terk etmedi, sana kızmadı da.                4- Ahiret/sonrası senin için kesinlikle dünyadan/öncesinden daha hayırlıdır.                5- Rabbin sana elbette ihsanda bulunacak ve sen de hoşnut olacaksın.                 6- O, seni yetimken barındırmadı mı?                7- Şaşkınken sana doğru yolu göstermedi mi?                8- Fakirken seni zengin kılmadı mı?                9- O halde yetimi sakın ezme;                10- İsteyeni sakın azarlama;                11- Rabbinin nimetini de anlat.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. Yüce Allah,<i> Rasûlüne gösterdiği itina hakkında kuşluk vaktinde aydınlığı etrafa yayılan gündüze ve etrafı örtüp karanlığı koyulaştığı vakit geceye yemin ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Rabbin seni terk etmedi”</i> sana inâyetini ihsan ettiğinden beri seni terk etmedi, seni terbiye ve riâyetiyle gözettiğinden beri ihmal etmedi; aksine en mükemmel şekli ile seni terbiye etmeyi sürdürdü, derece derece seni yükseltip durdu.                 <i>“Sana kızmadı da.”</i> Allah, seni sevdiğinden bu yana sana asla kızmadı. Şüphesiz ki bir şeyin reddedilmesi, onun zıddının sabit olduğuna delildir. Katıksız bir ret ise zıddının kemal derece sabit oluşunu ihtiva etmediği sürece övgü olmaz. İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geçmişteki durumu ve halihazırdaki durumu... Bu, en mükemmel ve en eksiksiz bir haldir. Allah, onu sevmiş ve bu sevgisini sürekli kılmıştır. Kemâl derecelerinde onu yükseltip durmuş ve onun üzerindeki itinası devamlı olmuştur.                </div><div>                4.<i> Gelecekteki durumuna gelince bu konuda da Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Ahiret/sonrası senin için kesinlikle dünyadan/öncesinden daha hayırlıdır.”</i> Yani sonraki her bir halin, şimdiki halinden daha iyi, sonraki halin de mutlaka bir önceki halinden üstün olacaktır.                 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem derece derece sürekli yüceliğe doğru yükselip durmuştur. Allah onun dininin iktidarını pekiştirmiş, düşmanlarına karşı onu muzaffer kılmış, ölünceye kadar bütün hallerinde ona doğruyu göstermiştir. O, öncekilerin de ulaşamadığı, sonrakilerin de ulaşamayacağı faziletlere ulaşmış, pek çok nimetlere, göz aydınlığına ve kalp sürûruna nâil olmuştur. Bundan sonra artık onun âhirette mazhar olacağı ilâhî lütufların teferruatını ve nimetlerin çeşitlerini sorma gitsin!                </div><div>                5.<i> İşte bundan dolayı:</i><i>“Rabbin sana elbette ihsanda bulunacak ve sen de hoşnut olacaksın”</i> buyurmaktadır. Bu öyle bir konumdur ki bu konumu ancak bu özlü ve kapsamlı ifade ile dile getirmek mümkündür.                </div><div>                6. Daha sonra Yüce Allah,<i> kendisinin de bilmiş olduğu ona yönelik özel birtakım lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O, seni yetimken barındırmadı mı?”</i> Yani senin annen de baban da yoktu. Anne-babası vefat ettiğinde kendi işini kendi göremeyecek bir halde idi. Ama Allah onu barındırdı ve dedesi Abdulmuttalib’in himayesine verdi. Dedesi öldükten sonra da amcası Ebu Talib onu himayesine aldı ve bu, Allah ona yardım edip de mü’minlerle destek verinceye kadar devam etti.                7. <i>“Şaşkınken sana doğru yolu göstermedi mi?”</i> Daha önce sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ama bilmediklerini sana öğretti. En güzel amellere muvaffak ve en üstün ahlâka sahip kıldı.                 8. <i>“Fakirken seni”</i> sana fethetmeyi müyesser kıldığı, malları ve vergileri toplanıp sana getirilen ülkelerle <i>“zengin kılmadı mı?”</i>                İşte bu gibi eksiklikleri senden uzaklaştıran, hiç şüphesiz her türlü eksikliği de senden uzaklaştıracaktır. O halde seni zengin kılan, barındıran,<i> hidâyete erdiren ve sana yardım edenin nimetlerine şükür ile karşılık ver!                   Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                9. <i>“O halde yetimi sakın ezme”</i> yetime kötü davranma, ona kızma, onu azarlama, bilakis ona ikramda bulun, elinden geldiğince ona bir şeyler ver. Senden sonra yetim bırakacağın evladına nasıl muamele edilmesini istiyorsan, ona öylece davran.                10. <i>“İsteyeni sakın azarlama.”</i> İsteyene karşı azarlama ve kaba bir şekilde davranma suretiyle onu istediğini vermeksizin geri çevirme anlamına gelecek türden bir söz, senden duyulmasın. Aksine yanında bulunandan, kolayına geleni ver yahut da güzel ve iyi sözlerle onu geri çevir.                 Bunun kapsamına mal isteyene de ilim öğrenmek isteyene de karşılık vermek girmektedir. Bundan dolayı öğretmene düşen, öğrettiği kimseye karşı güzel ahlâklı olması, ona öncelikle kendisinin ikramda bulunması ve ona şefkatle davranmasıdır. Çünkü bu şekilde bir davranış, öğrencinin maksadını elde etmesine yönelik bir destek, kullara ve ülkeye faydalı olmak için çalışan bu kimseye bir ikramdır.                11. <i>“Rabbinin nimetini de anlat.”</i> Bu da hem din, hem dünya nimetlerini kapsar. Yani bu nimetler dolayısı ile Allah’ı öv, yücelt. Eğer bir maslahat söz konusu ise bu nimeti özellikle zikret. Değilse mutlak olarak Allah’ın nimetlerinden söz et. Çünkü Allah’ın nimetini dile getirmek, o nimetlere şükretmeyi ve kalplerin bu nimetleri ihsan edeni sevmesini sağlar. Çünkü ihsan sahibini, iyilikte bulunanı sevmek, kalbin mayasında olan bir özelliktir.                Duha Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","<p>1- Biz senin için göğsünü genişletmedik mi?                2, 3- Böylece belini büken yükünü üzerinden kaldırdık.                4- Ve şanını da yücelttik.                5- Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.                 6- Evet, gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.                7- O halde <i>(meşgalelerini)</i> bitirdin mi <i>(ibadete)</i> koyul,                8- Ve <i>(katındakileri)</i> ümit ederek yalnız Rabbine yönel!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1.<i> Yüce Allah Rasûlüne olan lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Biz” dinin şer’î hükümleri, Yüce Allah’a davet, en üstün ahlâki değerlere sahip olma, âhirete yönelme, hayırları işlemeyi kolaylaştırma konusunda “senin için göğsünü genişletmedik mi?”</i> Böylelikle senin kalbini hayra boyun eğmeyecek, hayır dolayısı ile rahat ve huzur bulmayacak kadar dar ve sıkıntılı bir kalp olmaktan kurtarmadık mı?                2-3. <i>“Böylece belini büken yükünü”</i> günahını <i>“üzerinden kaldırdık.”</i> Nitekim Yüce Allah,<i> bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın... diye”</i><i>(el-Feth, 48/2)</i>                4. <i>“Ve şanını da yücelttik.”</i> Senin değerini yükselttik ve insanlardan hiçbir kimsenin ulaşamadığı pek üstün, pek güzel övgüleri sana mahsus kıldık.                Nitekim Allah anıldıkça mutlaka onunla birlikte Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem de anılmaktadır. Mesela İslâm’a girişte, ezan, kamet, hutbeler ve buna benzer Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şanını yükselttiği diğer hallerde olduğu gibi. Yine ümmetin kalbinde ona karşı öyle bir sevgi ve öyle bir saygı vardır ki Yüce Allah dışında hiçbir kimse için böyle bir durum söz konusu değildir. Ümmeti üzerindeki iyilik ve hakları dolayısı ile Allah, herhangi bir peygambere ümmeti dolayısıyla verdiği mükâfatların en iyisi ile mükâfatlandırsın onu.                </div><div>                5-6. <i>“Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”</i> buyruğu pek büyük bir müjdedir. Nerede bir zorluk, bir darlık varsa hemen onunla beraber, onun yanıbaşında bir kolaylık da vardır. Hatta zorluk kertenkele deliğine girecek olsa kolaylık da onun bulunduğu yere girer ve onu çıkartır. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Allah, güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir.”</i><i>(et-Talâk, 65/7)</i>                Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: <i>“Hiç şüphesiz kurtuluş, sıkıntıyla beraberdir. Hiç şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”</i>                Âyet-i kerimelerde <i>“zorluk” anlamındaki kelimenin <span>(العسر)</i>, şeklinde elif-lam ile marife gelmesi, onun tek olduğuna, buna karşılık “kolaylık”</span> anlamına gelen kelimenin <i>(يسرا)</i> nekire/belirtisiz oluşu da tekrarlanıp durduğuna, farklı farklı olduğuna delildir. Buna göre bir zorluk, iki ayrı kolaylığı yenemez. Yine istiğrâk <i>(türünü kapsama)</i> ve umum <i>(genellik)</i> ifade eden “elif-lâm” takısı, her bir zorluğun ne kadar zor olursa olsun sonunda ondan ayrılmayan bir kolaylığın bulunduğunu göstermektedir.                </div><div>                7-8. Daha sonra Allah, aslî olarak Rasûlüne,<i> ona tabi/bağlı olarak da mü’minlere kendisine şükretmelerini ve nimetinin gereği olan yükümlülükleri yerine getirmelerini emrederek:</i><i>“O halde <span>(meşgalelerini)</i> bitirdin mi <i>(ibadete)</i> koyul”</span> buyurmaktadır. Yani işlerini bitirip de kalbinde seni meşgul edecek bir şey kalmadığı zaman kendini gayretle ibadete ve duaya ver! <i>“Ve <span>(katındakileri)</i> ümit ederek yalnız Rabbine yönel!”</span> Dualarının kabul edilmesi hususunda büyük bir arzu ve ümit taşı. İşlerini bitirdiler mi oyuna dalanlardan, Rablerinden ve O’nu hatırlamaktan yüz çevirenlerden olma! Yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.<i>                  Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir:</i> Namazı bitirip onu tamamıyla yerine getirdikten sonra duaya etmeye koyul! Bütün dilek ve ihtiyaçlarının karşılanmasını yalnız Rabbinden iste! Bu görüşü kabul edenler, farz namazların akabinde dua ve zikrin meşrû kılınmış olduğuna da bunu delil gösterirler.                </div><p>                İnşirâh Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","<p>1- Andolsun incire ve zeytine,                2- Tûr-u Sîna dağına,                3- Ve şu güvenli beldeye ki;                4- Biz insanı gerçekten en güzel surette yarattık,                5- Sonra onu aşağıların en aşağısına döndürdük.                6- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâ. Çünkü onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.                7- O halde bütün bunlardan sonra sana hesabı yalanlatan şey nedir <i>(ey insan)</i>?                8- Allah hükmedenlerin en üstünü değil mi?</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.                </p><div>                1. <i>“Andolsun incire ve zeytine”</i> bu bildiğimiz incir ve zeytindir. Bu iki ağaca yemin edilmesi, her ikisinin de ağaçlarında ve meyvelerinde birçok faydalar bulunması ve bunların özellikle Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın nübüvvet mahalli olan Şam diyarında yaygın olarak yetişmeleri dolayısıyladır.                2. <i>“Tûr-u Sîna dağına”</i> bu da Mûsâ aleyhisselam’a nübüvvetin verildiği Tur dağıdır.                3. <i>“Ve şu güvenli beldeye ki...”</i> Bu da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e nübüvvetin verildiği yer olan Mekke-i Mükerremedir. Yüce Allah, seçtiği ve oralarda peygamberlerin en faziletlilerini ve en şereflilerini gönderdiği bu mukaddes yerlere yemin etmektedir.                </div><div>                4.<i> Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:</i><i>“Biz insanı gerçekten en güzel surette yarattık”</i> buyruğunda ifade edilmektedir. Yani Biz, insanı azaları birbirleri ile uyumlu, boyu dimdik, zahiren ve batınen gerek duyduğu her bir şeyle onu donatılmış, tam ve eksiksiz olarak yarattık.                </div><div>                5. İnsanın şükürle karşılaması gereken bunca büyük nimetlere rağmen, insanların pek çoğu bu nimetleri ihsan edenin şükründen uzaklaşmakta, oyun ve eğlence ile meşgul olmaktadır. Kendileri için en aşağılık ve en düşük işlere razı olmaktadırlar. Yüce Allah da onları <i>“aşağıların en aşağısına”</i><i>(esfel-i sâfilîn’e)</i> yani ateşin/cehennemin en aşağısına göndermiştir. Burası, Rablerine karşı baş kaldıran isyankârların mahallidir.                6. Bunlardan Allah’ın kendilerine iman, salih amel, yüce ve üstün ahlâk lütfettiği kimseler müstesnâdır. İşte bu üstün mertebelerden dolayı <i>“onlar için kesintisiz”</i> yani ardı arkası kesilmez <i>“bir mükâfat vardır.”</i> Aksine bunlar için mükemmel lezzetler, kesintisiz sevinçler ve ebediyyen artıp duran nimetler vardır. Bu nimetler asla sona ermez, bitip tükenmez. Oranın yiyecekleri de gölgesi de ebedidir.                </div><div>                7. O halde sana hesabı yalanlatan şey nedir <i>(ey insan)</i>? Yani ey insan! Seni amellerin karşılığının verileceğini yalanlamaya iten nedir? Halbuki sen Yüce Allah’ın, kesin olarak bunu kabul etmeyi gerektiren pek çok âyetini ve delilini, bu konuda sana verilen haberlerden hiçbir şeyi inkar etmemeni gerektiren nimetlerini görmüş bulunuyorsun.                8. <i>“Allah hükmedenlerin en üstünü değil mi?”</i> İnsanların başıboş bırakılmaları, onlara emir verilmemesi, yasaklar konulmaması, iyiliklerinin mükâfatlandırılmaması, kötülüklerinin cezalandırılmaması hiç O’nun hikmetine yakışır mı!? Yoksa insanoğlunu ard arda gelen aşamalar halinde yaratan, onlara sayamayacakları kadar çok nimetler, hayır ve iyilikler ulaştıran, en güzel şekilde onları besleyip gözeten zatın, onları ebediyen kalacakları ve nihai olarak varacakları hedefleri olan bir yurda döndürmesi mi O’na yakışır?                </div><p>                Tîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","<p>1- Oku, yaratan Rabbinin adıyla!                2- O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.                3- Oku! Rabbin, sonsuz lütuf sahibidir.                4- Kalemle öğretendir.                5- O, insana bilmediklerini öğretmiştir.                6- Asla! İnsan gerçekten azar;                7- Kendini zengin/yeterli görünce.                8- Halbuki dönüş, ancak Rabbinedir.                9, 10- Namaz kılarken kulu<i>(umuz Muhammed’i)</i> engelleyeni gördün mü?                11- Ya o <i>(namaz kılan)</i> doğru yol üzerindeyse;                12- Yahut takvâyı emrediyorsa <i>(nasıl onu engeller)</i>!?                13- Ya <i>(onu engelleyen de)</i> yalanlayıp yüz çeviriyor ise?!                14- O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?                15- Asla! Eğer buna bir son vermezse andolsun onu alnından tuttuğumuz gibi <i>(ateşe atarız)</i>!                16- O yalancı ve günahkâr alnından.                17- O da çağırsın bakalım meclisindekileri,                18- Biz de Zebânileri çağırırız.                19- Asla! Ona itaat etme! Secde et ve <i>(Allah'a)</i> yaklaş!</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Bu sûre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e inen ilk Kur’ân sûresidir. Nübüvvetinin başlangıcında nazil olmuştu. O vakit Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kitab nedir, iman nedir, bilmiyordu. Cibril aleyhisselam ona risalet görevini getirip vermiş ve okumasını emretmişti.<i> O ise mazeret beyan ederek:</i><i>“Ben okuma bilen birisi değilim!”</i> demişti. Cebrail, bu emrini Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okuyuncaya kadar tekrar etmişti.<i> Ardından Yüce Allah şu buyrukları indirdi:</i><i>“Oku” bütün varlıkları “yaratan Rabbinin adıyla!”</i><br></div><div>                2. Sonra Alah, özellikle insanı ve onun yaratılışının başlangıcını anarak onu <i>“bir kan pıhtısından”</i> yarattığını belirtmektedir. İnsanı yaratan, var edilişinde ona oldukça itina gösteren bu yüce zatın, emir ve yasaklar ile de onun işlerini yönlendirmesi kaçınılmazdır. Bu da peygamberler göndermek ve Kitaplar indirmekle olur.<i> İşte bundan dolayı okuma emrini verdikten sonra insanı yarattığını söz konusu etmekte ve daha sonra da şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                3. <i>“Oku! Rabbin, sonsuz lütuf sahibidir”</i> Pe kçok sıfatta ve pek geniş kerem ve ihsanların sahibidir. Cömertliği pek boldur. Çeşitli ilimleri öğretmiş olması da O’nun kereminin bir tecellisidir.                4-5. Ayrıca O <i>“kalemle öğretendir. O, insana bilmediklerini öğretmiştir.”</i> Yüce Allah, insanı annesinin karnından hiçbir şey bilmez bir halde çıkarmıştır. Ona işitecek kulak, görecek göz, akledecek kalp vermiş, ona ilmi elde etme yollarını kolaylaştırmıştır. Ona Kur’ân’ı ve hikmeti öğrettiği gibi kendisi vasıtası ile ilimlerin korunabildiği, hakların tespit edilebildiği, insanların konuşmalarının yerini tutan ve başkalarına mesaj iletme aracı olan kalemle yazı yazmayı da öğretmiştir.                 Hamd Allah’adır. O, kulların şükretmekten ve karşılıklarını vermekten âciz kaldıkları bunca nimetleri ihsan edendir.                </div><div>                6-8. Yüce Allah, insana bol rızık lütfetmiş ve ayrıca onu ihtiyaçtan kurtararak varlık sahibi kılmıştır. Fakat insan bilgisizliği ve zalimliği dolayısıyla kendisini müstağnî <i>(muhtaç olmayan)</i> bir konumda gördüğü vakit haddi aşar, azgınlaşır, hidâyete karşı büyüklenir ve Rabbine döneceğini unutur. Amellerinin karşılığının verileceğinden korkmaz.<i> Hatta hidâyeti terk etmenin yanı sıra başkalarını da hidâyeti terk etmeye çağırma noktasına kadar ulaştığı da olur:</i><br></div><div>                9-12. Başkasını hidâyeti terk etmeye çağıran kişi bununla da kalmaz imanın öngördüğü amellerin en faziletlisi olan namazdan alıkoymaya da kalkışır. İşte Yüce Allah,<i> böyle azgın ve batıl üzerinde direnen kimseye şunları söylemektedir:</i> Ey namaz kılan kuluma engel olan kişi! <i>“Ya o” namaz kılan kulum “doğru yol üzerindeyse?”</i> Hakkı biliyor ve gereğince amel ediyor ise? <i>“Yahut” başkasına “takvâyı emrediyorsa?”</i> Bu nitelikte olan bir kimsenin bu işten alıkonulması uygun bir şey midir? Böyle birisini bu ibadetten alıkoymak, Allah’a karşı savaşın, hakka karşı mücadelenin en büyük şekli değil midir? Çünkü böyle bir alıkoyma, ancak bizzat hidâyet üzere olmayan yahut da başkasına takvânın aksini emreden kimseye yapılabilir.                13. <i>“Ya” namazdan alıkoyan kimse hakkı “yalanlayıp”</i> ilâhî emirlerden <i>“yüz çeviriyor ise?”</i> Allah’tan korkmaz ve O’nun azabından çekinmez mi?                14. <i>“O, Allah’ın”</i> yapıp ettiklerini <i>“gördüğünü bilmiyor mu?”</i> Daha sonra halini sürdürmeye devam ettiği takdirde onu tehdit etmek üzere şöyle buyurmaktadır:                </div><div>                15-16. <i>“Asla! Eğer buna bir son vermezse”</i> söylediklerinden ve yaptıklarından vazgeçmez ise <i>“andolsun onu alnından yakalayıp <span>(ateşe atarız)</i>.”</span> Çok güçlü ve zorlu bir şekilde alnından yakalayıp çekeriz. Ona gerçekten bu yakışır. Çünkü onun alnı, söylediği sözlerinde <i>“yalancı ve”</i> yaptıklarında “günahkâr” bir alındır.                </div><div>                17. <i>“O da” azaba uğratılması hak olan bu kişi, “çağırsın bakalım meclisindekileri.”</i> Başına gelen bu musibete karşı yardım etsinler diye meclisinde olanları, arkadaşlarını ve çevresindekileri çağırsın.                18. <i>“Biz de” onu yakalamak ve ona azap etmek üzere cehennem bekçileri olan “Zebânileri çağırırız.”</i> O da baksın ve düşünsün bakalım! Bu iki tarafın hangisi daha güçlü, daha muktedirdir? Bu da namaz kılanı alıkoymak isteyen kişinin durumunu ve onun kendisi ile tehdit olunduğu cezayı ortaya koymaktadır.                </div><div>                19. Namaz kılması engellenene gelince; Yüce Allah ona da bu engellemeye kulak asmamasını,<i> onun bu yasaklamasına itaat etmemesini emrederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Asla! Ona itaat etme!”</i> Çünkü o, ancak hüsran ihtiva eden bir emir verir.                 Rabbine <i>“secde et” ve gerek secde halinde gerekse diğer itaatlerle Allah’a yakınlaştırıcı amellerle O’na “yaklaş!”</i> Çünkü bütün bu ameller, kişiyi Allah’ın rızasına ve O’na yakınlaştırır.                 Bu buyruklar, her ne kadar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i namazdan alıkoymak isteyen, bundan dolayı da ona işkence eden Ebû Cehil hakkında nâzil olmuş ise de hayırdan alıkoymaya çalışan ve hayırdan alıkonulmak istenen herkes hakkında geçerlidir.                </div><p>                Alak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","","","","","","","","","<p>1- Şüphesiz Biz o <i>(Kur'ân’ı)</i> Kadir gecesinde indirdik.                2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.                4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.                5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah, Kur’ân-<i>ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Şüphesiz Biz o <span>(Kur'ân’ı)</i> Kadir gecesinde indirdik.”</span> Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: <i>“Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”</i><i>(ed-Duhan, 44/3)</i> Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir.                 Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.                </div><div>                2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını,<i> büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:</i><i>“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”</i> buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.                </div><div>                3. <i>“Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”</i> Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.                </div><div>                4. <i>“O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.”</i> Bu gece melekler çokça iner.                </div><div>                5. <i>“O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir”</i> her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer.                Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur.                 Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu.                Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","<p>1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar <i>(küfürlerinden)</i> ayrılacak değillerdi.                4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler.                5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur.                6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.                7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.                8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu <i>(mükafat)</i>, Rabbinden korkan kimseler içindir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. <i>“Kitap ehlinden”</i> yani hristiyanlar ile yahudilerden <i>“kâfir olanlar ve”</i> sair ümmetler arasındaki çeşitli <i>“müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar”</i> üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından <i>“ayrılacak değillerdi.”</i> Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi.<i>                  Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.”</i> Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, <i>“…tertemiz sahifeleri okuyan”</i> yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir.<i> Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:</i><i>“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler”</i> gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır.                 İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.                </div><div>                4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları <i>“ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra”</i> olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş,<i> aynı dini bildirmişlerdir:</i><br></div><div>                5. <i>“Halbuki onlara”</i> diğer şeriatlerde <i>“dini O’na has kılan”</i> gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; <i>“hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.”</i>                Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır.                \"Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.                </div><div>                6. Daha sonra Yüce Allah,<i> kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.”</i> Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. <i>“orada ebediyen kalacaklardır.”</i> Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır.                \"Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.                </div><div>                7. <i>“İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.”</i> Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.                </div><div>                8. <i>“Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.”</i> Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir.                 <i>“Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.”</i> Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır.                \"İşte bu” güzel mükâfat <i>“Rabbinden korkan”</i> böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren <i>“kimseler içindir.”</i><br></div><p>                Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.                </p><p>                ***                </p>","","","","","","","","<p>1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman,                2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı,                3-<i> Ve insan:</i><i>“Buna ne oluyor böyle?”</i> dediği zaman,                4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.                5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.                6- O gün insanlar, amelleri<i>(nin karşılıkları)</i> kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir.                7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu<i>(n karşılığını)</i> görecektir.                8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu<i>(n karşılığını)</i> görecektir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile                </p><p>                1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.                </p><div>                2-3. <i>“Yer içindeki”</i> ölü ve hazine kabilinden <i>“ağırlıklarını dışarıya çıkardığı”</i> insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: <i>“Buna ne oluyor böyle?”</i> yani bu neden böyle <i>“dediği zaman;”</i><br></div><div>                4. <i>“İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.”</i> Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır.                5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince <i>“çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.”</i> Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.                </div><div>                6. <i>“O gün insanlar, amelleri<span>(nin karşılıkları)</i> kendilerine gösterilmek üzere”</span> Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden <i>“bölük bölük”</i> farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp <i>“geleceklerdir.”</i><br></div><div>                7-8. <i>“Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu<span>(n karşılığını)</i> görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu<i>(n karşılığını)</i> görecektir.”</span> İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”</i><i>(Âl-i İmran, 3/30)</i>; <i>“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”</i><i>(el-Kehf, 18/49)</i>                Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır.                Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                Yüce Allah’a hamdolsun.                </div>","","","","","","","","<p>1- Andolsun nefes nefese koşanlara,                2- <i>(Nalları ile)</i> kıvılcım çıkartanlara,                3- Sabahleyin baskın yapanlara,                4- Derken orayı toza boğan,                5- Ve bu şekilde bir <i>(düşman)</i> topluluğun ortasına dalan <i>(atlara)</i> ki;                6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür.                7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir.                8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.                9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı<i>(ndakiler)</i> üstüne getirildiği,                 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman <i>(onu neler bekliyor)</i>?                 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir.<i> Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Andolsun nefes nefese koşanlara...”</i> Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.                </div><div>                2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak <i>“kıvılcım çıkartanlara;”</i><br></div><div>                3. Düşmanlara <i>“sabahleyin baskın yapanlara;”</i> Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.                </div><div>                4. <i>“Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;”</i>                5. <i>“Ve bu şekilde”</i> binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman <i>“topluluğun ortasına dalanlara ki;”</i><br></div><div>                6.<i> Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:</i><i>“İnsan Rabbine karşı çok nankördür”</i> buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger.                 İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.                </div><div>                7. <i>“Kendisi de buna kesinlikle şahittir.”</i> Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır.                 Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.                </div><div>                8. <i>“Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.”</i> Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                9-10. <i>“O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı<span>(ndakiler)</i> üstüne getirildiği”</span> Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı <i>“ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman”</i> içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;                </div><div>                11. <i>“Çünkü o gün”</i> görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen <i>“Rableri onlardan tümüyle haberdardır.”</i>                Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır.                Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","<p>1- Dehşeti yüreklere çarpan <i>(Kâria)</i>!                2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan?                3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak;                5- Dağlar da <i>(didilmiş boyalı)</i> yün gibi ol<i>(up havada uçuş)</i>acak.                6- Artık kimin tartıları ağır gelirse;                7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir.                8- Kimin de tartıları hafif gelirse;                9- Onun anası/barınağı Hâviyedir.                10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                11- Kızgın bir ateştir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. <i>“Dehşeti yüreklere çarpan”</i><i>(anlamı verilen)</i><i>“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir.                   İşte bundan dolayı Yüce Allah,<span> Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:</i> “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”</span><br></div><div>                4. <i>“O gün insanlar”</i> ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı <i>“etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.”</i> Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak.                Pervaneler <i>(الفراش)</i>; geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran <i>(kelebek benzeri)</i> birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.                </div><div>                5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da <i>“<span>(didilmiş boyalı)</i> yün gibi ol<i>(up havada uçuş)</i>acak.”</span> Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler.<i> Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”</i><i>(en-Neml, 27/88)</i>                Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır.<i> İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:</i><br></div><div>                6-7. <i>“Artık kimin tartıları ağır gelirse”</i> iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa <i>“O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”</i><br></div><div>                8-9. <i>“Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası”</i> varacağı ve kalacağı yer <i>“Hâviyedir.”</i> Cehennem ateşidir.                 el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”</i><i>(el-Furkân, 25/65)</i> Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, <i>(ana merkezi olan)</i> başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır.                10-11. <i>“Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”</i> Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir.<i> Daha sonra da bunu:</i><i>“Kızgın bir ateştir”</i> diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız.                Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","","","","<p>1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı,                2- <i>(Ölüp)</i> de kabirleri boylayıncaya kadar.                 3- Asla <i>(böyle yapmayın)</i>! Yakında bileceksiniz.                4- Evet; asla <i>(böyle yapmayın)</i>! İleride bileceksiniz.                5- Asla <i>(böyle yapmayın)</i>! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız <i>(böyle yapmazdınız)</i>!                6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.                7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.                8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Yüce Allah,<i> kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Çokluk yarışı”</i> sözü geçen bu hususlardan <i>“sizi oyaladı...”</i> Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.                </div><div>                2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki <i>“<span>(ölüp)</i> de kabirleri boylayıncaya kadar.”</span> İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu.<i>                  Yüce Allah’ın:</i><i>“<span>(Ölüp)</i> de kabirleri boylayıncaya <i>(ziyaret edinceye)</i> kadar”</span> buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara <i>“ikamet edecekler, kalacaklar”</i> dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah,<i> onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:</i><br></div><div>                3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir.                6. <i>“Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.”</i> Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.                </div><div>                7. <i>“Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.”</i> Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”</i><i>(el-Kehf, 18/53)</i><br></div><div>                8. <i>“Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”</i> Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir.                 Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır.                 Yüce Allah,<i> şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız <span>(denir onlara)</i>”</span><i>(el-Ahkâf, 46/20)</i>                Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","<p>1- Andolsun asra/zamana ki,                2- İnsan kesinlikle zarardadır.                3- Ancak iman eden, salih ameller işleyen, birbirine hem hakkı hem de sabrı tavsiye edenler müstesnâ.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-3. Yüce Allah, kulların fiillerini ve amellerini işledikleri vakit olan gece gündüz anlamına gelen <i>“asra/zamana”</i> yemin ederek, insanın zararda olduğunu bildirmektedir. Zararda olan ise kârda olanın zıddıdır.                Ziyana uğramanın, zarar etmenin birbirinden farklı bir çok derecesi vardır. Dünya ve âhireti kaybedip ebedi nimetleri elden kaçıran, cehennemi hak eden kimsenin halinde olduğu gibi her yönüyle bir zarar söz konusu olabildiği gibi; bazen bazı yönleri ile zarar, bazı yönleri ile zarar olmayan haller de olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah, aşağıdaki dört vasfa sahip kimseler müstesnâ, bütün insanların zararda olduklarını dile getirmektedir.<i> Söz konusu dört vasıf ie şunlardır:</i>                İman: Allah’ın iman edilmesini emrettiği hususlara iman etmektir. İman, ilimsiz mümkün değildir. Zira iman, ilmin bir koludur. O, olmaksızın iman kemâle ermez.<i>                  Salih amel:</i> Bu da hem Allah’ın hakları hem de kulların hakları ile ilgili olan, gizli ve açık, farz ve müstehap bütün hayırlı fiilleri kapsar.<i>                  Hakkı tavsiye:</i> Buradaki hak, iman ve salih amel demektir. Yani iman edenlerin bunu birbirlerine tavsiye etmeleri, birbirlerini buna teşvik edip bu konuda onlarda arzu uyandırmalarıdır.<i>                  Sabrı tavsiye:</i> Allah’a itaat üzere, Allah’a isyandan uzak kalmakta ve Allah’ın ızdırap verici takdirleri karşısında sabredip tahammül göstermeyi tavsiye etmek demektir.                İlk iki husus ile kişi kendi nefsini kemâle erdirirken, sonraki iki husus vasıtası ile de başkalarını kemale erdirir.                 Bu dört hususun tam anlamı ile elde edilmesi ile kul, zarardan kurtulmuş, pek büyük bir kâr elde ederek umduğuna nail olmuş olur.                Asr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","<p>1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline!                2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.                3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır.                4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.                5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?                6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir;                7- Yüreklere kadar işler.                 8,9- Şüphesiz bu <i>(ateş)</i>, onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. <i>“İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!”</i> Burada <i>“vay haline”</i> ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır.                Ayette geçen <i>“همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir.                  \"لمزة”</i> ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir.<i> Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:</i><br></div><div>                2. <i>“Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.”</i> Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.                </div><div>                3. <i>“Malının kendisini”</i> cahilliği sebebi ile dünyada <i>“ebedi kılacağını sanır.”</i> Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.                </div><div>                4-5. <i>“Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.”</i> Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: <i>“Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”</i> diye sormakta,<i> sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır:</i>                6-7. <i>“O, Allah’ın”</i> insanlarla ve taşlarla <i>“tutuşturulmuş ateşidir”</i> ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı <i>“yüreklere kadar işler.”</i> Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.                </div><div>                8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır.<i> Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:</i>                \"Şüphesiz bu <i>(ateş)</i>, onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye <i>“uzatılmış direkler”</i> ile kilitlenmiş <i>“sımsıkı kapatılmış olacaktır.”</i><i>“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”</i><i>(es-Secde, 32/20)</i> Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan.                 Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","","","<p>1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı?                2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?                3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi;                4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan.                5- Sonunda onları <i>(hayvanlar tarafından)</i> yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-5. <i>“Görmedin mi”</i> Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen <i>“fil sahiplerine ne yaptı?”</i>                O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı.                 Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti.                 Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun.                 Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","<p>1- <i>(Fîl sahiplerine yaptıklarımız hep)</i> Kureyş’in güvenliği;                2- Yani kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri içindir.                3- O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler;                4- Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Pek çok müfessirin dediğine göre bu sûrenin başı bundan önceki sûre ile alakalıdır. Yani Biz, fil ashabına yaptıklarımızı Kureyşliler için, onların güvenlikleri, işlerinin doğru dürüst ve yolunda gitmesi, ticaret ve kazanç sağlamak amacı ile kış mevsiminde Yemen’e, yazın da Şam’a doğru yaptıkları yolculuklarının düzeninin bozulmaması için yaptık. Yüce Allah, işte bundan ötürü onlara kötülük yapmak isteyenleri helâk etmiştir. Böylelikle Arapların kalplerinde Harem bölgesinin ve o bölgede yaşayan insanların konumu anlaşılmıştır. O bakımdan onlara saygı duymaya başlamışlar ve onların yaptıkları herhangi bir yolculukta onlara ilişmediler. İşte bundan dolayı Yüce Allah,<i> onlara bu nimete karşılık şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:</i>                3. <i>“O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.”</i> Yani O’nu tevhid etsinler ve yalnızca O’na ihlâsla ibadette bulunsunlar.                4. <i>“Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.”</i> Çünkü bol rızık ve korkulardan yana emin olmak, Yüce Allah’a şükretmeyi gerektiren dünyevî nimetlerin en büyüklerindendir.                 Açık ve gizli bütün nimetlerine karşılık hamd ve şükür yalnız Senindir Allah’ım!                 Yüce Allah'ın burada özellikle Beyt’in Rabbi olduğunu dile getirmesi, bu Beyt’in şeref ve faziletinden dolayıdır. Yoksa o, her şeyin Rabbidir.                Kureyş Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","<p>1- Gördün mü hesabı yalanlayanı?                2- İşte o, yetimi itip kakar.                3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.                4- Vay haline o namaz kılanların!                5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler;                6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar,                7- İyiliğe de engel olurlar.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.                </p><div>                1.<i> Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Gördün mü hesabı yalanlayanı”</i> yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…                </div><div>                2. <i>“İşte o, yetimi itip kakar”</i> yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.                </div><div>                3. <i>“Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.”</i> Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.                </div><div>                4-5. <i>“Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.”</i> Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.                </div><div>                6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık,<i> katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Üstelik riya/gösteriş yaparlar”</i> yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler.                7. <i>“İyiliğe de engel olurlar.”</i> Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!?                Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir.                 Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir.                 İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.                Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","","<p>1- Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik.                2- O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.                3- Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan, sana nefret besleyenin kendisidir.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1.<i> Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e olan nimetini dile getirerek şöyle hitap etmektedir:</i><i>“Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik.”</i> Kevser, pek çok hayır, uçsuz bucaksız lütuf demektir. Yüce Allah’ın Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kıyamet günü vereceği “Kevser” adındaki nehir ile eni bir aylık, boyu bir aylık mesafe olan ve suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı olan Havz da bu pek büyük hayra dahildir. Bu Havzın kapları semadaki yıldızlar kadar çok ve onlar gibi parlaktır. Ondan bir defa içen artık ebediyen bir daha susamayacaktır.                </div><div>                2.<i> Yüce Allah Rasûlüne olan lütuf ve ihsanını söz konusu ettikten sonra bunlara şükretmesini emrederek:</i><i>“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”</i> diye buyurmaktadır. Özellikle bu iki ibadeti söz konusu etmesinin sebebi, bunların ibadetlerin en faziletlisi, Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlileri olmalarıdır. Ayrıca namaz, kalp ve azaların Allah’ın önünde saygı ile boyun eğmesini ihtiva etmekte ve ubûdiyyetin çeşitli şekillerini ortaya koymaktadır. Kurban kesmekte de Yüce Allah’a, kulun sahip olduğu en değerli kurbanlıkları sunmakla ve yapısı gereği nefsin sevdiği ve kolay kolay vermek istemediği malın bir bölümünü Allah için vermek suretiyle Allah’a bir yakınlaşma söz konusudur.                </div><div>                3. <i>“Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan”</i> her türlü hayrı, ameli, zikri ve şanı kesik olan <i>“sana nefret besleyenin”</i> sana buğzedenin, seni kınayanın ve sana kusur isnat edenin <i>“kendisidir.”</i>                Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince o gerçekten kâmildir. Bir mahluk için mümkün olan şanın yüceliği, yardımcılarının çokluğu ve ona uyanların fazlalığı gibi yönlerden o, mümkün olan her kemâle sahiptir.                Kevser Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","<p>1-<i> De ki:</i><i>“Ey kâfirler!”</i>                2- <i>“Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.”</i>                3- <i>“Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.”</i>                4- <i>“Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.”</i>                5- <i>“Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.”</i>                6- <i>“<span>(O halde)</i> sizin dininiz size, benim dinim de bana.”</span></p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek <i>“de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.”</i> Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş.                 3. <i>“Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.”</i> Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez.                 4-5. <i>“Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.”</i> Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır.<i> İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur:</i>                6. <i>“<span>(O halde)</i> sizin dininiz size, benim dinim de bana!”</span> Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:                 <i>“De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”</i><i>(el-İsra, 17/84)</i>; <i>“Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”</i><i>(Yûnus, 10/41)</i>                Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","","<p>1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,                2- Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde;                3- Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir.</p><div><i>(Medine’de inmiştir. 3 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.                </p><div>                1-3. Bu değerli sûrede hem bir müjde, hem bu müjdenin gerçekleşmesi esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir emir hem de buna bağlı olarak bir işaret ve bir uyarı vardır.<i>                  Müjde şudur:</i> Allah, Rasûlüne zafer ve yardım ihsan edecek ve o da Mekke’yi feth edecektir. İnsanlar da Allah’ın dinine bölük bölük girecekler hatta onların pek çoğu daha önceleri onun düşmanı iken onun yakınları ve yardımcıları olacaktır. Gerçekten de verilen bu müjde gerçekleşmiştir.<i>                  Emre gelince:</i> Bu, Yüce Allah’ın zafer ve fethin gerçekleşmesinden sonra Rasûlüne bundan ötürü şükretmesini, Rabbini hamd ile tesbih ederek O’ndan mağfiret dilemesi yönündeki emirdir.<i>                  İşarete gelince:</i> Burada iki işaret söz konusudur. Birincisi, Allah Rasûlünün Allah’a hamd ile tesbih edip O’ndan mağfiret dilemeyi gerçekleştirdiğinde bu, dine yardımın ve zaferin devam edeceğine işarettir. Çünkü bu, Allah’a şükretmenin bir neticesidir.<i> Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</i><i>“Andolsun ki eğer şükrederseniz şüphesiz ben de size <span>(nimetimi)</i> artırırım.”</span><i>(İbrahim, 14/7)</i> Bu da raşid halifeler döneminde ve onlardan sonraki dönemlerde bu ümmet arasında görülmüş bir husustur. Allah’ın yardımı sürekli devam etmiş öyle ki İslâm, hiçbir dininin ulaşamayacağı noktaya ulaşmıştır. Bu dine girenler başka dinlere girenlerden daha çok olmuştur. Bu hal, bu ümmet Allah’ın emirlerine muhalefet edinceye kadar böylece devam etti. Bu muhalefetler ortaya çıkınca birlikleri parçalandı, güçleri dağıldı ve herkesçe bilinen sonuçlar ortaya çıktı. Bununla birlikte Yüce Allah’ın hem bu ümmete olan lütuf ve rahmeti, hem de bu dine olan lütuf ve rahmeti akla hayale gelmeyecek kadar çoktur.<i>                  İkinci işarete gelince:</i> Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ecelinin yaklaşmış olduğudur.<i> Bunun izahı da şöyledir:</i> Onun ömrü faziletli bir ömürdür ki Allah da onun hayatına yemin etmiştir. Faziletli işlerin de mağfiret ile sona erdirilmesi alışılagelen bir husustur. Namaz, hac ve diğerlerinde olduğu gibi. Buna göre Yüce Allah’ın, Rasûlüne böyle bir durumda hamd ve istiğfârda bulunmayı emretmiş olması, onun ecelinin sona ermek üzere olduğuna bir işarettir. O halde Rabbine kavuşmaya hazırlansın, ömrünü yapabileceği en faziletli amellerle sonuçlandırsın. -Allah’ın salât ve selâmları üzerine olsun-                Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğunun gereğini yerine getirerek bu sözleri namazında çokça söyler,<i> rükû ve secdelerinde:</i><i>“ سبحانك اللهم ربنا وبحمدك اللهم اغفر لي : Allah’ım, Rabbimiz seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz, Seni hamd ile anarız. Allah’ım, günahlarımı bağışla”</i> derdi.                 Nasr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","<p>1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da!                2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.                3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak;                4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.</p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz.<i> Şöyle buyurmaktadır:</i><br></div><div>                1.  <i>“Elleri kurusun Ebû Leheb’in,”</i> hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, <i>“zaten kurudu da.”</i> Kazanmadı, kar etmedi.                </div><div>                2. <i>“Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.”</i> Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.                </div><div>                3-5. <i>“Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak”</i> Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak <i>“karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.”</i> Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır.                Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur.                Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","","<p>1-<i> De ki:</i><i>“Allah, birdir.”</i>                2- <i>“Allah, Sameddir.”</i>                3- <i>“Çocuğu da yoktur, ana-babası da.”</i>                4- <i>“O’na denk hiç kimse de yoktur.”</i></p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. Kat’i bir kararlılıkla, inanarak ve manasını bilerek <i>“de ki: Allah birdir.”</i> Yani bir ve tek olmak, O’na hastır. Tek başına kemal sıfatlarına sahip olan O’dur. En güzel isimler en yüce ve üstün sıfatlar, mukaddes fiiller O’na aittir, O’nun benzeri, dengi yoktur.                </div><div>                2. <i>“Allah Sameddir.”</i> Bütün ihtiyaçlar O’ndan istenir. Ulvî ve süflî âlemde bulunanların hepsi en ileri derecede O’na muhtaçtırlar. İhtiyaçlarını O’ndan ister ve ihtiyaçlarını görmek üzere O’na yalvarırlar. Çünkü sıfatları kâmil olan O’dur. O, ilmi kemal derecesinde olan el-Alîm, hilmi kemâl derecesinde olan el-Halîm, rahmeti her şeyi kuşatmış olan er-Rahîm’dir. Diğer bütün vasıfları da bu şekildedir.                </div><div>                3. O’nun kemalinin bir tecellisi olarak, mutlak kemali ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için <i>“çocuğu da yoktur, ana-babası da.”</i><br></div><div>                4. İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde de <i>“O’na denk hiç kimse de yoktur.”</i> O’nun şanı çok mübarek, çok yücedir!                 Bu sûre isim ve sıfat tevhîdini ihtivâ etmekte, Yüce Allah’ın bunlarda tek olduğunu ifade etmektedir.                İhlas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div><p>                ***                </p>","","","","<p>1-<i> De ki:</i><i>“Sığınırım sabahın Rabbine,”</i>                2- <i>“Yarattıklarının şerrinden,”</i>                3- <i>“Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,”</i>                4- <i>“Düğümlere üfüren <span>(büyücü)</i> kadınların şerrinden,”</span>                5- <i>“Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”</i></p><div><i>(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.                </p><div>                1. O’na sığınarak <i>“de ki: Sığınırım”</i> güvenip dayanırım <i>“sabahın Rabbine”</i> Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.                </div><div>                2. <i>“Yarattıklarının şerrinden.”</i> Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır.<i> Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:</i><br></div><div>                3. <i>“Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.”</i> Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların <i>(cinlerin)</i> ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.                </div><div>                4. <i>“Düğümlere üfüren <span>(büyücü)</i> kadınların şerrinden.”</span> Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.                </div><div>                5. <i>“Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”</i> Hased eden, hased ettiği <i>(kıskandığı)</i> kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır.                 Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur.                Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır.                Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.                </div>","","","","","<p>1-<i> De ki:</i><i>“Sığınırım insanların Rabbine,”</i>                2- <i>“İnsanların melikine,”</i>                3- <i>“İnsanların ilâhına,”</i>                4- <i>“O sinsi vesveseci <span>(şeytanın)</i> şerrinden,”</span>                5- <i>“Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;”</i>                6- <i>“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”</i></p><div><i>(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)</i></div><p>                Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.                </p><div>                1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir.                 Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir.                 O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner.                 O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler.                Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir.<i> Bundan dolayı:</i><i>“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan”</i> diye buyrulmaktadır.                </div><div>                ***                Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz.                 O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.                ***                Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan <i>“İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah”</i> tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın.                Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H.                Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.                </div>","","","","",""]