Kəhf surəsi (18): mətn, tərcümələr və təfsir

Musayev · Sultanov · Quranın Müxtəsər açıqlaması · Tafsir as-Saadi

2
18:1
ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ ٱلْكِتَٰبَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُۥ عِوَجَا ​ۜ‮١‬‬‬
Musayev
Kitabı Öz quluna nazil edən və onda heç bir nöqsana yol verməyən Allaha həmd olsun!
Sultanov
Kitabı (Quranı) bəndəsinə (Mühəmmədə) nazil edən və onda heç bir əyriliyə (nöqsana, ziddiyyətə) yol verməyən Allaha həmd olsun!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Həmd-sənalar kamillik, izzət və cəlal sifətləri, zahiri və batini nemətləri ilə Qurani-Kərimi Öz Rəsulu Muhəmmədə (sallallahu aleyhi və səlləm) nazil edən və bu Quranda heç bir nöqsana yol ver­məyən Allaha aiddir!
Tafsir as-Saadi

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin!

(Mekke’de inmiştir, 110 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar.
4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir.
6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.
18:2
قَيِّمًا لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِّن لَّدُنْهُ وَيُبَشِّرَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعْمَلُونَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا‮٢‬‬‬
Musayev
(Allah,) Öz tərəfindən gələcək şiddətli bir əzabla (günahkarları) qorxutmaq, saleh əməllər edən möminləri gözəl mükafata nail olacaqları ilə müjdələmək üçün (bu Kitabı) dosdoğru olaraq nazil etdi.
Sultanov
O, (Quranı) Öz tərəfindən göndəriləcək şiddətli bir əzaba qarşı (insanları) xəbərdar etmək və yaxşı işlər görən möminləri gözəl bir mükafat ilə müjdələmək üçün doğru bir kitab olaraq nazil etdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Uca Allah Quranı, kafirləri Allah yanında gözləyən şiddətli bir əzabla qorxudan, saleh əməllər edən mö­min­lərə də onları sevindirəcək gözəl mü­ka­fatla müjdə­ verən, içərisində heç bir ziddiyyata və ya ixtilafa yol verilmədən nazil etmişdir.
18:3
مَّٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا‮٣‬‬‬
Musayev
Onlar (Möminlər) orada əbədi qalacaqlar.
Sultanov
Onlar orada əbədi qalacaqlar.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Möminlər Cənnətdə onlara bəxş edilən naz-nemətlər içərisində əbədi qa­la­caq­lar və bu nemətlər onlardan əsla geri alınmayacaqdır.
18:4
وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدًا‮٤‬‬‬
Musayev
(Kitabı həm də:) “Allah Özünə övlad götürmüşdür!”– deyənləri qorxutmaq üçün (nazil etdi).
Sultanov
Həm də: “Allah Özünə övlad götürdü!” - deyənləri xəbərdar etmək üçün (Quranı nazil etdi).
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bu Quran həmçinin: "Allah Özü­nə övlad götürmüşdür!" – de­yən yəhudi, nəsrani və bəzi müşrikləri gözləyən Allahın əzabı ilə qorxudar.
18:5
مَّا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِـَٔابَآئِهِمْ ​ۚ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَٰهِهِمْ ​ۚ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا‮٥‬‬‬
Musayev
Bu haqda nə onların, nə də atalarının heç bir biliyi yoxdur. Ağızlarından çıxan söz necə də ağırdır. Onlar yalandan başqa bir şey danışmırlar.
Sultanov
Bu barədə nə onların, nə də atalarının məlumatı var. Ağızlarından çıxan söz necə də böyükdür! Onlar yalandan başqa bir şey söyləmirlər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Uca Allahın övladı olduğu barədə iddia edən bu iftiraçıların nə özlərinin nə də təqlid etdikləri ata-babalarının bir elmi, bir dəlili və ya bir sübutu vardır. Düşünmədən ağız­larından çıxartdıqları bu söz necə də çirkin bir sözdür. Onlar dedikləri bu söz, heç bir dayağa əsaslanmayan yalan­dan başqa bir şey deyildir!
18:6
فَلَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُواْ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا‮٦‬‬‬
Musayev
Onlar bu Kitaba inanmırlar deyə, arxalarınca kədərlənib özünü həlakmı edəcəksən?
Sultanov
Onlar bu sözə (Qurana) inanmadılar deyə az qala onların arxasınca kədərlənərək özünü həlak edəcəksən!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Onlar bu Kitaba inan­mır­lar deyə, sən qəm-qüssəyə, dərdə düşüb, kədərlə­nib özü­nü həlakmı edə­cəksən?! Onların haqqa yönəlmələri barədə sən cavabdeh deyilsən. Sənin vəzifən yalnız onları haqqa dəvət etməkdir.
18:7
إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ٱلْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا‮٧‬‬‬
Musayev
Biz, insanların hansının daha gözəl əməl sahibi olduğunu sınayaq deyə, yer üzündə olan şeyləri yer üzü üçün bir zinət etdik.
Sultanov
Biz onlardan (insanlardan) hansının daha gözəl əməl sahibi olduğunu yoxlamaq üçün yer üzündəki hər şeyi, ona məxsus bir zinət olaraq yaratdıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz yer üzündə mövcud olan bü­tün məxluqatı, onun üçün bir zinət və bərbəzək et­dik ki, in­san­lar­dan kimin Allahı razı salan gözəl əməl edəcəyini və kimin də daha pis əməl edəcəyini sınaq­dan keçirək və beləliklə də, hər kəsə etdiyi əməlin müqabilini verək.
Tafsir as-Saadi, 18:2–7

7- Yeryüzü üzerinde bulunanları biz, insanlardan hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzüne has bir süs yaptık. 8- Bununla beraber biz, onun üzerinde olanları elbet kupkuru bir toprak yapacağız.

7. Yüce Allah, yeryüzünde bulunan her türlü lezzetli yiyecek ve içecekleri, hoş giyecekleri, ağaçları, ırmakları, ekinleri, meyveleri, göz alıcı manzaraları, zarif bahçeleri, neşelendirici sesleri, güzel manzaraları, altını, gümüşü, atı, deveyi vb. her şeyi bir deneme ve sınama aracı olmak üzere bu dünya yurdu için bir süs olarak yaratmış olduğunu haber vermektedir. “hangisi daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için...”

8. Bununla birlikte Allah, bütün bu sözü edilenleri fani, yok olup gidici ve zeval bulup nihâyete eren varlıklar kılmıştır. Sonunda yeryüzü bitkisiz, bütün lezzet verici şeyleri yok olmuş, dümdüz bir arazi haline gelecek, ırmakları kuruyup bitmiş, üzerindeki eserler yok olup gitmiş, nimetleri zeval bulmuş olacaktır. İşte dünyanın gerçek yüzü budur. Yüce Allah, bu gerçeği gözümüzle görüyormuşuz gibi açıkça bize göstermiş ve ona aldanmaktan bizi sakındırmış, nimetleri sürekli olan ve orada bulunanların mutlu olacağı ebedî bir yurda rağbet etmemizi istemiştir. Bütün bunlar, Allah’ın bize olan rahmetindendir. Dünyanın iç yüzüne bakmaksızın sadece dış görünüşüne bakanlar, onun süs ve gösterişine kanıp aldanırlar. Böylece onlar, dünyaya hayvanlar gibi bağlanır, otlaklarda gezinen dört ayaklılar gibi ondan yararlanmaya çalışırlar. Rablerinin hakkı nedir diye bakmazlar, onu tanımaya en ufak bir gayret harcamazlar. Aksine onların bütün gayretleri, her türlü arzularını ne şekilde gerçekleşirse ve nasıl denk gelirse öylece gerçekleştirmeye yöneliktir. O nedenle bunlardan herhangi birisine ölüm gelip çattığı zaman işlemiş olduğu günahlar ve kusurlardan dolayı değil de kendisi yok olduğu ve lezzetleri elinden kaçıp gittiği için üzülür. Dünyanın iç yüzüne bakıp hem dünyanın hem kendisinin yaratılışından maksadın ne olduğunu bilene gelince böyle bir kimse, yaratılış gayesini gerçekleştirmek hususunda dünyadan kendisine yardımcı olacak kadarını alır ve şerefli ömründe fırsatları değerlendirmeye gayret eder. Dünyayı kalınıp eğlenilecek bir yer değil gelip geçilecek bir mekan kabul eder. Dünyayı bir yolculuk olarak değerlendirir, ebedî kalınacak bir yer olarak değil. Bu kimse, bütün gayretini Rabbini tanımaya, emirlerini yerine getirmeye ve amellerini güzelleştirmeye harcar. İşte böyle bir kimse, Allah nezdinde en güzel bir mevkidedir. Böyle bir kimse, Allah’ın, bütün lütuf ve nimetlerini ihsan etmesine, onu sevinç ve ikramlara gark etmesine layıktır. İşte aldanış içerisinde olan kişi, dünyanın dış görünüşüne bakarken; böyle bir kişi dünyanın gerçek yüzüne bakar; diğeri dünyası için çalışır dururken o, âhireti için amel eder. Bu iki kesim arasında elbette ki fark vardır ve bu iki grup arasındaki fark gerçekten çok büyüktür!

18:8
وَإِنَّا لَجَٰعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا‮٨‬‬‬
Musayev
Biz yer üzündə olan hər şeyi (lazım gəldikdə), məhv edib qupquru bir torpağa döndərərik.
Sultanov
Şübhəsiz, yer üzündəki hər şeyi qupquru bir torpağa da çevirərik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz yer üzündə mövcud olan bü­tün məxluqatı, dünya həyatı sona çatdıqdan sonra, onun məhv edib, üzərində heç bir ot birməyən quraq bir torpaq halına gətirərik. Ey ağıl sahibləri! Elə isə bundan ibrət alın!
18:9
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَٰبَ ٱلْكَهْفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُواْ مِنْ ءَايَٰتِنَا عَجَبًا‮٩‬‬‬
Musayev
Yoxsa sən mağara və Rəqim əhlinin ayələrimizdən ən təəccüblüsü olduğunumu güman edirsən?
Sultanov
Yoxsa Kəhf və Rəqim əhlini möcüzələrimizin ən qəribəsimi zənn etdin?!
*] Təfsirçilərə görə, “Kəhf” dağda yerləşən geniş bir mağara deməkdir. Kafir hökmdarın zülmündən qaçıb bu mağaraya sığınan möminlərə də Əshabi-kəhf deyilmişdir. “Rəqim” kəlməsinə gəldikdə, ona bu mağaranın yerləşdiyi dərə, yaxud bu mağaraya sığınan möminlərin adlarının yazıldığı kitabə kimi mənalar verilmişdir. Ancaq Səhihi-Buxaridə keçən və İbn Abbasdan nəql olunan rəvayətə görə, Rəqim Əshabi-kəhfdən başqa üç nəfərlik bir qrupun adıdır. Onlar yağışlı bir havada bir mağaraya sığındıqları zaman mağaranın önünə böyük bir qaya düşmüş və ağzını tamamilə örtmüşdü. Bu üç nəfərdən hər biri vaxtilə etdiyi gözəl bir əməli yad edib onun vasitəsi ilə Allahdan yardım diləmişlər. Onlardan hər biri dua etdikcə mağaranın ağzı tədricən açılmış və nəhayət xilas olmuşlar.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Sən əshabi-kəhfin və adlarının yazılı olduğu lövhəni möcüzələrimiz­in ən qə­ri­bəsi ol­du­ğunumu zənn etmə. Çünki göylərin və yerin yaradılışı kimi bundan başqa daha da təəccüb doğuran möcüzələrimiz vardır.
Tafsir as-Saadi, 18:8–9

9- Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın? 10- Hani, o gençler bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” 11- Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca (onları uyuttuk). 12- Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.

9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır.
10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti.
11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu.
12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.”(el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.
18:10
إِذْ أَوَى ٱلْفِتْيَةُ إِلَى ٱلْكَهْفِ فَقَالُواْ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا‮١٠‬‬‬
Musayev
Bir zaman gənclər mağaraya sığınıb: “Ey Rəbbimiz! Bizə Öz tərəfindən mərhəmət bəxş et və işimizdə bizə düz yol göstər!”– demişdilər.
Sultanov
Bir vaxt gənclər mağaraya sığınaraq: “Ey Rəbbimiz! Bizə Öz dərgahından mərhəmət bəxş et və bizə bu vəziyyətdən çıxış yolu göstər!” - demişdilər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Bir zaman özlərinin haqq dininə görə qaçıb ma­ğa­raya sığı­nan, Allaha iman etmiş mömin gənclərin özlərinin Rəbbinə dua edərək: "Ey Rəbbimiz! Bi­zə Öz tə­rəfindən mərhəmət əta et, günahlarımızı bağışla. Bizi düşmənlərimizdən qoru və kafirlərdən qaçıb hicrət və Sənə iman etdiyimizə görə haqq və düzgün yola yönəlməmiz üçün bizi hidayət yoluna yönəlt!" – dediklərini yadına sal.
18:11
فَضَرَبْنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمْ فِى ٱلْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا‮١١‬‬‬
Musayev
Biz mağarada onların qulaqlarını illərlə qapalı saxladıq (onları yuxuya verdik).
Sultanov
Buna görə də Biz onları illərlə mağarada yuxulatdıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar özlərinin dininə görə öz qövmlərindən qaçıb mağaraya sığındıqdan sonra heç bir səs eşitməmələri üçün onların qu­laq­la­rına pərdə çəkdik və on­ları çox uzun illər yu­xu­ya daldırıb, yatızdırdıq.
18:12
ثُمَّ بَعَثْنَٰهُمْ لِنَعْلَمَ أَىُّ ٱلْحِزْبَيْنِ أَحْصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓاْ أَمَدًا‮١٢‬‬‬
Musayev
Sonra iki dəstədən (möminlərdən və kafirlərdən) hansının onların (mağarada) qaldıqları müddəti daha düzgün hesabladıqlarını bilmək üçün onları oyatdıq.
Sultanov
Sonra da iki qrupdan hansının, (yuxulayıb) qaldıqları müddəti daha düzgün hesablayacağını bilmək (görmək) üçün onları oyandırdıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Sonra da bunun elmini ortaya çıxararaq bir-biriləri ilə mübahisə edən iki dəstədən han­sının, on­ların mağarada olduqları vaxt yatıb yuxuya daldıqları müd­də­ti daha düzgün he­sabladıqlarını bilmək üçün on­ları yatdıqları çox üzün bir yuxudan oyat­dıq.
18:13
نَّحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِٱلْحَقِّ ​ۚ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ ءَامَنُواْ بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَٰهُمْ هُدًى‮١٣‬‬‬
Musayev
Biz onların əhvalatını sənə həqiqət olaraq söyləyirik. Onlar Rəbbinə iman gətirmiş gənclər idi. Biz də onların hidayətini artırdıq.
Sultanov
Biz onların xəbərini sənə olduğu kimi danışırıq. Həqiqətən, onlar Rəbbinə iman gətirmiş gənclər idi. Biz də onların hidayətini artırdıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Biz sənə onların başların gələn bu əhvalatı və barəsində heç bir şübhə olmayan bu xəbəri olduğu kimi söy­lə­yi­rik. Onlar Rəb­bi­nə iman gə­tirmiş və Allahın rizasını qazanmaq üçün saleh əməllər edən gənc­lər idi. Biz də on­la­rın haqq üzərində sabit qalmalarını və hi­da­yə­tlərini artırdıq.
Tafsir as-Saadi, 18:10–13

13- Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz: Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık. 14- Biz kalplerine metanet verdik de böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâha yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde batıl bir söz söylemiş oluruz.”

13. “Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz.” Bu buyruk ile onların kıssalarına dair tafsilata geçilmiş olmaktadır. Yüce Allah, bu kıssayı Peygamberine gerçek şekliyle ve doğrulukla anlatmaktadır ki onda hiçbir yönden en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık.” Buradaki “فِتۡيَةٌ” kelimesi azlık belirten çoğul kalıptadır ve onların on kişiden az olduklarına delildir. Onlar, kavimlerinden ayrılarak Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız O’na iman etmişlerdi. Yüce Allah da onların imanlarını mükâfatlandırarak hidâyetlerini artırmıştı. Yani onlar, iman yoluna girip hidâyet bulduklarından ötürü Allah da faydalı ilim ve salih amel anlamındaki hidâyetlerini artırmıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah hidâyete erenlerin hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76)
14. “Biz kalplerine metanet verdik de” Yani onlara sabır ve sebat verdik, oldukça tedirgin edici bu halde kalplerinde huzur ve sükûn var ettik. Yüce Allah’ın onları iman ve hidâyete, sabır, sebat, huzur ve sükûna muvaffak kılması, onlara olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. “böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.” Yani bizi yaratan, bizi rızıklandıran, işlerimizi çekip çeviren, bizi besleyip büyüten ancak gökleri ve yeri yaratan, bütün bu muazzam varlıkları tek başına yaratandır. Hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, hiçbir fayda ve zarara güç yetiremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bu putlar, bu heykeller değildir. Böylece onlar, rubûbiyet tevhidini, ulûhiyet tevhidine delil gösterdiler ve şöyle dediler:“Biz, O’ndan başka hiçbir ilâha” yani yaratılmışlardan hiçbirine “yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde” yani yegane Rab ve kendisinden başkasına ibadetin caiz olmadığı yegâne ilâhın O olduğunu bildikten sonra O’nunla birlikte başka ilâhlara yalvaracak olursak “batıl bir söz söylemiş oluruz.” Haktan alabildiğine uzaklaşmış ve doğrudan oldukça uzak bir yola sapmış oluruz. Onlar, böylelikle hem rubûbiyet tevhidini, hem ulûhiyet tevhidini ikrar etmiş, buna bağlı kaldıklarını, O’nun hak, geri kalanların ise batıl olduğunu açıklamış oldular. Bu da onların Rablerini kemal derecesinde tanımış olduklarına, Yüce Allah’ın da onların hidâyetlerini oldukça artırdığına delildir.
18:14
وَرَبَطْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُواْ فَقَالُواْ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَاْ مِن دُونِهِۦٓ إِلَٰهًا ​ۖ لَّقَدْ قُلْنَآ إِذًا شَطَطًا‮١٤‬‬‬
Musayev
Onlar (kafir hökmdarın qarşısında) durub: “Rəbbimiz göylərin və yerin Rəbbidir. Biz heç vaxt Ondan başqa məbuda ibadət etməyəcəyik. Əks halda biz yalan danışmış olarıq!”– deyərkən onların qəlbinə qüvvət verdik.
Sultanov
Onların qəlblərinə qüvvət (cəsarət) verdik. Bu zaman onlar (hökmdarın qarşısında) ayağa qalxaraq belə demişdilər: “Bizim Rəbbimiz göylərin və yerin Rəbbidir. Biz Ondan başqa heç bir ilaha dua etmərik! Yoxsa, haqdan uzaq bir şey söyləmiş olarıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Allahın vəhdaniyyətinə olan imanlrını kafir hökmdarın qar­şısında elan etdikləri zaman, Biz o gənclərin qəlblərini imanla və həmçinin imanlarında sabitqədəm olmaları və vətənlərini tərk etməyə qarşı səbir nümayiş etmələri üçün səbat verib qüvvətləndirdik. Onlar o vaxt qalxıb hökmdara: "İman edib, itaət etdiyimiz Rəbbimiz, göy­lə­rin və ye­rin Rəb­bidir. Biz heç vaxt Ondan başqa, yalandan onların ilah olduqları idda edilən mə­budlara iba­dət et­mə­yə­cə­yik. Əgər biz Ondan başqasına ibadət edəcəyimnizi söyləsək bu zaman haqqdan uzaq və ədalətsiz bir söz söyləmiş olarıq!" – de­mişdilər.
18:15
هَٰٓؤُلَآءِ قَوْمُنَا ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً ​ۖ لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَٰنٍ بَيِّنٍ ​ۖ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا‮١٥‬‬‬
Musayev
(Cavanlardan biri o birilərinə dedi:) “Bizim bu qövmümüz Allahdan başqa məbudlar qəbul etdi. Elə isə onlar bu bütlərə dair bir dəlil gətirsinlər. Allaha qarşı yalan uydurandan daha zalım kim ola bilər?!
Sultanov
Bizim bu qövmümüz Allahdan başqa ilahlar qəbul etdi. Onlar bu ilahlar barəsində açıq bir dəlil gətirməli deyildilərmi?! Elə isə, Allah barəsində yalan uydurandan daha zalım kim ola bilər?!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bunda sonra həmin gənclər bir-biririnə baxaraq: "Bi­zim bu qövmümüz özlərinə Allah­dan başqa ibadət edəcəkləri mə­budlar qə­bul etdilər. Onlar Allahdan başqasına ibadət etdiklərinə görə aşıq-aydın heç bir dəlil gətirməyə qadir deyillər. Allahın şəriki olması barədə ya­lan uydu­ran kimsədən daha zalım bir kəs ola bi­lməz!" – dedilər.
Tafsir as-Saadi, 18:14–15

15- “İşte şu kavmimiz, tuttular O’ndan başka ilâhlar edindiler. (Madem öyle) onlar(ın ilahlığına) dair apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi! O halde yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”

15. Bu gençler, Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu iman, hidâyet ve takvayı söz konusu ettikten sonra bu sefer kavimlerinin Allah’tan başka ilahlara tapınmalarını söz konusu ederek bundan dolayı kavimlerine duydukları kızgınlıklarını dile getirdiler ve onların aslında yaptıkları bu işin doğruluğundan emin olmadıklarını, aksine bilgisizliğin ve sapıklığın en ileri derecesinde olduklarını belirterek şöyle dediler:“(Madem öyle) onlar(ın ilahlığına) dair apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi!” İzlemekte oldukları bu batıla dair bir delil ve bir belge getirselerdi. Fakat buna güçleri yetmez. Çünkü onların bu yaptıkları Allah’a bir iftiradır, O’nun hakkında uydurdukları bir yalandır. Bu ise zulmün en büyüğüdür. O’ndan dolayı Yüce Allah:“O halde yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” buyurmaktadır.
18:16
وَإِذِ ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأْوُۥٓاْ إِلَى ٱلْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحْمَتِهِۦ وَيُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا‮١٦‬‬‬
Musayev
Madam ki, siz onları və Allahdan savayı ibadət etdiklərini tərk etdiniz, elə isə mağaraya sığının ki, Rəbbiniz sizə Öz mərhəmətini geniş etsin və işinizdə sizin üçün fayda hazırlasın.
Sultanov
(Həmin gənclərdən biri belə dedi:) “Madam ki, onlardan və Allahı qoyub ibadət etdiklərindən uzaqlaşmısınız, onda dərhal mağaraya sığının ki, Rəbbiniz sizin üçün Öz mərhəmətindən bəxş etsin və bu işinizdə ehtiyacınız olan şeyləri sizin üçün hazırlasın”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Madam ki, siz qövmünüzdən uzaqlaşdınız, onların Allah­dan savayı ibadət etdik­lə­rini tərk etdi­niz və bundan sonra da yalnız Uca Allaha ibadət edəcəksiniz, elə isə dininizdə sabit qalıb, fitnəyə düşməməkdən ötrü mağa­raya sığı­nın ki, Rəbbiniz sizə Öz mərhə­mə­tini geniş etsin, sizi düşməninizdən hifz edib, onların şərindən qorusun, həyatınızda faydalanasınız deyə işi­nizi asanlaşdırsın və sizə qövmünüz arasında yaşamaqdan daha da xeyirli bir həyat bəxş etsin!
Tafsir as-Saadi

16- “Madem ki onları ve Allah’tan başka tapmakta olduklarını terk ettiniz, o halde mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size faydalı olacak şeyleri kolaylaştırsın.”

16. Yani onlar, birbirlerine şöyle demişlerdi: Siz, madem ki bedenlerinizle ve dinlerinizle kavminizden ayrıldınız; o halde geriye yalnızca onların yapabilecekleri kötülükten kurtuluşu ve bunu sağlayacak yolları aramak kalmaktadır. Çünkü onlar, kavimleri ile savaşamazlardı. Kavimlerinin dinini kabul etmedikleri için de kavimleri arasında kalmaya devam edemezlerdi. “O halde mağaraya sığının” Oraya girin ve orada saklanın “ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size faydalı olacak şeyleri kolaylaştırsın.” Daha önceki buyruklarda ise Yüce Allah, onların kendisine:“Rabbimiz bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” sözleri ile dua ettiklerini haber vermişti. Böylelikle hem kendilerinin herhangi bir güç ve imkâna sahip olmadıklarını ifade etmiş hem işlerini düzeltmek için Allah’a sığınıp dua etmiş hem de Yüce Allah’ın bunu gerçekleştireceğine olan güvenlerini dile getirmiş oluyorlardı. Şüphesiz Yüce Allah da onlara rahmetini yaydığı gibi işlerinde de onlara faydalı olan şeyleri hazırlamıştı. Hem dinlerini ve hem bedenlerini korumuş, hem de onları diğer kullarına gösterdiği âyetlerden birisi kılmıştı. O’nun kendilerine olan rahmetinin bir tecellisi olarak da onlardan yaygın bir şekilde övgü ile söz edilmesini sağlamış, onların önünde her türlü yolu kolaylaştırmıştı. Hatta içinde uykuya daldıkları yer bile mümkün olan en ileri derecede korunan bir yerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
18:17
۞۞ وَتَرَى ٱلشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمْ فِى فَجْوَةٍ مِّنْهُ ​ۚ ذَٰلِكَ مِنْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ ​ۗ مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِ ​ۖ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيًّا مُّرْشِدًا‮١٧‬‬‬
Musayev
(Ya Rəsulum! Əgər orada olsaydın) günəşin doğduğu zaman onların mağarasının sağ tərəfinə yönəldiyini, batdığı zaman isə onlardan uzaqlaşıb sol tərəfə adladığını, onların da mağaranın içində geniş bir yerdə yerləşdiklərini görərdin. Bu, Allahın dəlillərindəndir. Allah kimi doğru yola yönəldərsə, o, doğru yoldadır. Kimi də azdırarsa, ona doğru yolu göstərən bir yaxın adam tapa bilməzsən.
Sultanov
Günəşin doğarkən onların mağarasının sağ tərəfinə meyil etdiyini, batarkən də onlara dəymədən sol tərəfə keçdiyini görərdin. Onlar isə orada geniş bir yerdə yatırdılar. Bu, Allahın möcüzələrindəndir. Allah kimi hidayətə yönəldərsə, o, doğru yoldadır, kimi haqq yoldan azdırarsa, artıq ona doğru yolu göstərən bir dost tapa bilməzsən!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Gənclər mağaraya sığınaraq, onlara əmr olunan şeyə tabe oldular. Uca Allah mağarada onları yuxuya daldırdı və beləliklə də onları düşmənlərinin şərindən qorudu. Ey Onların əhvalatlarını oxuyan kimsə! Günəş məşriqdən doğ­duğu zaman onların ma­ğa­­ra­sı­nın sağ tərəfinə yönəlib ma­ğa­­ra­ya öz süasından toxundurduğunu, bat­dığı zaman isə onlara toxunmadan, onlardan uzaqlaşıb sol tərə­fə adladı­ğı­nı, onlar günəşin hərarəti özlərinə zərər verməyən daima kölğə içində olduqlarını, onların da mağaranın içində geniş bir yerdə yer­ləşdiklərini, ehtiyacları olduğu havanı rahatca necə tənəffüs etdiklərinidə görərdin. Onların mağaraya sığınmaları, orada uzun illər yuxuya dalmaları, günəşin süaları onlara toxunmadan meyil etməsi, mağarada yatdıqları yerin geniş olması və onları öz qövmlərinin şərindən xilas edilməsi Uca Allahın qüdrətinə dəlalət edən qəribə işlərindəndir. Allah kimi doğ­ru yola yönəl­dərsə, həqiqətən də o, doğru yol­dadır. Kimi də azdı­rarsa, ona doğ­ru yolu göstərən və bu yola yönəldən bir yaxın adam tapa bilməzsən. Çünki hidayət bəxş edib, doğru yola yönətmək kiminsə əlində deyil, bu yalnız Uca Allahın əlində olan bir işdir!
Tafsir as-Saadi

17- (Orada olsaydın şunu) görürdün: Güneş, doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafa yönelmekte, battığında da sol taraftan onları teğet geçmektedir. Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. 18- Uyudukları halde sen, onları uyanık sanırdın. Biz, onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu. Eğer (bu halde) onları görseydin, mutlaka arkanı dönüp onlardan kaçardın ve hiç şüphesiz onlardan dolayı için korkuyla dolardı.

17. Yani Yüce Allah, onları güneşten koruyordu. Onlara öyle bir mağara nasip etmişti ki güneş, doğduğunda mağaranın sağ tarafına yönelir, battığında da mağaranın sol tarafına yönelirdi. Böylelikle güneşin sıcaklığı onlara ulaşmaz ve bundan dolayı da bedenleri bozulmazdı. “Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler.” Bu ise hava ve hafif rüzgârlar kendilerine ulaşsın, dar yerde ve boğuk hava içinde, özellikle de uzun süre kalmakla herhangi bir sıkıntı görmesinler diyedir. Bu da hiç şüphesiz Yüce Allah’ın kudretine ve rahmetine delil olan “âyetlerindendir.” Allah’ın onların dualarını kabul ettiğini, onları bu gibi hususlarda dahi hidâyete ilettiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur.” Yani Allah iletmedikçe hidâyete yol bulmanın imkânı yoktur. Dünya ve âhiretin iyiliklerine ileten ve bunları gösteren yalnızca O’dur. “Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” Onun iyiliğine olan hususlara iletmek üzere işlerini çekip çeviren, bunları üstlenen, hayra ve felâha onu yönelten hiçbir kimse bulamazsın. Çünkü Yüce Allah, onun hakkında dalalet hükmünü vermiştir. Hiç kimse O’nun hükmünü geri çeviremez.
18. “Uyudukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Ey onlara bakan kişi, sen onları uyanıkmış gibi sansan da gerçekte onlar uykudadırlar. Müfessirler derler ki: Buna sebep, gözlerinin bozulmasın diye açık bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle onlara bakan kişi uykuda oldukları halde onları uyanık sanırdı. “Biz onları sağa sola çeviriyorduk.” Bu da Allah'ın onların bedenlerini korumasına dahildir. Çünkü kendisine bitişik olan cisimleri yiyip çürütmesi, toprağın tabiatındandır. O nedenle Yüce Allah’ın takdiri, yer vücutlarını bozmayacak şekilde onları sağ ve sol yanlarına çevirmesi şeklinde tecelli etti. Yüce Allah, onları sağ ve sollarına çevirtmeksizin dahi yere karşı korumaya kadirdir. Ancak O, hikmeti sonsuz olandır. Kainattaki kanununun cereyan etmesini ve sebepleri sonuçlara bağlamayı murad etmiştir. “Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu.” Yani ashab-ı kehf ile bulunan köpek de onları koruduğu esnada onlar gibi uykuya dalmıştı. O, mağaranın kapısında yahut orta düzlüğünde bir yerde ön ayaklarını uzatıp uyumuştu. Yüce Allah, onları bu şekilde yerin zarar vermesinden korumuştu. İnsanlara karşı onları korumasına gelince Allah, onlara vermiş olduğu korkunç manzara ile onları korumuş olduğunu haber vermektedir. Bir kimse, onları görecek olsaydı kalbi hiç şüphesiz korku ile dolar ve gerisin geri kaçarak onlardan uzaklaşırdı. İşte bu kadar uzun süre şehire oldukça yakın olmalarına rağmen kimse onları bulmaksızın bu şekilde kalmalarını sağlayan da bu olmuştur. Şehire yakınlıklarının delili ise uyandıkları vakit aralarından birisini şehirden kendilerine yiyecek almak üzere göndermiş olmaları ve onu beklemek üzere yerlerinde kalmış olmalarıdır. Bu, onların şehire oldukça yakın olduklarının delilidir.
18:18
وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ ​ۚ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِ ​ۖ وَكَلْبُهُم بَٰسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِٱلْوَصِيدِ ​ۚ لَوِ ٱطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا‮١٨‬‬‬
Musayev
Onlar yatmış ikən sən onları oyaq hesab edərdin. Biz onları sağa-sola çevirirdik. Onların iti isə girəcəkdə qabaq pəncələrini uzadıb yatmışdı. Əgər sən onları görsəydin, dönüb onlardan qaçardın və dəhşət səni bürüyərdi.
Sultanov
Onlar yuxuda ikən sən onların oyaq olduğunu zənn edərdin. Biz onları sağ tərəfə və sol tərəfə çevirirdik. Onların iti də mağaranın girişində qabaq ayaqlarını uzadıb yatmışdı. Əgər onları müşahidə etsəydin, mütləq dönüb onlardan qaçardın və gördüklərinə görə səni qorxu bürüyərdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Əshabi-kəhfin əhvalatlarını oxuyan kimsə! Onlar yatmış ikən gözləri açıq olduğundan dolayı sən on­ları oyaq zənn edərdin. Halbuki onlar, sözün həqiqi mənasında yuxuya dalmışdılar. Onlar yuxuda ikən torpaq cəsədlərini çürütməsin deyə, Biz bəzən on­ları sağ tərəfə, bəzən də sol tərəfə çe­virirdik. On­ların iti isə mağaranın girəcəyində qabaq pən­cələrini uza­daraq yatmışdı. Əgər sən onları bu vəziyyətdə görsəydin, onlardan qorxduğun üçün dö­nüb qa­çar­­­dın və bu üzdən qəlbini dəh­şət və qorxu bürüyərdi.
18:19
وَكَذَٰلِكَ بَعَثْنَٰهُمْ لِيَتَسَآءَلُواْ بَيْنَهُمْ ​ۚ قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ ​ۖ قَالُواْ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ​ۚ قَالُواْ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَٱبْعَثُوٓاْ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَآ أَزْكَىٰ طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا‮١٩‬‬‬
Musayev
Beləcə onları oyatdıq ki, (nə baş verdiyini) bir-birindən soruşub öyrənsinlər. Onlardan biri: “(Burada) nə qədər qaldınız?”– dedi. (Bəziləri:) “Bir gün, yaxud günün bir hissəsi qədər qaldıq”– dedilər. Digərləri də dedilər: “Qaldığınız müddəti Rəbbiniz daha yaxşı bilir. Birinizi bu gümüş pulunuzla şəhərə göndərin. Qoy baxsın ən təmiz yemək hansıdırsa, ondan sizə azuqə gətirsin. Amma ehtiyatlı olsun və sizin barənizdə heç kəsi duyuq salmasın!
Sultanov
Beləcə, öz aralarında bir-birindən (nə qədər vaxt yatıb qaldıqlarını) soruşsunlar deyə onları oyatdıq. Onlardan biri: “Nə qədər (yatıb) qaldınız?” - dedi. Digərləri: “Bir gün, yaxud günün bir hissəsi qədər qaldıq!” - dedilər. (Onlardan bəziləri də) dedilər ki: “Rəbbiniz, qaldığınız müddəti daha yaxşı bilir. Aranızdan birini bu gümüş pulla şəhərə göndərin ki, hansı yeməyin daha təmiz olduğuna baxsın və o ərzaqdan sizə gətirsin. O, gizlicə hərəkət etsin və qətiyyən sizi heç kimə sezdirməsin!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar haqqında sənə söylədiyimiz hər bir şey, Bizim heyrətamiz qüdrətimiz sayəsində baş verən işlərdəndir. Biz onları, uzun müddət yatdıqdan sonra mağarada nə qədər yuxuya daldıqlarını bir-birindən so­ru­şmaları üçün yuxudan oyatdıq. Onlardan bəziləri mağarada bir gün, yaxud günün bir hissəsi qədər yatdıqlarını dedi­lər. Mağarada yatdıqları müddəti dəqiq bilməyənlər isə: "Mağarada yatıb qaldığınız müddəti Rəbbiniz daha yaxşı bi­lir, bu işi Allaha həvalə edin və sizə aid olan işlə məşğul olun" – deyərək cavab verdilər. Sonra onlardan biri belə dedi: "İndi isə aranızdan bi­ri­ni, bu gümüş pulunuzla həmin şə­hə­rə göndərin. Qoy baxsın yemək satanların hansının yeməyi daha tə­­mizdirsə və hansının qazancı daha halaldırsa, ondan alıb sizə azuqə gə­tirsin. Şəhərə daxil olduqda, oradan çıxdıqda və şəhər sakinləri ilə əlaqə yaratdıqda qoy o, son dərəcə eh­ti­yat­lı ol­sun, ağıllı hərəkət etsin, sonu zərərlə qurtara biləcək hallardan uzaq dursun və heç kəsə sizin yerinizi öyrənməyə imkan verməsin!
Tafsir as-Saadi, 18:18–19

19- İşte böylece kendi aralarında (ne kadar kaldıklarını) sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri:“Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya dah az kaldık” dediler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin de bir baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin. Dikkatlice hareket etsin ve sakın sizi kimseye fark ettirmesin” dediler. 20- “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler. O zaman da ebediyen iflâh olmazsınız.”

19. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, işte böylece kendi aralarında birbirlerine sorsunlar, yani gerçekte ne kadar bir süre kaldıklarını araştırsınlar diye uzunca süren uykularından sonra onları uyandırdık. “İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az kaldık, dediler.” Bu, bu sözü söyleyenin zannına binaen böyledir. Sanki onlar, kaldıkları uzun süre konusunda şüpheye düşmüşler gibidir. Bu yüzden de:“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” diyerek bu konudaki bilgiyi, bilgisi özeliyle geneliyle her şeyi kuşatmış bulunan Allah’a havale ettiler. Bundan sonra Yüce Allah, onları uykuda kaldıkları süreden haberdar etmiş olabilir. Çünkü Yüce Allah, onları kendi aralarında soruştursunlar diye uyandırmış ve onların birbirlerine soru sorduklarını, bu konuda bilgilerine göre konuştuklarını ve sonunda bu hususta şüpheye düştüklerini haber vermiştir. Bunun kesin haberini Yüce Allah’ın onlara bildirmiş olması kaçınılmaz görünmektedir. Biz, bunu Allah’ın onları uykularından uyandırmasındaki hikmetten ve bunu boş yere yapmadığından çıkartıyoruz. Ayrıca Allah, öğrenilmesi istenen hususlarda hakikati bilmeyi isteyen ve bu uğurda bütün imkânlarını ortaya koyan kimseye rahmetinin bir tecellisi olarak o hususu açıklar. Yine Yüce Allah’ın ilerde zikredeceği:“Böylece bulunmalarını sağladık ki Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler”(el-Kehf, 18/21) buyruğunu da buna delil olarak görmekteyiz. Zira eğer durumlarına dair bilgi söz konusu olmasa idi sözü edilen hususa da delil olarak görülemezlerdi. aha sonra kendi aralarındaki bu soru cevap faslından ve Yüce Allah’ın haber verdiği diğer işlerden sonra aralarından birisini beraberlerinde bulunan gümüş paralarla çıkıp kaçtıkları şehirden kendilerine yiyecek bir şeyler almak üzere gönderdiler. Ona en hoş, en lezzetli ve en temiz yemeği seçmesini söylediler. Ayrıca gidişi, alış-verişi ve geri dönüşü esnasında dikkatlice hareket etmesini, arkadaşlarının durumunu gizleyip kimseye onları farkettirmemesini söylediler. Başkalarının kendilerinden haberdar olup bilmesinin de sakıncasını söz konusu ederek şu iki husustan birisi olacağını şöylece dile getirdiler:
20. “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler.” Kavimleri, kendilerini fark edecek olsa ya onları taşa tutar ve dinlerine olan aşırı kin ve öfkelerinden dolayı korkunç bir şekilde onları öldürürlerdi. Yahut da dinlerinden döndürmek için onlara işkence edip kendi dinlerine çevirmeye çalışırlardı. Bu durumda ise ebediyen iflâh olamazlar, aksine dinlerini de dünyalarını da âhiretlerini de kaybederlerdi. Bu son iki âyet-i kerime bazı faydalı hususlara delildir: 1. İlme ve ilmî tartışmalara teşvik. Çünkü Yüce Allah, onları bunun için uyandırmıştı. 2. İlmi hususta herhangi bir şüpheye düşen kimsenin, bu işi daha iyi bilene havale ederek bildiğinin sınırında durması edebine riâyet etmek gerektiği. 3. Alış-verişte vekâletin ve bu hususta ortaklığın sahih olduğu. 4. Eğer Allah’ın yasak kılmış olduğu israf sınırına varmayacak olursa hoş, temiz ve lezzetli şeyleri yemenin caiz olduğu. Çünkü:“baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin” buyurmaktadır. Özellikle de kişinin bünyesine ancak bu tür yiyecekler uygun düşüyorsa bu, böyledir. Muhtemeldir ki bu gençlerin hükümdar çocukları olduğunu söyleyen müfessirlerin birçoğu da buna dayanmışlardır. Çünkü onlar içlerinden gönderdikleri kişiye, ileri gelen zenginlerin yemeyi âdet edindiği şekilde en temiz ve iyi yiyeceklerden almasını söylemişlerdi. 5. Dinde fitneye düşürecek yer ve hususlardan uzak kalmak, gerekli ihtiyat ve tedbirleri almak, saklanmak, bu hususta kişinin gerek kendisi, gerekse de din kardeşleri hakkında gizliliğe riâyet etmesi teşvik edilmektedir. 6. Bu delikanlıların dine aşırı bağlılıkları ve dinleri uğrunda her türlü fitneden kaçıp Allah için vatanlarını terk edişleri vurgulanmaktadır. 7. Şerrin, ihtiva ettiği ve ona karşı nefret uyandırıp onu terk etmeye itecek türden zarar ve kötülüklerinin söz edilmesi gerekir. Bu, geçmişteki mü’minlerin de sonraki mü’minlerin de izlediği bir yoldur. Nitekim ashab-ı kehf de:“O zaman ebediyen iflâh olmazsınız” demişlerdir.
18:20
إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُواْ عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِى مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوٓاْ إِذًا أَبَدًا‮٢٠‬‬‬
Musayev
Əgər onlar sizi tapsalar ya sizi daşqalaq edər, ya da öz dinlərinə döndərərlər. O zaman siz heç vaxt nicat tapa bilməzsiniz!”.
Sultanov
Əgər onlar sizi ələ keçirsələr, ya sizi daşqalaq edib öldürəcək, ya da dinlərinə geri qaytaracaqlar. O zaman əsla nicat tapa bilməyəcəksiniz!”
*] Təfsirçilərə görə, şəhərə göndərilən şəxs əlindəki pulu xərcləmək üçün çıxardığı zaman şəhər əhalisi pulun üstündə qədim hökmdar Dekyanosun şəklini gürüb onun bir xəzinə tapdığını zənn etmiş və onu hökmdarın hüzuruna aparmışdılar. Mağaradakı adamlar yuxuda ikən aradan uzun illər keçmiş və yeni hökmdar da tövhid dinini mənimsəmişdi. Həmin şəxs hökmdara başlarına gələnləri danışmış və hamısı birlikdə mağaraya gedərək bunun həqiqət olduğuna şahid olmuşdular. Yenidən dirilmənin mümkün olduğunu sübut edən bu hadisədən sonra Allah-Təala həmin gənclərin canlarını almışdır.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Əgər qövmünüz sizdən xəbər tutub, yerinizi bilsələr, bu zaman sizi ya daşqalaq edib öldürər, ya da Allahın sizi haqq dinə hidayət etməzdən əvvəl olduğunuz batil dinə geri dön­dərərlər. Əgər siz batil dinə geri dönsəniz, onda siz nə dünya həyatında, nə də axirətdə, heç vaxt nicat tapa bilməz­si­niz, əksinə, Allahın sizi hidayət etdiyi haqq dini tərk edib və batil bir dinə döndüyünüzə görə böyük bir ziyana uğramış olarsınız!
18:21
وَكَذَٰلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوٓاْ أَنَّ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَآ إِذْ يَتَنَٰزَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ ​ۖ فَقَالُواْ ٱبْنُواْ عَلَيْهِم بُنْيَٰنًا ​ۖ رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ ​ۚ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُواْ عَلَىٰٓ أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا‮٢١‬‬‬
Musayev
Beləcə, (insanları) onların halından xəbərdar etdik ki, Allahın vədinin həqiqət olduğunu və (Qiyamət) saatının gələcəyinə şübhə olmadığını bilsinlər. O zaman (möminlər və kafirlər) öz aralarında onların işi barəsində mübahisə edirdilər. (Bəziləri:) “Onların üstündə bir bina tikin. Rəbbi onların halını daha yaxşı bilir!”– dedilər. (Mübahisədə) üstün gələnlər isə: “Onların (məzarı) üstündə mütləq bir məscid tikəcəyik!”– dedilər.
Sultanov
Beləcə (insanları) onların halından xəbərdar etdik ki, Allahın vədinin haqq olduğunu və qiyamətin qopacağına dair heç bir şübhə olmadığını bilsinlər. O zaman aralarında onların (Əshabi-kəhfin) məsələsini müzakirə edərək: “Onların üstündə bir bina tikin! Rəbbi onları ən yaxşı biləndir”, - dedilər. Onların işinə bələd olanlar isə: “Biz onların yanında bir məscid tikəcəyik!” - dedilər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Beləliklə, Bizim, əshabi-kəhfi uzun illər yuxuya daldırmağımız, bu uzun ilərdən sonra onları yuxudan oyatmağımız, öz şəhərlərində yaşayanlara Allahın möminlərə yardım edəcək vədinin və öldükdən sonra yenidən dirilmənin həqi­qət oldu­ğunu və qiyamət saatının da mütləq qopacağını onlara bildirib xəbərdar etmək üçün qüdrətimizə dəlalət edən qəribə işlərimizdən biridir. Əshabi-kəhfin halı insanlara bəlli olduqdan sonra onlar bir müddət həyat sürüb, bunun ardından vəfat etdilər. Onların bu durumuna şahid olan kimsələr onlar üçün nə edəcəkləri darədə ixtilaf etdilər. Onlardan bəziləri: "Əshabi-kəhfi qorumaq və mühafizə etmək üçün mağaranın girəcəyinə bir divar hörün, Rəbbi onların halını daha yaxşı bi­lir, çünki onların uzun illər mağarada yatdıqdan sonra yuxudan oyanmalıarı onların Allah yanında yüksək məqama sahib olduqlarını göstərir!" – dedilər. Bu zaman öz qövmü arasında bəzi nüfuz sahibləri, lakin Allahın dinindən elmsiz olan və həmçinin doğru dəvət sahib olmayan kimsələr: "Əshabi-kəhfə hörmət əlaməti olaraq və onların uzun illər boyu yatdıqları yerlərinin bilinib xatırlanması üçün orada ibadət edilsin deyə on­ların üstündə bir mütləq bir məscid bina edəcəyik!" – dedilər.
Tafsir as-Saadi, 18:20–21

21- Böylece Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler diye insanların, onlardan haberdar olmalarını sağladık ki o sırada onlar, aralarında (kıyamet ve diriliş) meselesini tartışıyorlardı. (Onların ölümlerinden sonra) bazıları: “Üzerlerine bir bina yap(ıp kendi hallerine bırak)ın; Rableri onların durumunu daha iyi bilir” dediler. İdareyi elinde bulunduranlar ise:“Biz, mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz” dediler.

21. Yüce Allah, insanları ashab-ı kehfin durumundan haberdar ettiğini bildirmektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu, uyanmalarından ve içlerinden birisini kendilerine yiyecek almak üzere göndermelerinden, kendisini saklayıp durumlarını gizli tutmasını söylemelerinden sonra olmuştur. Yüce Allah, insanların faydasına, onların da daha çok ecir almalarına sebep olacak bir hususun gerçekleşmesini murad etmişti. Şöyle ki insanlar, Allah’ın diriliş vaadinin hak olduğuna, onda şüphe ve tereddüt bulunmadığına dair Allah’ın âyetlerinden gözle görülür birini onların şahıslarında somut olarak görmüşlerdir. Halbuki daha önceden onların durumunu kendi aralarında tartışıp duruyorlardı. Onlardan kimi, Allah’ın bu vaadini ve amellerin karşılığının görüleceğini kabul ederken kimi de bunu reddediyordu. Şanı Yüce Allah, onların kıssalarını mü’minlerin basiret ve yakînini arttırıcı bir sebep, inkârcılara karşı da bir delil kıldı. Böylelikle onlar da bu hususta ecir almış oldular ve Allah, durumlarını aşikar etti ve onların kadr-u kıymetlerini yükseltti. Öyle ki hallerini bilenler onları yüceltmeye başladılar ve “üzerlerine bir bina yapın”, onların durumlarını ve âkıbetlerini en iyi bilen Allah’tır, dediler. İdareyi elinde bulunduran emir ve yetki sahibi kimseler ise “biz, mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz” Bu mescidde Allah’a ibadet edecek ve orada onların hallerini, başlarından geçenleri hatırlayacağız, dediler. Ancak böyle bir şey, yasak kılınmıştır. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve bunu yapanları yermiştir. Bu olayın burada söz konusu edilmesi, böyle bir işin yerilmediğine delil teşkil etmez. Çünkü ifadeler, ashab-ı kehf’in durumu ve onlardan övgüyle söz edilmesi sadedindedir. O insanlar ise bunda etkilenerek öyle bir hale gelmişlerdir ki “Bunlar üzerinde bir mescid bina edin”, demişlerdir. Oysa daha önce ashab-ı kehf, kavimlerinden yana son derece korkuya kapılmış ve onların kendilerini fark etmesinden çok endişe etmişlerdi. Sonunda ise durum, işte bu hale varmıştı. u kıssada fitnelerden kurtulmak kastıyla dinini korumak için yurdundan kaçan kimseleri Allah’ın bu fitnelerden esenliğe kavuşturacağına, afiyet bulmak isteyene Allah’ın afiyet vereceğine, Allah’a sığınan kimseyi Allah’ın himayesine alacağına ve onu başkasına hidâyet sebebi kılacağına delil vardır. Yine Allah yolunda ve O’nun rızası için zillete katlanan kimsenin akıbetinin, ummadığı bir yerden çok büyük bir izzete kavuşmak ve güçlenmek olacağına da delildir. “Allah’ın katındakiler, iyiler için daha hayırlıdır.”(Âl-i İmran, 3/198)
18:22
سَيَقُولُونَ ثَلَٰثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمً​ۢا بِٱلْغَيْبِ ​ۖ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ ​ۚ قُل رَّبِّىٓ أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ ​ۗ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَآءً ظَٰهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَدًا‮٢٢‬‬‬
Musayev
(Bəziləri: “Onlar) üçdür, dördüncüsü köpəkləridir!”– deyəcəklər. (Digərləri isə “Onlar) beşdir, altıncısı köpəkləridir!”– deyəcəklər. (Bununla da) qeyb haqqında təxmini fikir yürüdəcəklər. (Bəziləri də:) “Onlar yeddidir, səkkizincisi köpəkləridir!”– deyəcəklər. De: “Onların sayını Rəbbim daha yaxşı bilir. (İnsanlardan) bunu bilən çox azdır!” Mağara əhli barədə (ayələrə əsaslanaraq) açıq mübahisə et və (kitab əhlinin) heç birindən onlar barədə bir şey soruşma!
Sultanov
(İnsanlardan bəziləri): “Onlar üç nəfər idilər, dördüncüsü də itləri idi”, - deyəcəklər. (Bəziləri də) qeyb (onların sayı) barəsində fikir yürüdərək: “Beş nəfər idilər, altıncısı da itləri idi”, - deyəcəklər. (Digərləri isə:) “Yeddi nəfər idilər, səkkizincisi isə itləri idi”, - deyəcəklər. De ki: “Onların sayını ən yaxşı Rəbbim bilir. Onlar haqqında məlumatı olanlar çox azdır”. Ona görə də açıq-aydın dəlillər istisna olmaqla, onlar barəsində mübahisəyə girişmə və onların (kitab əhlinin) heç birindən onlar haqqında soruşma!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Mağarada yuxuya dalan gənclərin sayı barədə münaqişə edənlərdən bəziləri: "Onlar üç kişidir, dör­dün­cü­sü isə köpəkləridir!" – de­yəcək­lər. Digərləri isə "On­lar beş kişi­dir, altıncısı isə köpəklə­ri­dir!" – de­yəcək­lər. Bu­ iki dəstə nə söyləmişsə, bunların hər ikisi də zənnə qapanaraq, bilmədikləri bir şeyi təxmin edərək söyləyəmişdilər. Bəzi­ləri də: "On­lar yed­di­ kişi­dir, səkki­zincisi isə kö­pəklə­ri­dir!" – de­yəcək­lər. Ey Peyğəmbər! Onlara belə de: "On­la­­rın sa­yını Rəbbim daha yaxşı bilir. Rəbbin bildirdiyi kimsələr müstəsna olmaqla insan­lardan onların sayının nə qədər olduğunu bilən çox az­dır. Sən nə onların sayı və nə də başqa halları barədə, istər Kitab əhli ilə istərsədə ki qeyriləri ilə açıq-aydın bir şəkildə və çox da dərinə varmadan və Allahın onlar barədə sənə nazil etdiyi ayələrə istinad edərək mübahisə et. Kitab əhli və ya başqalarından əshabi-kəhf barədə bir şey soruşma, çünki onlar bu hekayət haqqında heç bir elmə sahib deyillər!"
Tafsir as-Saadi

22- “Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. “Beştir, altıncıları köpekleridir” de diyecekler. Bu (sözler) gaybı taşlamaktan ibarettir. “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” de diyecekler. De ki:“Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.” O halde onlar hakkında açık (delile dayalı hususlar) dışında tartışma! Onlara dair o (ehli kitaptan) hiç kimseye de bir şey sorma!

22. Şanı Yüce Allah, Kitap ehlinin gayba taş atmaları ve bilmedikleri hususlarda yalan söylemeleri sebebiyle ashab-ı kehfin sayıları hususunda ileri derecede bir anlaşmazlık içerisinde olduklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu konuda onların üç ayrı görüşü vardır: Kimisi “onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir”, derken kimileri “onlar beş kişidir, altıncıları köpekleridir”, derler. Bu iki kanaatten sonra Yüce Allah, bunun onların gaybı taşlamalarından ibaret olduğunu söz konusu etmektedir ki bu da iki görüşün batıl olduğuna delildir. Aralarından “onlar yedi kişidir, sekizincileri de köpekleridir”, diyenler de vardır. Allah daha iyi bilir ama doğru olan görüş bu olsa gerektir. Çünkü Yüce Allah, ilk iki görüşün batıl olduğunu belirtmekle birlikte bu görüşün batıl olduğuna dair bir ifade zikretmemiştir. İşte bu, bu görüşün doğruluğuna dair bir delildir. Bununla birlikte bu, faydasız bir tartışmadır. Zira onların sayılarını bilmekle insanların dini ya da dünyevi herhangi bir maslahatları tahakkuk etmez. Bundan dolayıdır ki Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“De ki: Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez” Bu pek az kimseler de doğruya isabet ettiren ve isabet ettiklerini de bilen kimselerdir. “O halde onlar hakkında açık (delile dayalı hususlar)” yani ilim ve kat’i kanaate dayalı ve fayda sağlayacak olan şeyler “dışında tartışma!” Çünkü ancak kat’i bilgiye dayalı olan tartışmalarda bir fayda olur. Bilgisizliğe, gayba taş atmaya dayalı yahut da faydasız şeyler hakkındaki tartışmalarda ya karşı taraf inatçı birisidir ya da hiçbir önem taşımayan ve bilinmesi sonucunda dini bir fayda elde edilemeyen hususlarda tartışma yapılmaktadır. Ashab-ı kehf’in sayısı ve buna benzer hususlarda olduğu gibi. Bu hususlardaki çokça münakaşaların, ardı arkası gelmeyen tartışma ve araştırmaların, zaman kaybetmekten ve faydasız yere kalplerdeki sevgiyi zedelemekten başka bir sonucu yoktur. “Onlara” yani ashab-ı kehf’in durumuna “dair” Kitap ehlinden “hiç kimseye de bir şey sorma!” Çünkü onların ashab-ı kehf hakkındaki kanaatlerinin esası, hak adına hiçbir şey ifade etmeyen zan ve “gayba taş atmak”tan ibarettir. Bu buyrukta ya hakkında soru sorulan hususa dair yeterli bilgisi bulunmaması yahut da ne söylediğine aldırmayıp kendisini gelişigüzel konuşmaktan dizginleyecek takvaya sahip olmaması dolayısıyla fetva sorulmaya ehil olmayan kimselere fetva sormanın yasak olduğuna delil vardır. Bu tür kimselere soru sorup fetva istemek yasakladığına göre o kimselerin bizatihi fetva vermelerinin yasak olması öncelikle söz konusudur. Yine bu âyet-i kerime, bir kimseye bazı hususlarda fetva sormanın yasak bazılarında ise yasak olmayacağına delildir. Buna göre ona sadece ehil olduğu hususlarda fetva sorulur. Çünkü Yüce Allah, burada onlara kayıtsız ve şartsız olarak fetva sormayı yasaklamamakta, sadece ashab-ı kehf kıssası ve buna benzer hususlar hakkında onlara fetva/soru sormayı yasaklamaktadır.
18:23
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاْىْءٍ إِنِّى فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا‮٢٣‬‬‬
Musayev
Heç bir şey barəsində: “Mən onu sabah edəcəyəm!”– demə!
Sultanov
Heç bir şey üçün əsla: “Mən bunu sabah edəcəyəm”, - demə!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Sabah etmək istədiyin bir iş barəsində: "Mən sabah onu mütləq edəcəyəm!" – demə! Çünki sən, sabah həmin işi edə biləcəyini və ya o işi etməyə sənə hər hansı bir maneənin çıxacağını bilmirsən. Uca Allah bu ayədə Peyğəmbərə (sallallahu aleyhi və səlləm) xitab etsədə, amma ayənin mənası hər müsəlmana aiddir.
Tafsir as-Saadi

23- Hiçbir şey hakkında sakın:“Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” deme! 24- Ancak Allah dilerse (yapacağım de!) Unuttuğun zaman da Rabbini an ve: “Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” de.

23. Her ne kadar buradaki yasağın özel bir sebebi var ve bu, Allah Rasûlüne yönelik ise de buradaki yasak, diğerleri gibi umumî olup bütün mükellefleri kapsar. Yüce Allah, kulun geleceğe dair hususlar hakkında “Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” ifadesini “Allah dilerse (İnşaallah)” ile birlikte söz konusu etmedikçe söylemesini yasaklamaktadır. Çünkü bu, sakıncalı bir husustur. Zira bu, kişinin yapıp yapamayacağını, olup olmayacağını bilemeyeceği, geleceğe dönük ve gayba ait bir sözdür. Ayrıca böyle bir ifadede söz konusu fiili bağımsız olarak kulun kendi meşîetine/dilemesine bağlaması anlamı da çıkar ki bu da sakıncalı ve yasaktır. Zira bütün meşîet ve irade yalnız Allah’ındır:“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”(et-Tekvîr, 81/29) Diğer taraftan Yüce Allah’ın meşîeti/dilemesini söz konusu etmek (inşaallah demek), işleri kolaylaştırır, o işlerde bereketin hasıl olmasına ve kulun da Rabbinin yardımına mazhar olmasına vesile olur.
24. Kul, bir beşer olduğundan dolayı “inşaallah” demeyi unutması kaçınılmaz bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah, arzulananın gerçekleşmesi ve sakıncalı durumun bertaraf edilmesi için hatırlandığı vakit adının anılmasını ve “inşaallah” denmesini emretmektedir. “Unuttuğun zaman da Rabbini an” buyruğunun umum ifadesinden unutma anında Allah'ın anılması gerektiği de anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’ın adını anmak, unutmayı ortadan kaldırır ve kulun yanıldığı şeyi hatırlamasına vesile olur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın adını anmayı unutup gaflete düşen kimseye de Rabbini anması ve gafillerden olmaması emredilir. ul, hem hakka isabet ettirmek hem de söz ve fiillerinde unutmamak için Yüce Allah’a muhtaç olduğundan dolayı ona:“Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” demesi emredilmektedir. Bu buyruğuyla Allah, dua etmeyi, O’nun rahmetini ummayı, doğruya ulaştıran en kestirme yola iletmesi hususunda O’na güvenmeyi emretmektedir. Bu hale ulaşan, hidâyeti ve doğruyu bulmak yolunda bütün gayretini ortaya koyan bir kul, bu gayesinde muvaffak kılınmaya ve Rabbi tarafından yardıma mazhar olmaya layık olur.
18:24
إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ ​ۚ وَٱذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰٓ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّى لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا‮٢٤‬‬‬
Musayev
Ancaq: “Əgər Allah istəsə!” (“İnşallah”- de!) Unutduğun zaman Rəbbini yada salıb: “Ola bilsin ki, Rəbbim məni haqqa bundan daha yaxın olan bir yola yönəltsin”– de.
Sultanov
Ancaq: “Allah diləyərsə (“İnşallah” - de)!” (İnşallah deməyi) unutduğun zaman Rəbbini an və belə de: “Ola bilsin ki, Rəbbim məni indikindən daha çox doğruya yaxınlaşdırar”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ancaq o edəcəyin hər hansı bir işi Allahın istəyinə bağlayaraq belə deməlisən: "Əgər Allah is­tə­sə ("in­şallah") o işi edəcəyəm!". İn­şallah deməyi unut­du­ğun za­man Rəbbi­ni yada salıb: "Ümid edirəm ki, Rəb­bim məni hidayət və müvəffəqiyyət baxımından bun­dan daha yaxın olan bir yola yönəltsin" – de.
18:25
وَلَبِثُواْ فِى كَهْفِهِمْ ثَلَٰثَ مِاْئَةٍ سِنِينَ وَٱزْدَادُواْ تِسْعًا‮٢٥‬‬‬
Musayev
Onlar mağarada üç yüz il, üstəlik doqquz il də qaldılar.
Sultanov
il qaldılar).
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Əshabi-kəhf qaldıqları mağarada düz üç yüz doqquz il qaldılar.
Tafsir as-Saadi, 18:24–25

25- Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Dokuz yıl daha eklediler. 26- De ki:“Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’na aittir. O ne iyi görür, ne iyi işitir! Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur. O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.”

25-26. Allah Teala, Peygamber’e ashab-ı kehf hakkında Kitap ehline bilgileri olmadığı için soru sormayı yasakladıktan sonra ve Allah da gizli açık her şeyi bildiğinden dolayı ona ashab-ı kehf’in mağarada uyudukları süreyi haber vermekte ve buna dair bilginin yalnızca kendi nezdinde olduğunu bildirmektedir. Çünkü bu da göklerdeki ve yerdeki gaybın bir parçasıdır. Bunların gaybını bilmek ise Allah'a mahsustur. O’nun rasulleri vasıtasıyla bildirdiği gaybe dair haberlerde herhangi bir şüphe söz konusu olmaz, bunlar kesin doğrudur ve gerçektir. Kullarını muttali kılmadığı herhangi bir gaybı ise hiçbir yaratılmışın bilmesine imkân yoktur. “O ne iyi görür, ne iyi işitir!” buyruğu, Yüce Allah’ın kemal derecedeki işitme ve görmesinin, işitilecek ve görülecek türden olan her şeyi kuşatmasının gerçekten hayret edilecek bir konumda olduğunu ifade eder ki bu da Yüce Allah’ın bilinme özelliği bulunan her şeyi bilgisiyle kuşattığının haber verilmesinden sonra zikredilmiştir. aha sonra Allah, genel ve özel gerçek dost ve yardımcının da sadece kendisi olduğunu haber vermektedir. Bütün kainatın işlerini üstlenmiş olan mutlak yönetici O’dur. Mü’min kullarının dostu da O’dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. En kolay olana doğru yol almalarını kolaylaştırır ve zor olandan da onları uzak tutar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur” buyurmaktadır. Yani lütfu ve keremiyle, ashab-ı kehf’in, işlerini üstlenen ve hiçbir yaratılmışa onları terk etmeyen yalnızca O’dur. “O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” Bu, hem kevnî ve kaderî hükmü, hem de şer’î ve dinî hükmü içine alır. Kaza ve kaderiyle, yaratma ve tedbiriyle, bütün mahlukatın yegane hakimi O olduğu gibi, emir ve yasaklarıyla, sevap ve cezası ile de onların gerçek hakimi yalnızca O’dur. Allah, göklerin ve yerin gaybının yalnızca kendisine ait olduğunu, herhangi bir mahlukun -bizzat kendisinin kullarına haber verdiği yolun dışında- bunu bilmeye yol bulmasının imkânsız olduğunu haber verdikten sonra Kur’an, pek çok gaybî hususu kapsadığından dolayı ona yönelmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:
18:26
قُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواْ ​ۖ لَهُۥ غَيْبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ​ۖ أَبْصِرْ بِهِۦ وَأَسْمِعْ ​ۚ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِى حُكْمِهِۦٓ أَحَدًا‮٢٦‬‬‬
Musayev
De: “Onların nə qədər qaldıqlarını Allah daha yaxşı bilir. Göylərin və yerin qeybi ancaq Ona məxsusdur. O, necə gözəl görür, necə də yaxşı eşidir! Onların Allahdan başqa heç bir himayədarı yoxdur. O Öz hökmünə heç kəsi şərik etməz!”
Sultanov
De: “Onların nə qədər qaldıqlarını ən yaxşı Allah bilir. Göylərin və yerin qeybi Ona aiddir. O necə də gözəl görür, necə də yaxşı eşidir! Onların Allahdan başqa heç bir himayədarı yoxdur. O, Öz hökmranlığına heç kimi ortaq etməz”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Onlara de: "Əshabi-kəhfin mağaralarında nə qədər qal­dıqla­rı­nı Allah daha yaxşı bilir. Artıq uca Allah onların mağaralarında qaldıqları müddəti bizə bildirmişdir. Bundan sonra bir kimsənin uca Allahın söylədiyinin üzərinə hər hansı bir söz söyləməyə haqqı yoxdur. Çünki göy­lə­rin və yerin qeybində olan hər bir şeyin yaradılması və elmi yalnız Ona aiddir. Uca Allah nə gözəl gö­rəndir, O, hər bir şeyi görür. Uca Allah nə gözəl eşidəndir, O, hər bir şeyi eşi­dir! İnsanların Allahdan başqa onların işlərinə yardım edən heç bir dostu və hima­yə­darı yox­dur. Uca Allah Öz hökmünə heç bir kimsəni əsla şərik et­məz. Höküm verən yalnız Odur!"
18:27
وَٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ ​ۖ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا‮٢٧‬‬‬
Musayev
Rəbbinin Kitabından sənə vəhy olunanları oxu. Onun kəlmələrini heç kəs dəyişdirə bilməz. Ondan başqa heç bir sığınacaq tapa bilməzsən.
Sultanov
Rəbbinin kitabından sənə vəhy olunanı oxu! Onun kəlmələrini heç kim dəyişdirə bilməz. Ondan başqa heç bir sığınacaq da tapa bilməzsən.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Allahın sənə Quranda vəhy etdiyini oxu və onunla əməl et. Onun kəl­mə­lərini dəyişdirəcək bir kimsə yoxdur. Çünki bu kəl­mə­lərin hamısı doğru və hamısı ədalətli kəl­mə­lərdir. Sən uca Allahdan başqa heç bir sı­ğına­caq və ya səni qoruyacaq bir kimsə əsla ta­pa bilməz­sən.
Tafsir as-Saadi, 18:26–27

27- Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı tilâvet et! O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Sen, O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.

27. Tilâvet burada tâbi olmak, demektir. Yani anlamlarını bilmek ve kavramak, verdiği haberleri tasdik etmek, emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah’ın sana vahyettiklerine tabi ol! Çünkü bu Kitap, sözlerinin değiştirilmesi söz konusu olmayan, üstün ve değerli bir kitaptır. Yani bu sözlerin; doğruluklarının, adaletlerinin ve güzelliklerinin ulaşılamayacak derecede olması dolayısıyla değişikliğe uğratılması mümkün değildir. “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamdır.”(el-En’âm, 6/115) Bu sözlerin kemali, eksiksizliği dolayısıyla bunların değiştirilmeleri, değişikliğe uğratılmaları imkânsızdır. Eğer eksik olsaydı, o takdirde kısmen veya tamamen değişikliğe uğratılmaları söz konusu olurdu. Bu buyruklar ile Kur’an-ı Kerim, O’na yönelmeyi teşvik anlamını da ihtiva ederek ta’zim edilmektedir. “Sen, O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.” Yani Rabbinden başka himayesine gireceğin bir sığınağın, korumasına gireceğin bir barınağın yoktur. Bütün hususlarda yegane sığınak O olduğuna göre gizli ve açık tüm hallerde yalnız O’nun sevilmesi, O’na yönelinmesi, bütün hallerde O’na muhtaç olunduğunun bilinmesi ve bütün ihtiyaçların yalnızca O’ndan istenmesi gerekir.
18:28
وَٱصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِٱلْغَدَوٰةِ وَٱلْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُۥ ​ۖ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ​ۖ وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُۥ عَن ذِكْرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمْرُهُۥ فُرُطًا‮٢٨‬‬‬
Musayev
Səhər və axşam çağı Rəbbinin Üzünü (rizasını və ya savabını) diləyərək Ona dua edənlərlə birlikdə özünü səbirli apar. Dünyanın bərbəzəyini istəyərək nəzərlərini onlardan çevirmə. Qəlbini Bizi anmaqdan xəbərsiz etdiyimiz, nəfsinin istəklərinə uyan və işləri səmərəsiz olan bir kimsəyə itaət etmə!
Sultanov
Səhər-axşam Rəbbinin rizasını diləyərək Ona dua edənlərlə birlikdə (çətinliklərə qarşı) səbir et! Dünya həyatının zinətini istəyərək gözlərini onlardan çevirmə! Qəlbini Bizi anmaqdan qafil etdiyimiz, nəfsinin istəklərinə uyan və işində ifrata varan kimsəyə boyun əymə!
*] Qüreyş qəbiləsinin başçılarından bəziləri Həzrət Peyğəmbərdən s.ə.s.), Allaha və Peyğəmbərə səmimi-qəlbdən bağlı olan yoxsul möminləri qovmasını istəmiş və bu təqdirdə onunla görüşə biləcəklərini bildirmişdilər. Buna görə də yuxarıdakı ayə nazil olmuş və müşriklərin bu istəklərinin yerinə yetirilməməsi əmr edilmişdir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Özünü səhər və axşam çağı, ixlasla Rəb­binə dua və ibadət edən kimsələrlə daima bir­likdə et. Zəngin və şərəfli insanlarla oturub-durmağa həris olub, nəzərlərini ixlasla Allaha ibadət edən kimsələrdən çevirmə. Qəlbini möhürləyərək Bizi zikir etməkdən xə­bərsiz etdiyi­miz, sənə öz məclisindən yoxsulları uzaqlaşdırmağı əmr edən, nəf­sinin istək­lərini Rəbbinə itaət etməkdən üzstün tutan və işləri boş faydasız və ziyan olan bir kim­sə­yə ita­ət etmə!
Tafsir as-Saadi

28- Rablerinin cemalini isteyerek sabah-akşam dua edenlerle beraber olmakta sabır ve sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevâsına uymuş ve işi gücü haddi aşmak olanlara da itaat etme!

28. Yüce Allah, Peygamber’i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de bütün emir ve yasaklarda onu izlemesi gerekenlere de şunu emretmektedir: Nefsinizi sabırla Allah’a yönelmiş mümin kullarla birlikte tutun. Onlar ki “sabah-akşam” günün başında da sonunda da “Rablerine dua eden” ve bununla Allah’ın cemalini isteyen kimselerdir. Yüce Allah, bu mü’minleri ibadet etmekle ve ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla nitelendirmektedir. Bu buyrukta iyi kimseler ile arkadaşlık etmek, onlar ile arkadaşlığı sürdürmek için nefse karşı mücadele vermek, fakir olsalar dahi onlarla oturup kalkmak emredilmektedir. Çünkü onlarla arkadaşlık etmenin sayılamayacak kadar çok faydaları vardır. “Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma.” Gözlerini onlardan başka tarafa çevirme. Çünkü dünya hayatının zinetini isteyerek bunun aksini yapmak, faydalı değil zararlıdır, dini maslahatları ortadan kaldırır. Dünya hayatının süsünü istemek, kalbin dünyaya bağlanması sonucunu verir. Böylelikle düşünceler ve duygular dünyaya yönelik olur ve kalpteki âhiret arzu ve isteği sona erer. Dünya hayatının süsü, görenin hoşuna gider ve kalbi büyüler. Bunun sonucunda da kalp, Allah’ı anmaktan yana gaflete düşer. Zevklerine ve arzularına yönelir, vakti zayi olur. İşi çığırından çıkar, ebedî zarara ve sonu gelmez pişmanlığa gömülür. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız” Allah’tan gafil olan ve bunun sonucunda Allah’ı anmaktan yana gaflete düşmekle cezalandırılan “hevâsına uymuş, işi gücü haddi aşmak olanlara da itaat etme!” Hevâ ve hevesinin arkasından gidip ona uyan, canının çektiğini yapan ve bu uğurda helak olup hüsrana uğrayacak olsa dahi onu gerçekleştirmek için çabalayıp duran bir kimseye itaat etme. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah’ın:“Kendi hevâsını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu kimse hakkında ne dersin?”(el-Câsiye, 45/23) buyruğunda olduğu gibi hevasını ilâh edinmiştir. Dini ve dünyevi maslahatları hususunda da haddi aşmış, yani bu maslahatları zayi edip boşa çıkarmış böyle bir kimseye itaat etme. İşte Yüce Allah bu gibilerine itaati yasaklamaktadır. Çünkü ona itaat, ona uymayı gerektirir. Diğer taraftan böyle bir kimse ancak kendisinin sahip olduğu niteliklere davet eder. yet-i kerime kendisine itaat edilmesi ve insanlara önder olması gereken kimselerin şu vasıflara sahip olması gerektiğine delildir: Kalbi Allah’ın sevgisi ile dolup bu hali diline taşan, buna bağlı olarak sürekli Allah’ı anan, Allah’ı razı eden şeylere uyan, bunları hevâsından önde tutan, böylelikle vaktini iyi değerlendirip halini düzelten, fiilleri istikamet üzere olan, diğer insanları da Allah’ın kendisine olan bu lütuf ve ihsanına davet eden kimseler. İşte böyleleri, uyulmaya ve önder yapılmaya layıktır. Âyet-i kerimede sözü edilen sabır, sabır türlerinin en yücesi olan Allah’a itaat üzere sabırdır. Bunun sayesinde sabrın diğer çeşitleri de tahakkuk eder. Yine bu âyet-i kerimede günün başında ve sonunda Allah’ı anmanın, dua ve ibadet etmenin müstehap olduğuna da delil vardır. Çünkü Yüce Allah, böylelerini bu vasıflarıyla övmektedir. Yüce Allah’ın yapanı övdüğü her bir fiil de Allah’ın o fiili sevdiğine delildir. Allah o fiili seviyor ise onun yapılmasını emir ve teşvik ediyor demektir.
18:29
وَقُلِ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ ​ۖ فَمَن شَآءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَآءَ فَلْيَكْفُرْ ​ۚ إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلظَّٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا ​ۚ وَإِن يَسْتَغِيثُواْ يُغَاثُواْ بِمَآءٍ كَٱلْمُهْلِ يَشْوِى ٱلْوُجُوهَ ​ۚ بِئْسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتْ مُرْتَفَقًا‮٢٩‬‬‬
Musayev
De: “Haqq Rəbbiniz tərəfindəndir. Kim istəyir iman etsin, kim də istəyir iman etməsin.” Biz zalımlar üçün elə bir Od hazırlamışıq ki, onun divarları onları əhatə edəcəkdir. Onlar kömək dilədikdə əridilmiş mədən kimi üzlərini yandırıb yaxan bir su ilə kömək ediləcəkdir. Nə pis içki, necə də pis məskəndir!
Sultanov
De: “Haqq sizin Rəbbinizdəndir. Ona görə də istəyən inansın, istəyən inkar etsin. Biz zalımlar üçün elə bir cəhənnəm hazırlamışıq ki, onun divarları onları hər tərəfdən əhatə edər. Əgər (susuzluğa görə) yardım istəsələr, onlara əridilmiş mədən kimi üzləri qızardan bir su ilə yardım olunar. O necə də pis içki və necə də pis məskəndir!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Qəlblərinin qəflətindən dolayı Allahın zikrindən üz çevirən kimsələrə belə de: "Sizə gətirdiyim bu din, haqq dindir. Bu din məndən deyil, Allah tərəfindəndir. Məndən möminləri öz məclisimdən qovmağımı tələb etmənizi də yerinə yetirməyəcəyəm. Sizdən kim bu haqqa iman etmək istəyirsə, iman etsin, buna görə sonda Allahın ona verəcəyi mükafat onu çox sevindirəcək. Kim də kafir olmaq istəyirsə qoy kafir olsun, buna görə də sonda onu gözləyən əzab onu çox məyus edəcək!" Biz Allaha küfür etməyi seçərək özlərinə zülm edən zalım­lar üçün Cəhənnəmin divarları onları əhatə edən əzəmətli bir od ha­zırlamışıq. Onlar oradan qaçıb canlarını qurtara bilməyəcəklər. Onlar şiddətli susuzluqdan dolayı su istədiklərində, onlara qaynar və çirkli yağ kimi su ilə kömək ediləcək­dir. Onlar həmin suyu içdikdə o suyun hərarətindən üzləri qovurulacaqdır. Onlara kömək edilərək verilən bu su, necə də pis və murdar bir sudur. Çünki bu su, onlıarın susuzluğunu yatızdırmaz, əsksinə susuzluqlarını daha da artırar. Onların dərilərini yandırıb-yaxan alov da əsla söndürülməz. Həqiqətən, Cəhənnəm necə də pis məs­kən və pis qərar tutulan bir yerdir!
Tafsir as-Saadi

29- De ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Gerçekten biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları onları çepeçevre kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse erimiş maden gibi olan bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su yüzleri kavurur. O, ne fena içecektir! Orası da ne kötü konaktır! 30- İman edip salih amellerde bulunanlara gelince şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. 31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtları üzerinde kurulurlar. Bu, ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!

29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”(el-Bakara 2/256)“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur. aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır.
30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder.
31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.
18:30
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا‮٣٠‬‬‬
Musayev
İman gətirib saleh əməllər edənlərə gəlincə, Biz yaxşı işlər görənlərin mükafatını puç etmərik.
Sultanov
İman gətirib yaxşı işlər görənlərə gəldikdə, şübhəsiz ki, Biz yaxşı əməl sahiblərinin mükafatını zay etmərik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Sözsüz ki, Allaha iman gətirib, saleh əməllər edənlər, əməllərini gözəl bir şəkildə əta etdiklərinə görə onlar üçün böyük bir savab vardır. Biz yaxşı işlər görənlərin əcrini puç etmərik. Əksinə, onların əcirlərini naqis edilmədən, kamil bir şəkildə verərik.
18:31
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّٰتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَٰرُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ ​ۚ نِعْمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا‮٣١‬‬‬
Musayev
Məhz onlar üçün (ağacları və qəsrləri) altından çaylar axan Ədn cənnətləri hazırlanmışdır. Onlar orada qızıl bilərziklərlə bəzədiləcək, taftadan və atlazdan yaşıl paltarlar geyəcək və orada taxtların üstündə dirsəklənəcəklər. Nə gözəl mükafat, necə də gözəl məskəndir!
Sultanov
Onlar üçün (ağacları) altından çaylar axan Ədn cənnətləri vardır. Onlar orada taxtlar üzərində əyləşərək qızıldan bilərziklərlə bəzənəcək, nazik və qalın ipəkdən yaşıl paltarlar geyəcəklər. O nə gözəl mükafat və nə yaxşı məkandır!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
İman edərək, saleh əməllər etməklə vəsf olunan o kimsələr üçün sarayları altın­dan şirin dadlı Cənnət çayları axan, içində əbədi qalacaqları cən­nətlər hazırlan­mışdır. Onlar ora­da qızıl bilərziklərlə bəzə­di­lə­cək, nazik və qalın ipəkdən yaşıl paltarlar geyə­cək və üstləri gözəl bəzəklərlə bəzədilmiş taxt­la­rın üs­tündə dir­səklənə­cək­lər. Onlara verilən mükafat nə gözəl mü­ka­fatdır, içərisində qərar tutacaqları Cənnət nə necə də gözəl məskəndir!
18:32
۞۞ وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَٰبٍ وَحَفَفْنَٰهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا‮٣٢‬‬‬
Musayev
Onlara iki kişinin (əhvalatını) misal çək. Onların birinə iki üzüm bağı verib onları xurmalıqlarla əhatə etdik və aralarında əkin saldıq.
Sultanov
Onlara iki adamı misal ver. Onlardan birinə iki üzüm bağı vermişdik və hər ikisini xurmalıqlarla əhatə edib aralarında da əkin bitirmişdik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Onlara, biri mömin, digəri kafir olan iki kişinin əhva­la­tını mə­səl çək. Bunlardan kafir olanına iki üzün bağ ve­rib, bu iki üzüm bağını da xur­ma­ ağacları ilə əhatə etdik və bu iki bağın boş qalan yerlərində əkin saldıq.
Tafsir as-Saadi, 18:30–32

32- Onlara şu iki adamı misal ver: Birine iki üzüm bağı vermiştik. Bu iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış ve ikisinin arasında da ekin bitirmiştik. 33- Her iki bağ da yemişlerini vermiş ve hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık.

32. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şunu emretmektedir: İnsanlara birisi Allah’ın nimetlerine şükreden, diğeri ise bunlara nankörlük eden iki kişiyi örnek ver ve bu ikisinin söyledikleri sözlerle yaptıkları davranışlarını ve bunun neticesinde husule gelen dünyevî ve uhrevî ceza ile mükâfatı anlat ki bu iki kişinin hallerinden gerektiği gibi öğüt alsınlar, onların akıbetlerinden ibret alsınlar. Bu iki kişinin kim olduklarını, hangi zamanda ve hangi yerde yaşadıklarını bilmenin herhangi bir faydası yahut sağlayacağı olumlu bir sonuç yoktur. Çünkü esas fayda, onların başından geçen olayın (kıssanın) anlatılmasıyla anlaşılır, bunun dışındaki şeyleri öğrenmeye kalkışmak ise tekellüftür. Bu iki kişiden biri olan ve Allah’ın büyük nimetlerine nankörlük eden kişiye Yüce Allah, üzüm bağlarından oluşan ve “etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış” olduğu iki bahçe vermişti. Bu iki bahçede her türlü meyveden vardı. Özellikle de ağaçların en değerlileri olan üzüm ve hurma ağaçları vardı. Üzüm bağı, bahçenin ortasında, hurma ağaçları ise onun etrafını çevirip sarmış bulunuyordu. Bahçe, gerçekten güzel bir görünüşe sahipti. Bahçe ve hurma ağaçları, meyveleri tam olarak olgunlaştıracek ve lezzetine lezzet katacak şekilde rüzgar ve güneş alıyordu. Üstelik Allah, bu ağaçların arasında bir de ekin vermişti.
33. Artık bu iki bahçe hakkında geriye sadece: Peki, bu iki bahçenin meyveleri, mahsülleri nasıldı? Bunların yeterince suları var mıydı? diye sormaktan başka birşey kalmıyor. İşte Yüce Allah, bu iki bahçenin de yemişlerini, mahsüllerini ve ekinlerini kat kat verdiklerini ve “hiçbir şeyi eksik bırakmamış” yani yiyecek mahsüllerinden çok az bir miktarı dahi fire vermemiş olduğunu bildirmektedir. Irmaklar da bu iki bahçenin aralarında bol bir şekilde akıyordu.
18:33
كِلْتَا ٱلْجَنَّتَيْنِ ءَاتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِم مِّنْهُ شَيْـًٔا ​ۚ وَفَجَّرْنَا خِلَٰلَهُمَا نَهَرًا‮٣٣‬‬‬
Musayev
Hər iki bağ öz barını verdi və bu bardan heç bir şey əskiltmədi. Biz də onların arasından bir çay axıtdıq.
Sultanov
Hər iki bağ öz məhsulunu vermiş və heç bir əskiklik olmamışdı. O ikisinin arasından bir çay axıtmışdıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Hər iki bağ da xurma, üzüm meyvələrini və öz bəhrəsini heç bir şeyi naqis etmədən, əksinə, bol-bol, kamil bir şəkildə ver­di. Biz də rahat sulanması üçün o hər iki bağın ara­larında bir çay axıtdıq.
18:34
وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَاْ أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا‮٣٤‬‬‬
Musayev
Onun (başqa) sərvəti də var idi. O öz (mömin) yoldaşı ilə söhbət edərkən ona: “Mən sərvətcə səndən daha zəngin və adamlarıma görə səndən daha qüvvətliyəm!”– dedi.
Sultanov
Onun başqa gəliri də var idi. Ona görə də yoldaşı ilə söhbət edərkən ona: “Mən, mal-mülk cəhətdən səndən daha zənginəm, (əşirətdəki) say etibarilə də səndən daha güclüyəm!” - dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
İki bağa sahib olan kimsənin, bu iki bağdan başqa mal-dövləti, meyvəsi və gəliri də var idi. Bundan dolayı o, özünü mömin yoldaşından üstün tutaraq, qürürlu bir halda ona: "Mən mal-dövlət və sər­vətcə səndən daha zən­gin və qəbilə, qohum-əqraba cəhətdən də səndən daha qüvvət­liyəm!" – dedi.
Tafsir as-Saadi, 18:33–34

34- Onun ayrıca bir geliri daha vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.” dedi. 35- Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi ki:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” 36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olursam da mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.”

34. “Onun” yani bu iki bağın sahibi olan adamın “ayrıca bir geliri daha vardı.” “Gelir” anlamındaki kelimenin (ثَمَرٞ ) nekire/belirtisiz gelmesi, bu gelirin çok büyük olduğunu ifade eder. Yani bu iki bahçesi meyvelerini ve mahsüllerini mükemmel bir şekilde vermiş, bahçedeki ağaçların bol meyveler dolayısıyla dalları yere sarkmış, bununla birlikte herhangi bir afet, hastalık veya mahsüllerini eksik vermek gibi olumsuz bir şeye de maruz kalmamışlardı. Bu ise dünyada alınacak mahsül ve ekinlerin en ileri derecesidir. Bundan dolayı da o adam gurura kapıldı, böbürlendi ve âhiretini unuttu.

Mü’min arkadaşı ile konuşurken, yani günlük alışılmış hususlardan birisi hakkında birbirlerine söz söylerlerken mü’min arkadaşına karşı övünerek:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” dedi ve hem malının çokluğu ile hem de kölelerinin, hizmetkârlarının ve yakınlarının oluşturduğu kendisini destekleyenlerin sayısıyla daha güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu, onun cahilliğinden kaynaklanan bir iddiadır. Bir kimsenin bizatihi bir üstünlüğü, manevi bir niteliği bulunmadığı halde kendi dışında olan herhangi bir şeyle iftihar edip böbürlenmesinin ne anlamı var? Bu, ancak küçük bir çocuğun hiçbir aslı olmayan hayali şeylerle övünmesi kabilindendir.


35. Sonunda kendi cahilliği ve zulmünün mahkûmu oldu. Bağına girdiği sırada:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” yani harab olup sonunun geleceğini sanmıyorum, dedi. Böylelikle dünya hayatı ile tatmin olup ona razı oldu. Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek şöyle dedi: 36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer” söz gelimi “Rabbime döndürülecek olursam, mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” Hiç şüphesiz Allah, bana bu iki bahçeden daha iyisini verir. Bu sözler ile ilgili olarak iki ihtimal söz konusudur: Bu kimse ya işin hakikatini bilen birisidir ve bu sözleri alay ve dalga geçme amacıyla söylemektedir ki o zaman bu, küfrüne küfür katması demek olur. Yahut bu sözleri, onun gerçek kanaatini ifade etmektedir. Bu durumda ise o, insanların en bilgisizi ve en kıt akıllısı demektir. Zira dünyadaki lütuf ve ihsan ile âhiretteki lütuf ve ihsan arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu nereden çıkarmaktadır ki dünyada kendisine lütuf ve ihsan verilen kimselere âhirette de lütuf ve ihsanda bulunulacağı düşüncesine sahip olmuştur?! Hatta çoğunlukla görülen şudur ki Allah, gerçek dost ve seçkin kullarına dünyalığı kısar, buna karşılık âhirette herhangi bir payları bulunmayan düşmanlarına da dünyalığı bol bol verir. Anlaşıldığı kadarıyla bu kimse, gerçek durumu bilmekle birlikte bu sözü alay olsun diye söylemiştir. Buna delil de Yüce Allah’ın:“Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi” buyruğudur. Onun bahçesine girişini zulüm ile nitelendirerek o sözleri zulümle söylediğini belirtilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delildir.
18:35
وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَٰذِهِۦٓ أَبَدًا‮٣٥‬‬‬
Musayev
O özünə zülm edərək bağına daxil olub dedi: “Bunun nə vaxtsa yox ola biləcəyini zənn etmirəm.
Sultanov
O, özünə zülm edərək (küfrə düşmüş halda təkəbbürlənərək) bağına girib dedi: “Bunun yox olacağını əsla zənn etmirəm.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
O kafir kişi, mömin olan kişi ilə birgə öz bağını ona göstərmək üçün küfr və təkəbbülük etməklə özünə zülm edərək ba­ğına daxil olub dedi: "Gördüyün bu bağın ərsəyə gəlib və daima belə bir halda qalması üçün əlimdən gələni etdiyimə görə, bunun nə vaxt­sa məhv ola bi­ləcəyini dü­şün­mürəm!"
18:36
وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّى لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا‮٣٦‬‬‬
Musayev
Qiyamət saatının gələcəyini də zənn etmirəm. Rəbbimin yanına qaytarılmalı olsam, sözsüz ki, bundan daha firavan bir həyat qismətim olacaqdır!”
Sultanov
Qiyamətin qopacağını da zənn etmirəm. Əgər Rəbbimə qaytarılsam, şübhəsiz, (orada) bundan da yaxşı bir məskən taparam”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Qiyamət gününün gələcəyini də heç zənn etmi­rəm. Yaşadığımız bu dünya həyatı əbədi olan bir həyatdır. Öldükdən sonra təkrarən dirilib, Rəbbimin ya­nı­na qay­tarılmağı fərz etmiş olsam, təkrarən dirildiyimdən sonra qayıdacağım yerdə söz­süz ki, bundan daha gözəl bir bağım olacaq. Dünyada zəngin olan, öldükdən sonra yenidən dirildikdə də zəngin olar!"
18:37
قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرْتَ بِٱلَّذِى خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلًا‮٣٧‬‬‬
Musayev
Onunla söhbət edən yoldaşı isə dedi: “Səni torpaqdan, sonra nütfədən yaratmış, daha sonra səni insan qiyafəsinə salmış Rəbbinə küfrmü edirsən?
Sultanov
Onunla söhbət edən yoldaşı ona dedi: “Səni torpaqdan, sonra nütfədən yaradan, sonra da səni insan surətinə salan Allahı inkarmı edirsən?
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onunla söhbət edən mömin yol­daşı isə dedi: "Atan Adəmi torpaqdan, son­ra səni nütfədən yaratmış, daha sonra səni insan qiyafəsinə sal­mış, bütün əzalarının hər birini öz yerində, kamil şəkildə yaratmış Rəb­bi­nə küfr­mü edirsən?! Şübhəsiz ki, bütün bunları etməyə qadir olan, öldükdən sonra səni yenidən dilitməyə də qadirdir!"
Tafsir as-Saadi, 18:35–37

37- Arkadaşı ona karşılık vererek dedi ki:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni inkar mı ediyorsun?” 38- “Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

37. Yani mü’min arkadaşı ona öğüt vererek, Yüce Allah’ın onu dünyada ilk olarak yaratmış olduğu halini hatırlatarak ve:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni” diyerek ona Allah’ı hatırlatmaktadır. Yani seni var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, nimetlerini ihsan edip kesintisiz olarak bağışlayan, seni bir halden bir hale naklederek sonunda bir adam yapıp azaları ve aklî melekeleri ile kâmil bir hale getiren, böylelikle senin için sebepleri kolaylaştırıp bunca dünya nimetlerini ihsan eden yüce Allah'tır. Sen bu nimetleri kendi güç ve imkânlarınla elde etmedin. Aksine bunlar Yüce Allah’ın sana bir lütfudur. Peki, seni önce topraktan yaratan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan yapan Allah’ı inkar etmen olacak şey değil? O’nun nimetlerini nasıl bilmezlikten gelebilirsin? O’nun seni diriltmeyeceğini, diriltse dahi şu anda sahip olduğun bahçenden daha iyisini vereceğini nasıl iddia edebilirsin? Bu yapılmaması gereken ve hiç uygun olmayan bir iddiadır.
38. Mü’min arkadaşı onun halini, küfür ve azgınlığını sürdürdüğünü görünce Rabbine şükretmek ve bu gibi tartışma ve şüphelerin varid olması halinde bile dinini açıkça ilan etmek üzere şunları söylemiştir:“Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” Bu sözleriyle Rabbinin rububiyetini ve rububiyetinde tek oluşunu ikrar edip O’na itaat ve ibadete bağlılığını, O’na hiçbir yaratılmışı ortak koşmayacağını açıkça ilan etmektedir.
Daha sonra da -mal ve çocuklarının azlığına rağmen- Yüce Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu iman ve İslâm nimetinin, gerçek nimet olduğunu, bunların dışındaki nimetlerin ise yok olmaya mahkum olduğunu, hatta bunlardan dolayı azaba ve ibretli cezalara maruz kalınabileceğini hatırlatarak şunları söylemektedir:
18:38
لَّٰكِنَّاْ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِرَبِّىٓ أَحَدًا‮٣٨‬‬‬
Musayev
Lakin Allah mənim Rəbbimdir və mən heç kəsi Rəbbimə şərik qoşmaram!
Sultanov
O Allah mənim Rəbbimdir və mən heç kimi Rəbbimə şərik qoşmaram!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Amma mən heç də sənin söylədiyin kimi söyləmirəm. Lakin uca Allah, bol-bol nemətləri ilə bizlərə lütf edən Rəb­bim­dir və mən Rəb­bi­mə ibadətdə heç kəsini Ona şə­rik qoşmaram!
18:39
وَلَوْلَآ إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِ ​ۚ إِن تَرَنِ أَنَاْ أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا‮٣٩‬‬‬
Musayev
Kaşki bağına girdiyin zaman: “Maşallah! Qüvvət yalnız Allaha məxsusdur!”– deyəydin! Əgər var-dövlətcə və övladca məni özündən kasıb sayırsansa,
Sultanov
Bağına girdiyin zaman: “Maşallah (Allahın dilədiyi kimi oldu)! Qüvvət yalnız Allaha məxsusdur!” - deməli deyildinmi?! Əgər mal-mülk və övlad cəhətdən məni özündən aşağı görürsənsə, (onu da bil ki,)
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Məgər öz bağına girdiyin zaman: "Maşal­lah, bu, Uca Allahın istəyi ilə olmuşdur. Güc-qüv­vət yalnız Allaha məxsus­dur. İstədiyini edən ancaq Odur. O, güc-qüvvət və qüdrət sahibidir!" – deməli deyil­din­mi?! Əgər sən, var-dövlətcə və övladca məni özün­dən kasıb sayırsansa, yenə də belə söyləməli deyildin,
Tafsir as-Saadi, 18:38–39

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.

39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür.
40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir.
41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti:
42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder.
44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”
18:40
فَعَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا‮٤٠‬‬‬
Musayev
ola bilsin ki, Rəbbim mənə sənin bağından daha yaxşısını versin, sənin bağına isə göydən bir bəla göndərsin və o, hamar bir yerə dönsün.
Sultanov
Ola bilsin ki, Rəbbim mənə sənin bağından daha yaxşısını verər, sənin bağına da göydən ildırımlar göndərər və beləcə, o, qupquru bir torpaq halına düşər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Uca Allahın mənə, sənin bağından daha yaxşısını vcerəcəyini, sənin bağına isə səmadan bir əzab göndərib oranı sürüşkən, ayaq basılması mümkün olmayan və heç bir şey bitməyən, qupquru olacağını düşünürəm.
18:41
أَوْ يُصْبِحَ مَآؤُهَا غَوْرًا فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُۥ طَلَبًا‮٤١‬‬‬
Musayev
Yaxud suyu çəkilib getsin və bir də onu axtarıb tapa bilməyəsən!”
Sultanov
Yaxud oranın suyu çəkilər və onu əsla axtarıb tapa bilməzsən”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Yaxud suyu tamamilə yerin dibinə çəkilib get­sin və heç bir vasitə ilə o suyu əldə edə bilməyəsən. Əgər bağın suyu olmazsa, o bağ dirçələ bilməz!"
18:42
وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيهَا وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَٰلَيْتَنِى لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّىٓ أَحَدًا‮٤٢‬‬‬
Musayev
Beləcə, onun (bağının) məhsulu bir anda məhv edildi. O, (bağını belə görüb) ora qoyduğu xərcə görə (peşmançılıq çəkməyə) əllərini bir-birinə vurmağa başladı. Bağın talvarları uçulub darmadağın olmuşdu. O dedi: “Kaş Rəbbimə heç kəsi şərik qoşmayaydım!”
Sultanov
Beləcə, onun məhsulu tələf edildi. O, qoyduğu xərcə görə əllərini ovuşdurmağa başladı. (Bağın) talvarları da çökmüşdü. O isə: “Kaş heç kimi Rəbbimə şərik qoşmayaydım!” - deyirdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Nəhayət, mömin kimsənin gözlədiyi əzab gəldi və beləcə, o kafir adamın bağındakı bütün məh­sulu bir anda yerlə yeksan oldu. O, ba­ğı­nı bəhrəli bir bağ olması üçün çəkdiyi bütün əziyyətin və ora qoy­duğu məsrəfin bir anda yox olmasından dolayı son dərəcə peşmançılıq və hüzn çək­ərək əllərini bir-birinə vurmağa baş­ladı, bağın çardağı uçulub dar­madağın və üzüm təhənglərinində yerə sərilmiş olduğunu gördükdə o belə dedi: "Kaş, mən tək olan Rəb­bimə iman edib və heç kəsi ibadətdə Ona şərik qoşma­yay­dım!"
18:43
وَلَمْ تَكُن لَّهُۥ فِئَةٌ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا‮٤٣‬‬‬
Musayev
Allahdan başqa ona yardım edə biləcək dostlar yox idi və o da öz-özünə kömək edə bilməzdi.
Sultanov
Allahdan başqa ona yardım edə biləcək kimsələr olmadığı kimi, o (öz-özünə) kömək edə biləcək gücdə də deyildi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bu kafirin başına gələn əzabı mane olacaq bir camaatı da yox idi. Halbuki vaxtı ilə o, öz camaatının çoxluğu ilə öyünüb, fəxr edirdi. O kafir insan, uca Allahın onun bağını həlak etməsinə əsla mane ola bilməzdi.
18:44
هُنَالِكَ ٱلْوَلَٰيَةُ لِلَّهِ ٱلْحَقِّ ​ۚ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا‮٤٤‬‬‬
Musayev
Belə bir durumda kömək etmək ancaq Haqq olan Allaha məxsusdur. Ən yaxşı mükafat verən və ən gözəl aqibət nəsib edən Odur.
Sultanov
Burada himayədarlıq haqq olan Allaha məxsusdur. Ən yaxşı mükafatı da, ən yaxşı aqibəti də verən Odur.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Belə məqamda yardım et­mək yalnız tək olan uca Allaha aiddir. Uca Allah, mömin olan qullarına ən yaxşı mükafat verən, onlar üçün savabı qat-qat artıqan və onlara ən gözəl aqibət nəsib edəndir.
18:45
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا كَمَآءٍ أَنزَلْنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخْتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ ٱلرِّيَٰحُ ​ۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ مُّقْتَدِرًا‮٤٥‬‬‬
Musayev
Onlara dünya həyatını misal çək. Bu (dünya həyatı) göydən göndərdiyimiz yağışa bənzər. Yerdəki bitkilər onunla qarışıb yetişər, sonra isə küləyin sovurub apardığı quru çör-çöpə dönər. Allah hər şeyə qadirdir.
Sultanov
Onlar üçün dünya həyatını da misal çək. (Dünya həyatı) göydən endirdiyimiz su kimidir. Beləcə, yerdəki bitkilər onun sayəsində (böyüyüb bir-birlərinə) qarışar və sonra da küləyin sovurduğu çör-çöpə çevrilər. Allah hər şeyə qadirdir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Dünya həyatına aldananlara belə bir məsəl çək. Bu dünya həyatının məsəli, tez bir zaman da yox olan göy­dən endirdiyimiz yağışa bən­zər ki, bu yağış suyu ilə yer­ üzündəki bitkilər ye­ti­şib, bəhrə verər, sonra parçalanıb çör-çöpə dönər və sonda küləklər onu sovu­rub uzaq bir yerlərə aparar, beləliklə də, yer əvvəlki halına dönər. Allah hə şeyə qadir­dir. Onu heç bir şey aciz edə bilməz. O, istədiyinə həyat verər və istədiyini də həlak edib, yox edər!
Tafsir as-Saadi, 18:40–45

45- Onlara şu misali de ver: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su ile yeryüzü bitkileri yetişip birbirine karışır. Derken bu bitkiler (kurur da) rüzgarların savurduğu çer-çöpe dönüşür. Allah her şeye kâdir olandır. 46- Mal ve oğullar, dünya hayatının (geçici) süsüdür. Kalıcı olan salih ameller ise Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.

45. Yüce Allah, Peygamberine asaleten, ondan sonra onun mirasçılığı görevini ifa edeceklere de tebean şunu emretmektedir: Sen, insanlara onu gerçek mahiyetiyle tasavvur edebilmeleri, hem görünen hem de görünmeyen yüzüyle onu tanıyabilmeleri için dünya hayatının misalini ver! Böylelikle bu dünya ile ebedi olan âhireti birbiri ile kıyaslasınlar ve tercih edilmeye değer hangisiyse onu tercih etsinler. Bu dünya hayatının misali, yere yağan ve bitkilere karışan, her göz alıcı çiftten bitkiler yeşerten yağmura benzer. Bu bitkilerin çiçekleri ve güzellikleri, bakanlara sevinç, seyredenlere ferahlık verir ve gafillerin de bütün dikkatlerini celbeder. Derken bir bakarsın ki rüzgarların savurduğu çer-çöp oluvermiş! O taze bitki, göz alıcı, müthiş görünüm ve çiçekler yok olup gitmiş! Artık yer kupkuru toprak oluvermiş, gözün dikkatini çekecek bir hali kalmamış olur. Göz ondan başkasına kayar ve bakıldığı zaman insanın kalbinde yalnızlık duygularını uyandırır. İşte bu dünya da aynen böyledir. Dünyaya sahip olan kişi, gençliği ile böbürlenip dünyalığı ile kendisine denk olanlara üstünlük sağlar, parasını pulunu elde edip zevklerine ve lezzetlerine dalar, bütün vakitlerinde her türlü arzularını gerçekleştirir, artık tüm günlerinde bu şekilde devam edeceğini sandığı bir sırada ansızın ölüm musibeti ile karşı karşıya kalır yahut da malı birden telef olur gider. O zaman da bütün sevinci yok olur, keyfi ve neşesi kaçar, rahatı sona erer. Kalbi yalnızlık duyguları içerisinde acılara gark olur, gençliğinden, gücünden ve malından ayrı düşer. İyi ya da kötü olan amelleriyle başbaşa kalıverir. İşte o vakit zalim olan kişi gerçek durumunu öğrenince pişmanlıktan ellerini ısırır. Tekrar dünyaya dönmeyi temenni eder. Ancak bu dönüşü, yarım kalmış arzu ve isteklerini tamamlamak için değil kusurlarını ve gaflet anlarını tevbe ve salih amellerle telafi etmek içindir. Aklı başında ve isabetli karar veren, hakka isabet muvaffakiyetine mazhar olan kimse, bu durumu gözünün önüne getirir ve nefsine şunları söyler: Farz et ki öldün. Zaten ölümün kaçınılmazdır. Bu iki halden hangisini tercih edeceksin? Bu dünya yurdunun süslerine aldanmayı ve bunlardan meralarda yayılan davarlar gibi faydalanmayı mı yoksa yiyecekleri daimi, gölgeleri oldukça koyu olan, içinde canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı şeyler bulunan ebedi bir yurt için amel etmeyi mi? İşte kulun, ilâhi tevfike mazhar olup olmadığı, kârlı mı zararlı mı olduğu bu kıyas ve tercihle anlaşılır.
46. Bundan dolayıdır Yüce Allah, malın ve evlatların “dünya hayatının (geçici) süsü” olduğunu haber vermektedir. Yani bunun ötesinde bir şey değillerdir. İnsan için baki kalacak, kendisine fayda sağlayıp sevinmesine sebep teşkil edecek olan ise ancak kalıcı salih amellerdir. Bunlar ise farzıyla, müstehabıyla bütün itaatleri, gerek Allah’ın haklarını gerekse de kulların haklarını yerine getirmeyi, namazı, zekâtı, sadakayı, haccı, umreyi, tesbihi, tahmidi, tehlili, tekbiri, tilaveti, faydalı ilim öğrenmeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, akrabalık bağını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı, eşlerin, kölelerin ve hayvanların haklarını yerine getirmeyi, bütün insanlara ve yaratılmışlara her türlü iyiliği yapmayı kapsar. İşte bütün bunlar, “kalıcı olan salih ameller” kapsamındadır. Bunların mükâfatı, Allah nezdinde daha hayırlıdır. Ümit bağlama bakımından da bunlar daha hayırlıdır. Zira bunların mükâfatları kalıcıdır ve ebediyete kadar katlanıp durur. Bunların ecirleri, iyilikleri ve faydaları da ihtiyaç vaktinde ümt bağlanmaya değerdir. O halde yarışanların kendisi için yarışmaları gereken, amelde bulunanların öne geçmek için gayret göstermeleri gereken, çabalayanların elde etmek için çabalamaları gereken işte budur. urada şunu dikkatle düşünelim: Yüce Allah, dünyanın durumunu ve geçiciliğini misal verdikten sonra onda bulunanların iki tür olduğunu zikretmektedir: Birisi, dünyanın süsü kabilindedir ve bunlarla kısa bir süre faydalanılır. Daha sonra bu süsler yok olur gider ve sahibine herhangi bir fayda sağlamaz. Hatta bunlardan zarar görmesi bile söz konusu olabilir. Bunlar, mal ve çocuklardır. Diğer tür ise sahibinin menfaatine olmak üzere devamlıdır. Bunlar ise kalıcı salih amellerdir.
18:46
ٱلْمَالُ وَٱلْبَنُونَ زِينَةُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ​ۖ وَٱلْبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا‮٤٦‬‬‬
Musayev
Var-dövlət və övladlar dünya həyatının bərbəzəyidir. Əbədi qalan yaxşı əməllər isə Rəbbinin yanında savab və ümid baxımından daha əfzəldir.
Sultanov
Mal-mülk və oğullar dünya həyatının zinətidir. Əbədi qalan yaxşı əməllər isə Rəbbinin yanında savab və ümid bağlamaq etibarilə daha xeyirlidir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Var-dövlət və övladlar dün­ya hə­yatındakı bərbəzəyidir. Allahın rizasını diləyərək xərclənilən mal-dövlət müstəsna olmaqla, mal-dövlərin axirətdə heç bir faydası yoxdur. Uca Allahın razı qaldığı sözlər və əməllər Allah yanında savab baxımından dünyanın bütün bərbəzəyindən daha əfzəl­dir və bu, insanın ümid etdiyinin ən xeyirlisidir. Çünki dünyanın bərbəzəyi və zinəti fanidir, Allah yanında razı qalınan sözlər və əməllərin savabı isə əbədidir.
18:47
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ ٱلْجِبَالَ وَتَرَى ٱلْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَٰهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا‮٤٧‬‬‬
Musayev
O gün Biz dağları hərəkətə gətirəcəyik. (O vaxt) yerin dümdüz olduğunu görəcəksən. Biz hamını bir yerə toplayacaq, onlardan heç birini (kənarda) buraxmayacağıq.
Sultanov
O gün (axirət günü) dağları hərəkətə gətirəcəyik (yox edəcəyik) və yer üzünü dümdüz görəcəksən. Onlardan heç kimi kənarda qoymayıb (hamısını) bir yerə yığacağıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Dağları yerindən yox edəcəyimiz günü xatırla. Yer üzərində olan dağların, ağacların və binaların tamamən yox olduğu üçün sən yer üzünü düm­düz olduğu­nu görəcək­sən. O gün Biz, bütün məxluqatı bir yerə cəm edəcəyik, on­lar­dan heç birini də diriltmədən, öz qəbrində ölmüş bir halda bu­raxmayacağıq.
Tafsir as-Saadi, 18:46–47

47- O gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Bütün insanları da tek birini bile bırakmadan mahşerde toplarız. 48- Saf halinde Rabbine arzedilirler (de onlara şöyle denir:)“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz. Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” 49- Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Günahkarların onlarda yazılı olanlardan dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.

47. Yüce Allah, kıyamet gününün halini, o gündeki tedirgin edici, dehşetli, zorlu ve sıkıntılı halleri haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“O günde dağları yürütürüz.” Yani Allah, o dağları yerlerinden koparacak ve onları kum yığını haline getirecek, daha sonra da onları atılmış renkli yün gibi yapacaktır. Daha sonra da onlar dağılıp havaya saçılmış toz zerrecikleri haline gelecektir. Böylece yeryüzü apaçık ortaya çıkacak, herhangi bir iniş ve çıkışı bulunmayan dümdüz bir yer haline gelecektir. Allah, bütün insanları bu yer üzerinde haşredecek ve onlardan bu haşir meydanına getirmedik hiçbir kimse bırakmayacaktır. Öncekileri de sonrakileri de hep birlikte uçsuz bucaksız çöllerin ortasından ve denizlerin diplerinden getirecek, darmadağın iken onları bir araya toplayacak, paramparça iken onları yeni bir yaratılışla tekrar var edecektir. 48. Allah’ın huzuruna saf saf arzolunacaklar. Onları huzuruna getirecek, amellerine bakacak ve hiçbir zulüm söz konusu olmayacak şekilde haklarında adil hükmünü verecek ve onlara:“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz” diyecek. Yani malsız, ailesiz, aşiretsiz olarak tek başınıza geldiniz. Beraberlerinde dünya hayatında iken yaptıkları amellerden, kazanmış oldukları hayır ve şerden başkası bulunmayacaktır. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz ve size (dünyadayken) bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. (Allah'a) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçılarınızı da aranızda göremiyoruz.”(el-En’âm, 6/94) Burada da öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere artık onu gözleriyle gördükten sonra şöyle denileceği belirtilmektedir: “Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” Yani siz, amellerin karşılığının verileceğini, iyi amellere Allah’ın mükâfat vaadini, kötü amellere karşılık da tehdidini inkâr etmiştiniz. Şimdi bunu gözlerinizle gördünüz ve tattınız.
49. İşte o vakit iyi meleklerin yazmış olduğu amel defterleri huzura getirilecek, dehşetten kalpler yerlerinden fırlayacak, bunlardan dolayı sıkıntılar büyüyecek, öyle ki sapasağlam ve sarsılmaz kayalar bile bu sıkıntılar karşısında eriyecek hale gelir. Günahkârlar da bundan alabildiğine korkacaklar. Amellerinin satır satır yazıldığını, söz ve fiillerinin tek tek tespit edilmiş olduğunu görecekleri vakit de:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” diyecekler. Yani küçük olsun, büyük olsun bütün günahlarımız burada yazılıdır. Hepsi tespit edilmiş! Ne gizlide, ne de açıkta, ne gece, ne de gündüz işlediğimiz tek bir amel bile unutulmamış! “Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” Ve onu inkâr edemezler. “Rabbin kimseye zulmetmez.” İşte o vakit amellerinin karşılığını görecekler ve bu amelleri işlediklerini de itiraf edecekler. Rezil olacaklar ve onlara azap hak olacaktır:“Bu, ellerinizin daha önce yaptıkları yüzünden ve Allah’ın, kullarına zulmedici olmamasındadır.”(Âl-i İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51) Aksine onlar Allah’ın adalet ve lütfunun dışına çıkamayacaklardır.
18:48
وَعُرِضُواْ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَٰكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ​ۚ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا‮٤٨‬‬‬
Musayev
Onlar Rəbbinin hüzurunda səf-səf duracaqlar. (Biz deyəcəyik:) “Hüzurumuza sizi ilk dəfə yaratdığımız kimi (lüt-üryan) gəldiniz. Amma siz elə güman edirdiniz ki, Biz sizə müəyyən bir vaxt təyin etməyəcəyik”.
Sultanov
Onlar Rəbbinin hüzuruna çıxarılacaqlar (və onlara belə deyiləcək:) “Sizi ilk dəfə yaratdığımız kimi hüzurumuza gəldiniz. Ancaq siz, sizin üçün (belə bir) vədələşmə yeri yaratmayacağımızı iddia etmişdiniz!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
İnsanlar Rəbbinə səf-səf ərz olunacaqlar, Uca Allah da onları hesaba çəkərək belə de­yə­cəkdir: "Hüzuru­mu­za sizi ilk də­fə yarat­dığımız kimi tək başına, ayaqyalın, lüt-üryan və sünnət olunmamış halda gəl­diniz. Əksinə, siz, bir daha dirilməyəcəyinizi, etdiyiniz yaxşı və ya pis əməllərin mükafatını vermək üçün Biz sizə müəyyən bir zaman və məkan təyin etməyə­cə­yimizi zənn edirdiniz!"
18:49
وَوُضِعَ ٱلْكِتَٰبُ فَتَرَى ٱلْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَٰوَيْلَتَنَا مَالِ هَٰذَا ٱلْكِتَٰبِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّآ أَحْصَىٰهَا ​ۚ وَوَجَدُواْ مَا عَمِلُواْ حَاضِرًا ​ۗ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا‮٤٩‬‬‬
Musayev
Hər kəsin kitabı qarşısına qoyulacaq və sən günahkarların orada (yazılmış) olanlardan qorxduqlarını görəcəksən. Onlar deyəcəklər: “Vay halımıza! Bu necə bir kitab imiş! O nə bir kiçik, nə də bir böyük günahı buraxmadan hamısını sayıb yazmışdır!” Onlar etdikləri əməlləri öz qarşılarında görəcəklər. Rəbbin heç kəsə zülm etməz!
Sultanov
Kitab (əməl dəftəri) ortaya qoyulacaq və günahkarların onun içindəkilərdən qorxduqlarını görəcəksən. Onlar da: “Vay halımıza! Bu necə bir kitabdır! (Dünyada etdiyimiz) böyük-kiçik heç bir şeyi kənarda qoymadan hesablamışdır”, - deyəcəklər. Beləcə, etdikləri əməlləri qarşılarında görəcəklər. Rəbbin heç kimə zülm etməz.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
O gün hər kəsin əməl dəftəri qarşı­sına qoyu­la­caq, bəziləri onu sağ tərəfdən, bəziləri də sol tərəfdən alacaqdır. Ey İnsan! O gün sən kafirlərin ora­da yazıl­mış olanlar­dan qorx­duqlarını görə­cək­sən. Çünki onlar etdikləri küfr və günahları yaxşı bilirlər. Onlar bunun ardından belə deyəcəklər: "Vay halı­mıza və başımıza gələn müsibətə! Bu ne­cə bir kitabdır! Etdiyimiz əməllərdən nə bir ki­çik, nə də bir böyük günahı bu­rax­madan hamısını sayıb yaz­mış­dır!" Onlar dünya həyatında et­­dik­ləri bütün günahların hamısını necə var, yazılı bir halda görəcəklər. Ey Peyğəmbər! Rəb­bin heç kəsə qarşı zülm etməz. Heç kimsəni günahsız yerə cəzalandırmaz. Ona itaət edən kimsənin də etdiyi itaətin əcrini naqis etməz!
18:50
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُواْ لِـَٔادَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ ٱلْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِۦٓ ​ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ وَذُرِّيَّتَهُۥٓ أَوْلِيَآءَ مِن دُونِى وَهُمْ لَكُمْ عَدُوُّ​ۢ ​ۚ بِئْسَ لِلظَّٰلِمِينَ بَدَلًا‮٥٠‬‬‬
Musayev
Bir zaman Biz mələklərə: “Adəmə (hörmət əlaməti olaraq) səcdə edin!”– demişdik. İblisdən başqa hamısı səcdə etdi. O (İblis) cinlərdən idi. O, Rəbbinin əmrinə boyun əymədi. Onlar sizin düşməniniz olduğu halda, siz Məni qoyub onu və onun zürriyyətini özünüzə dostmu tutursunuz?! Zalımlar üçün bu necə də pis bir mübadilədir!
Sultanov
Bir zaman mələklərə: “Adəmə səcdə edin!” - demişdik. Cinlərdən olan İblis istisna olmaqla, (bütün mələklər) dərhal səcdə etdilər. Beləcə, o, Rəbbinin əmrindən çıxdı. İndi siz Məni qoyub onu və onun nəslini özünüzə dost tutursunuz? Halbuki, onlar sizin düşməninizdir. Zalımlar üçün bu nə pis bir mübadilədir!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Yadına sal ki, Biz bir zaman mələk­lə­rə: "Adəmə salam məqsədilə səcdə edin!"– de­mişdik. İb­lisdən başqa mələklərin hamısı, salam vermək məqsədilə Adəmə səcdə etdi. İblis cinlərdən idi, mələklərdən deyildi. Beləliklə də, O, Adəmə səcdə etməyə təkəbbürlük göstərərək, Rəbbinin əm­rinə boyun əy­mədi. Ey İnsanlar! Onlar sizin düşməni­niz olduğu bir halda, siz Mə­ni qoyub onu və onun övladlarını özünüzə dostmu tutursunuz?! Axı düşmənlərinizi necə özünüzə dost tuta bilərsiniz?! Uca Allahla dostluq etmək əvəzinə, şeytanı özünə dost tutan za­lımların etdikləri necə də çirkin və mürdar bir işdir!
Tafsir as-Saadi, 18:48–50

50- Hani biz meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de hepsi secde etmişti. Ancak İblis hariç. O, cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıktı. O halde onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Zalimlerin bu değiş tokuşu ne kötüdür!

50. Yüce Allah, bizlere İblisin Adem’e ve onun soyundan gelenlere düşmanlığını bildirmekte ve meleklere, Adem’e ikram ve saygı olarak, kendi emrine de itaat olmak üzere secde etmelerini emretmiş olduğunu, onların da bu emre uyduklarını haber vermektedir:“Ancak İblis hariç. O, cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” ve: “Ben çamurdan yarattığın birine secde mi ederim hiç?”(el-İsrâ, 17/61); “Ben ondan hayırlıyım”(el-A’râf, 7/12) demişti. Bununla şeytan, Allah’a ve sizin ilk atanız Âdem’e olan düşmanlığını açıkça ortaya koymuş oluyordu. Bu durumda nasıl olur da siz “onu ve soyunu”, yani şeytanları “onlar sizin düşmanınızken beni bırakıp da” dost ediniyorsunuz. “Zalimlerin bu değiş tokuşu ne kötüdür!” Yani her türlü mutluluğun, kurtuluşun ve saadetin, kendi dostluğuna bağlı olduğu Rahman olan Allah’ın dostluğunu bırakıp da hayasızlıktan ve münkerden başkasını emretmeyen şeytanı dost edinmeyi nasıl seçersinzi? Bu ne kötü bir seçimdir! u âyet-i kerime ile şeytanın düşman edinilmesi teşvik edilmekte, bu hususta gayretler harekete geçirilmekte ve bunu gerektiren sebep de söz konusu edilmektedir. Yine bunun aksini zalim olandan başkasının yapmayacağı ifade edilmektedir ki gerçek düşmanını dost edinip de her türlü hamde layık olanın dostluğunu terk eden kimsenin zulmünden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğûtlardır. Onlar da onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.”(el-Bakara, 2/257) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dostlar edindiler”(el-A’râf, 7/30)
18:51
۞۞ مَّآ أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلْمُضِلِّينَ عَضُدًا‮٥١‬‬‬
Musayev
Mən onları nə göylərin və yerin yaradılışına, nə də özlərinin yaradılışına şahid etmədim. Mən (başqalarını haqq yoldan) azdıranları Özümə köməkçi tutmuram.
Sultanov
Onları (İblisi və nəslini) nə göylərin və yerin yaradılışına, nə də öz yaradılışlarına şahid tutdum. Zəlalətə aparanları Özümə köməkçi tutan deyiləm.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Özünüzə Məndən başqa dost tutduqlarınız da sizin kimi insanlardır. Mən göyləri və yeri yaratdığım zaman onları şahid tutmadım. Əksinə, bu vaxt onlar heç mövcud da deyildilər. Həmçinin, Mən onları yaratdığım zaman bəzilərini digərlərinin yaradılışına da şahid tutmadım. Yaratmaq və idarə etmək tək Mənə aiddir. Mən başqalarını yol­dan çıxaran insan və cinlərdən olan şeytanları Özümə əsla yardımçı etmərəm. Mənim yardımçılara heç bir ehtiyacım yoxdur!
Tafsir as-Saadi

51- Ben, onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim. 52- O gün buyuracak ki:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir. Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız.

51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ben ne şeytanları, ne de bu saptırıcıları göklerin ve yerin yaratılışında da kendilerinin yaratılışına şahit tutmadım. Yani onları bu işte hazır bulundurmadığım gibi bu konuda onların fikirlerini de almadım. O halde onlar, bunlardan herhangi bir şeyi nasıl yaratmış olabilirler? Aksine tek başına yaratan ve kainatı idare eden, hikmet ve takdir sahibi olan yalnızca Allah’tır. Her şeyi yaratan ve her şeyde hikmeti gereğince tasarrufta bulunan O’dur. O halde nasıl olur da birtakım şeytanlar O’na ortak koşulur, dost edinilir ve Allah’a itaat edili gibi onlara itaat olunur? Halbuki hiçbir şey yaratmış değillerdir. Hiçbir yaratmada da hazır bulunmamışlardır. Yüce Allah’a hiçbir şekilde yardım etmiş de değillerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim.” buyurmaktadır. Yani bunlardan herhangi bir varlık hiçbir hususta Allah’a yardımcı olmuş ve O’na destek vermiş değildir. Allah’ın, varlıkların işlerinin idaresinin bir bölümünü onlara havale etmesi Allah’a yakışmaz. Çünkü bunlar, insanları saptırmaya ve Rablerine düşmanlık etmeye gayret ederler. O halde uygun olan, Allah’ın onları kendinden uzaklaştırmasıdır, yakınlaştırması değil.
52. Allah, dünyada kendisine şirk koşanları söz konusu edip şirki en ileri derecede çürüttükten, şirk koşanın bilgisiz ve kıt akıllı olduğuna hüküm verdikten sonra kıyamet gününde müşriklerin, ortak koştukları varlıkları ile başlarından geçecekleri ve Allah’ın kendilerine ne şekilde sesleneceğini şöylece haber vermektedir:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Kendi kanaatinize, o bozuk ve tutarsız iddianıza göre bana ortak diye ileri sürdüklerinizi çağırın! Bu, onların kanaatleridir. Çünkü gerçekte Allah’ın ne göklerde, ne de yerde hiçbir ortağı yoktur. Yani haydi size faydalı olmaları ve sizleri bu zorlu ve sıkıntılı hallerden kurtarmaları için onlara seslenip çağırın. “Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir.” Çünkü o gün hüküm, idare ve egemenlik yalnız Allah’ın olacaktır. Hiçbir kimse ne kendisine ne de başkasına zerre ağırlığınca bile fayda sağlayamayacaktır. “Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız.” Onları birbirinden ayırıp uzaklaştıracak helak uçurumunu ortak koşanlar ve ortak koştukları varlıklar arasına koyacağız. İşte o vakit ortak koşulanların, kendilerini ortak koşanlara olan düşmanlıkları, onların ortak koşmalarını inkâr etmeleri ve onlardan uzak olduklarını bildirmeleri açıkça ortaya çıkar. Nitekim Allah:“İnsanlar bir araya toplandığında onlar, onlara düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkar ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) buyurmaktadır.
18:52
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُواْ شُرَكَآءِىَ ٱلَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُواْ لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقًا‮٥٢‬‬‬
Musayev
O gün Allah (müşriklərə): “İddia etdiyiniz şəriklərimi çağırın!”– deyəcək. (Müşriklər) onları çağıracaq, lakin onlar cavab verməyəcəklər. Biz onların (müşriklərlə bütlərin) arasına həlakedici bir yarğan salarıq.
Sultanov
O gün Allah: “İddia etdiyiniz şəriklərimi çağırın!” – deyər. Müşriklər də dərhal onları (bütlərini) çağırarlar. Ancaq (bütlər) onlara cavab verməzlər. Biz onların arasında bir uçurum yaradarıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Qiyamət günü uca Allahın dünyada ikən Ona şərik qoşan müşriklərə: "Ey Müşriklər! Şəriklərim olduğunu iddia et­diyiniz bütlərinizi, bəlkə sizə yardım edərlər deyə, köməyə ça­ğı­rın!" – deyəcəyini xatırla. Müşriklər on­ları özlərinə yardım etməyə çağırsalar da, bütlər onlar nə ca­vab ver­ə bilə­­cək­, nə də onlara yardım göstərəcəklər. Biz müş­rik­­lərlə büt­lə­rin hamısının birlikdə məhv olacaqları bir çuxur sa­la­rıq. Bu da Cəhənnəm atəşidir!
18:53
وَرَءَا ٱلْمُجْرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓاْ أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُواْ عَنْهَا مَصْرِفًا‮٥٣‬‬‬
Musayev
Günahkarlar atəşi gördükdə oraya düşəcəklərini yəqin edəcək və oradan qaçmağa bir yer tapa bilməyəcəklər.
Sultanov
Günahkarlar cəhənnəm alovunu gördükdə özlərinin ora düşəcəklərini anlayacaqlar. Oradan xilas olmaq üçün bir yol tapa bilməyəcəklər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Müşriklər atəşi öz gözləri ilə görüncə, ora­ya düşəcəklərini tam yə­qinliklə biləcəklər, lakin ora­dan qaçıb canlarını qurtarmağa bir yer tapa bil­məyə­cəklər.
Tafsir as-Saadi, 18:52–53

53- Günahkarlar ateşi görür ve artık ona düşeceklerini kesin olarak anlarlar ama ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.

53. Yani kıyamet günü hesaplar görülüp de herkes ameline göre diğerlerinden ayrılınca ve günahkârlar aleyhine de azap sözü hak olduğunda cehennemi daha oraya girmeden görecekler ve bundan dehşete kapılıp rahatsız olacaklardır. Çünkü artık oraya düşeceklerini anlayacaklardır. Ayet-i kerimede geçen “فَظَنُّوٓاْ ” kelimesindeki “zan” hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Bu, zan değil yakîn manasınadır. Yani onlar, oraya gireceklerini kesin olarak anlarlar; “ama ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.” Yönelip gidecek başka bir yerleri olmayacak. Allah’ın izni olmaksızın da kimse onlara şefaat edemeyecek. Bu ayette kalpleri ürperten ve yürekler titreten bir tehdit söz konusudur.
18:54
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِى هَٰذَا ٱلْقُرْءَانِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ ​ۚ وَكَانَ ٱلْإِنسَٰنُ أَكْثَرَ شَىْءٍ جَدَلًا‮٥٤‬‬‬
Musayev
Biz bu Quranda insanlar üçün hər cür misalı izah etdik. İnsan isə ən çox mübahisə edəndir.
Sultanov
Şübhəsiz ki, Biz bu Quranda insanlar üçün hər cür misallar çəkdik. Ancaq insan çox mübahisə edəndir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz Muhəmmədə (sallallahu aleyhi və səlləm) nazil edilən bu Quranda insanların xatırlayıb öyüd-nəsihət almaları üçün hər cür məsəli ətraflı izah et­dik. Lakin insan isə ən çox - xüsusən də ki, kafir - haqqsız olduğu bir halda mücadilə edəndir.
Tafsir as-Saadi

54- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Ne var ki insanın tartışmacılığı her şeyden ileridir.

18:55
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤْمِنُوٓاْ إِذْ جَآءَهُمُ ٱلْهُدَىٰ وَيَسْتَغْفِرُواْ رَبَّهُمْ إِلَّآ أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ ٱلْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ ٱلْعَذَابُ قُبُلًا‮٥٥‬‬‬
Musayev
İnsanlara doğru yol göstəricisi gəldiyi zaman onların iman gətirmələrinə və Rəbbindən bağışlanma diləmələrinə səbəb yalnız əvvəlkilərin başına gələnlərin onların da başına gəlməsini, yaxud da gözləri görə-görə əzabın gəlib onlara yetişməsini gözləmələri mane oldu.
Sultanov
Özlərinə doğru yol göstərən rəhbər gəldiyi zaman insanların iman gətirməsinə və Rəbbindən bağışlanmalarını diləməsinə mane olan, sadəcə, əvvəlkilərin başına gələnlərin onların da başına gəlməsini, yaxud göz görə-görə əzabın gəlməsini gözləmələridir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
İnadkarlıq edən kafirlərin Muhəmməd Peyğəmbərin (sallallahu aleyhi və səlləm) Rəbbindən gətirdiyi haqqa iman etmələrinə və günahlarına görə Allahdan bağışlanma diləmələrinə mane olan səbəb heç də verilən izahların naqisliyinə görə deyildir. Artıq Quranda onlar üçün kifayət qədər məsəllər çəkilib, öyüd-nəsihətlər verilmiş və açıq-aydın dəlillər göndərilmişdir. Onların iman etmələrinə mane olan səbəb, inadkarlıqla özlərindən əvvəlki ümmətlərin başlarına gələn əzabın öz başlarına gəlməsini və onlara vəd edilən əzabın da öz gözləri ilə görmələrini istəmələri oldu.
Tafsir as-Saadi

55- İnsanlara hidâyet geldiği zaman onları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, ancak öncekiler hakkındaki ilahi kanunun kendilerine de uygulanmasını veya azabın onlara göz göre göre gelmesini beklemeleridir.

55. Yüce Allah, Kur’an’ın azametini, celâlini, herkese gelmiş bir kitap olduğunu ve onda her türlü misalin geniş geniş açıklanmış olduğunu haber vermektedir. Yani faydalı bilgilere ve ebedi mutluluğa ulaştıran her bir yola, kötülükten ve helâkten koruyan her bir çareye dair bütün misaller içermektedir. Bu kitapta helâl ve haramın misalleri, amellerin karşılıklarına dair misaller, teşvik, korkutma, kalplere fayda sağlayacak doğru haberler; inanılacak, kalplere huzur verecek ve onları aydınlatacak surette yer almıştır. Bu da bu Kur’an’a teslim olmayı, onu itaat ve bağlılıkla karşılamayı, hiçbir hususta ona karşı çıkmamayı gerektirir. Bununla birlikte insanların pek çoğu hak, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile hakka dair tartışmakta ve:“Hakkı ortadan kaldırmak için”(el-Kehf, 18/56) batılı ileri sürerek tartışmaya koyulmaktadırlar. “Ne var ki insanın tartışmacılığı her şeyden ileridir.” Yani bu, insanlara yakışmamakla ve onların adil bir davranışı olmamakla birlikte insanlar, hak hususunda çokça tartışırlar ve anlaşmazlık çıkartırlar. İnsanı bu hale iten ise Allah’a iman etmeyişidir. Onların bu tutumları zulüm ve inattan kaynaklanır. Yoksa hakkın beyanında, delillerinde ve belgelerinde olan bir eksiklikten değil. Yoksa insanlara azap ve kendilerinden öncekilerin başına gelen musibetler gelecek olsa onlar bu halde olmaz. Bundan dolayıdir Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
55. Yani onlara gelen doğru yol sayesinde hiyadet ile sapıklık, hak ile batıl birbirinden açık seçik ayırt edilmişken, bu hidâyet onlara ulaşmış ve onlara karşı Allah’ın delili ortaya konulmuşken, insanları imandan alıkoyan şey, gerekli açıklamaların yapılmamış olması değildir. Onları imandan alıkoyan tek şey, zulüm ve haddi aşmaktır. Artık geriye Allah’ın geçmişlere uygulamış olduğu kanununun gelip çatmasından başka bir şey kalmaz. Çünkü öncekilere de uygulanan ilahi kanun şu idi: Eğer iman etmeyecek olurlarsa derhal onlara azap gelir yahut da kendilerine doğru gelmekte olan azabı kendi gözleriyle ayan beyan görürler. O halde bu kafirler, böyle bir durumdan korksunlar ve geri çevrilemeyecek azap kendilerine gelmeden önce küfürlerinden tevbe edip vaz geçsinler.
18:56
وَمَا نُرْسِلُ ٱلْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ ​ۚ وَيُجَٰدِلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِٱلْبَٰطِلِ لِيُدْحِضُواْ بِهِ ٱلْحَقَّ ​ۖ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِى وَمَآ أُنذِرُواْ هُزُوًا‮٥٦‬‬‬
Musayev
Biz elçiləri yalnız müjdə verənlər və xəbərdarlıq edənlər olaraq göndəririk. Kafirlər isə batil (dəlilləri) ilə haqqı yox etmək üçün mübahisə edirlər. Onlar Mənim ayələrimə və xəbərdar olunduqları şeylərə istehza edirlər.
Sultanov
Biz peyğəmbərləri yalnız müjdə verən və xəbərdar edən olaraq göndərdik. Kafirlər isə haqqı (Quranı) ortadan qaldırmaq üçün batil vasitəsilə mübarizə aparırlar. Onlar Mənim ayələrimi və xəbərdar edildikləri şeyi məsxərəyə qoydular.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz göndərdiyimiz elçiləri ancaq iman və itaət əhlinə müjdə verən­lər, kafirlərə və günahkarlara isə xəbərdarlıq edən­lər kimi gön­də­ririk. Elçilər, insanların qəlblərini imana gətirmək gücünə malik deyillər. Onlara gətirilən dəlillərin açıq-aydın olmasına rəğmən Allaha və Onun elçilərinə küfür edənlər Muhəmməd Peyğəmbərə (sallallahu aleyhi və səlləm) nazil edilən haqqı ba­til dəlilləri ilə ara­dan qal­dır­maq üçün müba­hisə edir­lər. Onlar Quranı və xə­bər­dar olun­duqları şeyləri is­tehza edib, məsxərəyə qoyurlar.
Tafsir as-Saadi

56- Biz, peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfir olanlar da batılla hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Âyetlerimi ve kendisiyle uyarıldıkları şeyi alaya alırlar.

56. Yani biz peygamberleri oyun olsun diye boş yere göndermeyiz. İnsanlar onları rabler edinsinler veya bu peygamberler, insanları kendilerine ibadete davet etsinler diye de göndermeyiz. Aksine biz peygamberleri insanları her türlü hayra çağırsınlar ve her türlü kötülüğü yasaklayıp onları vaz geçirmeye çalısınlar, bu emirleri yerine getirdikleri zaman da dünya ve âhiretin mükâfatıyla onları müjdelesinler, bunlara karşı gelmeleri halinde ise dünya ve âhiretin cezaları ile uyarıp korkutsunlar diye göndeririz. Böylelikle Allah’ın kullara karşı delili de ortaya konulmuş olur. Bununla birlikte zalimler ve kâfirler, hakkı ortadan kaldırmak için batılı ileri sürerek mücadele etmekte diretirler. Bu sebepten bütün imkânlarıyla batıla yardımcı olmaya, hakkı ortadan kaldırıp çürütmeye gayret ederler. Allah’ın peygamberleri ve âyetleri ile alay ederler. Ellerindeki bilgiye kanarak şımarırlar. Allah ise kâfirler hoş görmese dahi nurunu tamama erdirmekten ve hakkı batıla galip getirmekten başkasına razı olmaz. “Bilakis biz hakkı batıl üzerine bırakırız da hak, onun beynini darmadağın eder. O da derhal yok olur.”(el-Enbiyâ, 21/18) Yüce Allah’ın, batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele veren batıl temsilcilerini ortaya çıkarması, hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu, hakkın açıkça ortaya çıkmasının, hakkın belge ve delillerinin net bir şekilde görülmesinin, diğer taraftan batılın ve onun tutarsızlığının ortaya çıkmasının en önemli sebepleri arasındadır. Çünkü her şey zıddı ile bilinir, netlik kazanır.
18:57
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِىَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ ​ۚ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِهِمْ وَقْرًا ​ۖ وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى ٱلْهُدَىٰ فَلَن يَهْتَدُوٓاْ إِذًا أَبَدًا‮٥٧‬‬‬
Musayev
Rəbbinin ayələri yadına salınarkən onlardan üz döndərən, əvvəlcə öz əlləri ilə etdikləri (günahlarını) unudan adamdan daha zalım kim ola bilər? Onu (Quranı) anlamasınlar deyə, Biz onların qəlbinə örtüklər çəkdik, qulaqlarına da tıxac vurduq. Sən onları doğru yola çağırsan da, onlar heç vaxt doğru yola gəlməzlər.
Sultanov
Rəbbinin ayələri özünə xatırladıldığı halda onlardan üz döndərən və öz əlləri ilə etdiklərini unudan kimsədən daha zalım kim ola bilər?! Onu (Quranı) anlamasınlar deyə, Biz onların qəlblərinə pərdə çəkdik, qulaqlarına isə ağırlıq (karlıq) verdik. Sən onları hidayət yoluna dəvət etsən də, artıq onlar əsla haqq yola yönəlməyəcəklər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Rəbbinin ayələri yadına salı­nar­kən oradakı əzab vədinə önəm verməyən, o ayələrdə zikir edilənlərdən öyüd-nəsihət almaqdan üz döndə­rən, dünya həyatında etmiş olduğu küfrləri və günahları unudub və bunlardan tövbə etməyən kimsədən də daha za­lım kim ola bilər?! Bu sifətlərə sahib olan kimsələrin qəlblərinə Qu­ranı anla­masın­lar deyə ör­tük­lər çək­dik, qulaqlarına da tıxaclar vurduq. Onlar bu səbəbdən Quranı dinləyib qəbul edə bilməzlər. Sən onları nə qədər doğru yo­la ça­ğır­san da, qəlblərindəki örtüklər və qulaqlarında maneələr olduğu müddətcə onlar heç vaxt sənin çağırışını eşidib iman etməzlər.
Tafsir as-Saadi

57- Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında onlardan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptıklaırını unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, onların kalpleri üzerine onu iyi anlamalarına engel olan perdeler ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler. 58- Bununla beraber Rabbin, çok bağışlayıcıdır, rahmet sahibidir. Şâyet onları kazandıkları yüzünden (dünyada) sorgulasaydı onlara azabı çabucak verirdi. Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır. 59- İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik ve onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik.

57. Yüce Allah, kendisine Allah’ın âyetleri hatırlatılıp hak ve batıl, hidâyet ve sapıklık açıkça beyan edildikten, gereği gibi uyarıldıktan ve teşvik olunduktan sonra o âyetlerden yüz çeviren kimseden daha büyük zalim ve daha büyük günahkâr olamayacağını haber vermektedir. Çünkü bu kimse, kendisine hatırlatılanlardan öğüt almaz, kötü yolundan da dönmez. Önceden işlediği günahları unutur ve bütün gizlilikleri çok iyi bilenin gözetimi altında olduğunu da aklına getirmez. Böyle birisi, Allah’ın âyetleri kendisine gelmeyip bu âyetlerle kendisine öğüt verilmeksizin yüz çeviren kimseden -bu da zalim olmakla birlikte- daha büyük bir zalimdir. Çünkü bilerek ve göz göre göre isyan eden bir kimsenin günahı, öyle olmayana nispetle daha büyüktür. Yüce Allah da böyle bir kimseyi âyetlerinden yüz çevirip günahlarını unuttuğu, kendisi için bilgisine rağmen kötü yolu tercih ettiği için cezalandırır. Onun önündeki hidâyet kapılarını, kalbine perdeler germek suretiyle kapatır. Yani onun kalbi üzerine bu âyetleri işitse dahi iyice anlayıp kavramasını engelleyecek sağlam örtüler koyar. Artık böyle bir kimsenin kalbine bu âyetlerin ulaşıp yer etmesi mümkün değildir. “Kulaklarına da bir ağırlık koyduk.” Yani âyetlerin, kalbine ulaşmasına engel olacak ve onları yararlanacakları bir surette işitmelerini önleyecek şekilde onları sağırlaştırdık. Bu hale geldiler mi artık hidâyet bulma imkânları da kalmaz. “Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler.” Çünkü hidâyete çağıran kimsenin bu çağrısını kabul etmesi umulan kişi, onu bilmeyen kimsedir. Bunlar ise her şeyi açıkça gördükten sonra körleştiler, hak yolunu öğrenip onu terk ettiler, sapıklık yolunu görüp onu izlediler. Yüce Allah da onları, kalplerine kilit vurmak ve mühürlemekle cezalandırdı. Artık onların hidâyet bulmalarının bir çaresi ve yolu kalmamıştır. Bu âyet-i kerimede hakkı öğrendikten sonra terk eden kimse, haktan alıkonulmakla ve bir daha ona ulaşma imkânı kalmamakla korkutulmaktadır ki bu, böyle bir durumdan sakındırıp korkutan en büyük uyarıdır.
58. Daha sonra Yüce Allah mağfiret ve rahmetinin genişliğini haber vermektedir. O, bütün günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder, onları rahmetine alır ve ihsanı onları büsbütün kuşatır. Eğer O, kulları işlemiş oldukları günahları dolayısıyla dünyada hemen sorgulayacak olsa hiç şüphesiz onlara daha dünyadayken azap eder. Ancak Yüce Allah, Halîmdir, çabucak ceza vermez. Aksine -ihmal etmemekle birlikte- mühlet verir. Günahların etkilerinin görülmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Bu etkiler, günahlardan uzun bir süre sonra görülse bile bu böyledir. Bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurulmaktadır:“Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır.” Yani onların amellerinin cezasını görecekleri bir vakitleri vardır. Bu zamanın gelmesi kaçınılmazdır ve ondan kurtuluş yoktur. Bundan kaçıp bir yere sığınmaya ve kurtulmaya imkân bulunamaz.
59. Bu, Allah’ın öncekilerde de sonrakilerde de geçerli olagelen bir kanunudur. Şöyle ki O, günahkârları çabucak cezalandırmaz, ancak onlara tevbe etmeleri ve Allah’a dönmeleri için mühlet verir, davet eder. Eğer tevbe eder, Allah’a yönelirlerse onların günahlarını bağışlar, onlara rahmetini ihsan eder ve onlardan cezayı uzaklaştırır. Şâyet zulüm ve inatlarını sürdürecek olur da onlar için tespit edilmiş bulunan azap vakti gelirse o vakit de üzerlerine azabını indirir. Bundan dolayı O, şöyle buyurmaktadır:“İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik” Yani biz, onları zulümleri sebebiyle helâk ettik. Onlara zulmederek helâk etmedik. “onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik.” Bu süre takdir edilmiş, belirli bir süredir. Ondan önce helak edilmedikleri gibi, ondan sonraya da bırakılmamışlardır.
18:58
وَرَبُّكَ ٱلْغَفُورُ ذُو ٱلرَّحْمَةِ ​ۖ لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُواْ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلْعَذَابَ ​ۚ بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُواْ مِن دُونِهِۦ مَوْئِلًا‮٥٨‬‬‬
Musayev
Rəbbin Bağışlayandır, mərhəmət sahibidir. Əgər (Allah) onları qazandıqları günahlara görə cəzalandırsaydı, onların əzabını tezləşdirərdi. Lakin onların öz vaxtı vardır. (Əzab gələcəyi vaxt) onlar heç bir sığınacaq tapa bilməyəcəklər.
Sultanov
Sənin Rəbbin bağışlayandır, mərhəmətlidir. Əgər (Rəbbin) onları günahlarına görə (dərhal) cəzalandırası olsaydı, əlbəttə, onlara tezliklə əzab verərdi. Ancaq onlar üçün təyin olunmuş bir vaxt vardır. Onlar (əzab gəldiyi zaman) sığınacaq bir yer tapa bilməyəcəklər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Peyğəmbər -sallallahu aleyhi və səlləm- onu təkzib edənlərə tez bir zamanda əzabın gəlməsini istəməməsi üçün Uca Allah ona belə buyurmuşdur: "Ey Peyğəmbər! Rəbbin Ona tövbə edən qullarının günahlarını bağışlayandır. Mər­həmət sahibidir. Onun mərhəməti hər şeyi ehtiva etmişdir. Günahkarların tövbə etmələrini ümid edərək onlara möhlət verməsi də, Uca Allahın Öz qullarına olan mər­həmətindəndir. Əgər Uca Allah Ondan üz çevirən qullarına əzabı tezləşdirsəydi, bu zaman onla­rı dünya həyatında cəzalandırmış olardı. Lakin O, həlimdir, rəhimlidir, qulları tövbə etsinlər deyə əzabı onlardan gecikdirər. Əksinə, onlar tövbə etməyəcəkləri təqdirdə, etdikləri küfrlərə və haqdan uzaqlaşdıqlarına görə cəzasını almaları üçün əvvəlcədən təyin edilmiş məkan və zaman vardır. Əzab gə­ləcəyi vaxt onlar Allahdan başqa heç bir sığına­caq tapa bilməyəcəklər.
18:59
وَتِلْكَ ٱلْقُرَىٰٓ أَهْلَكْنَٰهُمْ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِدًا‮٥٩‬‬‬
Musayev
Budur zülm etdikləri zaman məhv etdiyimiz məmləkətlər. Biz onları məhv etmək üçün vaxt müəyyən etmişdik.
Sultanov
Zülm etdikləri zaman o məmləkətləri məhv etdik. Onları məhv etmək üçün müəyyən bir vaxt təyin etmişdik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Hud, Saleh, Şueyb və s. bu qövmlər kimi sizə yaxın olan kafir məmləkətlərin əhalisi küfr və günahlar etməklə özlərinə zülüm etdikdə, Biz onları məhv etdik. Biz onla­rı məhvi üçün müəyyən bir vaxt təyin et­miş­dik.
18:60
وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ لَآ أَبْرَحُ حَتَّىٰٓ أَبْلُغَ مَجْمَعَ ٱلْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِىَ حُقُبًا‮٦٠‬‬‬
Musayev
Bir zaman Musa öz xidmətçisinə belə demişdi: “Mən iki dənizin qovuşduğu yerə çatana qədər, yaxud uzun müddət sərf edənə qədər (səfərimə) davam edəcəyəm”.
Sultanov
Bir zaman Musa gənc yoldaşına belə demişdi: “İki dənizin qovuşduğu yerə çatana qədər yol gedəcəyəm, yaxud uzun müddət yoluma davam edəcəyəm”.
*] Təfsirlərdə Musa peyğəmbərin yanıdakı gənc oğlanın Yuşa ibn Nun olduğu və Musa peyğəmbərə xidmət edib ondan elm öyrəndiyi rəvayət olunur. Bu iki dənizin hansı dənizlər olduğu dəqiq bilinmir. Bəzi təfsirçilərə görə, bu iki dənizdən biri zahiri elmlərin dənizi olan Həzrət Musa, digəri isə batini elmlərin dənizi olan Xızır əleyhissalamdır.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! Yadına sal ki, bir zaman Musa - aleyihissəlam - öz xid­mətçisi olan Yuşə ibn Nuna belə demişdi: "Mən iki də­ni­zin qovuş­du­ğu yerə ça­­tana qədər, yaxud saleh quldan elm öyrənməyim üçün onu tapana qədər uzun müddət səfə­rimə da­vam edə­cə­yəm!"
Tafsir as-Saadi, 18:58–60

60- Bir vakit Mûsâ, hizmetçisine şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim.” 61- Nihâyet onlar bu iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular. Balık da denizde kanal misali bir yol tutup gitti. 62- (Buluşma yerini) geçtikleri vakit Musa, hizmetçisine:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” dedi. 63- Dedi ki:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” 64- Mûsâ da:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler. 65- Orada kullarımızdan bir kul buldular ki biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik. 66- Mûsâ ona şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” 67- Dedi ki:“Doğrusu sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” 68- “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” 69- Musa dedi ki:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” 70- Dedi ki:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” dedi. 71- Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı. (Musa:)“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın!” dedi. 72- O (kul) dedi ki: “Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 73- (Musa:)“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” dedi. 74- Yine yola koyuldular. Nihâyet bir erkek çocuğa rast geldiler de o (kul) çocuğu öldürdü. (Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” 75- Dedi ki:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 76- Musa da:“Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O zaman benden yana mazur sayılırsın.” dedi. 77- Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvara rast geldiler. O (kul) da bu duvarı doğrultuverdi. Musa da dedi ki:“Eğer isteseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” 78- Dedi ki:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu. Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim: 79- “Öncelikle o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti. O nedenle ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” 80- “Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” 81- “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” 82- “Duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi. Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur!”

60. Yüce Allah, (bu kıssada) peygamberi Mûsâ aleyhisselam ile onun hayra ve ilim öğrenmeye olan ileri derecedeki arzusunu haber vermektedir. O, yanındaki delikanlıya, yani yolculukta da ikamet halinde de yanından ayrılmayan hizmetçisi Yûşâ’ b. Nûn’a -ki Yüce Allah daha sonra ona da peygamberlik vermiştir- şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım.” Yani aldığım yol uzayıp gitse dahi ve son derece yorgun düşsem bile iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yolculuğuma devam edeceğim. Burası hakkında Yüce Allah kendisine şöyle vahyetmişti: Orada Allah’ın kullarından alim bir kul bulacaksın ki o, sende bulunmayan bir ilme sahiptir. “yahut yıllarca gideceğim” Yani gerekirse uzun mesafeler kat edeceğim. Mûsâ’nın sahip olduğu şevk ve arzu, onu yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söylemeye itmişti. Bu sözler Mûsâ’nın kesin kararının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki Mûsâ da bu kararını uygulamıştı.
61. “Nihâyet onlar” yani Mûsâ ve yanındaki delikanlı “iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular.” Beraberlerinde azık olarak aldıkları ve yedikleri bir balık vardı. Yüce Allah, ona: Bulmak istediğin kulumuz balığı kaybedeceğiniz yerdedir, diye vahyetmişti. Nihâyet bu balık, denizde kanal misali bir yol tutup gözden kayboldu. Bu, bir mucizedir. Müfessirlerin açıkladıklarına göre azık olarak yanlarında aldıkları balık, oraya ulaşınca denizin nemi ona ulaştı ve o da Allah’ın izniyle canlanıp denizde kendisine bir yol bularak denizdeki diğer canlılara katıldı.
62. Mûsâ ve beraberindeki genç, iki denizin birleştiği yeri geçtikten bir müddet sonra Mûsâ beraberindeki delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük.” dedi. Yani iki denizin birleştiği yeri geçtikten sonraki yolculuklarından dolayı epey yorulmuşlardı. Yoksa iki denizin birleştiği yere kadar aldıkları yol da gerçekten uzundu ama oraya kadar yorgunluk hissetmemişlerdi. Bu da hem bir mucize hem de Mûsâ’nın, aradığını bulduğuna dair bir alamet idi. Aynı şekilde bu yere ulaşmak için duydukları şevk de yolculuklarını kolaylaştırmış idi. Ama ulaşmaları gereken hedeflerini geçtikleri vakit yorulduklarını hissettiler.
63. Mûsâ yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söyleyince o da ona şu cevabı verdi:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum.” Yani gece vakti konakladığımız o kayayı hatırlıyor musun, işte ben orada balığı unuttum. “Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı.” Çünkü buna sebep o olmuştu. “Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” Yani balığın denize girip orada yolunu bulması, gerçekten hayret edilecek bir şeydi. Müfessirlerin dediklerine göre balığın gittiği yer, denizdeki bir menfez, bir kanal şeklinde idi. Bu da Mûsâ ve onun beraberindeki delikanlı için şaşılacak bir şeydi.
64. Yanındaki delikanlı bu sözleri söyleyince Mûsâ, Yüce Allah kendisine balığı kaybedecekleri yerde Hızır ile karşılaşacakları vaadinde bulunduğu için:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. “Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler.” Yani balığı unutup geldikleri yeri bulmak için geri dönüp izlerini takip ettiler.
65. Mûsâ ve beraberindeki delikanlı balığı kaybettikleri yere ulaştıklarında Allah’ın kullarından bir kul olan Hızır ile karşılaştılar. Doğru olan görüşe göre o, peygamber değil, salih bir kul idi. “Biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş” Allah’ın kendisi vasıtasıyla ilmini arttırdığı ve amelini güzelleştirdiği bir rahmet ihsan etmiş “ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” Her ne kadar Mûsâ, başta iman ve itikadi esaslar olmak üzere bir çok konuda ondan daha bilgili idiyse de o, Mûsâ’ya verilmemiş türden birtakım bilgilere sahip kılınmıştı. Zira Mûsâ, peygamberler arasında Yüce Allah’ın diğer insanlara ilim, amel ve başka özelliklerle üstün kılmış olduğu ulu’l-azm rasûllerden birisi idi.
66. Mûsâ, bu kul ile bir araya gelince ona edeb çerçevesinde, istişare üslubu ile ve maksadını bildirmek üzere şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” Yani Yüce Allah’ın sana öğretmiş olduğu ilimden bana doğruyu gösterecek ve benim kendisi vasıtasıyla belli meseleler hakkında hakkı bileceğim bilgileri bana öğretmen için sana uyabilir miyim? Yüce Allah, Hızır’a Mûsâ aleyhisselam’a dahi gizli kalabilen pek çok şeyin iç yüzlerine muttali olmasını sağlayacak türden bir ilham ve kerâmet ihsan etmişti.
67. Bunun üzerine Hızır, Mûsâ’ya: Ben senin bu teklifini reddetmem; fakat “sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” Bana uymaya, benimle birlikte kalmaya gücün yetmez. Çünkü sen zahiri itibariyle karşı çıkılması gereken fakat iç yüzü böyle olmayan birtakım şeyler göreceksin. Bundan dolayı da devamla ona şöyle dedi:
68. “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” Yani iç yüzünü de zahirini de kavrayamadığın, ondan maksadın ve akibetinin ne olduğunu bilemediğin bir işe nasıl sabreder ve tahammül gösterebilirsin?
69. Bunun üzerine Mûsâ şöyle dedi:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” Bu ifadeleriyle Mûsâ, kendisiyle sınanacağı hususlar ortaya çıkmadan önce azmedip karar vermiştir. Halbuki karar vermek ayrı bir şeydir, sabır göstermek ayrı bir şey. Bu yüzden de Mûsâ işler ortaya çıkınca sabır ve tahammül gösteremedi.
70. Mûsâ, bu sözleri söyleyince Hızır:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.” Yani sen önce bana soru sorup yaptığım işe tepki gösterme. Durumunu sana bildirmem uygun olan vakitte ben sana bildirinceye kadar sabret. Bu sözleriyle kendisine soru sormamasını istedi ve işin iç yüzünden kendisini haberdar edeceğine söz verdi.
71. “Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı.” Yani Hızır gemiden bir tahta parçası söktü. Onun bundan -ilerde açıklayacağı üzere- bir maksadı vardı. Ancak Mûsâ aleyhisselam buna tahammül edemedi. Çünkü bu iş, zahiren kötü bir işti. Zira bu, gemi için bir kusurdur. O gemide yolculuk yapanların da batmalarına bir sebeptir. O yüzden Mûsâ:“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın.” Yani oldukça büyük çapta kötü bir iş yaptın, demişti.
72. Mûsâ, bu sözleri sabredememesinden dolayı söylemişti. O nedenle Hızır da ona şöyle dedi:“Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” Yani sana önceden dediğim gibi oldu, dedi.
73. Mûsâ, bu sözlerini unutarak söylediğinden şöyle demişti:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” Yani bu işimi zorlaştırma, beni hoş karşıla! Çünkü unutarak bu itirazı yaptım, o bakımdan bu ilk seferinde beni sorumlu tutma! Böylelikle Mûsâ, hem ikrarda bulunmuş, hem de mazeretini belirtmiş oluyordu. Ey Hızır! Senin, arkadaşına zorluk çıkarmaman gerekir, demişti. Hızır da onu hoş karşılamıştı.
74. “Yine yola koyuldular. Nihâyet” küçük “bir erkek çocuğa rast geldiler de o” Hızır “çocuğu öldürdü.” Mûsâ bunun üzerine çokça öfkelendi ve hiçbir günahı olmayan küçücük bir çocuğu öldürmesi üzerine dinî gayreti galeyana geldi. “(Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” Hiçbir günahı olmayan ve kimseyi öldürmemiş küçücük bir çocuğu öldürmek kadar kötü bir iş olabilir mi? Mûsâ’nın ilk itirazı, unutmasından dolayı olmuştu. Bu ise unutmaktan değildi, ama sabırsızlıktan olmuştu.
75-76. Bunun üzerine Hızır, ona hem serzenişte bulunarak hem de hatırlatmada bulunarak şöyle dedi:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” deyince Mûsâ ona: “Eğer bundan sonra” yani bu defadan sonra “sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme!” Yani benimle arkadaşlığı terk etmen halinde mazur görüleceksin. “O zaman benden yana mazur sayılırsın.” Ben senin mazur olduğunu ve herhangi bir kusur işlemediğini kabul edeceğim.
77. “Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler.” Yani kendilerini ağırlamalarını istediler. “fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş” yani yıkılmak üzere olan “bir duvara rast geldiler. O” Hızır “bu duvarı doğrultuverdi.” Onu yeniden ördü ve yeni bir duvar haline getirdi. Bunun üzerine Mûsâ ona:“Dileseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” Yani bu şehir halkı, bizi misâfir etmeleri vacip olduğu halde bizi ağırlamadılar. Sen ise buna karşılık ücret alabilecekken bu duvarı ücretsiz olarak yeniden ördün.
78. İşte böylece Mûsâ verdiği sözde duramadı. Hızır da:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu” dedi. Çünkü bunu kendine sen şart koşmuştun. Artık şimdiden sonra hiçbir mazeretin kalmadı ve arkadaşlığımızın devam etmesine de imkan yok. “Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim…” Yani senin bana karşı tepki gösterdiğin hususların iç yüzünü bildireyim. Bu hususlarda benim özel maksatlarımın olduğunu ve işin nihâyette nereye varacağını sana anlatayım.
79. Benim deldiğim “o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti.” Bu ise onlara karşı şefkat ve merhamet duymayı gerektirir. “O nedenle ben de onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” Yani onlar, o zalim hükümdarın bulunduğu memlekete uğrayacaklardı. Bu zalim hükümdar da limanlarına uğrayan ve herhangi bir kusuru bulunmayıp sağlam olan her gemiyi gasp ediyor, zulümle el koyuyordu. Ben de geminin bir kusuru olsun diye onu deldim. Böylece geminin o zalimden kurtulmasını sağlamak istedim.
80. Öldürdüğüm o “erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” Bu çocuğun, -eğer ergenlik çağına gelirse- anne-babasını azgınlık ve küfre sürükleyeceği takdir edilmişti. Yani kendisi gibi onları da azgınlığa ve küfre zorlayacaktı. Bu da ya onların, çocuklarına duydukları sevgiden ötürü yahut da ona olan ihtiyaçları dolayısıyla olacaktı ve bu halleri, onları buna zorlayacaktı. İşte ben de bu mü’min anne ve babanın dinlerinin selâmeti için, bu hususa muttali olduğumdan dolayı o çocuğu öldürdüm. Bu üstün faydadan daha büyük bir fayda olabilir mi? Çünkü bu, her ne kadar ilk anda onlara bir kötülük ve onların zürriyetlerini kesmek gibi görünse de Yüce Allah, onlara bu çocuklarından daha hayırlı bir zürriyet verecektir. Bundan dolayı da devamla şöyle dedi:
81. “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” Yani salih, tertemiz ve akrabalık bağlarını gözeten bir çocuk ihsan etmesini istedik. Çünkü öldürdüğü çocuk, eğer ergenlik yaşına ulaşmış olsaydı ana-babasını küfre ve azgınlığa sürüklemek suretiyle onlara en ileri derecede kötülük edecekti.
82. Düzelttiğim “duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi.” Bu çocukların hali de onlara şefkat ve merhamet etmeyi gerektiriyordu. Çünkü babalarını kaybetmiş küçük çocuklardı. Allah da babalarının salih olması dolayısıyla onları korumuştu. “Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi.” İşte ben, bunun için duvarı yıktım. Onun altındaki hazineyi çıkartıp duvarı da eski haline çevirdim ve bunun için herhangi bir ücret de istemedim. “Rabbinden bir rahmet olmak üzere” yani benim bu yaptığım Allah’ın bir rahmetinin sonucudur ki O, bu rahmeti kulu Hızır’a vermişti. “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Kendiliğimden ve sırf kendi irademle yapmadım. Bu, ancak Allah’tan bir rahmet ve O’nun emri ile olmuştur. “İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” benim sana yaptığım bu açıklamalardır. [Bu Kıssanın İhtivâ Ettiği İbretler ve Hükümler:] Bu hayret verici ve son derece değerli kıssada pek çok faydalı husus, ahkâm ve kaideler bulunmaktadır. Yüce Allah’ın yardımıyla bunların bazılarına dikkat çekelim: 1. İlmin fazileti, ilim talebi için yolculuk yapmak ve ilmin en önemli iş olduğu. Çünkü Mûsâ aleyhisselam uzun bir mesafeye yolculuk yapmış, ilim talebi uğrunda çokça yorulmuş, İsrailoğulları arasında onlara öğretmek ve irşadda bulunmak için kalmayı terk ederek, ilmini daha çok artırmak amacıyla yolculuğu buna tercih etmiştir. 2. Daha önemli olanı başa alarak ondan başlamak. Çünkü ilim öğrenmek, onu terk etmekten ve ilim öğrenmeksizin sadece öğretim ile meşgul olmaktan daha önemlidir. Her ikisini bir arada yapmak ise en mükemmelidir. 3. İhtiyaçların karşılanması ve daha rahat etmek maksadıyla yolculukta da ikamet halinde de -Mûsâ’nın yaptığı şekilde- hizmetçi edinmek caizdir. 4. İlim, cihad vb. bir maksatla yolculuk yapan kimse, eğer maslahat maksadı ve nereye gidildiğini açıklamasını gerektiriyor ise bunu açıklaması gizlemesinden daha uygundur. Çünkü bunu açıklamanın, bu yolculuğa gerekli hazırlıkları yapmak, gerekli araçları edinmek, basiret üzere işini yapmak ve bu üstün ibadet arzusunu izhar etmek gibi faydaları vardır: Nitekim Mûsâ da: “Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim” demişti. Diğer taraftan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Tebûk gazvesine çıkacağı vakit, genelde âdeti gideceği istikametten farklı bir yönü vehmettirmek olduğu halde, gideceği ciheti ashabına açıkça haber vermiştir (ki ona göre hazırlansınlar). Bu, maslahata bağlı bir şeydir. 5. Şerri ve şerrin sebeplerini, şeytanın süslü ve güzel göstermesi anlamında şeytana izafet etmek caizdir. Her ne kadar hayrı ve şer Allah’ın kaza ve kaderiyle oluyorsa da bu, caizdir. Çünkü Mûsâ’nın yanındaki delikanlı:“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” demiştir. 6. Nefsin tabiatının bir gereği olan yorgunluk, açlık yahut susuzluk gibi hallerin -eğer bunlardan şikayet maksadıyla söylenmiyorsa ve gerçekten öyle ise- dile getirilip başkasına bildirilmesi caizdir. Çünkü Mûsâ da:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” demiştir. 7. İnsanın hizmetinde kullanacağı kişinin aklı başında, zeki ve ince kavrayışlı olması istenen bir şeydir. Böylelikle ondan isteyeceği işi tam anlamıyla gerçekleştirmesi mümkün olur. 8. İnsanın hizmetinde kullandığı kişiye kendi yediğinden yedirmesi ve birlikte yemeleri müstehabdır. Çünkü Yüce Allah’ın:“Kuşluk yemeğimizi getir” ifadesinin zahirine göre yemek, ikisine birden izafe edilmiştir ve ikisinin birlikte yediğini ortaya koymaktadır. 9. İlahi yardım kulun emrolunduğu işi yerine getirmesi oranında iner. Allah’ın emrine uygun hareket eden kimseye başkalarına ulaşmayacak kadar ilâhi yardım ulaşır. Çünkü:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” buyruğu bunu göstermektedir. Bununla da iki denizin birleştiği yeri aşan yolculuğa işaret edilmektedir. Ancak iki denizin birleştiği noktaya kadar olan mesafe, daha uzun olmakla birlikte yorgunluk şikâyeti söz konusu olmamıştır. Çünkü asıl gerçek yolculuğu o idi. İkinci mesafe ise görüldüğü kadarıyla bir günün bir bölümünü kapsamakta idi. Çünkü onlar, kayanın yanında istirahate çekildikleri vakitte balıklarını kaybetmişlerdi. Ve yine anlaşıldığı kadarıyla onlar, o kayanın yakınında gecelerini geçirmişler ve ertesi günü yola koyulmuşlardı. Nihâyet kuşluk yemeklerini yeme vakitleri gelince Mûsâ aleyhisselam, yanındaki genç delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir” demiş ve o da o vakit asıl varacakları yer olan o noktada balığı unutmuş olduğunu hatırladı. 10. Mûsâ ile yanındaki delikanlının karşılaştıkları kul, bir peygamber değildi. Salih bir kul idi. Çünkü Yüce Allah, onu kul olmakla vasfetmiştir. Ayrıca ona rahmet ve ilim ihsan etmiş olduğunu hatırlatmış ama onun risaletinden ve nübüvvetinden söz etmemiştir. Eğer o bir peygamber olsa idi Yüce Allah, başka peygamberlerde olduğu gibi bunu da açıkça zikrederdi. Hızır olduğu belirtilen bu zatın kıssanın sonunda “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” sözleri, onun peygamber olduğuna delil olamaz. Bu buyruk, ancak ilhama ve birtakım şeyleri sezdirmeye delalet eder. Peygamber dışındakilere verilen ilham ve sezgi gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mûsâ’nın anasına: O’nu emzir... diye vahiy/ilham ettik.”(el-Kasas, 28/7); “Rabbin bal arısına vahiy/ilham etti ki: Dağlarda, ağaçlarda... evler edin”(en-Nahl, 16/68) 11. Allah’ın kullarına öğrettiği bilgi iki türlüdür: Birisi, kulun gayret ve çabaları ile elde edebileceği kesbî ilim, diğeri ise Yüce Allah’ın kullarından ihsan ve lütufta bulunduğu kimselere bağışladığı ledünnî/vehbî bir ilim. Çünkü Yüce Allah:“biz ona… nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” buyurmaktadır. 12. Hocaya karşı edepli davranmak ve öğrencinin ona en güzel bir şekilde hitap etmesi. Çünkü Mûsâ:“Sana öğretilen ilimden bana, doğru yolu gösterecek bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” diyerek nazikçe hitap etmişti. Mûsâ, bu sözlerini ince bir üslup ve danışmak isteyen bir kimsenin edasıyla söylemiş, adeta “Bu hususta bana izin verir misiniz?” diye sormuştu. Ayrıca ondan birtakım şeyleri öğreneceğini de kabul etmişti. Hocasının bilgisine muhtaç olduklarını itiraf etmeyen, aksine kendileri ile onun arasında bir dayanışma olduğu iddiasında bulunan kibir ehli ve kaba kimseler ise böyle davranmazlar. Hatta bu gibi kimseler bazen kendilerinin hocalarına bir şeyler öğrettiklerini ve hocalarının gerçekten cahil olduğunu dahi zannederler. Hocaya karşı alçak gönüllü olmak ve onun öğreteceği şeylere muhtaç olduğunu ifade etmek, öğrencilik yapana faydalı olan en önemli hususlardan birisidir. 13. İlim öğrencisi daha faziletli olsa da kendisinden daha alt seviyede olan hocasına karşı mütevazı davranmalıdır. Çünkü Mûsâ’nın Hızır’dan daha faziletli olduğunda hiçbir şüphe yoktur. 14. Fazilet sahibi alim, uzman olmadığı bir bilgiyi o hususta uzaman olan bir kimseden -o ilimde kendisinden çok daha aşağıda bulunsa dahi- öğrenebilmelidir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın başkalarına vermemiş olduğu ilmi kendilerine bağışlamış olduğu azim sahibi (ulu’l-azm) rasûllerdendir. Ancak Hızır’ın sahip olduğu bu özel bilgi türünde Mûsâ onun kadar ileri değildi. Bundan dolayı ondan ilim öğrenmeye özel gayret göstermiştir. Buna göre mesela fakih ve muhaddis olan bir kimse, eğer nahiv, sarf vb. herhangi bir ilimde nispeten geri ise bu konuda ileride olan kimselerden -muhaddis veya fakih olmasalar dahi- ders almaktan çekinmemelidir. 15. İlim ve onun dışındaki faziletleri Yüce Allah’a izafe etmek, bunu ikrar ve itiraf etmek ve bunlara karşılık Allah’a şükretmek gerekir. Nitekim “sana öğretilen ilimden” ifadesi de “Yüce Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretmen için” anlamındadır. 16. Faydalı bilgi hayra götüren, ulaştıran bilgidir. Doğruluk ihtiva eden, hayır yollarına ileten, kötü yollardan sakındıran yahut da bunlara vesile olan şeylerden olan her bir ilim, faydalı ilim kapsamı içerisindedir. Bunun dışında kalan bilgiler ise ya zararlıdır yahut da onlarda hiçbir fayda yoktur. Yüce Allah'ın:“Sana öğretilen ilimden bana, doğruyu gösterecek bir şeyler öğretmen için...” buyruğu bunu göstermektedir. 17. Alim ile birlikte olmaya ve ilim öğrenmeye sabredip dayanabilme gücü bulunmayan, bu hususta güzelce sebat gösteremeyen bir kimse, sabırsızlığı oranında ilimden pek çok şeyi kaçırır. Çünkü sabırlı olamayan bir kimse, ilim elde edemez. Sabrı elden bırakmayan kimse ise hangi işte gayret gösterirse O’na ulaşır. Çünkü Hızır, Mûsâ’nın kendisinden bir şeyler öğrenmesini engelleyen hususun, kendisi ile birlikte olmaya sabır gösteremeyeceği olduğunu belirtmiştir. 18. Sabrın gerçekleşmesinin en büyük sebebi, insanın sabır göstermesi emredilen hususu gereği gibi bilmesi ve ondan haberdar olmasıdır. O husus hakkında bilgi sahibi olmayan yahut onun amacını ve sonucunu bilmeyen, nasıl bir fayda ve kazanç sağlayacağından haberdar olmayan kimse, sabrın temelini oluşturan sebebe sahip değildir. Çünkü:“İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” buyruğunda işi gereği gibi kavramayamış olmanın sabretmeye engel olacağı zikredilmektedir. 19. Aceleci olmamak, iyice araştırıp öğrenmek, herhangi bir şey hakkında maksadını bilmeden, nasıl bir amaç güdüldüğünü anlamadan hüküm vermekte acele etmemek gerekir. 20. Kullar geleceğe dair yapacakları işleri, Allah’ın meşietine bağlı olarak ifade etmeli ve insan herhangi birşey hakkında “inşaallah” demeksizin ben bu işi yapacağım dememelidir. 21. Herhangi bir şeyi yapmaya karar vermek, o işi yapmaya denk değildir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın” diyerek kendisini sabra hazırladı ama bunu yapamadı. 22. Hoca eğer öğrencisine işin başında bazı hususlara dair, o hususların iç yüzünü ona kendisi anlatıncaya soru sormaktan uzak durmasını maslahata uygun görürse hiç şüphesiz maslahat neyi gerektiriyorsa ona uymak gerekir. Mesela daha önemli işler varken başkasını soruyorsa yahut zihnen idrak edemeyeceği ya da konu ile ilgisi olmayan bir hususa dair soru soracaksa soru sormasını engelleyebilir. 23. Tehlike bulunmaması halinde deniz yolculuğu yapmak caizdir. 24. Unutan bir kimse, ister Allah’a ait ister kullara ait haklar dolayısıyla olsun, unutmasından ötürü sorumlu değildir. Çünkü:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama!” sözü bunu gerektirir. 25. İnsan başkaları ile ilişkilerinde ve ahlâkında onlara yük teşkil etmemeli, kolaylık sağlamalı ve gönül hoşluğuyla yapabildikleriyle yetinmelidir. Güç yetiremeyecekleri yahut onlara ağır gelecek veya sıkıntıya sokacak şeyleri onlara yüklememelidir. Böyle bir şeye kalkışmak, onların kendisinden uzaklaşmasına ve usanmalarına sebep olur. Bunun yerine işin kolaylaşması için kolay olanı esas almalıdır. 26. İşlerin hükümleri zahirlerine göredir. Mal, can ve benzeri hususlarda da dünyevi hükümler bu zahire göredir. O yüzden Mûsâ aleyhisselam, Hızır’ın gemiyi delmesini ve çocuğu öldürmesini tepki ile karşılamıştır. Çünkü bu işler, zahiren münker işlerdir. Mûsâ aleyhisselam ise Hızır ile arkadaşlık ettiği bu halin dışında bu gibi şeylere sessiz kalamazdı. O yüzden Mûsâ, tepki göstermekte aceleci davranmış ve bu gibi işlerin genellikle görülen hallerindeki hükmü ne ise onun gereğini yapmaya kalkışmış, sabretmesini ve tepki göstermekte acele etmemesini gerektiren bu arızî ve istisnai duruma aldırış etmemiştir. 27. “Küçük olan kötülük işlenmek suretiyle daha büyük olan kötülük bertaraf edilir; maslahat olan iki husustan da daha büyük olanı göz önünde bulundurularak küçük maslahat büyük olana feda edilir” şeklindeki büyük kaide de burdan anlaşılmaktadır. Çünkü çocuğun öldürülmesi bir kötülüktür. Fakat anne babasını dinleri dolayısıyla fitneye düşürecek hale gelinceye kadar hayatta kalması, ondan daha büyük bir kötülüktür. Çocuğun öldürülmedense hayatta kalıp korunmasının daha hayırlı olduğu düşünülebilirse de anne ve babasının din ve imanlarının selamette kalması bundan daha hayırlıdır. Bundan dolayı Hızır onu öldürmüştür. Bu kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’i mesele ve faydalı hükümler girer. Her türlü fayda ve zarar çatışması, bu kaidenin kapsamına girmektedir. 28. Yine büyük kaidelerden birisi de şudur:“İnsanın başkasının malındaki tasarrufu, eğer maslahatı sağlamak ve kötülüğü engellemek şeklinde ise izinsiz olsa dahi caizdir.” Hatta bu işi yapanın ameli dolayısıyla başkasının malının telef edilmesi söz konusu olsa bile bu böyledir. Nitekim Hızır, gemiyi kusurlu olsun diye delmiş ve böylelikle gemi zalim hükümdarın gasbına maruz kalmaktan kurtulmuştur. Buna göre bir kimsenin evinde veya malında herhangi bir yangın, suya batma vb. bir tehlike vukua gelecek olup da malın bir bölümünün telef edilmesi yahut evin bir tarafının yıkılması ile geri kalanı kurtulabilecekse kişinin başkasına ait olan malı korumak üzere böyle bir tasarrufta bulunması caizdir, hatta gereklidir. Aynı şekilde zalim bir kimse başkasının malını almak isterse bir kimse de geri kalanını kurtarmak maksadıyla malın bir bölümünü ona verse, sahibinin izni olmadan dahi bu tasarruf caizdir. 29. Karada çalışmak caiz olduğu gibi denizde çalışmak da caizdir. Çünkü Yüce Allah:“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti” buyurmakta ve onların yaptıkları işi reddetmemektedir. 30. Yoksulun (miskin) bazen ihtiyacını karşılayamayacak kadar bir malı bulunabilir. Bu, kişiyi “miskin”lik derecesinden yukarıya çıkartmaz. Çünkü Yüce Allah, bu miskin/yoksul kimselerin bir gemileri olduğunu bize haber vermektedir. 31. Cana kıymak/öldürme en büyük günahlardandır. Nitekim Hızır, çocuğu öldürünce Mûsâ: “Gerçekten sen çok çirkin bir şey yaptın!” demiştir. 32. Kısas ile birisini öldürmek münker bir iş değildir. “Başka bir cana karşılık olmaksızın...” ifadesi bunu göstermektedir. 33. Salih olan kulu Yüce Allah, bizzat kendisini koruduğu gibi onun zürriyetini de korur. 34. Salih kimselere yahut da onlara yakın olanlara hizmet etmek, başka hizmetlerden daha üstündür. Çünkü Hızır, çocukların hazinelerini çıkartıp da duvarlarını doğrultmasını, babalarının salih kimse oluşuna bağlamıştır. 35. Yüce Allah’a karşı kullanılan ifade ve lafızlarda edebi elden bırakmamalıdır. Çünkü Hızır gemiyi kusurlu kılma işini:“Ben onu kusurlu yapmak istedim” ifadesiyle kendi nefsine izafe etmiştir. Hayırlı olan işi ise Yüce Allah’a izafe etmiştir. Şöyle ki:“Bu sebeple Rabbin ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi” buyruğunda bu hayırlı işi, Yüce Allah’a izafe etmiştir. Nitekim İbrahim aleyhisselam da:“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.”(eş-Şuarâ, 76/80) demiş (şifada olduğu gibi hastalığı Allah’a izafe etmemiştir). Cinler de:“Doğrusu biz yerde bulunanlar için şer mi murad edildi yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murad etti, bilmiyoruz.”(el-Cin, 72/10) demişlerdir. Halbuki hayır ve şer hepsi de Allah’ın kaza ve kaderi iledir. 36. Arkadaşlık eden kimse, herhangi bir halde arkadaşına mazeretini beyan edip onu razı etmedikçe arkadaşından ayrılmamalı, onun arkadaşlığını terk etmemelidir. Nitekim Hızır da Mûsâ’ya böyle davranmıştır. 37. Sakıncalı olmayan hususlarda arkadaşın arkadaşına uygun hareket etmesi, arkadaşlığın devamına ve pekişmesine sebeptir. Nitekim uyuşmamak da arkadaşlığın kesilmesine sebep olur. 38. Hızırın icra etmiş olduğu bütün bu işler tamamen kaderin gereğidir. Allah onları bu salih kulun elinde icra etmiştir ki kullar, O’nun kader ve kazasındaki lütuf ve hikmetleri idrak edebilsinler. O’nun, kulu hakkında hiç mi hiç hoşlanmayacağı bazı şeyler takdir edebileceğini ve aslında o şeylerin o kulun dini için daha uygun olabileceğini -ki çocuğu öldürülmesi meselesi buna örnektir- ya da dünyası için daha uygun olabileceğini -ki delinen gemi meselesi böyledir- anlasınlar. Böylece Allah, kullarına lütfundan ve kereminden birer örnek sunmuştur ki onları bilsinler ve O’nun hoşlanılmayan takdirlerine rıza ile teslim olsunlar.
18:61
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ سَرَبًا‮٦١‬‬‬
Musayev
Onlar iki dənizin qovuşduğu yerə gəlib çatdıqda (özləri ilə götürdükləri) balığı unutdular. Balıq isə dənizdə (iz buraxaraq) yol alıb getdi.
Sultanov
Onlar iki dənizin qovuşduğu yerə çatdıqları zaman balığı unutmuşdular. Həmin balıq isə dənizə girib gözdən itmişdi.
*] Rəvayətə görə, Həzrət Musa özündən daha elmli olan Xızır ilə görüşmək üçün Yuşa ibn Nun ilə səfərə çıxmışdı. Yanlarında da ölü bir balıq vardı. Musa peyğəmbərə bildirilmişdi ki, bu balığın canlanıb dənizə girəcəyi yer, məhz Xızır ilə görüşməli olduğu yerdir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onları hər ikisi yoluna davam etdi və dənizlərin qo­vuş­duğu yerə gəlib çatdıqlarında, özlərinə yeməyə götürdükləri balığı unut­dular. Uca Allah bu zaman dalığı diriltdi, balıq isə dənizdə özünə su­yun bir-birinə qarışmayacaq yol açıb, iz buraxaraq getdi.
18:62
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَىٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَٰذَا نَصَبًا‮٦٢‬‬‬
Musayev
Onlar (iki dənizin qovuşduğu yerdən) keçib getdikdə (Musa) öz xidmətçisinə: “Nahar yeməyimizi gətir. Biz bu səfərimizdə lap əldən düşdük”– dedi.
Sultanov
(Oradan) keçib getdikləri zaman Musa gəncə dedi: “Günorta yeməyimizi gətir! Bu səfərimiz bizi yaman yordu”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa və onun xidmətçisi Yuşə ibn Nun dənizlərin qovuşduğu yer keçdikdə, Musa - aleyhissəlam - öz xidmətçisinə: "Nahar yeməyimizi gətir. Biz bu səfərimizdə həddən artıq yorulduq" – dedi.
18:63
قَالَ أَرَءَيْتَ إِذْ أَوَيْنَآ إِلَى ٱلصَّخْرَةِ فَإِنِّى نَسِيتُ ٱلْحُوتَ وَمَآ أَنسَىٰنِيهُ إِلَّا ٱلشَّيْطَٰنُ أَنْ أَذْكُرَهُۥ ​ۚ وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ عَجَبًا‮٦٣‬‬‬
Musayev
(Xidmətçi) dedi: “Qayaya sığındığımız vaxt yadına gəlirmi? O zaman mən balığı unutdum. Doğrusu, onu xatırlamağı mənə yalnız şeytan unutdurdu. Balıq dirilib əcaib bir şəkildə dənizdə yol tutub getmişdir”.
Sultanov
Gənc dedi: “Gördünmü, biz qayaya sığındığımız zaman mən balığı unutdum. Onu xatırlamağı mənə məhz şeytan unutdurdu. O da qeyri-adi bir şəkildə dənizə girib getmişdir”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xidmətçi dedi: "Qaya­ya sığındığımız zaman bilirsənmi nə baş verdi?! O vaxt mən sənə balıq barədə deməyi unutdum. Doğrusu, onu sənə xa­tırla­mağı yalnız şeytan mə­nə unut­durdu. Balıq gözlənmədən dirilib qəribə bir şə­kil­də də­niz­də yol tutub getdi!"
18:64
قَالَ ذَٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ ​ۚ فَٱرْتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصًا‮٦٤‬‬‬
Musayev
(Musa:) “Elə istədiyimiz də bu idi!”– dedi. Sonra onlar öz ləpirlərinin izinə düşüb geri qayıtdılar.
Sultanov
Musa: “İstədiyimiz məhz bu idi!” - dedi. Onlar dərhal özlərinin ayaq izləri ilə geri qayıtdılar.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa - aleyhissəlam - öz xidmətçisinə dedi: "Elə istədiyimiz də bu idi, bu görüşəcəyimiz saleh qulun olduğu yerin əlamətidir!"– dedi. Sonra onlar gəldikləri yolu itirməmək üçün qayanın yanına qədər eyni yol ilə öz lə­pir­­lərinin izinə düşüb ge­ri qayıtdılar. Oradan da balığın dənizə girdiyi yerə geri döndülər.
18:65
فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَآ ءَاتَيْنَٰهُ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا‮٦٥‬‬‬
Musayev
Onlar (orada) Öz tərəfimizdən mərhəmət bəxş etdiyimiz və elm öyrətdiyimiz qullarımızdan birinə rast gəldilər.
Sultanov
Beləcə, (orada) Öz dərgahımızdan rəhmət bəxş etdiyimiz və elm öyrətdiyimiz bir bəndəmizi (Xızırı) tapdılar.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa və onun xidmətçisi Yuşə ibn Nun balığı itirdikləri yerə çatdıqda, onlar orada saleh qullarımızdan biri olan Xızıra - aleyhissəlam - rast gəldi­lər. Biz ona Öz tərə­fi­miz­dən mər­həmət bəxş etdi­k və ona insanların bilmədikləri bir elm öyrət­di­k. O da, bu hekayətin ehtiva etdiyi məsələdir.
18:66
قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰ هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا‮٦٦‬‬‬
Musayev
Musa ona dedi: “Sənə öyrədilmiş doğru yolu (göstərən elmdən) mənə öyrətməyin üçün sənə tabe olummu?”
Sultanov
Musa ona: “Sənə öyrədilmiş doğru yolu göstərən elmdən mənə öyrətmək şərtilə səninlə gələ bilərəmmi?” – dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa təvazökarcasına və nəzakətlə ona dedi: "Uca Allahın sənə öyrətmiş olduğu haqq yolu göstə­rən elm­dən mənə də öyrət­mən üçün sənə tabe ola bilərəmmi?"
18:67
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا‮٦٧‬‬‬
Musayev
(Xıdır) dedi: “Doğrusu, sən mənimlə birgə olsan səbir edə bilməzsən.
Sultanov
O dedi: “Doğrusu, sən mənimlə (yoldaşlığa) səbir edə bilməzsən!
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır dedi: "Doğrusu, sən mənim öz elmimə əsaslanaraq görəcəyim işlərə səbir edə bil­məz­sən. Çünki mənim elmim, sənin elminlə eyni deyildir!"
18:68
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَىٰ مَا لَمْ تُحِطْ بِهِۦ خُبْرًا‮٦٨‬‬‬
Musayev
Axı sən (səbəbini) bilmədiyin bir şeyə necə səbir edə bilərsən?”
Sultanov
Axı (həqiqətini) dərk edə bilmədiyin bir şeyə necə səbir edə bilərsən?
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Həqiqəti səbəbini dərk etmədiyin bir şey gördükdə, sən necə səbir edə bi­lər­sən? Çünki sən, zahirən görüb bildiyin bir şeyə hökm verirsən?!
18:69
قَالَ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ صَابِرًا وَلَآ أَعْصِى لَكَ أَمْرًا‮٦٩‬‬‬
Musayev
(Musa) dedi: “İnşallah, səbirli olduğumu görəcəksən. Sənin heç bir əmrindən çıxmayacağam”.
Sultanov
Musa dedi: “İnşallah, sən mənim səbirli olduğumu görəcəksən. Sənin işlərinə qarşı çıxmayacağam!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa Xızıra belə dedi: "İnşallah, sən məni, səndə gördüyüm işlərə sə­birli və sənə itaətkar ol­duğumu görəcəksən. Mənə əmr etdiyin zaman sə­nin heç bir əm­rindən çıxma­ya­cağam!"
18:70
قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعْتَنِى فَلَا تَسْـَٔلْنِى عَن شَىْءٍ حَتَّىٰٓ أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا‮٧٠‬‬‬
Musayev
(Xıdır) dedi: “Əgər mənə tabe olacaqsansa, özüm sənə bir xəbər bildirməyincə məndən heç bir şey haqqında soruşma”.
Sultanov
O dedi: “Əgər mənimlə gələcəksənsə, səbəbini sənə söyləyənə qədər heç bir şey barəsində məndən soruşma!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır Musaya dedi: "Əgər mənə tabe ola­caqsansa, mənim etdiyim hər hansı bir əmələ şahid olsan, öncədən özüm o barədə sənə bildir­mə­­yincə mən­dən o şey haqqında so­ruş­ma!"
18:71
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِى ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَا ​ۖ قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا إِمْرًا‮٧١‬‬‬
Musayev
Sonra hər ikisi yola düzəlib getdilər. Nəhayət (gəlib) gəmiyə mindikləri zaman (Xıdır) onu deşdi. (Musa) dedi: “Sən gəmidə olanları suya qərq etmək üçünmü onu deşdin? Doğrusu, böyük bir pis iş gördün”.
Sultanov
Beləcə, o ikisi yola düşdülər. Nəhayət, gəmiyə mindikləri zaman (Xızır) onu deşdi. Musa dedi: “Gəmidəkiləri suda boğmaq üçünmü onu deşdin? Həqiqətən, sən pis bir iş gördün”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır Musa ilə şərti kəsdikdən sonra bir gəmi tapana qədər hər ikisi də dəniz sahilinə tərəf get­dilər. Nəhayət, bir gəmi tapdıqları zaman, gəmi sahibi Xızıra hörmət əlamti olaraq onları pulsuz və heç bir qarşılıq almadan gə­miyə mindirdi. Bu zaman Xızır gəminin bir taxtasını sındırıb çıxararaq gəmidə dəlik açdı. Musa ona dedi: "Gəmi sahibi bizi pulsuz-parasız gəmiyə mindirdiyi halda, sən isə gə­midə olan­la­rın suyda batması üçün onu deşdin?! Həqiqətən sən, bö­yük bir günah iş gör­dün!"
18:72
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا‮٧٢‬‬‬
Musayev
Xıdır dedi: “Mən demədimmi ki, sən mənimlə birgə olsan səbir edə bilməzsən?”
Sultanov
(Xızır:) “Mən demədimmi ki, sən mənimlə (yoldaşlığa) səbir edə bilməzsən?” - dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır Musaya belə cavab verdi: "Məgər mən sənə mənimlə birgə olduğun zaman görəcəyim işlərə əsla səbr edə bilməzsən demədimmi?!"
18:73
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِى بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِى مِنْ أَمْرِى عُسْرًا‮٧٣‬‬‬
Musayev
(Musa) dedi: “Unutduğum bir şeydən ötrü məni qınama və öz işimdə məni çətinliyə salma!”
Sultanov
Musa: “Unutduğum bir şeyə görə məni danlama və işimi çətinləşdirmə!” – dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa Xızıra - aleyhissəlam - dedi: "Unut­qanlıq üzündən sənə verdiyim sözümü yerinə yetirmədiyim üçün məni qınama və sənə yol yoldaşlığı etiyimə görə də məni çətinliyə sal­ma!"
18:74
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَٰمًا فَقَتَلَهُۥ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً​ۢ بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُّكْرًا‮٧٤‬‬‬
Musayev
Yenə yola düzəldilər. Nəhayət, bir oğlan uşağı ilə rastlaşdıqda (Xıdır) onu öldürdü. (Musa) dedi: “Heç kəsi öldürməyən günahsız bir canamı qəsd etdin? Doğrusu, olduqca pis bir iş tutdun”.
Sultanov
Yenə yollarına davam etdilər. Nəhayət, bir oğlan uşağı ilə rastlaşdıqları zaman (Xızır) onu öldürdü. Musa dedi: “Heç kimi öldürməmiş tər-təmiz bir canamı qəsd etdin? Həqiqətən, sən çox pis bir iş gördün!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar gəmidən düşdükdən sonra hər ikisi də sahildə gəzməyə başladılar. Bu zaman onlar uşaqlarla birgə oynayan, həddi-büluğa çatmayan bir oğlan uşağı ilə rast­laş­dılar, Xızır da dərhal onu öldürdü. Musa ona dedi: "Həddi-büluğa çatmayan, pak, məsum bir canı gü­nah­sız bir yerəmi qəsd et­din? Doğrusu sən, çox pis bir iş gördün!"
18:75
۞ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا‮٧٥‬‬‬
Musayev
Xıdır dedi: “Sənə demədimmi ki, mənimlə birgə olsan səbir edə bilməzsən?”
Sultanov
(Xızır) dedi: “Sənə deməmişdimmi ki, mənim yanımda səbir edə bilməzsən?
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır Musaya - aleyhissəlam - belə cavab verdi: "Ey Musa! Mən sənə dedim axı, sən mənim edəcəyim əməllərə əsla səbir edə bilməzsən!"
18:76
قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَٰحِبْنِى ​ۖ قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّى عُذْرًا‮٧٦‬‬‬
Musayev
(Musa) dedi: “Əgər bundan sonra səndən bir şey barəsində soruşsam, daha mənə yoldaş olma. Sən artıq mənim diləyəcəyim (sonuncu) üzrxahlığa çatdın”.
Sultanov
(Musa): “Əgər bundan sonra səndən bir şey soruşsam, o zaman mənimlə yoldaşlıq etmə! Artıq məndən gələcək üzrxahlığın son həddinə çatdın (Bundan sonra üzr istəyəcəyim bir iş tutmayacağam).
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Musa - aleyhissəlam - dedi: "Əgər bun­dan sonra səndən hər hansı bir şey ba­rə­sində so­ruş­sam, məni tərk et. Çünki sənin əmrinə üç dəfə müxalif olduğum üçün artıq məni atıb getməyə haqqın vardır".
18:77
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهْلَ قَرْيَةٍ ٱسْتَطْعَمَآ أَهْلَهَا فَأَبَوْاْ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُۥ ​ۖ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا‮٧٧‬‬‬
Musayev
Yenə yola düzəldilər. Nəhayət, bir kənd əhlinin yanına gəlib camaatdan yeməyə bir şey istədilər. Camaat onları (yeməyə) qonaq etmədi. Onlar orada dağılmaq istəyən bir divar gördülər. (Xıdır) onu düzəltdi. (Musa) dedi: “Əgər istəsəydin, bunun müqabilində zəhmət haqqı alardın”.
Sultanov
Onlar yenə yollarına davam etdilər. Nəhayət, bir qəsəbəyə gəlib çatdıqları zaman oranın əhalisindən yemək istədilər. Ancaq onlar o ikisini qonaq etməkdən imtina etdilər. Bu zaman o ikisi orada yıxılmaq üzrə olan bir divar gördülər. (Xızır) dərhal onu düzəltdi. (Musa:) “Əgər istəsəydin, əlbəttə, onun müqabilində bir muzd alardın”, - dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar yenə yollarına davam etdilər və nəhayət bir kənd əhlinin ya­nına gə­lib camaatdan yeyəcək bir şey istədi­lər. Kənd əhli isə onlara yeyəcək bir şey verməkdən və onların müsafir haqqlarını yerinə yetirməkdən imtina etdilər. Onlar o kənddə da­ğılıb, uçulmaq istəyən bir di­var gör­dü­lər. Bu zaman Musa - aleyhissəlam - Xızıra: "Əgər istəsəydin, bizim müsafir haqqımızı verməkdən imtina etdiklərinə görə öz ehtiyaclarımızı ödəmək üçün, bunun mü­qa­bilində onlardan zəhmət haqqı alardın".
18:78
قَالَ هَٰذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ ​ۚ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا‮٧٨‬‬‬
Musayev
(Xıdır) dedi: “Bu, mənimlə sənin aranda ayrılıqdır. Səbir edə bilmədiyin şeylərin yozumunu sənə xəbər verəcəyəm.
Sultanov
(Xızır) dedi: “Bu, mənimlə sənin ayrılma vaxtımızdır. Səbir edə bilmədiyin şeylərin yozumunu sənə xəbər verəcəyəm.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Xızır Musaya belə dedi: "Divarı düzəltdiyimə görə onlardan heç bir zəhmət haqqı almadığıma etiraz etməyin, mənim­lə sənin aran­da ayrılıq səbəbidir. Mən də sənin görüb sə­bir edə bil­mədiyin şey­lərin açıqlamasını sənə xəbər verə­cə­yəm!
18:79
أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَٰكِينَ يَعْمَلُونَ فِى ٱلْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا‮٧٩‬‬‬
Musayev
Gəmiyə gəlincə, o, dənizdə çalışan miskinlərə məxsus idi. Mənim onu korlamağımın səbəbi, onların önündə hər bir yararlı gəmini zorla ələ keçirən hökmdarın olması idi.
Sultanov
Gəmiyə gəldikdə, o, dənizdə işləyən yoxsul kimsələrə məxsus idi. Mən də onu qüsurlu vəziyyətə salmaq istədim. Çünki orada bütün (qüsursuz) gəmiləri qəsb edən bir kral var idi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bir taxtasını sındırıb çıxararaq dəlik açdığım gəmiyə gəlincə, o, də­niz­də çalışan və gəmini qorumağa qadir olmayan aciz adamlara məx­sus idi. Gəmini xarab etmə səbəbi isə qarşıda onları gözləyən, hər bir ya­rar­lı gəmini zorla qəsb edib ələ ke­çirən və eyibli, xarab gəmini isə tərk edən hökm­darın, gəmini onların əlindən almaması üçün mən həmin gəmini korlayıb xarab etdim.
18:80
وَأَمَّا ٱلْغُلَٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَآ أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَٰنًا وَكُفْرًا‮٨٠‬‬‬
Musayev
Oğlan uşağına gəldikdə, onun ata-anası mömin idilər. Biz (uşağın böyüyəndə) ata-anasını azğınlığa və küfrə sürükləməsindən qorxduq.
Sultanov
Oğlan uşağına gəldikdə, onun ata-anası mömin idilər. Biz onun ata-anasını azğınlığa və küfrə sövq etməsindən qorxduq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Oğlan uşağını öldürməyimi inkar etdiyinə gəldikdə, o uşağın ata-anası mömin idi. Uca Allah onun kafir olacağını bilirdi. Biz o uşa­ğın həddi-buluğa yetişdikdən sonra ata-anasını onu həddən ziyadə sevgisində və ya ona olan ehtiyaclarında ifrata vararaq, onları Allaha küfür etməyə sürük­lə­mə­sin­dən qorx­duq.
18:81
فَأَرَدْنَآ أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَوٰةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا‮٨١‬‬‬
Musayev
Biz (bununla) Rəbbinin onun əvəzində ata-anasına ondan daha təmiz və daha mərhəmətli olan başqa bir övlad verməsini istədik.
Sultanov
Beləcə, istədik ki, Rəbbi onlara əvəzində ondan daha təmiz və daha mərhəmətli birini bəxş etsin.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz, o uşağı öldürməklə, uca Allahın onun əvəzində ata-anasına dində və saleh əməllərdə on­dan daha xeyirli, günahlardan on­dan da­ha təmiz və ata-anasına ondan da da­ha mər­hə­mət­li olan başqa bir övlad verməsini istədik.
18:82
وَأَمَّا ٱلْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَٰمَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِى ٱلْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُۥ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَٰلِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبْلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ ​ۚ وَمَا فَعَلْتُهُۥ عَنْ أَمْرِى ​ۚ ذَٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا‮٨٢‬‬‬
Musayev
Divara gəldikdə isə, o, şəhərdəki iki yetim oğlanın idi. Altında onlara məxsus bir xəzinə vardı. Onların atası əməlisaleh adam olmuşdur. Rəbbin onların həddi-buluğa çatmalarını və Rəbbindən bir mərhəmət olaraq öz xəzinələrini (tapıb) çıxartmalarını istədi. Mən bunları öz ixtiyarımla etmirdim. Sənin səbir edə bilmədiyin şeylərin yozumu budur!”
Sultanov
Divara gəldikdə isə, o, şəhərdəki iki yetim oğlan uşağına məxsus idi. Onun altında onlara aid bir xəzinə vardı. Ataları da yaxşı insan idi. Rəbbin istədi ki, onlar həddi-büluğa çatıb Rəbbindən bir rəhmət olaraq öz xəzinələrini çıxartsınlar. Mən bunu öz ixtiyarımla etmədim. Bu, səbir edə bilmədiyin şeylərin izahıdır”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Amma dağılıb uşmaq uzərə olan divarı düzəltmə səbəbindən inkar etdiyinə gəldikdə isə, o divar gəldiyimiz şəhərdə ata-anası ölmüş iki yetim oğlana aid idi. Bu divarın al­tın­da onlara məxsus bir xə­zinə vardı. Onların atası ­saleh bir kimsə idi. Ey Musa! Rəbbin on­ların böyüyüb, həddi-buluğa çatmala­rını, həmən divarın altında gizlədimış onlara məxsus öz xəzinəni tapıb çıxartmalarını is­tə­di. Əgər divar indi dağılıb uçulsaydı, xəzinə ortaya çıxıb zay olub gedərdi. Bu, Rəbbinin onlara olan bir mərhəməti sayəsində idi. Mən bun­ları öz ixtiyarımla etmir­dim. Bunlar, sənin səbir edə bilmə­di­­yin şeylərin həqiqi yozumudur!"
18:83
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَن ذِى ٱلْقَرْنَيْنِ ​ۖ قُلْ سَأَتْلُواْ عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا‮٨٣‬‬‬
Musayev
Səndən Zülqərneyn barəsində soruşurlar. De: “Onun barəsində sizə bir əhvalat danışacağam”.
Sultanov
Sənə Zülqərneyn barəsində də sual verirlər. De ki: “Sizə ondan bəhs edəcəyəm”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğımbər! Müşriklər və yəhudilər səni imtahana çəkmək üçün səndən Zülqərneyn ba­rə­sin­də soruşurlar. De: "İbrət və öyüd-nəsihət almanız üçün onun barə­sin­də si­zə onun xəbərlərindən bir qismini da­nışa­cağam!"
Tafsir as-Saadi, 18:61–83

83- Sana Zulkarneyn’i soruyorlar. De ki:“Size ondan öğüt alınacak bir haber okuyacağım.” 84- Gerçekten biz, ona yeryüzünde iktidar ve (ihtiyaç duyduğu) her şeye ulaştıracak bir sebep/yol vermiştik. 85- O da bir sebebi/yolu takip etti. 86- Nihâyet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batarken gördü. O pınarın yanında da bir kavim buldu. Dedik ki:“Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın ya da güzel bir muamelede bulunursun.” 87- Dedi ki:“Kim zulmederse onu cezalandırırız. Sonra o Rabbine döndürülür, Rabbi de onu feci bir azaba uğratır.” 88- “Fakat kim iman edip de salih amel işlerse, onun için mükâfaat olarak en güzeli vardır. Ayrıca ona buyruğumuzdan kolay olanları söyleyeceğiz.

83. Kitab ehli yahut müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Zulkarneyn kıssası hakkında soru sormuşlardı. Yüce Allah da ona:“Size ondan öğüt alınacak bir haber okuyacağım” diye cevap vermesini emretmiştir. Onun kıssasında faydalı bir haber ve hayret verici bir öğüt vardır. Yani ben, sizlere onun halleri arasından ibret olacak ve öğüt alınacak şeyler okuyacağım. Bunun dışındaki hallerini ise onlara okumamıştır.
84-85. “Gerçekten biz ona yeryüzünde iktidar… vermiştik.” Yüce Allah ona mülk vermiş, yeryüzünün pek çok yerine hakim olma imkânı vermiş ve yeryüzü halkının ona itaat etmesini sağlamıştı. “ve (ihtiyaç duyduğu) her şeye ulaştıracak bir sebep/yol vermiştik.” Yani Yüce Allah, ülkeleri egemenliği altına almak ve yeryüzünün bayındır haldeki en uzak yerlerine kadar kolaylıkla ulaşabilme hususunda kendisine yardımcı olacak ve ulaştığı noktaya varmasını sağlayacak sebepleri kendisine ihsan etmişti. O da Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu bu sebepler gereğince amel etmişti. Yani onları uygun ve kullanılmaları gereken şekilde kullanmıştı. Herkes, sahip olduğu sebepleri kullanmadığı gibi, herkes de bu gibi sebeplere güç yetiremeyebilir. İşte gerçek sebebe sahip olmak ile gereğince amel etmek bir arada bulunduğu takdirde maksat hasıl olur. Her ikisi ya da birisi bulunmayacak olursa maksat gerçekleşmez. Yüce Allah, Zulkarneyn’e verdiğini belirttiği bu sebepleri bize haber vermediği gibi Rasûlü de bize bunları bildirmemiştir. İlim ifade edecek şekilde de bu konuda haberler bize ulaşmamıştır. Bu yüzden bizim burada bu hususta susmaktan, İsrailiyat ve benzeri haberleri nakledenlerin söylediklerine iltifat etmemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktur. Ancak biz genel olarak bunların gerek dahili gerek harici, güçlü ve çok sayıda sebepler olduğunu biliyoruz. Bunlar sayesinde o, sayısı da teçhizatı da düzeni de bulunan büyük bir ordu sahibi olmuştu. Bu ordusu sayesinde de düşmanlarını alt edebilme imkânını elde etmiş, yeryüzünün doğusuna, batısına ve pek çok yerine kolaylıkla ulaşabilmişti.
86. Allah, ona güneşin battığı yere ulaşıncaya kadar gitme imkânını vermişti. Nihâyet o, güneşin çamurlu yani siyah bir suya batıyor gibi göründüğü bir yere kadar vardı. Kişi ile güneşin batıda battığı ufuk arasında eğer su varsa genelde bu manzara ortaya çıkar. Kişi güneşi -son derece yüksek olmakla birlikte- o suya batar gibi görür. İşte güneşin batışının bu şekilde göründüğü yerde yani güneşin batış yerinde bir kavim gördü. “Dedik ki: Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın ya da güzel bir muamelede bulunursun.” Yani ya onları öldürmek, dövmek yahut esir almak vb. bir yolla cezalandırırsın yahut da iyilikte bulunursun. Böylelikle Zulkarneyn bu iki işten birisini yapmakta serbest bırakılmıştı. Çünkü görüldüğü kadarıyla bu kavim kâfir yahut da fasık kimselerdi. Ya da bu kabilden kötü bir özellikleri vardı. Zira bunlar, fasık değil de mü’min kimseler olsalardı, onların cezalandırılması hususunda ona müsaade edilmezdi.
87. Zülkarneyn, şer’i siyaseti (şer’i yönetim politikasını) övülmeye hak edecek kadar iyi bilen birisi idi. Çünkü bu konuda Yüce Allah, ona başarı ihsan etmişti. Bu nedenle o, bu kavmi iki kısma ayıracağını söylemişti. “Kim” küfre sapmak suretiyle “zulmederse onu cezalandırırız. Sonra o Rabbine döndürülür, Rabbi de onu feci bir azaba uğratır.” Böylelikle o kimse dünyada da âhirette de ceza görür.
88. “Fakat kim iman edip de salih amel işlerse onun için mükâfaat olarak en güzeli vardır.” Yani böylesine kıyamet gününde mükâfaat olarak cennet ve Allah nezdinde güzel bir konum verilecektir. “Ayrıca ona buyruğumuzdan kolay olanları söyleyeceğiz.” Biz onlara iyilikte bulunacak, ona yumuşak söz söyleyecek ve kolayına gelecek muamelede bulunacağız. Bu, Zulkarneyn’in Yüce Allah’ın dostu, salih, adalet sahibi ve alim hükümdarlardan biri olduğunu göstermektedir. Çünkü o, herkese kendi durumuna uygun şekilde davranmakla Allah’ın rızasına uygun bir politika izlemiş oluyordu.
18:84
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُۥ فِى ٱلْأَرْضِ وَءَاتَيْنَٰهُ مِن كُلِّ شَىْءٍ سَبَبًا‮٨٤‬‬‬
Musayev
Həqiqətən, Biz ona yer üzündə hökmranlıq verdik və hər şeyin yolunu ona öyrətdik.
Sultanov
Həqiqətən, Biz onu yer üzündə iqtidar və güc sahibi etdik, ona hər yerin yolunu öyrətdik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Həqiqətən, Biz onu yer üzündə güc-qüvvət və qüdrət sahibi etdik, istədiyi şeyə çatıb, əldə etməsi üçün ona hər bir şeyi verik.
18:85
فَأَتْبَعَ سَبَبًا‮٨٥‬‬‬
Musayev
O, (yer üzündə gəzib dolaşmaq üçün) səfərə çıxdı.
Sultanov
Beləcə o, bir yol tutub getdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
İstədiyi şeyə çatıb, əldə etməsi üçün ona verdiyimiz vasitələr və yollarla günbatana tərəf səfərə çıxdı.
18:86
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا ​ۗ قُلْنَا يَٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا‮٨٦‬‬‬
Musayev
Nəhayət, günəşin qürub etdiyi yerə gəlib çatdıqda onu qara palçıqlı bir yerdə batan gördü. (Zülqərneyn) onun yanında bir tayfaya rast gəldi. Biz buyurduq: “Ey Zülqərneyn! Sən ya onları cəzalandırmalı, ya da onlarla yaxşı rəftar etməlisən!”
Sultanov
Nəhayət, günəşin batdığı yerə gəlib çatanda onu palçıqlı bir gölməçədə batan gördü. Gölməçənin yanında da bir qövm gördü. Biz: “Ey Zülqərneyn! Ya (onlara) əzab verməli, ya da onlar barəsində yaxşılıq yolunu tutmalısan!” – dedik.
*] Təfsirlərdə qeyd olunduğuna görə, Zülqərneyn qərbdə Sakit okeanına, yaxud Qara dənizə qədər getmiş və orada günəşin dəniz üfqündə batmasını seyr etmişdi. Bu zaman günəş dumanla örtülü dəniz üfqündə, sanki palçıqlı bir su gölməçəsinə batırmış kimi görünürdü. Sahildə qarşılaşdığı qövm isə kafir idi. Ona görə də Allah-Təala bu qövmü cəzalandırmaq, yaxud irşad etmək üçün Zülqərneyni onların yanına göndərmişdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Zülqərneyn yer üzündə gəzib dolaşdı və nəhayət, günəşin qürub etdiyi yerə gə­lib çatdıqda, o, günəşi, baxan insanın sanki qa­ra palçıq­lı qaynar bir bulaqda batan gör­dü. Zülqərneyn bu zaman orada kafir bir qövmə rast gəldi. Biz ona seçim verərək belə bu­yur­duq: "Ey Zülqər­neyn! Sən ya onları öldürməli, ya da başqa cür cə­za­lan­dırmalı, ya da onlarla yaxşı rəftar etməlisən!"
18:87
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُۥ عَذَابًا نُّكْرًا‮٨٧‬‬‬
Musayev
O dedi: “Zülm edəni cəzalandıracağıq. Sonra o, Rəbbinə qaytarılacaq. O da ona ağır bir əzab verəcəkdir!
Sultanov
O dedi: “Haqsızlıq edənə əzab verəcəyik. Sonra o Rəbbinə qaytarılacaq və (Rəbbi) ona görünməmiş bir əzab verəcək.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Zülqərneyn dedi: "Özünü Allaha ibadət etməyə dəvət etdiyimdən sonra Allaha şərik qoşan və bu əməlində davam edən kimsənin dünya həyatında ölüm ilə cəzalan­dıracağıq. Qiyamət günü isə o, Rəb­bi­nə qayta­rıla­caq. O da ona şiddətli bir əzabla əzab verə­cək­dir!
18:88
وَأَمَّا مَنْ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحًا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلْحُسْنَىٰ ​ۖ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا‮٨٨‬‬‬
Musayev
İman gətirib yaxşı iş görən kimsəyə isə ən gözəl mükafat veriləcək. Biz ona əmrimizdən asan olanı buyuracağıq”.
Sultanov
İman gətirib saleh əməl edən kimsəyə gəldikdə, onun üçün ən gözəl mükafat vardır. Biz ona asan işləri buyuracağıq”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlardan kim Allaha iman edib saleh əməl edərsə, Rəbbi yanında iman və saleh əməlinin qarşılığı olaraq onun üçün Cənnət vardır. Biz əm­ri­mizdən ona asan və rahat olanı buyura­cağıq!"
18:89
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا‮٨٩‬‬‬
Musayev
Sonra o, yoluna davam etdi.
Sultanov
Sonra o, yoluna davam etdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Sonra o, başqa bir yola tərəf üz tutub günəşin doğduğu tərəfə getdi.
Tafsir as-Saadi, 18:84–89

89- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 90- Nihâyet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onu, kendileri için güneşe karşı (koruyacak) hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü. 91- İşte böyle. Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık. 92- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 93- Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman bu dağların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu. 94- Dediler ki:“Ey Zulkarneyn! Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen! 95- Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği imkânlar (sizin vereceğiniz maldan) daha hayırlıdır. O nedenle siz bana (bedeni) güçle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” 96- “Bana demir kütleleri getirin.” Nihâyet dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet demirleri ateş haline getirince:“Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi. 97- Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler. 98- Zulkarneyn:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.” dedi.

89. Zülkarneyn, batıya ulaştıktan sonra bu sefer Yüce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu sebeplere/yollara tâbi olarak güneşin doğduğu yere doğru döndü.

90. Doğuya ulaşınca bu sefer “onu” yani güneşi “kendileri için güneşe karşı hiçbir örtü/siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü.” Yani güneşin, ona karşı kendilerini örtecek bir şeyleri bulunmayan insanlar üzerinde doğduğunu gördü. Bu ise ya son derece ilkel ve uygarlıktan uzak olmalarından ötürü meskenlerinin bulunmaması dolayısıyla yahut da güneşin tam olarak batmayıp devamlı görünmesi dolayısıyla idi. Nitekim Afrika’nın güney doğusunda böyledir. Böylece o, insanların bedenen ulaşmaları şöyle dursunhakkında bilgi sahibi dahi olmadıkları bir yere kadar varmış oldu.
91. Bununla birlikte bütün bunlar, Yüce Allah’ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık.” Yani biz, onun sahip olduğu muaazam sebeplerin/yolların ve hayırların ne olduğunu biliyorduk ve biz, Zulkarneyn nereye yönelip giderse bilgimizle onun yanındaydık.
92-93. “Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman...” buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle der: O, doğudan kuzeye doğru yola koyuldu ve iki dağ arasına ulaştı. Bu iki dağ o dönemde bilinen meşhur yerlerdi. Burası denize ulaşıncaya kadar sağdan da soldan da zincirleme/sıra dağlar şeklinde idi. Bu sıra dağlar, Ye’cüc ve Me’cüc ile insanlar arasında bir set teşkil ediyordu. O, iki dağın beri tarafında da dillerinin yabancılığı, zihin ve kalplerinin de kavrayışsızlığı dolayısıyla hemen hemen hiçbir söz anlayamayan bir kavim buldu.
94. Yüce Allah, Zülkarneyn’e bu kavmin dillerini anlayabilecek, onlarla karşılıklı konuşup fikir alış-verişinde bulunabilecek kabilden ilmi sebepler ihsan etmişti. Onlar da Zulkarneyn’e Ye’cüc ile Me’cüc’ün verdiği zarardan yakındılar. Ye’cüc ile Me’cüc, Ademoğullarından iki büyük kavimdir. O kavim şöyle dedi:“Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede” adam öldürmek, haksızca malları almak ve başka yollarla “bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen!” Bu, onların böyle bir seddi yapabilecek güce sahip olmadıklarını, Zulkarneyn’in de bunu yapabileceğini bildiklerini göstermektedir. O bakımdan bunu yapabilmesi için ona bir ücret teklif ettiler ve buna gerekçe olan sebebi de zikrettiler ki bu sebep, Ye’cüc ile Me’cüc’ün yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları idi.
95. Zulkarneyn, tamahkâr ve dünyaya rağbet eden bir kimse olmadığı gibi yönetimi altında bulundurduğu kimselerin hallerini düzene sokmayı ihmal eden bir kişi değildi. Aksine onun maksadı ıslah idi. Bundan dolayı maslahat ihtiva ettiği için onların bu taleplerini kabul etti. Onlardan herhangi bir ücret de almadı. Rabbine vermiş olduğu bu güç ve iktidarı dolayısıyla şükrederek:“Rabbimin bana verdiği imkânlar” sizin bana vereceğiniz şeylerden “daha hayırlıdır.” Ama ben sizden emek gücünüzle bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böylelikle “sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” Onların üzerinden aşıp da sizin bulunduğunuz yere gelmelerini engellesin.
96. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Onlar da bu demir parçalarını getirip verdiler. “Nihâyet” aralarında seddi bina ettiği “dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi.” Çok büyük bir ateş yaktılar ve içinde bakırı eritmek maksadı ile ateşin daha da alevlenmesi için körükler kullandılar. Demir kütlelerinin birbirine kaynaşmasını için hazırladığı bakır eridikten sonra da “Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi.” Böylelikle demirin üzerine erimiş bakırı döktü ve bu suretle set müthiş bir sağlamlığa kavuştu. Böylece onun öte tarafında bulunan insanlar Ye’cüc ile Me’cüc’den gelecek zararlara karşı korunmuş oldular.
97. “Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler.” Seddin yüksekliğinden ötürü üzerine çıkabilme güçleri olmadığı gibi son derece muhkem ve güçlü olduğundan dolayı onu delecek imkânları da olmadı.
98. Zülkarneyn bu güzel işi ve bu mükemmel eseri yaptıktan sonra nimeti gerçek sahibine izafe ederek:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir.” Yani Rabbimin bana lütuf ve ihsanındandır. İşte salihlerle gerçek halifelerin durumu budur. Allah onlara üstün nimetleri lütfetti mi onların şükürleri, bu nimetleri ikrarları ve Allah’ın nimetlerini itirafları daha da artar. Nitekim Süleyman aleyhisselam da huzuruna Sebe’ melikesinin tahtının oldukça uzak bir mesafeden getirilmesi üzerine şunları söylemişti:“Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir”(en-Neml, 27/40) Oysa zorba ve kibirli kimselerle yeryüzünde yücelik taslayanların sahip oldukları büyük nimetler, onların azgınlıklarını ve şımarıklıklarını arttırır. Nitekim Karun, Allah’ın kendisine verdiği ve sadece anahtarlarını taşımak bile güç kuvvet sahibi bir topluluğa ağır gelen hazineler hakkında:“Bu, bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.”(el-Kasas, 28/78) demişti. “Rabbimin vaadi” yani Ye’cüc ile Me’cüc’ün çıkışı için belirlediği süre gelince “onu” yani bu son derece sağlam yapılmış seddi “yerle bir eder.” Onu yıkıp dümdüz eder ve yerle bir olur. “Rabbimin vaadi haktır.”
18:90
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَىٰ قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا‮٩٠‬‬‬
Musayev
Nəhayət, günəşin doğduğu yerə çatdıqda onu elə bir qövm üzərində doğan gördü ki, onlardan ötrü ona (günəşə) qarşı heç bir örtük yaratmamışdıq.
Sultanov
Nəhayət, günəşin doğduğu yerə çatanda onu bir qövmün üzərində doğarkən gördü. Biz onlar üçün günəşə qarşı heç bir örtük yaratmamışdıq.
*] Təfsir mənbələrində qeyd olunduğuna görə, Zülqərneyn qərbdəki işlərini həll etdikdən sonra şərqə yönəldi və nəhayət, Hind okeanı sahillərinə gəlib çıxdı. Burada qarşılaşdığı insanlar günəşin şüasına qarşı qorunacaqları paltar və evlər düzəltməyi bilmirdilər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Sonra Zülqərneyn, yenə yer üzündə gəzib dolaşdı və nəhayət, gəlib günəşin doğ­duğu yerə çatdıqda, sanki günəşi baxan insanın, özlərini günəşin hərarətindən qorumaq üçün heç bir ev və ya ağac kölğəsi yaratmadığımız bir qövm üzərində doğan gördü.
18:91
كَذَٰلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا‮٩١‬‬‬
Musayev
Beləliklə Biz onun başına gələnlərin hamısından xəbərdarıq.
Sultanov
Beləcə, Biz onunla bağlı hər şeydən xəbərdar idik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bax Zülqərneynin əhvalatı belə idi! Artıq Biz Öz elmimizlə onun qüdrətindən, səltənətindən və səyahətindən təfsilatlı şəkild hamısından xə­bər­da­rıq.
18:92
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا‮٩٢‬‬‬
Musayev
Sonra o, yenə yoluna davam etdi.
Sultanov
Sonra o, yenə yoluna davam etdi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Sonra o, əvvəl getdiyi iki yoldan başqa, məşriq və məğrib arasında bir yola tərəf üz tutub getdi.
18:93
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ ٱلسَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا‮٩٣‬‬‬
Musayev
Nəhayət, iki dağ arasına gəlib çatdıqda onların ön tərəfində az qala söz anlamayan bir tayfaya rast gəldi.
Sultanov
Nəhayət, iki dağ arasına çatdığı zaman onların önündə demək olar ki, heç bir sözü anlamayan bir tayfa gördü.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Bundan sonra Zülqərneyn yenə də yer üzündə gəzib dolaşmağa davam etdi və nəhayət o, iki dağ arasında sərhəd kimi olan bir yerə gəlib çatdıqda, orada az qala özlərindən başqa heç bir kimsənin danışığını anlamayan bir qövmə rast gəldi.
18:94
قَالُواْ يَٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰٓ أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا‮٩٤‬‬‬
Musayev
Onlar dedilər: “Ey Zülqərneyn! Yəcuc və Məcuc (tayfası) yer üzündə fitnə-fəsad törədirlər. Bəlkə biz sənə xərac verək, sən də bizimlə onların arasında bir sədd düzəldəsən?”
Sultanov
Onlar dedilər: “Ey Zülqərneyn! Həqiqətən, Yəcuc və Məcuc (tayfaları) bu ərazidə fitnə-fasad törədirlər. Bizimlə onların arasında bir sədd çəkəsən deyə sənə müəyyən məbləğ verəkmi?”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar dedilər: "Ey Zül­qər­neyn! Yəcuc və Məcuc (Onlar bunu deməklə, Adəm övladından olan iki əzəmətli ümməti qəsd edirdilər) tay­fa­ları insanları qətlə yetirməklə və başqa pis əməllər etməklə yer üzündə fitnə-fəsad tö­rədirlər. Biz sənə pul versək sən bi­zimlə onların ara­sın­da bir sədd çəkə bilərsənmi?"
18:95
قَالَ مَا مَكَّنِّى فِيهِ رَبِّى خَيْرٌ فَأَعِينُونِى بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا‮٩٥‬‬‬
Musayev
O dedi: “Rəbbimin mənə əta etdiyi (mülk) daha yaxşıdır. Gəlin öz qüvvənizlə mənə kömək edin, mən də sizinlə onların arasında bir sədd çəkim.
Sultanov
O dedi: “Rəbbimin mənə verdiyi səltənət və qüdrət daha yaxşıdır. Siz (iş) qüvvənizlə mənə kömək edin, mən də sizinlə onlar arasında möhkəm bir sədd çəkim.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Zülqərneyn dedi: "Rəbbimin mə­nə əta et­di­yi mülk, padşahlıq, hökmdarlıq, qüdrət, sərvət və səltənət sizin mənə verəcəyiniz mal-dövlətdən daha xeyirlidir. Gə­lin siz öz adamlarınızla və alətlərinizlə mə­nə kö­mək edin, mən də sizinlə on­ların ara­sın­da möhkəm bir divar çə­kim!
18:96
ءَاتُونِى زُبَرَ ٱلْحَدِيدِ ​ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيْنَ ٱلصَّدَفَيْنِ قَالَ ٱنفُخُواْ ​ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُۥ نَارًا قَالَ ءَاتُونِىٓ أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا‮٩٦‬‬‬
Musayev
Mənə dəmir parçaları gətirin!” Nəhayət, dağın iki yanı arasını (dəmir parçaları ilə) doldurduqda: “Körükləyin!”– dedi. (Dəmir) közərən kimi: “Gətirin mənə, onun üstünə ərimiş mis töküm!”– dedi.
Sultanov
Mənə dəmir parçaları gətirin!” Nəhayət, iki dağın arasını eyni səviyyəyə gətirdiyi zaman o: “(Körükləri) üfürün!” - dedi. Onu od halına saldığı zaman: “Mənə gətirin, onun üzərinə ərimiş mis töküm!” - dedi.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Zülqərneyn dedi: "Mənə dəmir parçaları gə­­tirin!" Onlar da dəmir parçaları gətirdilər və Zülqərneyn iki dağ arasını bina etməyə başladı. Nəhayət, iki dağ arasındakı boşluqları doldurub qurtardıqdan sonra onunla birgə çalışan işçilərə: "Bu dəmir parçalarının üzərinə od vurun"– de­di. Də­mir parçaları əriyib köz kimi olduqda: "Mənə mis gətirin, ərimiş dəmirin üzərinə töküm!"– de­di.
18:97
فَمَا ٱسْطَٰعُوٓاْ أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا ٱسْتَطَٰعُواْ لَهُۥ نَقْبًا‮٩٧‬‬‬
Musayev
Yəcuc və Məcuc (tayfası) nə səddin üstünə çıxa bildilər, nə də onu dəlib keçə bildilər.
Sultanov
Beləcə (Yəcuc-Məcuc tayfaları) nə o səddi aşa bildilər, nə də onu deşib keçə bildilər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Yəcuc və Məcuc tayfa­la­rı həmin səd­din yüksəkliyindən dolaylı nə onun üstünə çıxa bil­di­lər, nə də səddin möhkəmliyinə görə onu alt tərəfdən deşib keçə bil­dilər.
18:98
قَالَ هَٰذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّى ​ۖ فَإِذَا جَآءَ وَعْدُ رَبِّى جَعَلَهُۥ دَكَّآءَ ​ۖ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّى حَقًّا‮٩٨‬‬‬
Musayev
(Zülqərneyn) dedi: “Bu, Rəbbimdən olan bir mərhəmətdir. Rəbbimin vədi gəldikdə isə onu yerlə yeksan edəcəkdir. Rəbbimin vədi həqiqətdir”.
Sultanov
(Zülqərneyn) dedi: “Bu, Rəbbimdən gələn bir mərhəmətdir. Ancaq Rəbbimin vədi gəldiyi zaman O, bu səddi yerlə yeksan edəcəkdir. Rəbbimin vədi haqdır”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Zülqərneyn dedi: "Bu sədd, Yəcuc-Məcüc tayfalarının yer üzündə fitnə-fəsad törməmələri və bu işdə onlara mane olmaları üçün Rəb­bim­dən olan bir mərhəmət­dir. Qiyamət saatı qopmazdan əvvəl uca Allahın onların çıxması üçün təyin etdiyi vaxt gəldikdə isə, onu yerlə bərabər edəcək­dir. Uca Allahın səddi yerlə bərabər etməsi, Yəcuc-Məcüc tayfalarının oradan çıxıb, yer üzünə səpələnməsinə dair verdiyi vədi həqiqətdir və bu haqda heç bir ixtilaf ola bilməz!"
18:99
۞۞ وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِى بَعْضٍ ​ۖ وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَجَمَعْنَٰهُمْ جَمْعًا‮٩٩‬‬‬
Musayev
O gün (Yəcuc və Məcuc tayfasını yaxud insanları) axışıb bir-birinə qarışmış halda buraxarıq. Sur üfürülən kimi məxluqatın hamısını bir yerə toplayarıq.
Sultanov
O gün Biz onları (dalğalar kimi) bir-birinə qarışmış bir halda qoyarıq. Sur çalınar və onların hamısını bir yerə cəm edərik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz qiyamətə yaxın məxluqatın bəzisini başlı-başına, bir-birinə qa­rış­mış hal­da bura­xa­rıq. Sura üfü­rüldüyü zaman isə onların hesaba çəkib və etdikləri əməllərin qarşılığını vermək üçün hamısını bir araya top­layarıq.
Tafsir as-Saadi, 18:90–99

100- O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz. 101- O kafirler ki gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi ve (nefretlerinden onu) dinleyemiyorlardı bile.

100. “O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.” Yüce Allah bir başka yerde: “Cehennem daha da kızıştırıldığı zaman”(et-Tekvîr, 81/12) buyurmaktadır. Yani cehennem onların barınakları ve konakları olsun, cehennemdeki zincirlerle, bukağılarla, alevli ateşle, kaynar sularla ve zemherirle hemhal olsunlar; kalpleri hiçbir şey söyleyemez hale getiren, kulakları da sağırlaştıran o cezayı tatsınlar diye onlara arz edilecek ve gösterilecektir.
101. Bu, amellerinin bir sonucu ve yaptıklarının cezasıdır. Çünkü dünya hayatında onların “gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi.” Hikmet dolu ilâhi öğütten yani Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren kimselerdi. Onlar:“Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir”(Fusillet, 41/5) demişlerdi. Gözleri üzerinde de Allah’ın kendilerine fayda sağlayacak âyetlerini görmelerine engel teşkil edecek perdeler vardır. Nitekim Yüce Allah:“Gözleri üzerinde de perdeler vardır”(el-Bakara, 2/7) buyurmaktadır. “ve (onu nefretlerinden) dinleyemiyorlardı bile.” Yani onlar, Kur’an’a ve Rasûl’e olan nefretlerinden dolayı kendilerini imana ulaştıracak olan Allah’ın âyetlerini işitmeye tahammül edemezlerdi. Çünkü nefret eden bir kimse, nefret ettiği kimsenin sözünü dinlemez, ona kulak veremez. İşte ilim ve hayır yolları onlar için perdelenince artık bunların ne gözleri, ne kulakları ne fayda verecek akılları kalmamıştır. Onlar Allah’ı inkar etmiş, âyetlerini bile bile reddetmiş ve peygamberlerini de yalanlamışlar, ve böylece de cehennemi hak etmişlerdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!
18:100
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَٰفِرِينَ عَرْضًا‮١٠٠‬‬‬
Musayev
O gün Biz Cəhənnəmi kafirlərə aşkar göstərərik.
Sultanov
O gün cəhənnəmi kafirlərə göstərərik.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
O gün kafirlərin Cəhənnəmi öz gözləri ilə görmələri üçün Cəhənnəmi onlara açıq-aydın bir şəkildə göstərərik.
18:101
ٱلَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِى غِطَآءٍ عَن ذِكْرِى وَكَانُواْ لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا‮١٠١‬‬‬
Musayev
O kəslərə ki, gözləri Məni anmaqdan qapalı idi, (ayələrimdən üz döndərərdilər), özləri də eşidə bilmirdilər.
Sultanov
O (kafirlər) ki, gözləri pərdəli olduğu üçün Məni anmır və (haqqı) eşidə bilmirdilər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Biz, dünyada ikən gözləri önünündə görmələrinə mane olan pərdədən dolayı Allahı zikir etməkdən kor olan kafirlərə Cəhənnəmi aşkar edib, göstərdik. O kəslər, dünyada Allahın ayələrini eşidib qəbul etmək iqtidarında deyildilər.
18:102
أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَن يَتَّخِذُواْ عِبَادِى مِن دُونِىٓ أَوْلِيَآءَ ​ۚ إِنَّآ أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَٰفِرِينَ نُزُلًا‮١٠٢‬‬‬
Musayev
Olmaya, kafirlər Məni qoyub qullarımı (Mələkləri, İsanı və başqalarını) özlərinə dost tutacaqlarını güman edirdilər? Həqiqətən, Biz Cəhənnəmi kafirlər üçün mənzil hazırlamışıq.
Sultanov
Kafirlər Məni qoyub qullarımı özlərinə himayəçi tutacaqlarınımı zənn etdilər? Biz cəhənnəmi kafirlər üçün məskən olaraq hazırladıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Məgər Allaha küfür edən kafirlər Məni qo­yub mələklərdən, peyğəmbərlərdən və şeytanlardan olan qul­larımı özlərinə dost tu­ta­caq­­la­rınımı zənn edirdilər? Şübhəsiz ki Biz, Cə­hənnəmi ka­firlərin orada qalmaları üçün hazırladıq!
Tafsir as-Saadi, 18:100–102

102- Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.

102. Bu, Peygamberleri ve velileri Allah’a ortak koşarak onlara ibadet eden; bunların kendilerinin dost ve yardımcıları olacaklarını, böylece Allah’ın azabından kendilerini kurtarıp Allah’ın mükâfatına nail olmalarını sağlayacaklarını ileri süren müşriklerin ve kâfirlerin iddialarının batıl olduğuna dair açık bir delil ve beyandır. Zira bunlar esasen Allah’ı ve Rasûlünü inkar etmiş kimselerdir. Yüce Allah, onlara aklın da batıl olduğunu açıkça kabul ettiği bir şekilde yaptıklarını reddetmek üzere şunu sormaktadır:“Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar?” Yani böyle bir şey asla olmayacaktır. Allah’ın gerçek dostu olan bir kimse asla Allah’a düşman olmaz. Çünkü gerçek veliler; sevgisinde, rızasında ve öfkesinde Yüce Allah’a muvafakat ederler. Bu anlamıyla buyruk, Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz seni, bizim velimiz onlar değil, sensin.”(Sebe’, 34/40-41) O halde her kim, kendisi Allah’a düşmanlık etmekte olduğu halde Allah’ın velisi/dostu olan kimseleri kedine dost edindiğini iddia ederse bu iddiasında yalancıdır. u buyruğun daha kuvvetli görünen şu manada olma ihtimali de vardır: Allah’ı inkar eden ve peygamberlerine karşı çıkan kimseler, Allah’tan başka kendilerine yardım edecek, fayda sağlayacak ve onlara gelecek zararları önleyecek dostlar edinebileceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir kanaat batıldır, tutarsızdır. Çünkü hiçbir yaratılmışların elinden herhangi bir fayda ve zarar gelmez. Bu manaya göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzer:“De ki: “Allah'ın yanı sıra (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize yalvarın bakalım! Ama onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”(el-İsra, 17/56); “Onun yanı sıra yalvarıp yakardıkları kimselerin şefaat etme imkânları yoktur.”(ez-Zuhruf, 43/86) Buna benzer Yüce Allah’ın, kendisinden başka dostlar edinip de bu dostların, kendilerine yardım edeceklerini, onları himaye edip koruyacaklarını sananların, sapık olduğunu, bu maksatlarının bir bölümünü dahi gerçekleştiremeyeceklerini ve umutlarının boşa çıkacağını bildirdiği diğer âyetler de bu türdendir. “Biz cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” Yani orası onlar için bir ziyafet ve bir ikram yeri olacaktır. Onların bu konak ve ziyafetleri ne kötüdür! Ziyafet yurdu olarak cehennem onlar için ne kötüdür!
18:103
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُم بِٱلْأَخْسَرِينَ أَعْمَٰلًا‮١٠٣‬‬‬
Musayev
De: “Sizə əməlləri baxımından ən çox ziyana uğrayanlar barəsində xəbər verimmi?
Sultanov
De: “Etdikləri əməllər baxımından ən çox ziyana uğrayanları sizə xəbər verəkmi?
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! De: "Ey İnsanlar! Sizə insanlar içərisində əməlləri ba­xı­mından ən çox ziyana uğra­yan­ların kim olduğunu xəbər verimmi?
Tafsir as-Saadi

103- De ki:“Amel bakımından (ahirette) en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” 104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi işler yaptıklarını zanneden kimselerdir. 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız. 106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

103. Yani ey Muhammed, uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki: İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim mi?
104. “Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan” Ne kadar amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?
105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır- bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.” Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. “Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.” Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükâfaatının) eksiltilmesinden de.”(Tâhâ, 20/112) Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden ötürü azaba uğrarlar. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:
106. “İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.” Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır. Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.
üce Allah, kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
18:104
ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا‮١٠٤‬‬‬
Musayev
O kəslər ki, onların dünya həyatındakı səyləri boşa çıxmışdır. Halbuki onlar özlüyündə yaxşı işlər gördükləri gümanında idilər.
Sultanov
(Bunlar) yaxşı işlər gördüklərini zənn etdikləri halda, dünya həyatındakı səyləri hədər getmiş kəslərdir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar Qiyamət günü, dünya həyatındakı səy­ləri bo­şa çıx­an kimsələrdir. Halbuki on­lar özlərinin yaxşı işlər gör­dükləri gü­ma­nında idilər. Amma həqiqət isə bunun tam əksidir.
18:105
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمْ وَلِقَآئِهِۦ فَحَبِطَتْ أَعْمَٰلُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَزْنًا‮١٠٥‬‬‬
Musayev
Onlar Rəbbinin ayələrini və Onunla qarşılaşacaqlarını inkar edən, buna görə də bütün əməlləri boşa çıxan kimsələrdir. Odur ki, Qiyamət günü Biz onlara əhəmiyyət verməyəcəyik”.
Sultanov
Onlar Rəbbinin ayələrini və Onunla qarşılaşacaqlarını inkar edən və beləcə, əməlləri puça çıxan kəslərdir. Buna görə də qiyamət günü Biz onlar üçün heç tərəzi də qurmayacağıq.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar Allahın vəhdaniyyətinə dəlalət edən ayələ­ri və Onun­la qarşılaşacaqla­rını in­kar edən və etdikləri küfrdən dolayı əməlləri boşa çıxan kim­sələrdir. Odur ki, Qiyamət gü­nü onların Allah yanında heç-bir qədir-qiymətləri olmayacaqdır!".
18:106
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُواْ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِى وَرُسُلِى هُزُوًا‮١٠٦‬‬‬
Musayev
Kafir olduqlarına, ayələrimi və elçilərimi məsxərəyə qoyduqlarına görə onların cəzası Cəhənnəmdir.
Sultanov
İnkar etmələri, ayələrimə və peyğəmbərlərimə istehza etmələri səbəbilə onların cəzası cəhənnəmdir.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Allahı inkar etmələrinə və elçilərimə nazil etdiyim ayə­lə­rimi lağlağıya qoy­duq­larına görə onlar üçün hazırlanmış cə­za – Cəhən­nəmdir.
18:107
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّٰتُ ٱلْفِرْدَوْسِ نُزُلًا‮١٠٧‬‬‬
Musayev
İman gətirib saleh əməllər edənlərin məskəni isə Firdovs cənnətləri olacaqdır.
Sultanov
İman gətirib yaxşı işlər görənlərə gəldikdə, onlar üçün məskən olaraq Firdövs cənnətləri vardır.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Şübhəsiz ki, Uca Allaha iman gətirib yaxşı əməllər edənlərə hörmət olaraq qalacaqları yer, Cənnətin ən üstün təbəqəsində hazırlanmışdır!
Tafsir as-Saadi, 18:104–107

107- İman edip salih ameller işleyenlere gelince oların konakları Firdevs cennetleridir. 108- Onlar orada ebediyen kalırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.

107. Kalpleriyle “iman edip” azalarıyla “salih ameller işleyenler”... Bu vasıf, akidesiyle, zahir ve batın amelleriyle, itikat ve ahkam ile dinin tümünü kapsar. Bunlara -iman ve salih amelleri itibariyle farklı tabakalarda olmakla birlikte- Firdevs cennetleri vardır. Firdevs cennetlerinden kastın cennetin en yükseği, tam ortası ve en faziletlisi olma ihtimali vardır. Bu mükâfat, iman ve salih ameli kemal derecesinde olanlar içindir. Bunlar ise peygamberler ve mukarreb kimselerdir. Firdevs cennetleriyle bütün cennet konakları kastedilmiş de olabilir. O takdirde bu mükâfat, ister mukarreblerden olsun, ister ebrar/iyilerden olsun, isterse de orta halli amelde bulunanlar olsun çeşitli tabakalarıyla bütün iman ehlini kapsar. Hepsi de kendi durumuna göre cennette mükâfatını görecektir. Bu sonuncusu mana kapsamlılığı, cennetin Firdevs’e çoğul olarak izafe edilmesi ve “Firdevs” kelimesinin üzüm bağları yahut birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçları ihtiva eden bahçeler demek olduğundan -ki bu bütün cennet hakkında doğru ve uygun bir tabirdir- dolayı iki anlamdan daha uygun görünenidir. Buna göre Firdevs cenneti iman ehli ve salih amel işleyenler için bir konaklama ve ikram yeridir. Kalplerin, ruhların ve bedenler için her türlü nimet ve lezzeti ihtiva eden, içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, oldukça mükemmel konaklar, göz alıcı bahçeler, meyvesi bol ağaçlar, insanı coşturan sesleri olan kuşlar, lezzetli yiyecekler, canların çektiği içecekler, güzel kadınlar, hizmetçiler, çocuklar, bol akan nehirler, parlak manzaralar, maddi ve manevi güzellikler, daimi nimetler bulunan bu ziyafet ve ikramdan daha büyük, daha muazzam, daha değerli bir ikram ve ziyafet olabilir mi? Bütün bunlardan daha üstün, daha yüce ve daha değerli bir lütuf olarak da Rahman olan Allah’a yakın ve O’nun rızasına nail olma nimeti vardır ki bu nimet cennetlerdeki bütün nimetlerin en büyüğüdür. O’nun kerim cemalini görmek, son derece şefkatli ve merhametli olanın sözünü işitmek… Allah’a andolsun ki böyle bir ziyafet ve ikramdan daha üstün, daha güzel, daha kalıcı, daha mükemmel bir ziyafet ve ikram olamaz! Bu ziyafet ve ikram, hiçbir yaratılmışın vasfedemeyeceği ve akılların tasavvur edemeyeceği kadar muazzamdır. Eğer kullar bu nimetlerin bir bölümünü dahi gerçek anlamda bilecek olsalardı ve bu bilgi kalplerinde yer etseydi, şüphesiz bu nimetlere duyacakları şevk ile kalpler yerlerinden uçup giderdi, bu nimetlerden ayrı kalmanın acısı ile ruhları darmadğın olur, kafileler halinde olsun, tek tek olsun bu nimetlere doğru yola koyulurlardı. Fani dünyayı, kaybolup giden ve hevesi kursakta bırakan zevkleri bu nimetlere tercih etmezlerdi. Her bir lahzası binlerce yıllık nimetlere dönüştürülebilecek zamanlarını boşa geçirmezler ve zarara uğramamaya çalışırlardı. Ancak gaflet, her tarafı kuşatmış, iman zayıflamış, ilim azalmış ve irade gevşemiş bulunuyor. Bu nedenle de olanlar oldu. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-azim.
108. “Onlar orada ebediyen kalırlar.” İşte nimetin kemal derecesi budur. Orada eksiksiz nimetler vardır ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu da kemalindendir. “Oradan ayrılmak da istemezler.” Başka bir yere geçsinler, taşınsınlar istemezler. Çünkü onlar orada beğendikleri, gözlerini kamaştıracak, kendilerini sevince gark edecek şeylerden başkalarını görmeyecekleri gibi içinde bulundukları nimetlerden daha üstün nimetlerin olduğu kanaatinde de olmayacaklardır.
18:108
خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا‮١٠٨‬‬‬
Musayev
Onlar orada əbədi qalacaq, oranı (başqa bir yerə) dəyişmək istəməyəcəklər.
Sultanov
Onlar orada əbədi qalacaq və oradan ayrılmaq istəməyəcəklər.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Onlar o cənnətlərdə daimi qa­la­caq, oradan daha gözəl bir yer olmadığı üçün ora­nı tərk edib başqa bir yerə getmək is­tə­­məyə­cək­lər.
18:109
قُل لَّوْ كَانَ ٱلْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَٰتِ رَبِّى لَنَفِدَ ٱلْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَٰتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِۦ مَدَدًا‮١٠٩‬‬‬
Musayev
De: “Əgər Rəbbimin Sözlərini yazmaq üçün dəniz mürəkkəb olsaydı və bir o qədər də ona əlavə etsəydik belə, Rəbbimin Sözləri qurtarmadan öncə dənizin (suyu) qurtarardı”.
Sultanov
De: “Əgər Rəbbimin sözlərini yazmaq üçün dəniz mürəkkəb olsaydı və bir o qədər də əlavə etsəydik, yenə də Rəbbimin sözləri tükənmədən dəniz tükənərdi”.
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! De: "Rəbbimin kəlmələri tükənməzdir. Əgər dəniz suyu mü­rək­kəb olsa və bir o qə­dər də ona əlavə etsəydik və bunlarla Rəbbimin kəlmələrini yazmış olsaydın, Rəbbimin kəlmələri qurtarmazdan ön­cə dənizin suyu qur­tarardı!"
Tafsir as-Saadi, 18:108–109

109- De ki: “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsaydı, üstelik ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.

109. Yani sen, onlara Yaratıcının azametini, sıfatlarının sonsuzluğunu ve kulların bunları kısmen dahi olsun bilemeyeceklerini haber vermek üzere “de ki: Rabbimin sözleri için denizler” yani şu dünyada var olan bütün denizler “mürekkep olsaydı” ve başından sonuna kadar karalarda ve denizlerde bulunan bütün ağaçlar da kalem olsaydı, “üstelik ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” kalemler de kırılıp biterdi. Bu, hiçbir kimsenin kuşatamayacağı kadar çok muazzam bir şeydir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Eğer yeryüzünde olan bütün ağaçlar kalem olsaydı ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Azizdir, Hakimdir.”(Lokman, 31/27) Bu ifade, anlatılmak istenen mananın zihinlerde daha iyi canlandırılması için kullanılmıştır. Çünkü bu gibi şeyler yaratılmıştır. Bütün yaratılmışlar ise biter, sona erer. Allah’ın sözleri ise O’nun sıfatlarına dahildir. Sıfatları ise yaratılmış değildir ve onların sınırları, son noktaları yoktur. Kalplerin tasarlayabileceği genişlik ve büyüklük ne kadar çok olursa olsun Allah’ın azameti ondan daha üstündür. Yüce Allah’ın ilim, hikmet, kudret, rahmet vb. gibi diğer sıfatları da böyledir. Göklerde ve yerde bulunan, öncekileriyle sonrakileriyle bütün yaratılmışların bilgisi bir araya getirilse hiç şüphesiz bunlar, Allah’ın o büyük ilmine nispetle denizin kıyısına konup da gagası ile denizden bir damla alan kuşun bu aldığı damlanın denize ve denizin büyüklüğüne oranı gibi bile değildir. Çünkü Allah’ın oldukça kâmil, geniş ve muazzam sıfatları vardır. Hiç şüphesiz en nihai kemal ancak Rabbimize aittir.
18:110
قُلْ إِنَّمَآ أَنَاْ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ ​ۖ فَمَن كَانَ يَرْجُواْ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَٰلِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدً​ۢا‮١١٠‬‬‬
Musayev
De: “Mən də sizin kimi bir insanam. Mənə, sizin məbudunuzun Tək bir ilah olduğu vəhy olunur. Kim Rəbbi ilə qarşılaşacağına ümid bəsləyirsə, qoy yaxşı işlər görsün və Rəbbinə etdiyi ibadətlərində heç kəsi Ona şərik qoşmasın!”
Sultanov
De: “Mən də sizin kimi bir insanam. Mənə vəhy olunur ki, sizin ilahınız tək olan ilahdır. Ona görə də kim Rəbbinə qovuşacağını ümid edirsə, yaxşı iş görsün və Rəbbinə etdiyi ibadətdə heç kimi Ona şərik qoşmasın!”
Quranın Müxtəsər açıqlaması
Ey Peyğəmbər! De: "Mən də sizin kimi bir bəşərəm. Şübhəsiz ki, mənə, haqq olan məbudunuzun tək bir məbud olduğu və Onun heç bir şəriki, ortağı olmadığı vəhy olu­nur. O, Uca olan Allahdır. Kim qiyamət günü dirilib haqq-hesab üçün Rəbbi ilə qar­şılaşaca­ğından qorxursa qoy o, şəriətə müvafiq əməllər etsin və Rəb­bi­nə etdiyi ibadət­lə­rin­də Ona heç kəsi şərik qoşmasın!"
Tafsir as-Saadi

110- De ki:“Ben, ancak sizin gibi bir beşerim. Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor: Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır. O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”

110. Ey Muhammed, kâfirlere ve diğerlerine “de ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim.” Ben bir ilâh değilim. Benim Allah’ın mülkünde hiçbir ortaklığım yok. Gaybı bilmem, Allah’ın hazineleri de yanımda değil. Ben sizin gibi bir insanım, Rabbimin kullarından bir kulum. “Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor: Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır.” Yani benim size üstünlüğüm bana gelen vahiy iledir. Bu vahyin de en üstünü size ilâhınızın bir tek ilâh olduğuna dair verdiğim haberlerdir. Yani O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ondan başka hiç kimse zerre ağırlığınca dahi ibadete hak kazanamaz. Sizi O’na yakınlaştıracak ameller işlemeye, mükâfaata nail olmanızı sağlayacak ve cezasını sizden uzaklaştıracak işleri yapmaya çağırıyorum. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin.” Salih amel ise farz ya da müstehab olsun Allah’ın şeriatına uygun olan ameldir. “ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.” Amellerinde riyakârlık yapmasın. Aksine amelini yalnızca Yüce Allah için ihlâsla yapsın. İşte bu şekilde ihlâsı ve Peygambere tâbi olmayı bir arada gerçekleştiren kişi, umduğuna nail olur ve istediğini elde eder. Bunun dışındakiler ise dünyada da âhirette de hüsrandadırlar. Rabbine yakın olmak ve O’nun rızasını elde etmek fırsatını da elden kaçırmış olurlar.

ehf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd yalnız Allah’ındır.

***

Surədə oxu →